7 Temmuz 2009

SHP ESKİ BAŞKAN YARDIMCISI AYRILDI

SHP ESKİ BAŞKAN YARDIMCISI AYRILDI
14:05 07 Temmuz 2009

SHP’nin ‘SHP olmaktan çıktığını’ söyleyen eski Genel Başkan Yardımcısı İlhan Göğüş partisinden istifa etti. SHP Genel Başkanı Hüseyin Ergün ise istifadan döndü
SHP Genel Başkanı Hüseyin Ergün’ün, solun önderlerine karşı söylediği sözler ve kapitalizme övgüden sonra başlayan tartışma alevlenerek sürüyor. Kurucu Genel Başkan Yardımcısı İlhan Göğüş "SHP’nin SHP olmaktan çıktığını” söyledi ve istifa etti. Tartışmalardan sonra Ergün'ün ise istifadan vazgeçirildiği ortaya çıktı.
SHP Genel Başkanı Hüseyin Ergün'ün, Neşe Düzel'le yaptığı röportajın yankıları sürüyor. Ergün, röportajda, 1971 öncesi devrimci hareketleri "darbecilerle işbirliği yaparak kargaşa çıkartmak"la suçlamıştı.
Göğüş, istifa dilekçesinde Genel Başkan Hüseyin Ergün’ün yaptığı söyleşilerde dile getirdiği görüşlerinin SHP’nin sahip çıktığı sosyal demokrasinin evrensel değerleriyle bağdaşmadığını belirterek, şu görüşleri ifade etti:

“SOL İLE İLİŞKİ KESİLİYOR”
"Genel Başkanın Taraf Gazetesi'nde yayınlanan Neşe Düzel ile yaptığı söyleşi pek çok kişi gibi benim de tepkime yol açmıştı. Görüşlerimi bir grup arkadaşımla hazırladığımız bir duyuru aracılığı ile ortaya koymuş idik...
Kapitalizmin, yaşanmakta olan küresel kriz nedeniyle zor günler geçirdiği bir süreçde, serbest piyasayı ‘’doğal ortamda işleyen bir mekanizma’’olduğunu söyleyerek, onaylamak, hem dünyada yaşanmakta olan gerçeklerle ters düşmekte, hem de sol ile ilişkisini kesmektedir. “Kurucu irade”yi darbe yapanlar tarafından kullanılan bir yol olarak tanımlayıp, bundan kurtulmak istemektedir. Kamu çalışanları dahil, başörtüsünü hak olarak görmektedir. Bu sözler SHP’nin üzerine inşa edildiği iki temeli, iki ana damarı yok etmektir.
AKP’nin çabalarına bir destektir.Kuruluşundan beri, aralıksız olarak pek çok partili yol arkadaşımla, emek verdiğimiz Partimizin bu hale gelmiş olmasından büyük üzüntü duymaktayım. SHP, SHP olmaktan çıkmıştır."

ERGÜN İSTİFADAN DÖNDÜ
Genel Başkan Hüseyin Ergün’ün söyleşiden sonra iplerin kopma noktasına geldiği 27 Haziran’daki MYK toplantısının ayrıntıları netleşti.
Toplantıda partililer Ergün’ün açıklamalarını eleştirdi, eleştiriler üzerine Ergün, söyleşide dile getirdiklerinin öteden beri açıkladığı görüşleri olduğunu belirtti. Bunun üzerine partililer Genel Başkan’ın açıkladığı görüşlerinin partiyi de bağladığını, bu yüzden Genel Başkan’ın açıklamalarının kişisel görüş olarak değerlendirilemeyeceğini söyledi.
Partililerden gördüğü yoğun tepkiler üzerine Ergün, “Bu durumda benim istifa etmem gerekiyor” diyerek istifa edeceğini açıkladı.
Ergün’ün istifa niyetini açıklaması üzerine bazı MYK üyeleri, SHP’nin kurultayında çağrısında bulunduğu solda büyük buluşmayı anımsatarak Ergün’den istifa etmemesini istedi. MYK üyelerinin isteği üzerine Genel Başkan Hüseyin Ergün istifasını geri aldı ve konunun 11 Temmuz’daki Parti Meclisi’nde tekrar görüşülmesi kararlaştırıldı.

Birgün Gazetesi

Çorum Katliamı 29 yıl sonra ilk kez anıldı

Çorum Katliamı 29 yıl sonra ilk kez anıldı

Çorum Katliamı 29 yıl sonra ilk kez anıldı

50'den fazla insanımızın hayatını kaybettiği acı olaylar 29 yıl sonra anıldı.


6 Temmuz 2009 11:45

Çorum'da 29 yıl önce 1980 yılının Mayıs ve Temmuz aylarında meydana gelen ve 50'den fazla insanımızın hayatını kaybettiği acı olaylar 29 yıl sonra anıldı.
Olayların hem mağduru, hem avukatı hem de araştırmacısı olarak "acıyı Bal Eyleyelim" çağrısında bulunan Av. Sadık Eral, hedeflerinin Çorum'u barışın ve kardeşliğin başkenti yapmak olduğunu dile getirdi. Saat Kulesi önünde 4 Temmuz'un yıldönümü kapsamında düzenlenen kitlesel basın açıklamasında barış güvercileri de uçuruldu. Saygı duruşunda bulunulan etkinlikte barış ve kardeşlik çağrısı yapıldı.

"Kırklar Dağı'ndan gelen güneşle Köse Dağı'ndan gelen bereketli yağmurların buluştuğu bu ovada barış ve kardeşliğin başkenti yapmaya karar verdik. Herkes bilmelidir ki Alevisiyle, Sünnisiyle, Kürdüyle, Türküyle, Çerkesiyle bütün Çorumlular tek yürek tek bilektir" diye konuşan Sadık Eral bu anma etkinliklerinin her yıl daha geniş katılımlı yapılacağını söyledi.

"İnadına Alevi-Sünni kardeşliğini savunuyoruz" ve "Çorum için geçmişimizle yüzleşelim" gibi dövizlerin açıldığı etkinliğe Avrupa Alevi Dernekleri Federasyonu Başkanı Turgut Öker, CHP İl Başkanı Tufan Köse, EMEP İl Başkanı Hikmet Aydın, Çorum Alevi Kültür Merkezi Başkanı Nurettin Aksoy, KESK'e bağlı sendikaların başkan ve üyeleri ile vatandaşlar katıldı.

MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak'ın 27 Mayıs 1980'de öldürülmesi üzerine Çorum'da düzenlenen gösterilerle birinci Çorum olaylarının yaşandığı ancak asıl olayların Temmuz ayında gerçekleştiğini belirten Av. Sadık Eral, bu olayların 12 Eylül'e zemin hazırladığını da vurguladı.

Önce Saat Kulesi'nde daha sonra ise DTS'de yapılan panelde konuşan Eral, "Bu olaylardan ders çıkarma görevi tüm Çorumlulara düşüyor. Bu sorunu çıkaranlar değil yaşayanlar çözebilir. Bizi bölmek isteyenlere inat kardeşçe yaşamalıyız. Çorum bunu başarabilecek güçtedir. Çorum üzücü olaylardan gereken dersleri çıkardı. Bunun için 4 Temmuz'u Barış ve Kardeşlik Günü yapalım" diye konuştu.

Çorum halkının Alevisi ile Sünnüsi ile olayların faili değil mağduru olduğunu belirterek bu olayların demokrasinin gelişmesini boğmak, Türkiye'nin büyümesini engellemek için organize edildiğini söyleyen Eral, "Çorum olayları, 12 Eylül askeri darbesine zemin hazırlamak isteyen güçler ve onların piyonlarınca halkımızı birbirine kırdırmak ve bu toprakları kan gölüne çevirmek amacıyla yazılıp sahnelenen bir provokasyondur. Aradan geçen 29 yılda acılar içselleştirildi ve yaşananlar bilince dönüştü. Farklılıkları zenginlik bildik. Acılarımızı bal eyledik. Daha da kaynaştık." Şeklinde sözlerini tamamladı.

Konuşmanın ardından olaylarda hayatını kaybeden 57 vatandaş için yere karanfil bırakılarak barış, birlik ve beraberlik sloganlarıyla beyaz barış güvercinleri uçuruldu.

"TARİHTEN DERS ÇIKARMALI VE BARIŞ İÇİN ÖRGÜTLENMELİYİZ"
1980 yılının Mayıs ve Temmuz aylarında iki kez yaşanan ve toplumda büyük yaralar açılarak kırgınlıklara neden olan Çorum olayları bilinmeyen yönleriyle anlatıldı.
Çorum olaylarının hem mağduru olan, hem avukatlığını üstlenen hem de araştırmaları ile bir kitap yazan Sadık Eral'ın çağrısı üzerine Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu ile Yol TV'nin de katkısı ile düzenlenen panel önceki gün Devlet Tiyatro Salonu'nda yapıldı.

Avukat Burçin Solmaz'ın yönettiği ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Başkanı Turgut Öker, Danimarka Alevi Birliği Başkanı Feramuz Acar, Türkiye Alevi Bektaşi Birlikleri Federasyonu adına Oktay Kandemir,Yol Tv'den Haydar Aygören ve Avukat Sadık Eral'ın konuşmacı olarak katıldığı paneli Çorum Baro Başkanı Mahmut Bayatlı, EMEP İl Başkanı Hikmet Aydın, KESK Dönem Sözcüsü Leyla Köse, Eğitim-Sen Şube Başkanı Halil Özbent, BES Şube Başkanı Satılmış Akkaya, Alevi Kültür Merkezi Derneği Başkanı Nuretin Aksoy ve yaklaşık 250 kişi izledi.

Sadık Eral, Çorum olaylarının 12 Eylül'e zemin hazırlamak için Emperyalist güçler tarafından çıkarıldığını belirterek Çorumluların mağdur olduğunu ve artık ilimizi barış ve kardeşliğin merkezi haline getirmek için böyle bir etkinlik düzenlendiğini söyledi.

Çorum'da birkaç yıl sonra Sivas'taki gibi binlerce kişiyi buluşturacaklarını söyleyen ve bu anma törenlerinin barış, kardeşliğin zeminini hazırlayacağını dile getiren Turgut Öker ise Alevilerin tarih boyunca katliamlara maruz kaldığını, örgütsüzlük ve sahipsizlikten dolayı büyük acılar yaşandığını ancak acılardan ders çıkarılması gerektiğini, Avrupa'da Cemevi açmakta bir sıkıntı yaşamamalarına rağmen ülkemizde hala potansiyel tehlike görülmelerine üzüldüklerini vurguladı.

Danimarka Alevi Birlikleri Federasyonu Başkanı Ferahmuz Acar, Türkiye'de tanınmayan Aleviliğin Danimarka'da resmen tanındığını söyledi. Kendisinin de Çorum'un Sevindikalan Köyü'nden olduğunu belirten Acar "Artık ağıtlarımızı umuda çevirmenin zamanı gelmiştir" dedi.

Oktay Kandemir ve Haydar Aygören'in de Çorum olaylarıyla ilgili çarpıcı açıklamalarda bulunduğu panel Çorum Alevi Kültür Merkezi Semah Topluluğu tarafından sunulan semah gösterisi ile sona erdi


Renk Haber.com-06.07.2009 11:45:52

Kulak çınlamasını ciddiye alın

Kulak çınlamasını ciddiye alın

Kulak çınlamasının çeşitli hastalıkların ortak belirtisi olduğu hatırlatıldı. Kulak çınlaması olan kişiye kulak, odyometrik ve radyolojik muayene olmak üzere 3 yolla bakılması gerekir. Kulak muayenesinde, organik bozukluk olup olmadığına bakılır. Odyometrik muayene, işitme kaybını ve yerini belirlerken radyolojik muayene de bir tümör olasılığı araştırılır.

Denizli Devlet Hastanesi Kulak Burun Boğaz (KBB) Hastalıkları Uzmanı Dr. Vildan Somunoğlu, çevrede herhangi bir ses uyaranı olmadığı halde zil sesi, su sesi, uğultu ve benzeri sesler duyulmasına, halk arasında kulak çınlaması denildiğini belirtti. Kulak çınlamasının çeşitli hastalıkların ortak belirtisi olduğunu ifade eden Somunoğlu, şöyle konuştu:
Kulakta duyulan sesler, dış kulak yolunda kirlenme, orta kulak iltihabı, oto skleroz, tümörler, virütik iltihaplar, yüksek sese bağlıişitme kayıpları, damar tıkanıklığı gibi nedenlerden kaynaklanabilir. Bu nedenler görülmeden de kulak çınlaması olabilir. Kulak çınlaması, kişinin psikiyatrik yapısıyla yakından ilgidir. Genellikle sessiz ortamda, geceleri, yatakta, yorgunken, adet ve gebelik hallerinde artma gösterir.

Kulak çınlaması olan kişiye kulak, odyometrik ve radyolojik muayene olmak üzere 3 yolla bakılması gerektiğini belirten Somunoğlu, sözlerine şöyle devam etti:

Kulak muayenesinde, organik bozukluk olup olmadığına bakılır. Odyometrik muayene, işitme kaybını ve yerini belirler. Radyolojik muayene de bir tümör olasılığı araştırılır. Hastaların çoğu uğultunun, beyindeki önemli bir hastalığın belirtisi olduğu kanısına kapılır. Tedaviye gelenlere, uğultunun tehlikeli bir hastalığa bağlı bulunmadığı, fakat tedavisinin çok güç olduğunu anlatmak gerekir.

Kaynak:.iyihavadis.com

Küba'nın biyoteknoloji devrimi

Küba'nın biyoteknoloji devrimi



Küba, ABD'li ilaç devleri gibi parayı kellik ilaçları, iktidarsızlık hapları, kırışıklık kremlerinden kazanmıyor.
Küba ilaç sektörünün odaklandığı üç alan var; kanser tedavisi, AIDS ve hijyen hastalıklarının aşıları.


Küba yeni bir sektörde dünya pazarlarında rekabete hazırlanıyor: Biyoteknoloji. Küba bugün, ABD ambargosuna karşın, Latin Amerikadaki en büyük ilaç ihracatçısı, 50'den fazla ülkeye ilaç satan Küba'nın listesinde Avrupa ülkeleri de bulunuyor. Bunlar arasında kanser aşısı da bulunuyor.
Küba, Çin, Malezya, Hindistan ve İran'a teknoloji transferi yapıyor; Kübalı uzmanlar bu ülkelere kendi laboratuvarlarını açmaları için yardım ediyor. Kısaca bir üçüncü dünya ülkesinden bir diğer üçüncü dünya ülkesine teknoloji transferi gerçekleşiyor.


SOSYALİST DEVRİMİN LOKOMOTİFİ
Küba'nın ilaç sektörü dışarıdan satın alınan patentler yerine yerli ArGe'ye dayanıyor. Kübalılar, ilaç endüstrisinde çalışan araştırmacılar için Küba Devriminin kahramanları tanımını kullanıyor.

Küba Devlet Başkanı Fidel Castro, biyoteknolojiyi yıllar önce sosyalist devrimin lokomotif endüstrisi ilan etmişti. Fikri mülkiyet haklarının teşvik edilmesi ve sıkı sıkıya korunması sonucu ilaç sektöründe ArGe'nin önü açılmış oldu. Kübalı araştırmacılar şimdiye dek 100'den fazla patent aldılar, bunların 26'sı da ABD'den geldi. Küba ilaç sektörü şimdi gelişmiş ülke pazarlarına açılmanın yollarını arıyor.

ÜÇÜNCÜ DÜNYA'YA ŞİFA GÖTÜRÜYOR
1959'daki Küba Devriminden sonra ilaç ve hastalık tedavisi, fakir halkın sağlık ihtiyacının karşılanması en ciddi problem olarak ortaya çıktı. Aradan geçen 45 yıl sonunda Küba bugün sağlık ihracatı yapan bir ülke haline geldi. Binlerce Kübalı doktor, diğer geri kalmış üçüncü dünya ülkelerindeki hastalara ücretsiz bakım ve tedavi hizmetleri veriyor. Düşük maliyetli ancak kaliteli Küba hastaneleri de Afrika ve Latin Amerikalı hastalara yönelik sağlık hizmeti veriyor.

SOVYET BLOĞUNUN ECZANESİ
Küba'nın biyoteknoloji öyküsü 1980'lere gidiyor. 1981 yılında bir grup Kübalı bilim adamı, virüslerle mücadele eden protein interferonları üzerine ihtisas yapmak için Finlandiyaya gönderiliyor. Bu doktorlar Castro'nun emriyle gönderilen parayla bir laboratuvar dolusu eşyayı ülkeye getiriyor. Castro, başkent Havana banliyölerinde bir pansiyonu bu doktorlara tahsis ederek bir ArGe merkezi kurduruyor.
İlk olarak bu merkezden büyüyen Küba ilaç sektörü 10 yıl içinde Sovyet bloğunun adeta eczanesi olmuştu.


İlaç ticareti diğer komünist ülkelerle barter sistemi ile yürütülüyordu, örneğin Küba gönderdiği ilaç karşılığında makine veya başka bir ürün alıyordu. 1990'ların başında barter yoluyla olsa da, Küba'nın ilaç ihracatının 700 milyon dolar düzeyinde olduğu tahmin ediliyor.

KİMİLERİ ANLAMIYOR AMA AŞI ORTADA
İhracatının yüzde 80'ini karşılayan Sovyetler Birliği'nin 1990'ların başında çökmesiyle Küba, diğer üçüncü dünya pazarlarına yöneldi. Bu gelişmeyi tetikleyen Fidel Castro'nun biyoteknoloji alanına milyonlarca dolar yatırım yapılması emri oldu.

Gerek Küba'nın dışa kapalılığı gerekse komünist ekonomik yapısı nedeniyle Batılı ekonomi uzmanları, Castro'nun bu yatırımları nasıl finanse ettiğini tam olarak kestiremiyor.

Finlay Institute direktörü Concepcion Campa Huergo.
Küba'nın yatırımları boşa gitmedi ve Finlay Institute adlı bir kurum dünyanın ilk Menenjit B aşısını geliştirdi.
Kurumun başaraştırmacısı Concepcion Campa Huergo, aşıyı deneklere vurmadan önce kendisi ve çocukları üzerinde denedi.
Campa Huergo, Küba'nın biyoteknolojiye verdiği önemi şöyle özetliyor: Bir keresinde Fidel'e bir tanesi 70 bin dolar değerinde olan santrifüjör (karışımdaki ağır sıvıları veya maddeleri ayrıştıran cihaz) makinesi istedim. İki gün sonra 10 tane birden gelmişti.


AMBARGOYA KARŞI YERLİ ÜRETİM
Kübalı araştırmacılar araç gereçlerini Avrupa, Brezilya veya Japonya'dan temin ediyor. Ülkenin hemen yanı başındaki ABD'nin ambargosu yüzünden ABD çıkışlı eşya görmek zor. Birkaç ABD çıkışlı cihaz da ancak üçüncü ülkeler üzerinden ithal edilmiş durumda.
Kübalı bilim adamları birçok malzemeyi kendi olanakları ile üretiyor; örneğin, enzimler, doku kültürleri, virüsler ve diğer laboratuvar gereçleri gibi. Her kurumun kendi labortuvarı bulunuyor; sonuçlar devlet hastanelerindeki kliniklerde deneniyor.


ABD ambargosu ciddi bir problem olarak bilimin karşısına çıkıyor. Sorun sadece ABD ile ticaret yapamamak değil, Küba ABD'li bir şirketin üçüncü ülkeden bir partneri ile de ticaret yapamıyor. Küba limanlarına demir atan bir gemi ABD karasularına sokulmuyor. Kısaca tüm ticaret damarları kesilmiş durumda. Uluslararası pazarlardaki şirket evlilikleri de Küba'yı vuruyor. Ticaret yapılan bir şirketin ABD'li bir dev tarafından satın alınması demek, artık bu partnerin yitirilmesi demek. Küba Bilimler Akademisi Başkanı Ismael Clark, son 10 yılda bu nedenle birçok tedarikçiyi kaybettiklerini vurguluyor.

KANSER AŞISI İÇİN AMBARGO DELİNDİ
ABD ambargosunun tersine döndürüldüğü durumlar da olmuyor değil. ABD'li ilaç şirketi SmithKline Beecham bir İngiliz yatırımcı tarafından satın alındıktan sonra, Campa Huergo'nun menenjit B aşısının lisansını satın aldı. SmithKline ödemesini yine barter yoluyla araç gereç vererek yapıyor, ancak aşı kullanıma geçtikten sonra nakit ödeme yapılacak.

Bir diğer aşı için ise, 40 yılın sonunda bir ilk oldu ve ABD'nin ambargosu şartlı olarak delindi. Kübalı araştırmacılar akciğer kanseri aşısı geliştirdi, aşı bir uluslararası konferansta dünya bilim adamlarına tanıtıldı. Bunu gören CancerVax adlı ABD'li bir şirket tam iki yıl boyunca Washington'da lobi yaparak, sonunda ürünü ABD'de teste etme izni aldı. Bugün milyonlarca ABD'li akciğer kanserinden yaşamını yitiriyor.

KAPİTALİZME İNAT İLAÇ ÜCRETSİZ
Kübalı bilim adamları sadece üçüncü dünya ülkelerine yönelik çalışmakla çok da ileri gidilemeyeceğini biliyor, daha fazla gelişme ve kazanç için Küba'nın uluslararası kapitalist pazarlara açılması şart. Ancak, Küba biyoteknoloji alanında Batı devlerinden farklı bir iş modeline sahip. Laboratuvarlar broşür basmıyor, ilaçlarını satmak için pazarlama uygulamıyor, pazarlama elemanı ordusu beslemiyor. İlaç lisansları satılmıyor, laboratuvarlar arasında paylaşılıyor.

Küba'yı yakından takip eden uzmanlar, Küba'da kâr fikrine hala olumsuz bakıldığını, kapitalist mekanizmaların hala bilinçli olarak uygulanmadığını belirtiyor. Bir ABD'li diplomat Küba'nın sosyalizmde direnmesini şöyle tanımlıyor; Küba'da ekonomi uzmanları internetten dünya para piyasalarını, borsaları ve Wall Street Journalı takip ediyor, ama hep içten içe gülerek.

Küba'nın bir pazara girmesi bugün anlaşıldığı kapitalist anlamında bir dış yatırım değil. Kübalı bilim adamları partner ülkedeki üniversitelere giderek meslektaşlarına teknoloji transferi yapıyor, partner ülkedeki yoksullara ilaçları ücretsiz olarak dağıtıyor.

BİLİM BU, TİCARET DEĞİL
Uluslararası pazarlarda dünya devleri ile rekabete hazırlanan Küba'nın sosyalist üretim sisteminde diretmesi birçoklarını hayrete düşürüyor.

Bir keresinde bilim adamları yeni pazarlara girerken patentlerin korunması gerektiği üzerine konuşurken, içeri Castro girer ve Ne bu patent mevzusu, delirdiniz mi, biz patentlere inanmıyoruz, bilim bu, ticaret değil der ve gider.
Küba'da laboratuvarların uluslararası arenada rekabet ettikleri Batılı şirketler gibi aylık, yıllık bilançoları, nakit giriş analizleri gibi ölçekleri yok.


Castro'ya göre gerek de yok. Çünkü Küba, ABD'li ilaç devleri gibi parayı kellik ilaçları, iktidarsızlık hapları, kırışıklık kremlerinden kazanmıyor.
K
üba ilaç sektörü, ya da Küba biyoteknoloji devriminin odaklandığı üç alan var; kanser tedavisi, AIDS ve üçüncü dünyaya has sıtma, tifo, kolera, dizanteri gibi hastalıkların aşıları.

Kaynak: iyihavadis.com/

6 Temmuz 2009

'Türk Solu'nun arkasında kim var?

'Türk Solu'nun arkasında kim var?

'Türk Solu'nun arkasında kim var?

Türk Solu dergisinin arkasındakiler kimler?


30 Haziran 2009 12:01

Geçtiğimiz günlerde Odatv'nin kapısı çalındı.

İki genç dağıttıkları dergiden almamızı istiyorlardı. Kendi dergisini kendi dağıtan bu girişimlere her zaman duyduğumuz sempati ile dergiyi aldık.

Derginin adı "Türk Solu" idi...
Adından önce sol bir dergi olduğunu düşünmüştük ki derginin sayfalarını karıştırdığımızda ilginç bir dizi yazı ile karşılaşmamız bu yargımızın yıkılmasına neden oldu. Derginin başyazısı "Kürtler Çanakkale'de var mıydı?" başlığını taşıyordu. Yazının teması Kürtler'in Kurtuluş Savaşı ve Çanakkale'de savaşmadıklarını bu nedenle Kürt-Türk kardeşliğinin imkanlı olmadığını savunuyordu.

Yazar, kaynağının neresi olduğunu okuyucularına açıklamadan Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı'nda il il kaç kişinin şehit olduğunu yazmış. Yazdıklarının sonucunda bir de Türkiye haritası yayınlamış. Haritada her bölgeden Kurtuluş Savaşı'nda ve Çanakkale Savaşı'ndaki şehitlerin oranları bulunuyor.

ŞEHİT ORANLARI (!)
Türkiye tarihinde ilk kez şehit oranı bir araştırmaya konu olmuştu!!!
"Türk Solu"nun haritasına göre Kurtuluş Savaşı'nda şehit olanların %5'i Doğu Anadolu ve %2'si Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nden.
Çanakkale Harbi'nde ise Doğu ve Güneydoğu'dan şehit olanların oranı %2'şer oranında.
"Türk Solu" bu rakamları vererek Kürtler'in Türkler ile ortak bir tarihi olmadığını savunuyor. İlginçtir ilkel Kürt milliyetçileri de neredeyse aynı tezi tersinden savunuyor.
İki toplum arasına öfke tohumu serperek birbirinden ayırmaya çalışan bu iki faşist anlayış arasında tam bir uyum görüyorsunuz.
Kısacası insana uydurma olduğu izlenimi bırakan ve kaynağı belli olmayan bu yazı ile açık bir Kürt düşmanlığı yapıldığı görülüyor.
Bir de; tersinden bölücülük olarak anlaşılabilecek yazıda "Kürtler'in bu topraklara katkısı yok aksine zararı var" tezi savunuluyor!
Yalnız bu kadar mı?
Derginin arka kapağında Türkiye'nin adım adım Kürtler tarafından "istila edildiğini" ve buna karşı önlem alınması gerektiğini anlatılıyor. Bunun için de hazırlanan film ücretsiz dağıtılıyor.
Filmde Kürtler'in doğum oranın yüksekliğinden yakınılıyor ve batı bölgelerine doğru Kürt nüfusunun kaydırıldığından şikayet ediliyor.
Elbette tüm bunları doğru kabul ederseniz ne yapacaksınız?
İki seçeneğiniz var…
Ya Kürt tehciri yaparak (!) Kürtler'den kurtulacaksınız ya da popüler bir tabirle "ver kurtul" diyeceksiniz!! "türk Solu"nun ilk seçeneğe yakın durduğunu görüyorsunuz.
Ancak şaşırtıcı bir durum var ki kitapları karıştırdığınızda 1990'ların başında Mehmet Altan, Murat Belge gibi liberallerin de benzer analizleri olduğunu görüyorsunuz.
Bu liberal solcular 90'lı yılların başında Kürtler'in yaşadığı bölgelerin ekonomik maliyetinin Türkiye'ye getirisinden fazla olduğunu söyleyerek meşhur "ver kurtul" tezini savunmuşlardı. Türkiye'nin Kürt bölgelerinden vazgeçerek daha hızlı gelişeceğini anlatıyorlardı.

Kendini Kemalist olarak tarif eden "Türk Solu" dergisi ile liberaller arasındaki bu "bilimsel "uyum oldukça dikkat çekici.

RAKAMLAR UYDURUK
"Türk Solu" dergisinin bir başka dikkat çeken yanı daha var...
Derginin başyazarı kaynağı belli olmayacak şekilde il il Çanakkale Savaşı'nda şehit olanların listesini yazmış. Tüm listeyi topladığınızda Türkiye'de Çanakkale Harbi'nde şehit olanların sayısı 48.148 çıkıyor.
Yani dergi Kürtler'in katkısını küçülteyim derken 20. yüzyılın bu büyük kitlesel savaşını da ölçüsüzce küçültmüş. Oysa bu çocukça değerlendirmenin kocaman bir yalan olduğunu anlamak için kaynak kitaplara başvurmaları gerekiyordu.
Örneğin...
Çanakkale Harbi'ni her yönü ile anlatan makalesinde Edward J. Erickson, savaşta şehit olanların ve kaybolanların sayısını 68.000 olarak veriyor (The Journal of Military History, October 2001, s. 1009).
Bu rakamlara evlerine geri döndükten sonra ölenler ve sakat kalanlar dahil değil.
Bunlarla beraber şehit sayısının daha da büyüyeceğini düşünebiliriz. Nitekim Genelkurmay Başkanlığı'nın "Birinci Dünya Harbi'nde Türk Harbi" isimli eserin 5. cildinin 500. sayfasında da aynı bilgileri görüyoruz. Genelkurmay Başkanlığı daha önce oldukça büyük rakamlar ile verilen Çanakkale Harbi'nde ölenlerin sayısını bu eserde resmi olarak düzeltildi. Ölü ve kayıpları toplam olarak 68.000 olarak açıklandı..
Sanırız anlaşıldı...
Çanakkale Harbi bu Kemalist olduğunu iddia eden ve tezleri daha çok "ırkçı ve faşist" siyasi tezleri andıran kişilerin milli mücadelenin kazanımlarını küçültmek konusunda da liberaller ile örtüştüklerini görüyoruz.
Benzerlik bizi daha da şaşırtıyor.
Bu kadar değil…

KİM BUNLAR
Dergiyi karıştırdığınızda neden Odatv'ye getirildiğini anlıyorsunuz.
Odatv'ye hakaretlerin yağdırıldığı bir yazı var. Ancak yazı Odatv'nin Halil Berktay'a yaptığı eleştirilerden rahatsızlığını dile getiriyor.
"Türk Solu" H. Berktay'ı Odatv'nin eleştirilerine karşı savunuyor. Berktay'ı savunan ırkçıları görünce benzerliğe daha da şaşırıyorsunuz.
Her şeyi bu kadar sanabilirsiniz. Ancak Kemalist olduğunu iddia eden derginin liberaller ile muhabbeti bu kadar ile sınırlı değil.
Dergide "Osmanlı İmparatorluğu Türk mü Rum mu?" başlıklı çalışmada Şener Üşümezsoy, Osmanlı'nın bir ulus devlet olduğunu savunuyor! Üşümezsoy'a göre Osmanlı bir Türk Devleti idi ve son dönemde Osmanlı'ya yakıştırılan "Roma kurumlarının devamcısı olduğu" tezini Kürtler Osmanlı'nın ulusal kimliğini ortadan kaldırmak için önce uydurmuş ve sonra tarihçilere inandırmıştı.
Evet bu komik tezi Kemalist olduğunu iddia eden bir dergide görüyoruz. Buradan varılacak sonuç madem Osmanlı ulus devletti de Türkiye Cumhuriyeti'ne ne gerek vardı sorusu oluyor ki yazar bu soruyu sormaya cesaret edememiş. Ortaya çıkan sonuçlardan biri de Osmanlı ulus devlet olunca doğal olarak "Yeni Osmanlıcılık" oluyor.
Evet böylesine şaşma bir dergi konusunda lafı uzatmaya gerek yok..
Belki bu derginin yazarları arasında Yekta Güngör Özden gibi hukukçular, Türkkaya Ataöv gibi bilim adamları olmasaydı gülüp geçebilirdik. Ama dergiyi biraz daha araştırınca daha da enteresan bilgilere ulaştık...
Şöyle ki:

Dergiyi çıkaran grup, İşçi Partisi'nden karanlık bağlantıları olduğu iddiası ile atılmışlardı..

"ORDU GÖREVE"
İP'den "derin ilişkileri" nedeniyle kovulan bu grup, daha sonra bir gençlik çevresi olarak üniversitelerde çeşitli provokatif eylemlerde bulundular.
Bunlardan belki de en dikkat çekici olanı İstanbul Üniversitesi'nde kimlik kontrolü yaparak Kürt kökenli öğrencilerin dövülmesi olayı. Şaşırtıcı olmasa gerek bu olaydan sonra bu grubu emniyet mensupları otobüse bindirerek okuldan uzaklaştırdı.
Ardından dergilerinde yazdıkları bir dizi provokatif yazıyla medyanın gündemine geldiler. Dergilerinde Türk halkını lahmacun ve kebap yememeye, Kürt bakkallardan alışveriş etmemeye, Kürtler'in oynadığı dizileri izlememeye çağıran dergi ırkçılığını, Hitler'e bile şapka çıkaracak hale getirdi.
Dergi kamuoyunun yakından bildiği ve Ergenekon Davası'nda da gündeme gelen "Ordu Göreve" pankartını bir eylemde açmıştı. Yandaş medya aylarca bu pankartı haberlerine taşıdı. Bu pankart nedeniyle pek çok kimse gözaltına alınıp tutuklandı. Sadece bu dergiye dokunulmadı!

TARAF İLE DÜŞÜNSEL AKRABALIK
"Türk Solu" dergisi geçtiğimiz Nisan'da Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un açıklamalarını da sertçe eleştirdi.
Dergi Başbuğ'u açıklamalarından ötürü PKK ile paralel bir söyleme sahip olmakla suçlayacak kadar ileri gitti. Şaşırtıcıdır aynı konuşmayı Taraf Gazetesi'de sert bir dille eleştirmişti.
Derginin Türkan Saylan'ın ölümünden sonra yayınladığı sayısında Saylan ile ilgili bir değerlendirme bulamıyorsunuz. Dergi, hangi haberi atlayacağı konusunda seçici davranmış.
Kısacası kendisine Kemalist diyen ancak açıkça ırkçı tezleri savunan ve bir ölçüde tersinden "Taraf"çı bu dergiyi görünce insanın ağzından şu sözler dökülüyor:
"Kemalizmin böyle dostu olduktan sonra düşmana ne gerek var".

Odatv.com


Renk Haber-30.06.2009 12:01:17

ABD'den önce aya ayak basılmış

ABD'den önce aya ayak basılmış
40 yıl sonra ortaya çıkan şok kayıtlar

İnglitere'deki Manchester Üniversitesi Jodrell Bank Astrofizik Merkezi tarafından Ay'a adım atmanın 40. yıldönümü şerefine yayınladığı daha önce duyulmamış kayıtlar ilginç bir olayın ortaya çıkmasına yol açtı.

1969'lardaki Ay'a ayak basma yarışı sırasında, Rus uzay aracının Apollo 11'i 'alt etmek amacıyla' daha önce Ay'a ulaştığı ortaya çıktı.

Temmuz 1969'da Cheshire'da bulunan Jodrell Rasathanesi'ndeki teleskoplar, Amerikalıları Ay yüzeyine taşıyan Eagle Lander uzay aracını izliyordu. Astronom Sir Bernard Lovell de uzayın bu bölgesinden gelen telsiz yayınlarını dinlemekteydi. Jodrell bu sırada Sovyetlere ait Luna 15 adlı insansız uzay aracını takip etmeye başladı. Luna 15'in görevi Ay'ın yüzeyinden örnekler alarak, Amerikalılardan önce Dünya'ya dönecekti.

Jodrell'in Lovell radyo teleskobuna ait bugüne dek gizli kalmış kayıtlar, Rus uzay aracının Ay'ın yörüngesinde dönerken 21 Temmuz'da saat 15.50'de Ay yüzeyine çarptığını ortaya koydu. Yani Rus uzay aracı Amerikalıların Ay'a adım atmasından birkaç saat önce Ay yüzeyine ulaşmıştı.

Kayıtlarda Jodrell Rasathanesinin kurucusu Sir Bernard'ın arka plandaki sesi de duyuluyor. Astronom, Luna 15'in yörüngesinde bir değişiklik olduğunu ve ABD'nin iniş sahasına doğru yaklaştığını belirtiyor. Daha sonra da, Moskova'daki bir kaynaktan' uzay aracının Ay'a iniş yapacağı öğreniliyor.

Jodrell'in kontrol odasındaki insanların sesleri de kayıtlarda duyulor. Odadakiler, Luna 15'in çarpmadan önceki son dakikalarında "İniyor" "Çok hızlı iniyor" diye bağırıyor.

Gazetevatan

İnsanlığın bittiği an!

İnsanlığın bittiği an!

İnsanlığın bittiği an!

Cesedin plajda bekleyen cenazesine aldırış etmeyen yurttaşlar, hemen yakınında yüzmeye devam etti.


5 Temmuz 2009 01:18

Doktorlar tarafından yanlız yüzmesi yasaklandı ama o dinlemedi ve boğuldu. Kumsalın üzerindeki cesede kimse aldırış etmedi.

Adapazarı'ndaki özel bir tıp merkezinde çalıştıktan sonra emekli olup Antalya'ya yerleşen Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Sait Ege Arsal (73), bu sabah erken saatlerde Konyaaltı Plajı'na gelerek denize girdi.

Bir süre sonra denizde çırpınan bir kişi görenler, hemen denize girerek Arsal'ı kıyıya çıkardı ve 112 Acil Servis'i arayarak ambulans istedi. Bu sırada plajın cankurtaranı yaşlı adama müdahale etmeye çalıştı. Kısa sürede halk plajına gelen sağlık ekipleri, emekli doktorun ölmüş olduğunu belirledi.

Cesedin üzeri beyaz bir çarşafla örtüldü ve polis ekiplerine haber verildi. Olay yerine gelen Fatih Polis Merkezi ekipleri nöbetçi savcıya durumu bildirdi. Savcılık talimatıyla cenazenin polis tarafından fotoğraf ve görüntüsünün çekilerek morga kaldırılması istendi. Bunun üzerine halk plajına Olay Yeri İnceleme Şube Müdürlüğü'ne bağlı ekipler çağırıldı. Sahile gelen polisler cenazenin fotoğraflarını çektikten sonra parmak izini aldı. Yüzlerce yurttaş ise olup biteni hem film izler gibi izledi, hem de aldırış etmeden plajda denize girdi.

Yaklaşık 2 saat boyunca sahilde bekleyen doktor Arsal'ın cenazesi daha sonra plaja indirilen bir tabuta konularak Akdeniz Üniversitesi Adli Tıp Kurumu morguna götürüldü.


Renk Haber-05.07.2009 01:18:56

İnsanlığın bittiği an!

İnsanlığın bittiği an!

İnsanlığın bittiği an!

Cesedin plajda bekleyen cenazesine aldırış etmeyen yurttaşlar, hemen yakınında yüzmeye devam etti.


5 Temmuz 2009 01:18

Doktorlar tarafından yanlız yüzmesi yasaklandı ama o dinlemedi ve boğuldu. Kumsalın üzerindeki cesede kimse aldırış etmedi.

Adapazarı'ndaki özel bir tıp merkezinde çalıştıktan sonra emekli olup Antalya'ya yerleşen Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Sait Ege Arsal (73), bu sabah erken saatlerde Konyaaltı Plajı'na gelerek denize girdi.

Bir süre sonra denizde çırpınan bir kişi görenler, hemen denize girerek Arsal'ı kıyıya çıkardı ve 112 Acil Servis'i arayarak ambulans istedi. Bu sırada plajın cankurtaranı yaşlı adama müdahale etmeye çalıştı. Kısa sürede halk plajına gelen sağlık ekipleri, emekli doktorun ölmüş olduğunu belirledi.

Cesedin üzeri beyaz bir çarşafla örtüldü ve polis ekiplerine haber verildi. Olay yerine gelen Fatih Polis Merkezi ekipleri nöbetçi savcıya durumu bildirdi. Savcılık talimatıyla cenazenin polis tarafından fotoğraf ve görüntüsünün çekilerek morga kaldırılması istendi. Bunun üzerine halk plajına Olay Yeri İnceleme Şube Müdürlüğü'ne bağlı ekipler çağırıldı. Sahile gelen polisler cenazenin fotoğraflarını çektikten sonra parmak izini aldı. Yüzlerce yurttaş ise olup biteni hem film izler gibi izledi, hem de aldırış etmeden plajda denize girdi.

Yaklaşık 2 saat boyunca sahilde bekleyen doktor Arsal'ın cenazesi daha sonra plaja indirilen bir tabuta konularak Akdeniz Üniversitesi Adli Tıp Kurumu morguna götürüldü.


Renk Haber-05.07.2009 01:18:56

İnsanlığın bittiği an!

İnsanlığın bittiği an!

İnsanlığın bittiği an!

Cesedin plajda bekleyen cenazesine aldırış etmeyen yurttaşlar, hemen yakınında yüzmeye devam etti.


5 Temmuz 2009 01:18

Doktorlar tarafından yanlız yüzmesi yasaklandı ama o dinlemedi ve boğuldu. Kumsalın üzerindeki cesede kimse aldırış etmedi.

Adapazarı'ndaki özel bir tıp merkezinde çalıştıktan sonra emekli olup Antalya'ya yerleşen Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Sait Ege Arsal (73), bu sabah erken saatlerde Konyaaltı Plajı'na gelerek denize girdi.

Bir süre sonra denizde çırpınan bir kişi görenler, hemen denize girerek Arsal'ı kıyıya çıkardı ve 112 Acil Servis'i arayarak ambulans istedi. Bu sırada plajın cankurtaranı yaşlı adama müdahale etmeye çalıştı. Kısa sürede halk plajına gelen sağlık ekipleri, emekli doktorun ölmüş olduğunu belirledi.

Cesedin üzeri beyaz bir çarşafla örtüldü ve polis ekiplerine haber verildi. Olay yerine gelen Fatih Polis Merkezi ekipleri nöbetçi savcıya durumu bildirdi. Savcılık talimatıyla cenazenin polis tarafından fotoğraf ve görüntüsünün çekilerek morga kaldırılması istendi. Bunun üzerine halk plajına Olay Yeri İnceleme Şube Müdürlüğü'ne bağlı ekipler çağırıldı. Sahile gelen polisler cenazenin fotoğraflarını çektikten sonra parmak izini aldı. Yüzlerce yurttaş ise olup biteni hem film izler gibi izledi, hem de aldırış etmeden plajda denize girdi.

Yaklaşık 2 saat boyunca sahilde bekleyen doktor Arsal'ın cenazesi daha sonra plaja indirilen bir tabuta konularak Akdeniz Üniversitesi Adli Tıp Kurumu morguna götürüldü.


Renk Haber-05.07.2009 01:18:56

Ufuk Uras ÖDP'dekilere 'Paparazzi' dedi!

Ufuk Uras ÖDP'dekilere 'Paparazzi' dedi!

Ufuk Uras ÖDP'dekilere 'Paparazzi' dedi!

Ufuk Uras, ÖDP'de liderlik mücadelesi verdiği 'eski arkadaşlarına' bu sözlerle çattı


6 Temmuz 2009 00:25

Sancılı bir sürecin sonunda seçime giden ÖDP'de yeni bir dönem başlıyor. Bilindiği gibi, bağımsız aday olarak girdiği genel seçimlerden başarıyla çıkan ÖDP'nin eski genel başkanı Ufuk Uras, bir süredir parti içi mücadeleyle boğuşuyordu. ÖDP'nin ana bileşenlerinden "Dev-Yol" çizgisi ile sert tartışmalara giren Uras, son parti kongresinde kaybedince ÖDP ile yollarını ayırma kararı aldı.

yeniHarman dergisi bu ay piyasaya çıkan sayısında, tartışmanın taraflarına mikrofonu uzatıp ÖDP ve Türk solunun geleceğini masaya yatırdı.

Ayrıldığı partisini yine sert sözlerle eleştiren Uras özetle şunları söyledi:

'LİBERAL DEĞİLİM'

Benim hayatım liberalizmle mücadele ile geçti. Kitaplarıma bakın göreceksiniz. Bakın Sol'da genellikle bir ayrışma olduktan sonra o ayrışma bir şekilde teorize edilir. Bu hep böyledir. Bir şekilde kendinin daha solcu olduğunu anlatırsın. Bu insan psikolojisi. Kendinizin daha değerli olduğunu anlatmanız için başkasının ne kadar değersiz olduğunu söylemeye başlamanıza gerek yok. Bizde herkes başkasını tarif etmeyi nedense çok seviyor. Bir tür gölge boksu. Liberallik asla kafamızdan geçmeyen bir şey. Özgürlükçü perspektifle liberal perspektif arasında temel bir fark var. Liberalizm var olan egemenlik ilişkilerini veri alır onun içinde bir serbestiyi savunur. Özgürlükçülük ise var olan egemenlik ilişkilerini aşmak anlamında devrimcidir. Bizdeki, doğru ifade etmek istersek, tek problem siyaset birilerinin icazetinden mi geçecek meselesidir. Bir tarihsel buluşma için oy birliği ile karar almışız sonra birileri demiş ki ya sizin bu karar yanlış demiş vazgeçirmiş. Şimdi bu kadar uzaktan kumandalı siyaset olmaz. Davul birinde tokmak birinde olmaz. Ruhani liderlik cismani liderlik olmaz. Bizde siyasetin papazları var. Esas mesele bu. Tarihi buluşma kararının altında Sevgili Alper Taş'ın da imzası var. Sonra bakıyorsun olmuyor. İki yıldır zaman kaybediyoruz.

'ASIL DEV-YOL BİZİMLE BİRLİKTE'

Tabii. Basında ki paparazzilerden bir tanesi de Oğuzhan Müftüoğlu. Özgürlükçü solcular bir tarafta Dev- Yolcular bir tarafta. Böyle bir şey yok. Devrimci Yol'u Devrimci Yol yapan ana damar bizimle birlikte davranıyor. Meclis'te basın toplantısı yaparken bir tarafımda Fatsa'nın eski Devrimci Yol sorumlusu bir yanımda Karadeniz sorumlusu vardı. Anadolu'ya bakın devrimci damar bizimle birlikte hareket ediyor çünkü devrimci değerlerin şahsileştirilemeyeceğini ve güncellenmesi gerektiğini düşünüyor. O yüzden sol kamuoyunda gördüğünüz o ayrışmalar falan hepten palavradır. Daha geçen hafta bütün Fatsa örgütü 378 üyesi ile birlikte bizim yanımıza geçti. Terzi Fikri'nin oğlu, eşi, torunu bütün Dev-Yol kadroları hepsi.

'ABDESTİMDEN ŞÜPHE ETMİYORUM'

Piyasa ideolojisinin egemenlik ilişkilerini eşitler arası bir ilişki gibi gösterdiği için ne kadar ideolojik bir şey olduğunu ben 'İdeolojilerin Sonu' kitabımda satır, satır anlatıyorum. Ama okumuyorlar. Senin için bir tarif yapıyorlar. Bunu biz ÖDP'yi ilk kurduğumuzda Doğu Perinçek ve Aydınlık çevresi yaptı. Bizi AB'ci ve liberal ilan etti. Bugün duyduğunuz her laf onun tekrarıdır. Tekrar ederek daha solcu olunmuyor. Hayatın içinde yokuz. Sendikal alanda güçlü değiliz. Bir yengeç sepetinde birbirimizle mücadele ediyoruz. Ben artık bunlara yetişemiyorum. Ben abdestimden şüphe etmiyorum.

'ERGENEKON'LA BİZ MÜCADELE EDERİZ'

Ergenekon Örgütlenmesi denilen bu faaliyet açılan kuyularda çıkan kemiklerle, cephanelerle ortaya çıktı zaten. Bakın Ergenekon'un üzerine sadece bu örgütten mağdur olan solcular ve devrimciler gidebilir. Biz niye bunu AKP'ye bırakalım ki? Ben her yerde söylüyorum, karşısındaki Ergenekon diyenlere üç gün önce Mehmet Ağar davasına gittik orada da kimse yok. Solun bitkisel hayatı ve refleks vermeme durumu, o kadar facia bir durum yok. Bizim hayatımız Mehmet Ağar ve Çiller'i kovalamakla geçti. Dava önümüze geliyor bakıyoruz kimse yok. Ergenekon'a bahane ona bahane buna bahane. Bahanelerin ötesinde bir atalet var. Efem Çukur Köylüleri altın madenine karşı dava açmışlar Kanada şirketine karşı. Ya emperyalizm, kapitalizm diyorsunuz. İşte buna karşı çıkmak o köylülerin yanında olmaktan geçiyor. Yoklar ama. Nereye gitsem yalnızız. Slogan solculuğu bu. Hiçbir hakikati yok. Bütün o lafların karşılığı sokakta bizi bekliyor nereye gitsek emekçiler, mazlumlar yalnız başına. Ergenekon'da böyle. Biz Meclis'te en hayırlı işlerden birini yaptık bence. Bütün darbeleri araştıralım diye. AKP'yi de CHP'yi de teşhir ettik böylece. DTP olmasa gerekli imza sayısına ulaşamıyorduk. Böyle faaliyet halinde bir sol olsa neler olurdu. Kamuoyunda inandırıcılığımız sarsılıyor. Bütün dert kirli ilişkilerin açığa çıkarılması. Bu dava çıkarır mı? Kendi başına bir düzenin harakiri yapması mümkün mü? Ama bulunacak her bulgu çok değerli. Bizim bu bulguları kendi başımıza derinleştirmemiz lazım. Davaya endekslemeden açacağımız kampanyalarla ne bileyim 'Biz de kuyuları açıyoruz' dan tutun da Uğur Kaymaz davasına kadar fikri takipte ve yakın bir mücadele içinde olmak gerek.

'ALBAYLARIN YARGILANMASI NEDEN CHP'Yİ RAHATSIZ EDİYOR?'

Anayasaya karşı çıkıp geçici 15. Madde'yi değiştirelim demek ne kadar inandırıcı. AKP ile bir maç yapıyorlar. Pinpon siyaseti. Bizim yine bunlardan bağımsız olarak bunu sorgulamamız lazım. Ama CHP'nin açılım dediği hikâyeler biraz Baykal'ın zihni zikzakları. Mesele şu sivil yargı meselesinde hemen orda pozisyon değiştiriyor. Denizanası gibi tutamıyorsun elinde. Niye bu kadar albayların yargılanması CHP'yi rahatsız ediyor anlamak mümkün değil.


Renk Haber-06.07.2009 00:25:10

GİTMEK NEYE DENİR











Kaynak: Atlas Dergisi