6 Eylül 2009

Yazar Esat Korkmaz’dan AKP’nin Alevi açılımına çarpıcı yorum:

Yazar Esat Korkmaz’dan AKP’nin Alevi açılımına çarpıcı yorum:

Alevi açılımı, ‘evlilik içi tecavüz!’

BİR YUSUF YAVUZ RÖPORTAJIDIR...

2.BÖLÜM

Bir süredir Antalya’nın dağ köylerinde mütevazı ama inançlı bir çalışma yürütülüyor. Bir grup aydın, Antalya’daki Alevi-Tahtacı köylerinde yaptıkları alan çalışmalarıyla insanları kendi kültürlerinin derin kodlarıyla yeniden buluşturmayı amaçlıyor.

Cem ayinleri, semahlar, söyleşiler ve köy kahvelerinde yapılan hararetli sohbetlerle; bu köklü kültürün yol haritası, kilometre taşları yeniden anımsanmaya, anımsatılmaya çalışılıyor. Serçeşme Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmenliğini de yürüten araştırmacı –yazar Esat Korkmaz’ın başını çektiği ekip, Kumluca’dan Serik’e, Antalya’nın Alevi köylerini birer birer arşınlıyor. Antalya’da başlayan bu çalışmanın zamanla ülke geneline yayılması amaçlanıyor.

Esat Korkmaz’la yaptığımız uzun söyleşinin bu bölümünde Antalya’da sürdürülen çalışmalardan yola çıkarak Aleviliğin güncel sorunlarını konuştuk. AKP’nin Alevi açılımına yönelik çarpıcı bir benzetme yapan Korkmaz, bir dönem birlikte çalıştıkları “yol arkadaşı” AKP İstanbul Milletvekili Reha Çamuroğlu’nun öncülüğünde başlatılan Alevi açılımını “evlilik içi tecavüz” olarak nitelendiriyor. Korkmaz’a göre AKP’nin açılımı Aleviliği Sünnileştirmeye yönelik bir girişim ve onun deyimiyle bu birleşmeden doğacak çocuklar bir süre sonra Alevileri bu coğrafyadan kovacaklar. Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan’ın bu açılımı zamanla kucaklayacağını dile getiren Korkmaz’a göre Cem Vakfı Aleviliği kendi geçmişine taşımaktan çok, kendi geçmişinden uzaklaştırıyor, bir tür metafizik inanç yumağı haline getirmek ve bu kültürü devlet yapısının içine taşımaya; inanç olarak Ortodokslaştırmaya çalışıyor. Türkiye’deki laiklik algılamasının yanlışlığına da değinen Korkmaz, “uzun zamandan beri, devlet kapısından içeri girerken laiksin, çıktığın zaman değilsin. Laiklik ilkesinin alanı daraltıldı” diyor ve ekliyor: “Sokak, toplumsal yaşam şeriata terk edildi!

İşte “yakında hepimiz Allah gibi düşünmeye başlayacağız” diyen yazar Esat Korkmaz’ın çarpıcı açıklamaları…

Öncelikle Antalya’nın Alevi- Tahtacı köylerinde yapmış olduğunuz cemlerle, yeniden bu kültürün anımsanmasına ilişkin çalışmalar hakkında bir soruyla başlamak istiyorum. Bu çalışmayı ne zamandır sürdürüyorsunuz ve neyi amaçlıyorsunuz?

Esat KORKMAZ : AKP'nin Alevi açılımı, 'evlilik içi tecavüz!'- Ben eskiden beri kendi olanaklarımla Türkiye’nin çeşitli yerlerinde alan çalışması yapıyorum. Bunlar sınırlı olsa da yazarlığın böyle bir çalışma gerektirdiğine inanıyorum. Özellikle kendi örgütlerimizi, televizyonlarımızı alan çalışması yapmaları konusunda özendirmek için elimden geleni yaptım ama bir sonuç alamadım. Bunun nedeni alan çalışmasının maliyetinin yüksek olması ve alana çıkacak kişilerin yeterli donanıma sahip olmamaları. Bir de bu sonuçları açısından soyut, görünmeyen bir çalışma olduğu için yöneticiler buna pek öncelik vermiyorlar. Bu nedenle biz Serçeşme Dergisi olarak Türkiye’nin değişik yerlerinde bu konuda bizimle birlikte çalışabilecek örgütler varsa onlarla, yoksa da kendimiz bir dizi alan çalışması yapma kararı aldık ve bunu uygulamaya koyulduk.

Aynı zamanda pratiğe yönelik bir çabanız da var sanıyorum…

- Evet. Pratiğiyle birlikte yapıyoruz bu çalışmaları. Bu alan çalışmasında da pilot bölge olarak Antalya’yı seçtik. Burada alacağımız sonuca göre ülke geneline yaygınlaştırmak istiyoruz.

Alevi köylerinde gözlemlediğiniz genel manzara nedir. Sizi şaşırtan şeylerle karşılaştınız mı?

- Çok ciddi bir yabancılaşma var. İlk göze çarpan bu. İnsanımız genelde kendi kültürüyle bağlantısını önemli ölçüde koparmış. Ancak kendi köklerini anımsattığınız zaman geçmişle yeniden bağ kurabiliyor. Ki, anımsatma da bir eğitim metodudur. Asimile olmakla birlikte, anımsatıldığında kendi geçmişine dönebilecek olan insanların yaşadığı bu yörede alan çalışması yapmanın verimli olduğunu da görüyoruz.

Bu çalışmaları kayıt altına da alıyorsunuz değil mi?

- Evet. Hem ses, hem de görüntü kaydı yapıyoruz. Bir de konuşuyoruz yüz yüze. Çünkü Alevilik ve Bektaşilik gibi günümüze sözel olarak taşınmış kültürlerde, bu kültüre ilişkin birikim ancak alan çalışmasıyla sağlanabilir. Yazılı kaynaklar sınırlıdır çünkü. Geçmişteki sözlü kaynaklar yazılı kaynaklara güvenmezlerdi zaten. Yazılı malzeme egemene verilmiş bir tür bilgi olarak görülürdü.

Bu anlamda bölge açısından sözlü kaynaklarda gayrı resmi bir tarih de yatıyor değil mi?

- Evet doğrudur. Ben daha çok yasaklı ve günah kültürler üzerine çalışıyorum. Alevilik de yasaklı bir kültürdür. Yani egemenin günah diye suçladığı, ötekileştirdiği bir kültür. Bu karşı kültürün saptanması, ortaya çıkartılması gerekiyor. Ancak burada bazı sorunlarımız var. Bazen başarısız oluyoruz, alandaki kaynağı teşkil eden insanlar çekiniyor, korkuyor. Bir de bu insanlarımızı geçmişle yeniden buluşturmak, bizim bilmediğimiz şeyleri de bu alandan derlemek amacındayız.

Kendi kültürüne ilişkin konuşmaktan çekiniyorlar mı insanlar. Özellikle AKP’nin Alevi açılımı projesinin ardından bu konuda bir ayrışmanın ortaya çıktığı da gözleniyor. Genel atmosfer nedir tam olarak?

- Geçmişte yaşanan toplumsal baskılar nedeniyle, Ortodoks inançlardan ödünç aldığı kavramları ve terimleri, sonraları kendi malı gibi savunmaya başlamış insanlar. Bu da ciddi biçimde yabancılaşma getirmiş. Şimdi bu insanlara kendi özgün geçmişleri anımsatılınca, geçmişinden korkuyorlar. Ama onlara güven duygusu verdiğinizde bunlar aşılacaktır. Özellikle kentle ilişkisi az olan köylerde bu sorun daha az. Genç kesim televizyon ve internet gibi modern kitle iletişim araçlarının, daha doğrusu sistemin kendilerine sunduğu değer ve amaçların peşinde koşuyor. Orta yaş kuşağı da böyle. Biz farkında olmadan sistem bir takım yapay amaçlar yüklüyor.

BU KÜLTÜRÜ TOPUĞUNDAN YAKALAMALIYIZ

Antalya, Türk turizminin başkenti olarak lanse ediliyor. Dünyanın her yerinden yoğun bir kültürel göç alıyor. Kent önemli ölçüde mesaj bombardımanı altında, kimlikler birbirine karışıyor. Kültürel değerler açısından ele alacak olursak, çalışma yürüttüğünüz Alevi köylerinde bu anlamda nasıl bir süreç yaşanıyor ve siz bu süreci nasıl yorumluyorsunuz?

- Antalya’daki Alevi köylerinin özgün kültürünü öne çıkartmak gerekiyor. Dediğiniz gibi, Antalya’nın bir turizm merkezi olması ve özellikle de dışarıdan yoğun göç almasından dolayı bir kültür çeşitliliği var. Bu çeşitlilik içerisinde bu bölgenin özgün kültürü kendi felsefesine bağlanamaz ise bu yoğun kültürün içinde unutulur gider. Bu özel bir çaba gerektiriyor. Çünkü baskın kültürler var burada. Uluslar arası genel kabul gören bir kültürün baskısı altında kent. Bu hemen kabul gören bir şey aynı zamanda. Bir yandan da bütün bu kıyı kentlerinde; İzmir de buna dâhil, yurt içi göç ve hareketlilik nedeniyle buralara taşınan aynı kültürün baskın bir motifi geldiği yerdeki benzer yapıya egemen oluyor ve oradaki yerel kültürü boğuyor. Diyelim ki Tunceli’den, Adıyaman’dan iç göç nedeniyle buralara gelen Alevi yurttaşlar, burada Tunceli Aleviliğini ve ayrıntılarını yaşatıyorlar. Ve hareketlilikten dolayı bu yapı baskın gelmeye başlıyor. Buradaki yok ortada! İzmir, Antalya gibi kentlerdeki Tahtacı kültürü ortaya çıkamıyor. Bu kentlere özgü Tahtacı kültürleri birbirinden kopuyor. Açık söylemek gerekirse derneklerine bile uğramıyorlar. Bu bölgeler bu anlamda sorunlu yerler. Zaten Antalya’yı seçme nedenimiz de bu anlamda sorunlu kentlerden biri olması. Trakya, Ege ve Akdeniz sorunlu bölgeler. Buralarda çok hızlı bir asimilasyon var. Kentleşme ve sanayileşmenin etkileri çok baskın. Buralardaki kültürü topuğundan yakalamamız gerekiyor. Biraz daha gecikirsek çok geç kalmış olacağız. Bir süre sonra insanlara kendilerini anımsattığınız anda bir dirençle karşılaşırsınız. Kendilerinden kopmuş olacaklar çünkü.

Bu işaret ettiğiniz kavramlar şimdilerde çok lüks şeylermiş gibi de algılanıyor. Özellikle son beş yıldır hızlı bir küresel sermaye baskısı altında kaldı bölge. Dağların doruklarından, denizin diplerine kadar kent coğrafyası parselleniyor. Okyanus ötesinden gelen şirketler dağ köylerinde maden arıyorlar. Toprak satışları, konut satışları ve genel olarak tahsislerin bu bölgenin özgün kültürel yapısı olan Yörüklerin ve Tahtacıların varolma nedenleri olan coğrafi yapıları zorlaması, küresel sermayenin yerli kimlikleri baskı altına almasıyla sonuçlanıyor. Dolayısıyla bu yaşanan kültürel arayışlar ve sıkıntılar şimdilik tali meseleler gibi ele alınıyor. Bu sürecin sonu nereye varır?

-Şimdi bu yerli kültürün de alınıp satılan değerleri olmaya başladı. Daha çok, pazara hitap eden, dolaşıma çıkan kültürel değerler öne çıkıyor ve metalaşıyor. Bu bölgede, Adana’ya kadar olan Toros silsilesindeki Yörük ve Tahtacı topluluğunun doğa felsefesi çok özgündür. Türkiye’de özellikle “karşı felsefe” dediğimiz yapı çok canlı olarak tasarımlanmış. Bunun nedeni kuşkusuz Anadolu’nun çok hareketli bir coğrafya olması ve pek çok kültürün buraya gelmesi. Genel olarak egemen kültürel yapının buraya yeni gelen kültüre çok da hoşgörülü davrandığını söyleyemeyiz. Genellikle böyle bilinir ama bu doğru değildir. Genel kültür yeni gelene acımasızdır. Bu da yeni geleni üretken yapıyor. Huzur olsa bu kadar üretken olmazdı insanlar. Çünkü insan, en umarsız, en umutsuz olduğu zaman üretkenliği doruğa çıkıyor. Anadolu’daki bu umarsızlık ve umutsuzluk; geleceğe yönelik seçeneksizlik insanları en yaratkan, yani eliyle, ayağıyla ve beyniyle yapabileceklerinin en üst seviyesine çıkarıyor. İşte bu üretkenlik bu toprakta birçok şey kotarmıştır. Acı nerede ağırlıklı olarak varsa, üretkenlik oradadır. Doğa acımasızdır çünkü. Dağlarda yaşayan Tahtacılar ve Yörüklerin en başta gelen despotu doğadır. Doğa, kendi aklına göre yaşar. Eğer sen doğanın aklını özümsersen ve buna uygun davranırsan doğanın kıyımından kurtulursun. Yoksa doğa acımasızca kıyar. Doğa, diğer parçalarının esenliği adına bir parçasına kıyar. Ki doğanın aklı tanrıdır. Eğer tanrının aklına uyarsan esenliğe çıkarsın. Tabii bu baskıya çok yoğun maruz kalan topluluklar bu baskıya karşı bir karşıtlık geliştirmiş.

Ne gibi karşıtlıklar bunlar?

-Çok hoş şeylerdir de bunlar. Diyor ki, her şeyin karnı acıkır; toprağın, masanın, camın, ağacın, denizin, suyun, meleklerin ve şeytanın… Tanrı da acıkır. Önemli olan acıkan kimlik her neyse, ona uygun yiyeceği seçmek ve hazırlamak. Şimdi genel kabule göre, “iyilik iyilikle beslenir” algısı vardır. Ama bu doğru değildir. Oysa karşıtlar birbirinin öğretmenidir. Çünkü diyalektik düşünülmediği için diyalektik davranılmıyor ve davranışlar yorumlanamıyor. Bu da üretkenliği engelliyor. Sonuçta pasifize olan bir kültürel yapı ortaya çıkıyor.

EN GADDAR TANRILAR MEZOPOTAMYA’DA

Yesevilik olarak adlandırılan ana kültürel akımın, sizin deyiminizle “pasifize” olmada bir etkisi var mı?

- Bakınız; Hindistan’da İndus ve Ganj, Çin’de Sarıırmak ve Gökırmak gibi çok verimli ancak belli hacimlerdeki coğrafyalarda, bu toprağa sahip olmak için çok çetin mücadeleler yaşanmıştır. Anadolu ve Mezopotamya’da böyle bir coğrafyadır. Coğrafya çok geniş değildir ancak sahip olmaya çalışanlar çoğunluktadır. Daha önce beş yıl emek verdiğim bir çalışma yapmıştım; “şeytan tasarımları” adında. Bu çalışma esnasında dünyanın en gaddar tanrılarının Mezopotamya’da olduğunu gördüm. Başka hiçbir yerde böyle bir şey yok.

Çok sert bir coğrafya olmasının bir sonucu değil mi bu?

- Belirli bir alan var ve herkes bu alana sahip olmaya çalışıyor. Yeryüzündeki ilişkiler ne kadar gaddarsa, gökyüzündeki ilişkiler de o kadar gaddar oluyor. Dünyanın hiçbir yerinde -Afrika dâhil-; insanların yaratılış öyküsü hizmetçiliğe dayandırılmadı. Yalnızca Mezopotamya’da var bu. Tanrılar, sırf ayak işlerini gördürmek için, hizmetçilik için yaratmıştır insanları. Başka hiçbir coğrafyada böyle bir şey yok.

Bu yaradılış öykülerinden yola çıkarak bu günü yorumlamak mümkün mü? Çünkü günümüzde de çok sert bir coğrafya burası ve ideolojilerin ve dinlerin sert ifade edildiği bir bölge…

- Tabii tabii. Çünkü tek tanrılı dinler de bu coğrafyada ortaya çıkmış. Bunun nedeni, yeryüzü çok verimli ve çok çetin bir yapıya sahip. Dünyanın en medeni bölgesi, yerleşik yaşama geçilen yerler buralar. Neredeyse dünyanın çekim merkezi. Aslında Asya bir kara delik gibi. Bu gün bile çok incelenebilmiş bir coğrafya değil. Bilgilerimizin bir çoğunu Sovyetler’in dağılmasından sonra edindik. Asya’da insanların tarihe ne zaman adım attıkları konusu bu gün tartışmalı bir konu. Arkeolojik malzeme yok çünkü. Bir saban demiri, kemik ve asa gibi şeyler var…

Bunun nedeni biraz da klasik arkeolojiye kilitlenilmesi değil mi. Türkiye’deki çalışmalar dâhil, arkeoloji literatürü, antik Yunan ve Roma dönemine adapte olmuş durumda. Bu Batı dayatması değil mi. Örneğin 6 bin yıl öncesine gidildiği zaman buradan nasıl bir dünya çıkacağı bilinmiyor, hatta bundan korkuluyor mu?

- Asya’nın daha çok insan malzemesi ve öteki kültürler açısından önemi vardır. Çünkü anahanlığa, ana hukukuna dayalı topluma kadar giden; insan bilincinin hafızasının kolay kolay unutamadığı o eşitlikçi, paylaşımcı yaşamı daha uzun süre yaşamış; ağırlıklı olarak kentleşmemiş bu barbar insanlar, bu toprakta insanın kurtuluşunu müjdeleme konusunda çok yaratıcı olmuşlardır. Çünkü sınıflı toplum insanı çok zekidir ama bir yönüyle kördür. Çok basit bir gerçek vardır ama insanlık bunu 2500 yıldır göremiyor. İnsan bu kadar akıllı ama göremiyor. Çünkü teknik akılsallık farkı bir şey. Bu, egemenin güdümünde bir akılsallıktır. Teknik akılsallığın bir kısmını sistemin güvenliği için erkekler taşır. Kadına geri zekâlı muamelesi yapılır. Erkek hesap makinesi gibi görülür. Yani sistem kendi tasarladığı teknik akılsallığın bir bölümünün erkek tarafından taşınmasını uygun görmüştür. Bu nedenle yapay zekâ taşıyıcısıdır erkek. Sentetiktir. Kadına bu görev verilmedi. Asya insanın bu toprağa taşıdığı çok önemli olgular var. Kadına verilen önem de bunlardan biridir. Kentlerden çok toprak üzerinden taşınmıştır bu.

Antalya arkeolojik açıdan oldukça zengin bir bölge. Bu nedenle son birkaç yıldır ortaya çıkan bazı yazıtlar üzerinden bu bölgedeki yerli halkla ilgili etnik tanımlamalar, değerlendirmeler yapılıyor. Örneğin “Likyalılar Türk’tür, Tahtacılar Likyalı, Luwi halkından geliyor” gibi iddialar ortaya atılıyor. Siz nasıl yorumluyorsunuz bütün bunları?

- Türkiye’de “etnik kaygılarla düşünme” gibi bir kolaycılık oluştu. Ben bunlara çok kızıyorum. Rahatsızım ve düşmanım bu kolaycılığa. Hemen her şeye “aa bu Şamanizm” ya da “aa bu Zerdüştlük” diyen bir anlayış oluştu. Örneğin Tahtacı topluluklarının nereden geldikleriyle ilgili henüz netleşmiş bir genel kabul yok. Ama tartışmalar var. Faruk Sümer’lerin başlangıçta yaptığı saptamalar genel kabul görmüş ama şimdi farklı düşünmeye çalışıyor insanlar. Ayrıca bu kimliklere salt etnik olarak bakmamak gerekiyor. Buraya saplanılıp kalınırsa, Aleviliğin yalnızca Türklüğü görünür. O zaman da Arap Araplığını görür, Kürt Kürtlüğünü görür. Böyle olmaz. Bu kültür, etnik kültürler üstü bir kimliktir. Bunu böyle algılamak gerekiyor.

Bu tür etnik bakışın bir rantı da oluştu sanıyorum. Özellikle yayıncılık açısından…

-Evet. Bu nedenle ben yıllar önce yaptığım iki çalışmayı aynı anda piyasaya çıkarttım. Biri Şamanizm, diğer de Zerdüştlük hakkında iki sözlük. Yayıncımdan ikisinin de aynı gün piyasaya çıkması için ricada bulundum. Zerdüştlükle ilgili kitap, özellikle Kürtlerin bulunduğu zeminde çok etkili oldu. Bana bu konuda çok teşekkür edenler oldu. Şamanizmle ilgili olanı da Japonya’ya kadar ilgi gördü. Şimdi bu konuda her şeyi Şamanizme, Zerdüştlüğe bağlamak doğru değil. Üzerinde çalıştığım Manicilik, Mazdekcilik, Yezidilik gibi alanlar var. Ve çok özel kültürlerdir bunlar. Alevilik ve Bektaşilik gibi kültürlerin oluşmasında bunların çok önemli katkıları vardır. Sadece Şaman demekle olmuyor. Ben Yörük’üm, Çepni’yim mesela. Bizde Şaman gelenekleri egemendir ama bu böyle her yerde egemen anlamına gelmez. Bizde de “ak din”, “gök din”, “yeşil din” inançları var. Yalnızca Şaman kültürünü bilenler, bu kültün kendilerine benzeyen yanlarını alıyorlar, diğer yönlerini görmüyorlar. Oysa bunlar bir bütün, Zerdüştlüğü bileceksin, Yezidiliği bileceksin; hepsi birbirinden etkilenen inanışlar bunlar. Anca o zaman bir sonuca varılabilir. Bakınız; hava, toprak, su ve ateş sınıflandırması asetik değildir; Anadolu Yunan ilk çağının uygulamasıdır. Bizde Batı kültürü çeviriyle öyle bir yere yerleşti ki, kafalarımızı çarpıttı. İlk çağı hep Batı’ya teslim ediyoruz. Bu toprağın ilk çağında hava, su, toprak ve ateş dediğimiz dört öğe saptanmış. Doğa tanrıcı ve insan tanrıcı bilgeler. Yani Pisagor’dan başlayıp, Aristoteles’e kadar gelen bir süreç bu. İslam’daki vahdeti vücut ve vahdeti mevcutçuluk da bu sürecin devamıdır. Bunların hepsi Anadolu çıkışlı, Asya’dan gelen şeyler değil. Asya çok farklı, buradaki insanın ne düşündüğünü yerleşik yaşamdaki bir insanın anlaması çok kolay değildir.

Esat KORKMAZ : AKP'nin Alevi açılımı, 'evlilik içi tecavüz!'Buradan yola çıkarak güncel bir soru sormak istiyorum. Geçtiğimiz günlerde Gazeteci İsmail Küçükkaya’nın Cumhuriyetimize Dair kitabındaki söyleşide yer alan Şair Hilmi Yavuz’un açıklamaları tartışılmıştı. Hilmi Yavuz, AKP’yi anlamak için “Nakşi Projesi” olarak adlandırdığı sosyal yapıyı anlamanın şart olduğunun altını çiziyor ve “Allah kazananı sever” cümleleriyle İslam ve zenginlik arasında paralellik kuruyor. Günümüzde tarikatlar üzerinden sürdürülen bir sosyal yapı analizi modası var ve bir anlamda tarikatların nüfuz alanını genişletme, muktedir olma savaşına tanık oluyoruz. Siz bu pencereden Türkiye’ye bakınca neler görüyorsunuz?

- Şimdi Nakşi hareketi bir defa çok eskiye dayanıyor. Bu hareketin içinde de çok büyük bir çalkantı var. Nakşi hareketi, Osmanlı döneminde egemen ideolojinin bir parçası durumuna getirildi. Bu bir nostalji olarak algılanıyor. ‘Bu kültür yeniden eski günlerine dönsün’ diyenler var. Şimdi bir de Horasan örneği var. Kime sorarsan Horasan’dan geldik diyor. Bu aslında bir simge. Çok geniş bir coğrafyayı simgeliyor. Buradaki temel sakınca şudur; biliyorsunuz, Kurtuluş Savaşının sonrasında yapılan en önemli dönüşümlerden biri; egemenliğin tanrının elinden alınıp, halkın eline verilmesidir. Bu süreçte laikliğin bir gereği olarak Sünnilik ya da Ortodoks İslam anlayışı zorla vicdanlara sıkıştırılmıştır. Din’e, bir ahlak ve öte dünya öğretisi olarak burada dur, buna karışmayacağım, denmiştir. Ama “vicdanlardan dışarı çıkıp da sokağa, mahalleye, eve karışmaya kalkarsan o zaman müdahale ederim” denmiştir. Ancak bu başlangıçtaki bir uygulama olmuş. Sonraları durum değilmiştir.

TOPLUMSAL YAŞAM ŞERİATIN İŞGALİNDE

Neden değişti size göre?

- Çünkü İslamiyet bir devlet dinidir. Öyle vicdanlarda rahat duracak bir din değildir. Hz. Muhammed bir devlet başkanıdır. İslam bir devlet dini olarak doğdu. Bu nedenle pratiktir ve yaşamın tüm alanlarını yönlendirmek, kontrol etmek ister. Şimdi ne oldu, bu din vicdanlara dar geldi. Sokaklara taşıldı vs. Artık toplumsal yaşam şeraitin işgali altındadır. AKP gibi siyasal iktidarı elinde bulunduran güçlerin, köktendinci bir proje kapsamında, Nakşiliği de canlandırarak yapmak istedikleri şey, toplumsal bilincin yerine Allahın görüşlerini yerleştirmek istemeleridir. Burada en büyük tehlike şudur; yakında hepimiz Allah gibi düşünmeye başlayacağız. Bu çok kötü bir şeydir.

Bunu biraz açar mısınız. Neden böyle düşünmeye başlayacağız?

- Çünkü tanrısal egemenlik tekrar iktidara taşınacak. Zaten bir parçası da iktidarda. Laik bir toprakta metafizik iktidara taşındığı anda, Allah gibi düşünmek büyük bir tehlikedir. Neden? Çünkü sen Allah’ı iktidardan indirdin! Yoksa laik olamazdın. Metafizik iktidardayken laik olamazsın. Şimdi laiklik Türkiye’de yabancılaştı. Laik bir ülkeyiz diyemiyoruz. Yakında çok ciddi sorunlarla karşılaşacağız.

Ne gibi sorunlar bunlar?

- Hepimiz Allah gibi düşünmeye başlayınca bu topraktaki laiklik tümüyle ortadan kalkmış demektir. Yatak odan dâhil, her türlü davranışın tanrının denetimine, dünya tasarımına ya da Kuran’ın içeriğine uygun olmak zorundadır. Burada insanın ve doğanın aklı bitmiştir. Kendi kendimizi tanımlamakta acizizdir.

EVLİLİK DEĞİL, TECAVÜZ!

Tam bu noktada güncele gelmek istiyorum. Serçeşme Dergisi’nde yazdığınız yazıda Reha Çamuroğlu’nun öncülüğünde başlayan ve tartışmalara neden olan AKP’nin Alevi açılımını iddialı biçimde “evlilik içi tecavüz” olarak değerlendiriyorsunuz. Bunu kısaca özetleyebilir misiniz?

- Evet. Şimdi çok tehlikeli bir gidiş var bu konuda. Bunu vurgulamak istedim. Karşı kültürler, resmi alana taşındıklarında kendilerini yitirirler. Bu gün resmi alanın ideolojisi Sünnilik olduğuna göre AKP’nin Alevi açılımıyla birlikte; Sünnilikle Aleviliği evlendirmeye çalışıyorlar. Ben bunun bir evlilik değil, tecavüz olduğunu dile getiriyorum. Zorla bir birliktelik var çünkü.

Ancak bu konuda diyalogların gönüllülük esasına dayandığına ilişkin bir atmosfer de yaratıldı. Bunun Alevi toplumunun yıllardan beri süren taleplerinin doğal bir sonucu olduğuna dair görüntüler verildi…

- Böyle görüntüler verilse de dayatmalar var. Zaten bu dayatmayı hissettiği için bu açılıma dâhil oldu insanlar. Burada bir tecavüz var. İster gönüllü olsun ister tecavüz, sonuçta ortaya çocuklar çıkacak. Ve bu çocuklar bizi kovacak.

Neden kovacak sizi bu çocuklar, örneğin ne yapacaklar?

- Bu çocuklar, öyle asimile olacaklar ki, kendi geçmişini inkar edecekler. Beni o mekândan kovacaklar. Bu nedenle bu açılım çok ciddi sonuçlar doğuracak.

Peki siz bu projenin hayata geçirileceğine inanıyor musunuz?

- Bu projeler Alevi toplumunda kolay kolay taban bulamaz. Ben şu aşamada bunu kabul etmiyorum.

Bulduğu karşılık neydi peki?

- Bulduğu karşılık, yapay bir örgütlenmenin yarattığı sanal görüntüden ibaretti. Abdal Musa Vakfı da dâhil olmak üzere, görüntüde Aleviliğin bir kesiminin desteğinin alındığı izlenimi verilmeye çalışıldı. Ancak durum böyle değil.

Gerçek durum nedir?

-Bu çabalar böyle giderse ve örgütlü, bilimsel bir tavır gösterilmezse, bu girişim yavaş yavaş taban edinecektir kendisine. Çünkü olanağa, olanaksızlıktan daha kısa zamanda alışır insanlar. Şimdi bu emperyalist bir program. İslam dini, yakın zamana kadar emperyalist çemberin dışında tutuluyordu. Hıristiyanlık ve Yahudilik; Allah’ı emperyalist yorumla örtüştürüyorlardı. Sonra özellikle Amerika başta olmak üzere emperyalist ülkeler dini yeniden keşfettiler ve amaçlarını daha uzun süre sürdürebilmek için dini kullanmanın gereğini anladılar. İslamiyet’i de bu çemberin içine alarak, ılımlı İslam kavramını gündeme getirdiler. Ve Türkiye’de de böyle bir oluşumu iktidara getirdiler. Emperyalizm bu gün aşkın dinsel amaçlarla emperyalist amaçları örtüştürdü. Yani Hıristiyan, Yahudi ve İslam’ın aşkın kuralıyla, aşırılıklarıyla emperyalizmin aşkın kuralını örtüştürdüler. Sadece bir sorun vardı; tanrı, cezayı öbür dünyada vereceğim diyordu; emperyalist amaç ceza bu dünyada verilsin dendi.

AKP’nin açılımıyla Abdal Musa Enstitüsü kurulacağı söylenen Tekke Köyü’nde bu tartışmaların yapıldığı dönemde kimi insanlar “biz antropoloji, sosyoloji ve İngilizce bilen, üniversite mezunu dedeler istiyoruz” diyorlardı. Antropolojinin bizzat öznesi olan dedeler yerine, antropoloji, sosyoloji bilen dedeler istenmeye başlandı. Burada bir ironi yok mu?

- Evet. Bence bunu dile getirmeleri hoş bir ironi.

HEM OKUL HEM SAVAŞ ÖRGÜTÜ OLAN DERGÂHLAR

Bunlar yaratılmış talepler mi. Yani ‘Batı’da, çağdaş dünyada bu işler böyle yürüyor’ biçiminde, sizin biraz önce işaret ettiğiniz emperyalist dayatmanın bir parçası değil mi bu yaşananlar?

- Bir yanıyla böyle de söyleyebiliriz. Ancak bir yanıyla da şöyle bir şey var; eskiden baba, dede, mürşit, çelebi; ne dersek diyelim; bu insanlar toplumun en aydın kimliklerine tekabül ediyordu. Geçmişte bunlar toplumsal talepleri karşılıyorlardı. Şimdi karşılamıyor. Çünkü geçmişte Batıni kültürlerin örgütlenmesi okul biçimdeydi. Buna dergâh ve tekke deniyordu. Aynı zamanda öğretim üyeleri de vardı bu örgütlenmenin. Bunlara pir, mürşit ve rehber deniyordu. Bir eğitim programı vardı bu kültürün. Adı, dört kapı kırk makam. Örgütlenme öncelikle okul, ardından savaş örgütü biçimindeydi. Örneğin Şah Kulu dergâhı yatılıydı, hem okul hem de savaş örgütüydü. Şimdi bu anlamda bir örgütlenme yok. O zaman, bu günün çağdaş, demokratik kitle örgütlerinin dışında kalan geleneksel örgütlenmelerin tümüyle okul olması gerekiyor. Örneğin Abdal Musa Dergâhı okul olmalı. Çünkü geçmişte bu böyle. Alevilik okullu bir gelenek. Her ocak bir okuldur. Aleviliğin bu günkü anlamda beş tane üniversitesi vardı geçmişte. Bu günün diliyle konuşursak, Hacıbektaş Dergâhını YÖK’e benzetebiliriz. Bunlar, biri Abdal Musa Dergâhı ki burası ana üniversitedir. Biri Kaygusuz Abdal Dergâhı; Kahire’de, Mukadder tepesindedir. Biri Seyidali Sultan, -Kızıldeli de denir-; Yunanistan’dadır. Diğeri de Kerbela’dadır. Bunların hepsi üniversite. Ve bu okulların başında tepe örgütlenmesi olarak Hacıbektaş Pir Dergâhı dediğimiz ana okul var. Ama şimdi bu dergâhlar okul olma niteliğini yitirmiş. Şu anda dedeler okuldan çıkmıyor. Eski misyonunu, yükümlülüğünü yerine getiremeyecek bir pozisyondalar. Donanımı yok, cahil. İçlerinde yetişmiş dede sayısı çok az. Bu dedeler tasavvufu bilmez, felsefeyi bilmez, yapılan cemlerin bir çoğu geçmişte yapılanları kutsama niteliğinde; insanları üretken kılacak bir konumda değil. Bu nedenle burada bir sorun var. Dedelerin okullu olması lazım. Bunu kim yapacak? Devlet yapmayacak. Devletin yapması zaten yanlıştır. Bunu Aleviler kendileri yapacak. Örneğin Abdal Musa Dergâhı dede yetiştirecek.

Bunları AKP İstanbul Milletvekili Reha Çamuroğlu da dile getirmişti ve büyük gürültü koptu. Aynı talepler neredeyse. Neden ona bu kadar tepki gösterildi peki?

- Ama o devlet katında ele alınan bir husus, girişim. Benim söylediğim ise Alevilerin kendilerinin yapması gereken bir şey. Devlet katında olmaz bunlar. Yani devlet üniversitelerinden her hangi birisi Aleviliği öğretmeye kalkarsa, Alevilik biter.

REHA ÇAMUROĞLU İSTİKRARSIZ BİR ÇİZGİ İZLEDİ

AKP’nin Alevi açılımını güncel siyaset üzerinden tam olarak nereye oturtmak gerekiyor?

- AKP’nin Alevi açılımının bütün boyutlarıyla tartışılması gerekiyor. En azından bundan sonra olacaklara hazırlıklı olmak açısından yapılmalı bu. Daha önce de bu açılımı yapmak için uygun zaman kolluyordu AKP, ama bu projeyi devreye sokmak için Alevi- Bektaşi zeminde belli bir yeri olan bir kimlik arayışı içindeydi. Bunun için de Reha Çamuroğlu’nu buldular. Ben kendisiyle de çalıştım geçmişte, yakından tanırım. Nefes dergisini birlikte çıkarttık. Ben Genel Yayın Yönetmeniydim derginin, o da Yazı İşleri Müdürüydü. Ama Reha Çamuroğlu dergiden ayrıldıktan sonra çok istikrarsız çizgi izledi.

Ne gibi bir istikrarsızlık izledi?

- Yani karşı olduğu alanlarda gitti çalıştı. Sonra Barış Partisi, DYP gibi çeşitli siyasi partilerle birlikte oldu. O dönemlerde milletvekili olmayı kafasına koymuş görünüyordu. Kendisini bu anlamda izleyen ve belli ilişkiler içinde olduğu siyasi çevreler Çamuroğlu’na böyle bir teklifte bulundular. Reha Çamuroğlu bu teklifi kabul etti ve onu milletvekili yaptılar. Çamuroğlu’nun başını çektiği bu açılımın harekete geçmesi için de bu süreci başlattılar. Ancak başından beri çağdaş örgütlenmeye sahip Alevi topluluktan destek bulamadılar. Geleneksel örgütlenme de büyük ölçüde karşı çıktı. Sonra Cem Vakfı’nın bünyesinde bulunan bir grup buradan koptu ve bu açılıma taban oluşturdu. Tabanı olmayan bazı dernekler de bu açılımın içinde oldu ama henüz geniş ölçüde Alevi toplumundan destek bulmuş değil.

CEM VAKFI, ZAMANLA AÇILIMI DESTEKLEYECEK

Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan’ın da Abdal Musa Vakfı’nın kurucuları arasında olduğunu biliyoruz. Doğan, bu süreçte ‘bekle ve gör’ şeklinde bir tavır sergiledi ve bu tavrı eleştirilere neden oldu. Sizce nasıl bir seyir izleyecek bu açılım?

- İzzettin Doğan başlangıçta bu açılımı destekliyordu. Ama kendi bünyesinden kopan bir ekibin bu konuda öne çıkmasından dolayı kendisinin ikincil konumda olmasını kabullenemedi. İçten içe destekliyor olmasına karşın görüntüde ‘bekle ve gör’e ya da belli koşullara bağladı. Ya da hükümetin yapacağı açıklamalara göre destekleriz havası uyandırdı. Bana göre Cem Vakfı’nın destekleyebileceği bir girişimdir bu. Önümüzdeki günlerde onları da kucaklayacak bir şekle dönüşebilir. Girişimin onları kucaklaması durumunda şu veya bu şekilde, niceliği tartışılsa da, bir taban bulduğunu varsayabiliriz. Çünkü Cem Vakfı Aleviliği kendi geçmişine taşımaktan çok, kendi geçmişinden uzaklaştırıyor. Bir tür metafizik inanç yumağı haline getirmek istiyorlar bu kültürü. Aleviliği de devlet yapısının içine taşımaya, inanç olarak Ortodokslaştırmaya çalışıyorlar. Bana göre Alevilik, varlığını böyle bir çizginin dışında sürdürmelidir. Aleviliğin çok büyük bir kesimi İzzettin Doğan’ın bu çizgisine karşı. Ama zamanla hükümetin açılımına taban olabilir Doğan’ın hareketi.

Örgütlü Aleviliğin önemli bir aktörü değil mi Cem Vakfı?

- Evet, çok etkili olmasa da en azından örgütlü Aleviliğin içinde belirli bir tabanı var. Özellikle Güneydoğu’da ve İstanbul, İzmir gibi kentlerde tabanı var ama çok etkili olduğunu söylemek zor. Aleviliği resmi alana, devlet yapısı içine taşımada örgütlü bir tabanı var diyebiliriz ama şu aşamada bunu söyleyemeyiz. Şu anda ne Abdal Musa Vakfı’nın, ne de o iftara katılanların bir tabanı yok. Bu arada Reha Çamuroğlu’nun nasıl bu aymazlığın içine düştüğünü de anlayamadım. Bir defa terimleri seçerken çok dikkatli olmak lazım. İftar geleneği olmayan bir yerde neden iftar denildi anlamak zor. Bu kültürde olan başka bir ad konulabilirdi.

Esat KORKMAZ : AKP'nin Alevi açılımı, 'evlilik içi tecavüz!'İftar vurgusu sizce Sünni bir refere aracı ve önkoşulu mu?

- Evet. Tabii. Yani dergâhta düzenleyebilirlerdi böyle bir toplantıyı. Ama taban bulamadılar. Hiçbir cem’e girecek koşul bulamadılar. Hiçbir dergâh kapılarını açmaz böyle bir şeye. Ama hükümet Cem Vakfı’nı kucaklarsa o zaman vakfın binasını kullanabilirler. Ama Doğan her şeye karşın bu türden bir akılsızlığı yapmaz gibi geliyor bana.

İzzettin Doğan’ın, Reha Çamuroğlu ile, Çamuroğlu Çankaya’ya çıkmadan önce bir görüşmesi olduğunu biliyoruz…

- Evet, bir görüşme yaptılar. Hatta birlikte bir televizyon programı bile yaptılar. Ve o görüşmede Doğan’ın bu işi koşula bağlı olarak desteklediğini biliyoruz. Ancak bu koşulu siyasal iktidar henüz seslendirmek istemedi. Çünkü iktidarın da kendi tabanıyla sorunları var. Risk almak istemediler. Ancak önümüzdeki süreçte İzzetin Doğan hareketini kesinlikle kucaklamak isteyecektir hükümet. Şimdi devletin katkısıyla kurulacak bir enstitü Alevilik açısından pek bir şey ifade etmez. Burada resmi çerçevenin içine alınmaya, terbiye edilmeye çalışılıyor Alevilik. Bu konuda yarı açık bir baskı da var. AB’nin dayatmaları var. Emperyalizm bu gün demokrasiyi kendi değerlerini taşıyacak bir kalıba dökmüş durumda. Sana kendi oluşturduğu bu değerleri savunman konusunda yemin de ettiriyor, demokrasi havarisi kesiliyor. Demokrasi emperyalist değerlerin, emperyalizmin ideolojisini taşıyabilecek bir yapıya kavuşturulmuş durumda. Ezilenleri koruyacak bir olgu değil bu. Bu nedenle laiklikte benzer biçimde. Laikliğin olmazsa olmaz birinci koşulu din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Din dünyasal bir işe karışamaz. Şimdi ne oldu Türkiye’de, uzun zamandan beri, devlet kapısından içeri girerken laiksin, çıktığın zaman değilsin. Laiklik ilkesinin alanı daraltıldı. Sokak, toplumsal yaşam şeriata terk edildi.

Kamusal alanın dışındaki hayat şeriata mı terk edildi yani?

- Evet. Tümüyle şeriata terk edildi. Bugün toplumsal iz süreci şeriatın işgali altında. Böyle şey olur mu? Oysa toplumsal iz süreci de dâhil olmak üzere din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması ilkesini ödünsüz biçimde uygulayacağız. Ama din şimdi vicdandan çıktı ve biçimsel anlamda iktidara da taşındı. Gerçek anlamda taşınmak için de her türlü şeyi yapıyor. Bu gün ilericilerimizin ciddi bir aymazlığı var. Köktendincilik çok ciddi bir tehlikedir. Türban olayı bir simgedir. Allah’ı, ayetleri yeniden iktidara taşımak için bir simgedir. Ancak simge güncellenirse canlanır, güncellenmeyen simge ölüdür. Ama türban sürekli güncelleniyor, canlandırılıyor. Dinamik hale geliyor. Canlı hale gelince de onu taşıyan başka bir gurur duyar kendince. Kendisine büyük bir güç vehmeder. Bu nedenle türban bir simge olduğu için bu konuda ödün veremezsin. Verdiğin anda, yavaş yavaş gider bu iş.

Önceki "1. BÖLÜME" Geçin

Yusuf Yavuz
yusuf_yavuz2004@yahoo.comBu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
ALEVİ HABER AJANSI - 8 Mayıs 2008

Hiç yorum yok: