10 Ekim 2008

İLK GERÇEK KÜRESEL KRİZ

İLK GERÇEK KÜRESEL KRİZ
02 Ekim 2008


Aykut KIlIç, Sİren İdemen, Yücel Göktürk

Bankacılıkta "Minsky anı” diye bir deyim var. Yani insanların kafasına bir şeylerin dank ettiği, tehlikenin kapıda olduğu algılamasının yaygınlaştığı bir andır. İnsanların ekonominin üzerinde kara bulutlar olduğuna ilişkin kanılar pekişmeye başlar. Öyle bir andayız. Şimdi insanların kafasına bir şeyler dank ettiği bir döneme geçilebilir. Amerikan ekonomisinin çatırdadığı 1929 bunalımının sonrasından beri görülmeyen ölçüde faizler düştü. İnsanlar paralarını fonlara emanet etmiyor. Zamanla bankalara da emanet etmemeye başlayabilirler, böyle bir ihtimal var. Kısa vadeli tasarrufların yatırıldığı fonlara güven azaldı, tasarruf sahipleri paralarını çekmeye başladı. Bazı iflaslar da bu nedenle oldu. Henüz tasarruf sahiplerinin bankalara koşup paralarının güvencesini sorguladığı bir aşamaya gelinmedi. İnsanların mevduatlarını çekmek istemeleri noktasına gelinirse, bu kapitalizmin kıyamet gününün geldiği anlamına da gelir.

»Bu yaşanan ekonomik sarsıntıyı siz nasıl tanımlıyorsunuz?
Bence bu ilk gerçek küresel kriz. Diğer krizlerin de başka yerlerde kaçınılmaz etkileri olmuştu ama, ciddi çöküş tehdidi altında olanlar belli yerlerdi:1994 Meksika krizi, sonra Asya krizi, Rusya krizi, 2001"de ABD"de internet hisseleri çöktü....Küreselleşme tarihinde 6-7 tane böyle kriz var. Ama bu seferki gerçek anlamda küresel kriz, Rusya"da da, Çin"de de, Avrupa"da da hissediliyor.

»Krizi hareket geçiren neydi?
Reel geliri, satın alma gücü sınırlı olan kesimler tüketici kredileri ve kredi kartları gibi mekanizmalarla talep unsuru haline getiriliyor. İkincisi, düşük faizli konut kredileriyle önce zor konut sahibi olabileceklere, zaman içerisinde de hiç konut sahibi olamayacaklara dahi likidite sunuluyor. Bankaların eşiğinden bile adım atmayı aklına getirmeyen, “subprime” denen, özellikle azınlıklar, siyahlar, Pishanikler ve işsizlerin oluşturğu gariban yurttaşların kapısını çalarak "Sizi ev sahibi yapalım" deniyor. Subprime demek, krediye mazhar olmayan insan demek; normal olarak piyasaların borç vermeceği insanlara likidite bollanması nedeniyle büyük krediler açılması. Öyle örnekler anlatılıyor ki: Kadın çalışmıyor, işsizlikten aldığı parayla gündelik geçimini bile sağlayamıyor, ona “size kredi açılım, ik katlı ev satalım, bir katında siz oturursunuz, bir katını 2 bin dolara kiraya verirsiniz, borcunuzu da ayda bin dolara ödensiniz"deniyor. Kadın durduğu yerde ev sahibi olacak ve üzerine para kazancak. “Teaser rate” denen böyle şeyler var. Ödeme önce çokdüşük bir fizle başlıyor,sonra oran artabiliyor. Ayrıca, şöyle bir eşitsizlik de var: bu yoksul kesimlere kredi veriliyor ama, “madem riskleri fazla, faizleri de bunu telefi edecek yükseklikte olmalı" deniyor. Bir doktor veya avukat ev aldığında yirmi yılda 250 bin dolar ödüyorsa, aynı ev bir temizlikçiye, geçici işlerde çalışan birisine 350 bin dolara maloluyor. Aynı ev zengine ucuza, yoksula pahalıya satılıyor.

»Hiçbir düzenli geliri olmayana dahi kredi verildiği düşünülürse, bu kriz nasıl oldu da daha önce patlak vermedi?
Piyasada para bolluğu var, ev fiyatları artıyor. Bu iyimserlik havası yaratıyor. 50 bin dolar peşin vererek 350 bin dolarlık evi krediyle aldın diyelim. Ödeyemez hale geldiğinde, ev haczediliyor. Fiyatlar yükseldiğinden evin fiyatı 380 bin olmuş, satıyorlar, borçlarını tahsil ediyorlar, sana da 30 bin dolar veriyorlar. Zarar ediyorsun ama, krediye veren banka parasını kurtarıyor. Bankaların kredilerini ödeyemeyen insanların evlerini satışa çıkarması konut fiyatlarını düşürüyor, bu sefer evin fiyatı borcu karşılamıyor. Burada kar topu etkisi var. Bin ev, on bin, yüz bin, beş yüz bin ev satılıyor, art arttırılıyor, fiyatlar iyice düşüyor.

»Krizin ana nedeni konut kredileri mi?
Asıl neden, Marksist yorumla ifade edilirse, eksik talep ve aşırı üretimin ortaya çıkaracağı krizin finansal mekanizmalarla ertelenmesi. Normalde, gelirin kadar harcama yapmayı düşünürsün. Ama ABD"de, genel trend olarak reel gelirlerde sürekli bir düşüş, insanların tüketimindeyse artış var. ekonominin belkemiğini tüketim harcamaları oluşturuyor. İnsanların gelirlerinin ötesinde tüketmesini iki mekanizması var: Biri kolayca verilen tüketim kredileri, kredi kartları...ikincisi, krediyle ev alıyorsun, 300 bin dolara aldığın ev, bakıyorsun 400 bin dolar olmuş; 50 bin dolarlık tasarrufunu bankaya yatırmışsın, o da oluyor 60-70 bin dolar...Böylelikle, “oturduğun yerden evin değeri, borsadaki portföy yükseliyor, 3 bin kazanıyorum, 5 bin harcasam ne olur” diyorsun. Buna refah etkisi deniliyor.

»Ama hayali bir durum bu değil mi?
Evet, fiktif bir durum. Şimdi en büyük risk, bu "refah etkisi"nin tersine dönmesi. Bu sefer de ayda 6 bin dolar kazanan insan 300 bin dolarlık evimin değir 250 bine, borsadaki 50 bin dolarlık yatırımım 40 bine indi, aman kemerleri sıkayım" diyecek ve bu da çok ciddi bir daralmaya neden olacak. Şu ana kadar bu ortaya çıkmadı, Amerikalılar çok iyimser oldukları için hâlâ işlerin düzeleceği havası devam ediyor.

»Kredi alan en alttakiler evlerini kaybedecek ve zarar görecek. Bu kriz hangi sınıfları nasıl etkiliyor?
Yaygın medyada batan bankalar tartışılıyor yalnızca: “150 küsur senelik koskoca Lehman Brothers bir anda battı, hissedarları ciddi zarara uğradı..” Evini kaybeden insanlardan bahsedilmiyor. Bir dönem, subprime nedeniyle 2.5 milyon kişinin evini kaybettiğinden bahsediliyordu, şimdi bu durum prime borçlara da yayılmaya başladı, muhtemelen bu sayı 3-5 milyonu buldu, ki bu sadece finansal piyasalardaki gelişmelerin sonucu. Reel piyasalarda daralmalar başlayıp işsizlik artınca, borcunu ödeyemeyenler de artacak. Şimdi risk algılaması yükseldiği için, Merkez Bankası faizleri düşürdükçe, diğer faizler düşmek yerine yükseliyor. Çünkü herkesi daha riskli kabul ediyorsun,reel ekonominin daralacağını öngörüyorsun, “borç verdiğim insanın yarın işsiz kalma olasılığı yüksek” diyorsun. İkincisi, bankalar birbirine güvenmiyor, kredi vermiyor, bankalar arası para piyasası donmuş durumda.

»Kurtarma operasyonu batan veya batmak eşiğindeki kuruluşların kamu parasıyla, hazine desteğiyle kurtarılması mı?
Bu operasyondan yola çıkarak, daha müdahaleci bir devlete dönüşün kaçınılmaz olduğu iddiası var.
Biz sosyalistler, genellikle, ciddi bir toplumsal değişikliğin söz konusu olduğunu düşündüğümüz dönemlerde veya tam tersine, çok sistem dışı kaldığımız en radikal programı öne çıkardığımız dönemlerde, bankaların, finansal sistemin kamulaştarılmasından bahsederdik. Son zamanlarda bu, hiç gerçekçi olmayan, düşünülemeyecek bir öngörü gibi görülüyordu. Şimdi neredeyse gidilen nokta bu. Kapitalizm enerjisini paradan alır, bütün enerjisi paranın dönüşüdür. Paranın dönüşü de insasnların o anda ceplerinde olan paradan bir süre için vaz geçebilmekte karşılarındakine güven duymasıyla mümkündür. O güvenin ortadan kalktığı noktada, para sirkülasyonu olmaz. Bunu sağlayabilecek olan ancak devlettir. Devlet bunu ya zorla yapar ya da en güvenilen kurum Merkez Bankası"dır, çünkü en kötü ihtimalle para basarak borcunu öder. Düşünün, ABD küresel kapitalizmin en büyük ülkesi, finanslaşmanın en yaygınlaştığı ülke ve Amerikan finansal sisteminde yatırım bankacılığı çok önemli. Yatırım bankası denince akla beş büyük banka geliyor, bunların üçü Bearn Stears, Lehman Brothers, Merrill Lynch ortadan kalkmış, diğerleri Goldman Sacks ile Morgan Stanley"in ne olacağı da belli değil. Bu, artık ABD"de yatırım bankacılığı diye bir müessesenin kalmaması demek.

»Türkiye nasıl etkilenir?
2009"dan itibaren etkinin hissedilebileceği, önümüzdeki bir buçuk sene, büyümenin yüzde 4"ün altında olacağı söyleniyor...
Küresel ekonomiyle yakın bağları olan hiçbir ülke bu krizden zarar görmeden kedisini kurtaramayacak. Ama özellikle Türkiye gibi cari işlemler açığı çok yüksek olan ülkeler daha fazla etkilenecek. Türkiye cari işlemler açığı veriyor, yani yurtdışı aleme sattığı mal ve hizmetlerden elde ettiği döviz gelirleri, aldığı mal ve hizmetlere harcadığı paradan daha az. Bu sistemin devam etmesi için finanse edilmesi gerekiyor, ABD"de kamunun borçlanma faizlerinin bu kadar düştüğü, risk algılamasının bu kadar yükseldiği bir dönemde, Türkiye gibi ülkeler, YTL cinsinden faizleri daha da yüksek tutarak para çekebilirler. Faizlerin yükselmesi, Türkiye"de durğunluğun artması, yatırım eğilimlerinin iyice duraksaması demek. İkincisi, Türkiye kendi özgü krizler yaşadığında, örneğin 1994"te, 2001"de,büyük ölçüde üretim altyapısını dış aleme yönlendirip ihracat gelirlerini arttırarak krizden sıyrılmayı denerdi, şimdi her yerde talep düştüğün için böyle bir şansı olmayacak. Bu krizin Türkiye"ye zararını sınırlandırıcı olumlu bir etki, görmeye başladığımız gibi, petrol, enerji, ham madde fiyatlarındaki düşüşler olabilir. Türkiye bunların ithalatçısı olduğu için buradaki faturası daralacak. Böyle bir durumda, Türkiye gibi ülkeler, çalışan insanların gelirlerini arttırarak, sosyal harcamaları arttırarak talebi sıradan insanlarla sağlamak yoluna gidebilirler.
İkincisi bu krizin Türkiye"nin önünde ciddi bir fırsat olduğunu düşünüyorum. 1982, hatırlanırsa dünya borç krizi olmuştu, bütün borçlu ülkeler Latin Amerika ülkeleri, Güney Kore, Polonya gibi ülkele borçlarını ödemekte sıkıntıya düştüler ve borçları yeniden yapılandırıldı. Evet, bu süreçte ekonomileri ciddi daraldı, genel olarak zarar gördüler ama, en azından borçlarında bir indirime gittiler, vadeler yayıldı. Halbuki o dönemde Türkiye efelik yapan Özal"ın “aman borçların kuruşunu bile aksatmayalım, sonra sittin sene borçlanamayız” öngörüsü üzerine, borçlarını son sentine kadar ödedi. Bu süreçten en fazla zararla çıkan Türkiye oldu. Şimdi, Türkiye"nin de borçlarını yeniden yapılandırması için bir fırsat doğuyor. Efelik yapmak yerine pazarlık yapılabilir.

»Türkiye"nin pazarlık gücü var mı?
Borçluysanız, her zaman bir pazarlık gücünüz vardır, hele büyük borçluysanız. Borcunu ödeyemediğini söylüyorsan ve insanlar hala sana mallarını, petrollerini, arabalarını satmak istiyorsa, pazarlık gücün vardır. Bunun iyi örneği Arjantin.
Şimdi artık dünya, bize anlatıldığı anlamda küreselleşmenin geçerliliğini yitirdiği, bütün kuralların, kurumların, mekanizmaların tekrar gözden geçirileceği, tekrar yapılandırılacağı bir döneme giriyor. Burada oluşabilecek pazarlık gücünden yararlanmak lazım. Bunu sadece muhalif iktisatçılar değil, sistemin en önde gelen yorumcuları söylüyor. Sistemin bütün varsayımlarının sorgulandığı, yeniden yapılandırıldığı bir dönemden geçiyoruz. Krizler aynı zamanda fırsatlar da demekse, yeni fırsatların da ortaya çıkabileceği söylenebilir.

»Sistemin sorgulanmasından kastettiğiniz ne, neoliberal politikalardan vazgeçiş mi, bir restorasyon mu?
Bütün dünyada, hem ülkelerin içerisinde, hem de küresel anlamda bir sınıf mücadelesi olacak. Sermaye gücünü elinde tutanlarla, ezilenler, emekçiler arasında ve güçlü ülkelerle zayıf ülkeler arasında, yani hem sınıf savaşımının, hem de emperyalizmin aslında eskiden olduğundan çok daha fazla hissedildiği bir döneme geliyoruz. Tabii kesin kehanetlerde bulanmak çok zor, ama farklı bir dönem olacağı, ezberlerin bozulacağı bir dönem olacağı da açık. Yani “emperyalizm yoktur” diyerek ezber bozma döneminden, “emperyalizm vardır” diyerek ezbere dönme dönemine geliniyor. Aslında, ezber bozmanın “emperyalizm vardır” demek olduğu görülecek.

»Bu operasyonla kriz aşılmazsa ne olacak?
Neoliberal düşünce kuruluşlarının hepsi şunu söylüyordu. “Piyasının inisiyatifi ne kadar arttırılırsa, sosyal harcamalar ne kadar azalırsa, deregülasyon ne kadar yaygınlaşırsa, özelleştirmeler ne kadar sonuçlandırılırsa, dünya için, ABD için o kadar hayırlı olur7. Bu ideolojinin ciddi bir darbe yediği dönemdeyiz. Bizim neo-liberalizm diye tanımladığımız düşünce üzerinde çok ciddi bir ısrar olacağını düşünmüyorum. “Artık değişik bir döneme girilmiştir, bunun değişik parametreleri vardır” denecek. Ama devlet kapitalizminin olması emekçilerin lehinedir anlamına gelmez. Devlet kapitalizmi de sömürünün en şiddetli olduğu, sermayenin ülke ve dünya kaynaklarını en hoyratça kullandığı bir dönem olabilir.
(*)Express Dergisinin, Ekim 2008, tarihli sayısından özetlenerek alınmıştır. Ropörtajın tamamı Express dergisindedir.

Orjinal başlığı: “Minsky Anı Dank!”
Birgün-10.10.2008

Hiç yorum yok: