Erzincan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erzincan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2010

CEMAL SÜREYA ‘sesim, tanınmaz bir çocuk sesi’:

‘sesim, tanınmaz bir çocuk sesi’: CEMAL SÜREYA

Cemal Süreya

Osmanlı’dan miras Divan edebiyatının, sipariş üzerine her türlü iktidarı öven meşhur “Kaside”sini,“Ben sana hayran, sen cama tırman” dizeleriyle sevdiğine sitem çizgisine getiren Orhan Veli’yle başlayan ve “nefer-i kafiye” Yusuf Ziya Ortaç’ın “Kaside” şiirinin hemen ardından, “Ey Türk Gençliği, hepinizi bu hayâsızlığın yüzüne tükürmeye çağırıyorum” şeklindeki kindar öfkesiyle hedef gösterdiği “Garip”akımı, Türk şiiri için ciddi bir dönüm noktasıydı. O zamana kadar en ‘serbest ’yazan şairlerin bile kolay kolay sıyrılamadığı ‘hece’ hâkimiyeti, yerini Dünya edebiyatının en seçkin serbest dizelerine bırakıyordu. Veli’nin, Oktay Rifat ve Melih Cevdet’le birlikte yarattığı ‘yeni dil’in etkisiyle şiirlerini yazmaya başlayan ‘acemiler’ de, zaman içinde “İkinci Yeni”nin temellerini attılar. İşte o zaman şiirde rengârenk bir kapı aralandı ve Cemal Süreya’lar, Turgut Uyar’lar, Edip Cansever’ler, Ece Ayhan’lar, Sezai Karakoç’lar, Gülten Akın’lar, İsmet Özel’ler süzüldüler o kapıdan…

Ama aşk, tüm çıplaklığıyla sadece O’nun, Cemal Süreya’nın dizelerindeydi artık…

Söz atılıyor ve temizleniyordu zehir…

Şimdi, vedasının 18. yıldönümünde bu büyük söz üstadını, daha çok kendi “söz”lerine yer açarak anmak için:

Şu senin bulutsu sesin var ya

Uçtan uca tersyüz ediyor geceyi
Yataklar var konuşmak için
Öpüşmek için telefon kulübeleri
Güneşler var, yıldızlar, samanyolları,
Karpuzlar gümbür gümbür kapılarda.
Tanrılar sofrası amma karanlık
Yiyemem tek lokma yiyemem orda.
Şu senin tutkulu sesin var ya:
Ortak güzellik artı yara izi.
Tutar ellerinden kaldırırsın
Adı kötüye çıkmış tüm sözcükleri.
Yeni törenler gerek bize
Yeni törenler – kimi zaman en eski.
Dert etme, bütün dilleri içerir
Bitki konumu, küçükbaş hayvan sesi.
Şu senin dolayık sesin var ya
Dondurma yiyen gürbüz bir kız gibi müstehcen,
Balkon demirine dayalı bir arka kadar şakacı,
İlk doyumdaki gibi yeşil elma tadında,
Kimlik denetimi yaptıktan sonra,
Resimli roman okuyan bir er gibi giderici.
Şu senin alçaktan sesin var ya
Pencereler var burnumun kemiğinde sızı
Aşklar var unutulmamak için
Boğulmak için ilk sevgili.

1931 yılında, Erzincan’ın Tercan ilçesinde, Alevi bir ailenin çocuğu olarak geldi dünyaya Cemal Süreya. (“Alevi” vurgusunu neden özellikle yaptığımı, Cemal Süreya’nın hayatında her daim bir “engel”e dönüşen bu kökeninin belirleyiciliğini bilenler ya da kendi hayatında yaşamış olanlar eminim anlayacaklardır.) Çocukluğunu ve ilkgençliğini geçirdiği memleketini daha sonraki yıllarda tek bir görüntüyle hatırladı yalnızca. Türk şiirinin en erotik motiflerini işleyen şairlerinden biri olmasında kuşkusuz, aklının kesmeye başladığı yıllarla yaşıt meraklı, hatta amiyane tabirle “dikizci” kişiliğinin etkisi büyüktü. Çevresindeki insanların hep “makul” bildiği Süreya, doğduğu şehirde ailesinin taşındığı son evin damına çıkmış, gözlerini fal taşı gibi açmış, hemen evlerinin yanındaki avluda olanları seyrediyordu gizlice. Arada bir var gücüyle açtığı gözleriyle gelen giden var mı diye etrafını kolaçan edip, sonra yine yandaki avluya dikkat kesiliyordu… Zira mevzu, “derin”di! Avlunun bir izbesinde sereserpe uzanmış bir kadın, mastürbasyon yapıyordu. Doğduğu şehir, işte o kareden ibaretti Cemal Süreya için… Yıllar sonra o “muhteşem anı”, yine aynı heyecanla anlatacaktı: “Erzincan’daki son evimiz. Beş yaşındayım. Dama çıkmışım. Yandaki avluda bir kadın kendi bedenini seviyor. Bayağı kucaklıyor, okşuyor bedenini…”

Genç Cemal Süreya

“Mastürbasyon”un ne olduğunu “o kadın”dan öğrenmişti Cemal Süreya. Ama belki de kadının kendisi bile, o kadar “derinlemesine” bilmiyordu yaptığı“şey”in ne olduğunu. Bunun üzerine, yıllar sonra konuya biraz daha eğilmeye karar verdi üstat, hem de olanca “şeffaflığıyla”:

“Fransızca metinlerde ‘sol el’ diye bir sözcük görürdüm. Kimi zaman da ‘orospu el’ (la main putain). Bir türlü yerine oturtamazdım. Bir iki kez de, çevirdiğim kitaplarda karşılaştım bunlarla. Ne yaptım, şimdi anımsamıyorum. Atladım mı? Belki de belirsizlik içinde geçiştirdim.

Çok sonra öğrendim ‘sol el’in, ‘orospu el’in anlamını. İkisi de aynı şey: Mastürbasyon yapılan el.

(…)

Çok mastürbasyon yaptım. Uzun yıllar, özellikle de on iki – yirmi beş yaş arası, hayatımın en önde gelen işi oydu. İğrenirdim kendimden. Her başarısızlığımı ona bağlardım. Her seferinde bir daha yapmamaya yemin ederdim. Yine de günde beş, on kez yapmaktan kendimi alamazdım. Ortaokulda elden ele gezen bir kitapçık vardı. Lokman Hekim (!) imzalı, otuz iki sayfalık bir şey: Otuz Bir Çekmenin Zararları! Kitabı okuduktan sonra o iğrenme duygusuna bir de korku eklendi. Verem olmak vardı işin sonunda, erken yaşta cinsel güçsüzlük, beyin sulanıyor…

Lokman Hekim’in kitabından sonra işi daha sıklaştırmıştım. Sapık olarak görüyordum kendimi. Kısacası, büyük bunalım.

Bir gün bir gazete ya da dergide küçük bir yazı gördüm. Mastürbasyonun zararsız olduğunu anlatıyordu. Bir anda her şey değişiverdi. Bir aydınlanma oldu. Bir sevinç geldi şurama kondu. Kestim o yazıyı. Aylarca cebimde gezdirdim. Günde beş vakit çıkarıp yeniden okuyordum. Arkadaşlarıma da gösterirdim. Sıklıkta bir değişiklik olmadı. Daha doğrusu hemen olmadı. Ama bunalımdan o saat kurtulmuştum.

Ne tuhaf, ‘sol el’ değil…

Bir sürü kişiye sordum. Onlar da sağ el diyorlar. Neden acaba? Batılıyla bu konuda aramızda bir ayrım mı var?”

Kendisinin o “aydınlatıcı iç sorgulamalar”la geçirdiği yaşlara ulaşan kendi oğlu ortaokulu bitirdiğinde, onu liseye kayıt ettirmek için hiç tereddütsüz yolunu tuttuğu; “Beni ben eden bir dönem değil ama, yine de bazı silinmez anılarım var” dediği ve “Üç yılımı (yazları dahil) geçirdiğim o görkemli yapı” diye tanımladığı Haydarpaşa Lisesi’nden mezun olduktan sonra,“zaferlerinin kenti” Ankara’nın yolunu tuttu. Adres, Cebeci’ydi. “Okul olmanın ötesinde” dediği Ankara Üniversitesi’nin, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Maliye ve İktisat bölümüne girdi. Ankara’nın yeri özeldi Cemal Süreya için. İstanbul’un görkemli yüzüne hemen herkes gibi vurulmuş, ama en az Erzincan kadar soğuk Ankara, bir çeşit “ilk durak” olmuştu onun için: “Zaferlerim olmuşsa, hemen hepsini bu kentte kazanmışım; sonra onları İstanbul’da çarçur etmişim” diye anlatmıştı Ankara’nın kendisi için önemini. Hele bir de bu şehirde, o tarihi Mekteb-i Mülkiye havasını soluyunca, vazgeçilmez bir bağımlılık halini almıştı Ankara onun için. “Zaferse zafer”di işte. Siyasal’ın Cemal Süreya’daki yeri, “bir başka”ydı yani: “Mülkiye okul olmanın ötesinde, bir hayat biçimidir. Benim için özellikle öyle oldu. SBF’nin koridorları, hayatımda sözcüğün tam anlamıyla belirleyici bir rol oynamış. Sanat oluşumumda da, düşüncemde de, orda geçirdiğim dört yıl bir doğrultu yaratmış. Oysa ‘camia’ içinde biraz da yabancı gibi geçirmişimdir o yılları. Küçük bir entelektüel grup dışında beni fakültede pek tanımazlardı. Sınıfta bile durumum, hele ilk yıllarda, öyle sayılırdı. Hiçbir hocamla, sınavlar dışında yüz yüze geldiğim, konuştuğum olmamıştır. Hiçbir etkinliğe, hatta hemen hemen hiçbir eğlenceye katılmadım. Öğrenci derneği genel kurullarında hiç konuşmadım. Hiç seçilmedim. Bu yüzden, üçüncü sınıfta, fakülte öğrencilerinin geleneksel dergisi ‘KAZGAN’ın bana verilmesine şaşmıştım. O sırada ilk şiirlerim yayımlanmaya başlamıştı… Yabancı, ama karşısındaki tabloyu içine sevgiyle sindiren bir yabancı. Seviyordum Mülkiye’yi… İyi bir öğrenci miydim? Şöyle galiba: İyi notlar da alan kötü bir öğrenci. (…) O küçük (iyice küçük) grup içinde Ahmet Cemil’in acılarını yaşar, bunlara hırs, çoğunca da soytarılık katardık. Her şey jest’ti aramızda. (…) Şimdi çoğu bakan, vali, işadamı, profesör, büyük bürokrat olmuş o çocuklar nasıl çocuklardı? Bir tayf içinde, şöyle belirsiz bir cümlenin içinde onlar: Ortaokul duyarlığı içinde geleceğin erken parodisi…”

Mülkiye’nin, Cemal Süreya’yı Cemal Süreya yapan tanıklıklarından biri de, o dönem pek farkında olunmasa da, usul usul yeşermekte olan İkinci Yeni’nin, o havayı soluyan en usta kalemlerinden birinin ilk dizelerinin yayınlandığı okul dergisinin sayfaları arasında kalmıştır kuşkusuz. Sınıf arkadaşı olan ve edebiyatla da arası pek iyi olmayan Nejat Tunçsiper’in çıkardığı “Mülkiye” dergisinin daha çok siyasi yazıların bulunduğu sayfalar dışındaki kültür-sanat bölümlerinde, Cemal Süreya sık sık başvurulan kişilerden biri olmuştu kısa zamanda. Bir anlamda derginin sanat mutfağındaki kişilerden biriydi artık ve bir süre sonra kendisi de bir imza atmak istedi o sayfalardan birine. Böylece Türk şiirinin büyük ustasının ilk dizeleri, yayın hayatına yaklaşık bir yıl önce başlayan “Mülkiye” dergisinin Ocak 1953’te çıkan 11. sayısının, edebiyat bölümünde yayınlandı… “İkinci Yeni”den ziyade, “Garip” akımının etkisinde yazılmış o şiirin adı, “Şarkısı-Beyaz”dı:
………

Ben olanca kuvvetimle
Halatlara asılıyorum nafile
Ben ayrı düşmüşüm bir kere
Ayrı düşmüşüm insanlardan.
Bu yıldız tutmaz mavilikte
Ne deniz ne köpük kâr eder bana…
Arada bir ağlamak için
Onu kocaman ellerimle sevdim.
Ölüm daha saçlarına gelmemişti Şarkısı – beyaz
Saçlarını kestim, şarapla ıslattım
Saçlarını koynumda saklıyorum
Arada bir ağlamak için…
………

En iyi muhalefetin “içeriden” yapılacağına inanan Cemal Süreya, mezuniyetinin ardından başladığı memurlukta, içinde olduğu iktidarların hemen hepsine muhalefet etmesine ve kimi zaman “Alevi olması nedeniyle” çok ciddi dışlanmalara maruz kalmasına rağmen, “hizmet süresi”ni “vukuatsız olarak” tamamlamayı başarmıştı yine de. Öyle ki, Başbakan olduğu günlerde “Adnan Menderes’in karikatürü” diye tanımlamıştı Demirel’i, sonra eksik bıraktığını hissetmiş olacak ki, bir cümle daha eklemişti: “Biraz da kendinin karikatürü!” Uzun ve yorucu yıllar boyunca, “sıkıcı memur hayatı”nın etrafına, en görkemli şiirlerinden oluşan rengârenk bir koza örmüştü usanmadan.

“İstanbul’u kullanamıyorum. Kendi payıma yıllar yılı bu durumdayım. Haftada bir Kadıköy-Sirkeci-Cağaloğlu, haftada üç gün de ansiklopediye gitmek için Kadıköy-Karaköy-Nişantaşı. Nicedir, koskoca kentte devinim alanım, alanım değil, çizgim olmuş bu. Kişi nasıl olur da yeni yerler görmek, eski semtlerde dolaşmak istemez. Bir zamanlar Taksim’den Fatih’e, Malta’ya, hem de Sultanahmet yolundan yürüye yürüye gider ve öyle dönerdim. Belki de yaşlanmanın sonucu bu. Ya da İstanbul’un tanınmaz bir hale gelmesinin. (…) Yolculuk!… İşimdi benim yolculuk. Bakarsınız Ağrı’da Atpazarı’ndayım, beş yüz liraya küheylan satılıyor. Sultanhisar’da, Atçalı Kel Mehmet’i tanıyan birini arıyorum. Gittiğim her yeri sevdim. Öyle ki, ilerde Denizli’ye, Çanakkale’ye, Tekirdağ’a yerleşmeyi bile kurmuşumdur. Yine de baştan isteksiz çıktım bütün yolculuklara…”

Emekli olduktan sonra da boş duramadığı için, “Bana bir redaktörlük de yeter” dediği bir ansiklopedinin Genel Müdürlüğü teklif edildiğinde, “Ben ne birini işe alabilirim, ne de birini işten kovabilirim” diyerek reddetmiş, daha sonra ısrar üzerine bir çocuk ansiklopedisini hazırlayan ekibe Genel Müdür olmuştu. Ama adam alıp adam çıkaran bir konumu yoktu burada, tam da kendi istediği gibi çeviri yazıların redaksiyonunu yapacaktı sadece. Fakat kısa süre sonra beklenmeyen bir şey oldu. Cemal Süreya bir gün Aydın Emeç ve Celal Üster gibi dostlarının bulunduğu Adam Yayınları’nın Nişantaşı’ndaki bürosuna gitti. Kendisini tebessümle ayakta karşılayan dostlarının “Hoş geldin”lerine cevap olarak, “Ben bugün istifa ettim beyler” dedi sakin bir şekilde. Arkadaşları, çalıştığı yerde çok sevilen ve sayılan biri olan Süreya’dan bunu duyunca şaşırdılar. Aydın Emeç “A a, niye yahu?” diye sorunca, bir sigara yakıp oturdu Cemal Süreya. Aynı sükûnetiyle, “E, öyle işte. Boşver abi…” dedi.

Orada bir süre başka şeylerden sohbet ettiler, ama Aydın Emeç’in konuyu yarım bırakmaya niyeti yoktu. Cemal Süreya “demlenince” yine üsteledi: “Hadi söyle söyle, ne oldu? Durup dururken kaçıp gitmezsin sen kolayından.” Cemal Süreya karşısında en az kendisi kadar inatçı birinin olduğunu bildiğinden, uzun süre saklayamadı istifa sebebini. Meğer “patron”İnci Asena, istemeden bir pot kırmış, “Cemal bey, daha düzgün bir Türkçe’yle söylenemez miydi şurası?” gibi, en hazmedemeyeceği şeylerden birini söylemiş, yılların Türkçe erbabına. Gerçi Asena patronluk taslamak için değil de, öğretmenine danışan bir öğrenci gibi sormuş bu “masum” soruyu ama, yine de bunu “hakaret” kabul eden Süreya’yı, hiçbir açıklama beklemeden “Hadi eyvallah” şeklinde tebliğ ettiği kararından vazgeçirmek mümkün olmamış. Daha sonradan başka bir kızgınlığını da “Olmaz abi. Ben sözde Genel Müdür görünüyorum ama, baksana, Ülkü Tamer’in sekreteri bile benden fazla maaş alıyor. Para puldan ziyade, başka şey arıyorum altında. Olur mu böyle şey!” diye dillendirmiş, yakın dostu Aydın Emeç’e.

Bin yıl konuşulmasa hiç sesini çıkarmayacak sükûnetinin altında fırtınaları olan biriydi Cemal Süreya. Alçakgönüllülükte, mütevazılıkta üstüne yoktu ama, “haksızlık” addettiği durumlarda tavrını koymaktan da geri durmazdı asla. Kendisini “çok değerli” göstermekten imtina ederdi, ama değerinden şüphe ettiğini sezenlerle aynı havayı solumazdı ayrıca. Kendiyle eğlenmeyi pekâlâ bilen biriydi, fakat başkaları buna “cüret” ettiğinde anında çatılırdı kaşları.

Ey şiir arayıcısı ey esrik kişi

Şu son dönemecini de aşınca gecenin

Doğacak gün artık gündüze ilişkin değil

Bu ağartı ancak yürekle karşılanabilir
Bütün iş orda işte, ordan usturuplu geçmesini bil
Tutsaksan ellerin sıvışır gider zincirlerinden
Ve balyozla vursalar mısralarına
Soylu bir demir sesi yükselir
Soylu bükük ve mavi bir demir sesi
Ellerim gece yatısına çağrılmış
ve
Telaşsız görünmeye çalışan bir Kafka gibi
Yüzüm giyotine abone.

İnci Asena’nın “İçimde uhdedir” dediği o olayın ardından ayrıldığı Adam Yayınları’nın çıkardığı ansiklopedi, bir “özür” gibi yine de onun adını yazar “Genel Müdür” ibaresinin altına. Bu jeste de, yine ve sadece “Eyvallah” der Cemal Süreya…

“Arkadaşlarıma çok fazla bağlandım. Bu da belki beni onlardan çok şey istemeye götürdü. Çoğunca da başkalarından kıskandım. Kimi zaman da arkadaş yerine mürit aradım. Bütün bu kusurlar var bende. Aşk gibi gördüm arkadaşlığı da. Ama ‘Kazık yedim’ demek, işi ucuza bırakmak olur şimdi…”

Hiç sevmediği halde, sonuna kadar sürdürdüğü bir memuriyet dönemi ve ardından çok sevdiği halde, kimi haksızlıklar yüzünden “canını sıkan” bir edebiyat dönemi arasındaki şiirleridir yalnızca, geleceğe miras olarak bırakacağı en değerli servetleri… Bunu kendisi de bilir, ama öte yandan yıllarca verdiği “emek” karşılığında her ay kendisine ödenen miktar, evinin kirasını karşılamaktadır sadece. Öyle ya da böyle çalışmaya mecburdur bir şekilde. Hiç değilse kira derdinden kurtulması için, emekli ikrâmiyesini aldığı günlerde, kendisine bir “çatı katı” alabileceğini söyleyen Necati Güngör’e heyecanlı bir şekilde “Olabilir” der önce, “Aklında bulunsun bakalım. Sen bir araştır şöyle.” Kısa bir süre sonra Güngör, Üsküdar’da bir çatı katı dairesi bulduğunu söylediğinde, her zaman kaçırdığı gözlerini kırpıştırarak “Ama parayı bağladık şimdi. Bankada. O olmazsa başka yer olur, ben biraz daha düşüneyim” der bu kez. Çünkü mâlum para, bankada da değildir aslında. Oğlu Memo “İş kuracağım” deyince, Süreya hemen bankadan çekip oğluna vermiştir bu parayı. Memo da “Ticarete atılacağım” derken yılların birikimini kediye yükleyince, başladığı gibi “kiracı” olarak tamamlamıştır hayatını Cemal Süreya… Ama “yaşamını” değil, hayatını yalnızca…

“Yazdıklarım nedir? Yazmam gerektiği için mi yazıyorum? Öyle bir gerek gördüğüm için? Yol arıyorum, ama zaman zaman yolumu yitirmeli de değil miyim? Günlük-mektup-deneme-hayat öyküsü-anı-polemik karışımı bir şey bu benimki. Günlüğün kişisel günlük olabilmesi için hayat öyküsünün uç sınırlarında devinmesi, derin ben’e iniş yapması gerek. Yapıtlardaki gibi gerçeği yeniden kurması değil, hayatın kesikliğinde var olması… (…) En iyisi mektup. Ne çok mektup yazardım eskiden. En sevdiğim şey, yüzünü görmediğim kişilerle yazışmaktı. Şiirlerim, yazılarım yayımlanmaya başlayınca bu gereksinimi büyük ölçüde yitirdim. Hiç unutmam, 1950’lerde ‘Diyarbakır Türkçe öğretmeni’ne (kim olduğunu bilmem) yazmıştım. Mektup iki sayfalıktı. Birinci sayfanın başında şöyle bir not vardı: ‘Erkekseniz’. İkinci sayfadaki de, ‘Kadınsanız’. Erkeğe ayrı, kadına ayrı metin. Karşılık geldi, kadınmış. Ama bir daha yazmadı. Oysa kadın oluşuna çok sevinmiştim…”

Porsuk nehrinin geçtiği kadınlar
Hepsine yüzer kere rastladım en azdan
Umutsuz sevdalara tutulmak onlarda
Bozkıra doğru seyrele seyrele yaşamak onlarda
Verdi mi adama her şeylerini verirler
Ben gördüm ne gördümse kadınlarda
Porsuk nehrinin geçtiği
…………
Bir gün sizin de yolunuz düşer memlekete
Siz de görürsünüz bunları kadınlarda
Ödevleri yenilmek olan hep
Bıçakla kemik arasında
Susmakla ağlamak arasında
Yenilmek
Kadınlar…

Ömrünü adadığı kadınlardan, öğrencilik yıllarından başlamak üzere hep büyük bir ilgi gördü Cemal Süreya. Yazdığı şiirlere ektiği kelimeleri, hiç tükenmeyen bir hayranlık olarak biçti çevresindeki insanlardan; ama önce kadınlardan… Özellikle edebiyat çevrelerinin sıklıkla bir araya geldiği Nahit hanımın evinden içeri girdiğinde, masadaki kadınlar her seferinde hep bir ağızdan, “Ooooooo” diye imalı bir alâkayla karşılardı onu. Masadaki sohbet koyulaştığında o kadınlardan biriyle konuşurken, hemen arkasından “Cemal bey Cemal bey, ama siz beni hiç dinlemiyorsunuz!” itirazları yükselirdi. Cemal Süreya hiçbirini ıskalamayan “sevecenliğiyle”, “Aaaa dinlemez olur muyum, sen benim canımsın” diyerek, anında gönüllerini alırdı hepsinin. Kadınların ona beslediği kadar büyük bir hayranlık besliyordu çünkü o da, “yaşayan tüm kadınlara”

Ama o Müjde Ar yok mu, “o ayrı”ydı işte…

“Atıf Yılmaz’ın ‘Adı Vasfiye’ filminin galasına gittik. Yer yoktu, en ön sıraya oturduk. Nicedir sinemaya gitmiyorum. Bir sürü olay içinde o alışkanlığımı büyük ölçüde yitirmişim. Her gün giderdim oysa. Yitirmişim. Bu yüzden, bir de belki, en ön sırada oturuyor olmam yüzünden; bir de filmin ilginçliği yüzünden, çok çarpıcı bir akşam yaşadım. Atıf Yılmaz, Türk havasına, Kalyan tadı, Fransız izlenimciliği ve İspanyol ılıca turizm beğenisi katmış. Türkiye’de bir karizması olan en genç insanın yanında oturuyorum. Müjde Ar, harika! Büyük oyun gücü var bu sanatçıda…”

Bazen tam karşısında oturduğu, hiç tanımadığı bir kadını başını ara sıra kaldırıp dikkatle inceleyerek, elindeki deftere bir şeyler karalardı bir yandan da. Kadın oturduğu yerde ne yapacağını şaşırır, hele bir de Cemal Süreya karaladığı defteri kendisine doğru çevirdiğinde, o sayfada kendi resmini görünce iyice mest olurdu bu “aşk adamı”nın karşısında.

Bak bunlar ellerin senin bunlar ayakların

Bunlar o kadar güzel ki artık o kadar olur
Bunlar da saçların işte akşamdan çözülü
Bak bu sensin çocuğum enine boyuna
Bu da yatak olduğuna göre altımızdaki
Sabahlara kadar koynumda yatmışsın
Bak bende yalan yok vallahi billahi
Sen o kadar güzelsin ki artık o kadar olur
İşe bak sen gözlerin de burda
Gözlerinin ucu da burda yaşamaya alışık
İyi ki burda yoksa ben ne yapardım
Bak çocuğum kolların işte çıplak işte
Bak gizlisi saklısı kalmadı günümüzün
Gözlerin sabahın sekizinde bana açık
Ne günah işlediysek yarı yarıya
Sen asıl bunlara bak bunlar dudakların
Bunların konuşması olur öpülmesi olur
Seni usulca öpmüştüm ilk öptüğümde
Vapurdaydık vapur kıyıdan gidiyordu
Üç kulaç öteden İstanbul gidiyordu
Uzanmış seni usulca öpmüştüm
Hemen yanımızdan balıklar gidiyordu

Bir gün, kendisine hayran hayran bir şeyler anlatan kadınlardan biriyle, Cemal Süreya’nın her zaman keyifle yâdettiği bir diyalog geçti aralarında. O dönem Cem Yayınevi’nde yeni basımı yapılan “Üvercinka” kitabının kapağındaki resmi çok beğendiğini söyleyen ve biraz da yüksekten uçan bir kadın, kendinden son derece emin bir tavırla, “Cemal bey, siz bilirsiniz, acaba bu resim Picasso’nun hangi dönemine ait?” diye sormuştu Süreya’ya. O da önce şaşırmış, “Picasso mu?” demişti. Kadın, her an biraz daha sivrileşen uyduruk bilmişliğiyle, “Evet ya, Picasso’nun çizgileri olduğuna eminim de, ama hangi dönem olduğunu çıkaramadım” diye şairin gözündeki konumunu sağlamlaştırma telaşına girişince, Cemal Süreya ince bir tebessümle, “İnanın ben de bilemiyorum” diye cevap vermişti. Tabii, kadını bozmamak için! Çünkü resim Picasso’ya değil, bizzat Cemal Süreya’ya aitti. Ama her zaman ki tevazuuyla, ukalalık yapmak istemediği için durumu düzeltme ihtiyacı hissetmedi hiç. Varsın kadın onun resmini, Picasso’nun bilsin, ne çıkardı ki? İşte bu şaşmaz inceliği nedeniyle, Selim İleri’ye göre, “Bağımsızlık Mustafa Kemal’in ise, anlayışlı olmak da Cemal Süreya’nın karakteriydi”.

Ancak o eğlenceli sofralar, “Bir fotoğraf çektirebilir miyiz birlikte?” gibi teklifler gelmeye başlayınca, bütün çekiciliğini yitiriyordu Cemal Süreya için… Kendini “tuhaf” hissediyordu o objektif karşısında. “Olamıyordu”!

“Objektif karşısında ani bir kasılma oluyor bende. Doğal durumumu yitiriyorum. Bunun için gerçek ben’i ancak habersiz yaklaşan bir fotoğrafçı yakalayabilir. Bu uyumsuzluk son yıllarda ortaya çıktı. (…) Objektife karşı bir aşağılık duygusu uyanmış bende. Böyle açıklıyorum.”

Nahit hanımın evindeki o gecelerin birinde, daha önce hiç yapmadığı bir şey yapıp, yanındaki Necati Güngör’ün kulağına eğildi ve göğsünü gere gere “Görüyorsun işte kadınların bize karşı ilgisini” dedi gururla, “Durup duruken olmadı ya…” Durup duruken olmamıştı muhakkak; nasıl o şiirler de, durup dururken yazılmadıysa, bu ilgi de “hak edilmiş” olmalıydı muhtemelen:Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden

En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
Afrika dahil
Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Birçok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Birlikte mısralar düşürüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
Afrika hariç değil.

Hâlbuki, büyük keyifle geçirdiği o mutlu geceler, sinsi bir şekilde mutsuzluğa aralıyordu Cemal Süreya’nın bütün kapılarını. Yakınları son günlerde halini hiç iyi görmüyorlardı. Gazeteciler Cemiyeti’nin Lokali’nde sızıncaya kadar içiyor, “canı kadar sevdiği” oğlundan yana dert yanıyor, kaygılarla iyiden iyiye kararan yüzü, sabitleşen bakışları, yaşamın sıcak teni üzerinden, kimsenin aklına getirmediği bir sonun soğukluğuna doğru kayıyordu usulca…

Her haftanın ilk günlerinde, Pazartesi akşamları dostlarıyla bir araya geldiği Cemiyet Lokali’ndeki sofrayı, o gece de yalnız bırakmamıştı Cemal Süreya. Haddinden fazla keyifsiz olmasına rağmen yine de gitmiş, üstelik her zamankinden çok yüklenmişti içkiye o akşam. Bir ara yakın dostları Melisa Gürpınar’la Halil İbrahim Bahar da ayaküstü uğradıkları mekanda halini beğenmemiş, yanına yaklaşıp usulca fazla içmemesini telkine çalışmışlardı. Hem yakın dostu, hem de doktoru olan Bahar, “Durumunu iyi görmüyorum Cemal. Böyle sürdürürsen ölürsün!” bile demişti hatta ama, nafile. Teşhis yerindeydi yerinde olmasına da, Cemal Süreya’nın inatçılığı da, tüm bitkinliğine rağmen aynı yerinde duruyordu yine. “Dert etme” dedi Bahar’a: “Kötüye bir şey olmaz…”

Mekândan ayrıldıktan sonra da, kolay kolay her şeye kaygılanmayan Bahar’ın içi rahat etmedi. Melisa Gürpınar ilk defa bu kadar karamsar görüyordu onu. Cemal Süreya’ya olan sevgisi ve hayranlığı, onu o halde görünce içine yerleşen endişeyle birleşince, hiç yok olmayan iyimserliğini de alıp götürmüştü sanki…

Aynı dakikalarda, yayınevindeki işi uzadığı için son günlerde “halini beğenmediği” Cemal Süreya’yı görmeye gidemeyen Necati Güngör de; şairin durumuyla ilgili sohbet ettiği Muzaffer Buyrukçu’yu bir otobüse bindirip, evine yolcu ettikten sonra, sofranın son demlerine yetişip en azından Cemal Süreya’yı ayaküstü kolaçan edebilmek için, günün yorgunluğuyla gözünde daha da büyüyen Cağaolu Yokuşu’nu tırmanmaya koyuldu. Henüz birkaç adım atmıştı ki, lokalden ayrılan Cemal Süreya’nın iki eli cebinde ve dudağında sigarasıyla aşağı inmekte olduğunu gördü. Muzır bir ifadeyle karşısına dikildiği şairin önünde yine de çekiniyordu. “Şimdi yandık” diye söylendi kendi kendine. “Kesin benden hesap soracak. Gelmediğim için tersleyecek” diye geçirdi içinden. Cemal Süreya ağır adımlarla yaklaşıp, hiç fark etmeden geçip gitti Necati Güngör’ün yanından. İşte o zaman endişesi katlandı Güngör’ün… Cemal Süreya, “tahmin ettiğinden de kötü”ydü…

Onun ardından lokalden çıkıp yalnız bırakmak istemediği için peşinden koşturan İpek Tekil, yokuşun yarısında yetişti Süreya’ya. Necati Güngör ise, “Beni görmedin” demek istemediği için hiç sesini çıkarmadan, ama büyük bir üzüntüyle kaldırıma çöküp, bakakaldı o dev gibi şairin arkasından. Süreya, İpek Tekil’in ısrarıyla bir kolunu omzuna attı arkadaşının. “İyi değilim İpek” diye mırıldandı. Necati Güngör, Süreya’yı iyi tanırdı. O ne kadar samimi olursa olsun, “laubalilik” addettiğinden, herhangi bir arkadaşının omzuna kolunu atması, görülmüş şey değildi. Kaldırımda oturup kalan adamın giderek artan kaygılı bakışlarıyla, Sirkeci kaldırımlarında bilinçsiz adımlarla kayboldu Cemal Süreya. İpek Tekil’in o günü anlattığı yazının başlığı, “Son Vapur Yolculuğu”olacaktı…

Cemal Süreya, oğlu Memo'yla

Cemal Süreya gücünün son noktasına dayandığı o gece ilk defa tanıdıklarından “tuhaf” bir istekte bulunmuştu: “Sizde kalabilir miyim? Beni bu gece yalnız bırakmayın!” Ama sonra kendi teklif ettiği bu karardan yine kendisi cayıp, İpek Tekil’in yardımıyla evinin yolunu tutmuştu. Zar zor “Sağol”diyebilmişti Tekil’e, kapıda vedalaşırken. Sonrası bilinen ya da açıklandığı, “bilinmesi istendiği kadar” bilinen, buzlu camın ardındaki olaylar… Hayatı boyunca en çok sevdiği, “Ona bir şey olursa dayanamam, ben de intihar ederim” dediği oğlu Memo ile aralarında, “birtakım sürtüşmeler” yaşanmıştı onca yorgunluğun üstüne. Bu “sürtüşmeler” esnasında, “sarhoşluğun da etkisiyle” Cemal Süreya’nın başı “sert bir cisme” çarpmıştı ve darbeyi aldığı an fenalaşınca derhal hastaneye kaldırılmış, bir süre komada kalmıştı.

“Kapalı bir odanın içinde” sürekli başında bekleyen doktorlar dışarı çıktıklarında, hayatını kelimelere adamış o görkemli şairin, kısa süren uzun yolculuğunu yalnızca iki kelimeyle özetlemişlerdi geride kalanlara: “Başınız sağolsun…”

“İsimler Sözlüğü’ne baktım. Çağdaş yazarların çoğunu (358 yazar) tanımışım. Bunların elli üçü ölmüş.

Babam bin yıl önce ölmüş. Annem hiç olmamış…

Kötü düşler görüyorum bugünlerde.”

Yoktu artık Cemal Süreya. Hüzünle andığı yazarların, “bin yıl önce ölmüş” babasının ve belki, “hiç olmamış” annesinin yanındaydı artık. Şiirin “utanmaz” kalemi kırılmış, “kırmızı bir kuş” sonsuzluğa havalanmıştı. Hiç kimsenin yüzüne doğrudan bakmayan o iri gözleri kapanmıştı henüz 59 yaşında. Bir arkadaşının ölümü üzerine, günlüğüne yazdığı satırlarda tanımladığı ölümden sonra geride kalanların hissettiği yoksunluk, şimdi onu sevenlerin çevresini kuşatmıştı olanca soğukluğuyla: “Bir çeşit yalnız kalma, gücünü yitirme, eksiklik duygusu. Bir yanından usul usul kanın sızar…” İşte, tam da anlattığı gibi bir şeydi Cemal Süreya’yı yitirmek. Oysa, yalnızca o kadar da değil; zira o, birçok kişinin “vakitsiz” dediği kendi ölümünü sezdiğinde, hayatı boyunca aşkı yazan kaleminin mürekkebini bu kez, “her ölümün erken olduğunu” söylediği o durgun sulara akıtmıştı:

Ölüyorum tanrım

Bu da oldu işte.
Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.
Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir…
ÜSTÜ KALSIN…

10 Ocak günü, Şişli Camii’nin avlusundan yaşlı gözlerin bakışları ve buruk alkışlarıyla ayrılan cenazesi, Kulaksız Mezarlığı’na taşınırken, kalabalığın içinde en çok dikkat çekenler, her biri yüzünde kederin ayrı bir rengini taşıyan kadınlardı kuşkusuz… Bir daha ondan o güzel iltifatları duyamayacak, “şaka”da olsa, evlenme teklifi alamayacak kadınlar… Cemal Süreya’nın aşık olduğu, “yaşayan tüm kadınlar”

Ben kibriti çaktığım zaman

Her şey kırmızıydı yüzün olarak
Ben kibriti çaktığım zaman
Çünkü her yüz bir memlekettir
Ben sigaramı yaktığım zaman
Çünkü her sigara bir kelimedir
Ben sigaramı yaktığım zaman
Güz günleriydi bir şarkı olarak
Bir güvercin ben öldüğüm zaman
Nice hüzünlerden yaprak yaprak
Bir güvercin ben öldüğüm zaman…

EMRE DURSUN
Ocak ’08, İstanbul

http://drempro.wordpress.com/

6 Temmuz 2010

Başbağlar katliamının 17. yıldönümü


Başbağlar katliamının 17. yıldönümü
05.07.2010
Bugün 33 kişinin kurşuna dizildiği Başbağlar katliamının 17. yıldönümü. Katliamın yaşandığı Erzincan Başbağlar Köyü'nde bir anma töreni yapıldı. Törene ilk kez bir bakan, Devlet Bakanı Faruk Çelik de katıldı.


Tam 17 yıl önce. Yer Erzincan Kemaliye ilçesi Başbağlar Köyü.

Köy teröristler tarafından basıldı. Evler, cami okul ateşe verildi. Ve 33 kişi kurşuna dizildi.

Tarihe Başbağlar katliamı olarak geçen o olayda hayatını kaybedenler için anma töreni yapıldı.

Erzincan'a 225 kilometre uzaklıktaki Başbağlar köyünde yapılan anma etkinliğine, Devlet Bakanı Faruk Çelik, Erzincan Valisi Abdulkadir Demir, Erzincan Belediye Başkan Vekili Osman Terzioğlu, İl Emniyet Müdürü Süleyman Oğuz, İl Jandarma Alay Komutanı Kıdemli Albay Mehmet Artar, Kemaliye Kaymakamı Metin Yılmaz ve çok sayıda vatandaş katıldı.

Devlet Bakanı Faruk Çelik etkinlikte yaptığı konuşmada, Başbağlar'da yaşanan katliamın, milletin ortak acısı olduğunu ifade etti.

Çelik, 17 yıl önce, Başbağlar'da milletin bağrına ateş düşürüldüğünü ifade ederek,
"Bugün yaşadığımız acıyı anlatmaya kelimeler yetersiz, cümleler kifayetsiz kalıyor. Tam 17 yıl önce kalbimize bir hançer saplandı. Değil 17 yıl, yüzlerce yıl geçse de bu acıyı, bu acıyı bize yaşatanları, asla ve asla unutmayacağız. Bugünü andıkça birbirimizin elini daha sıkı tutacak, birbirimize daha sıkı sarılacağız. Bu vesileyle 5 Temmuz 1993'teki hain saldırıda hayatını kaybeden 33 vatandaşımıza bir kez daha Allah'tan rahmet, ailelerine ve milletimize baş sağlığı diliyorum" dedi.

Törenin ardından, 33 vatandaşın katledildiği alanda yapılan şehitlik ziyaret edildi ve dua okundu.

Bu arada, törende geniş güvenlik önlemleri alındı. Güvenlik önlemleri kapsamında 2 kobra helikopteri de tören boyunca bölge üzerinde uçuş yaptı.

http://www.cnnturk.com/

5 Temmuz 2010

SİVAS OLAYLARI 1978

SİVAS OLAYLARI 1978

http://ilericiliseliyiz.biz/wp-content/uploads/2009/06/sivas.jpg


1. Tarihsel Giriş

Sivas, Yozgat, Çorum, Amasya, Tokat, Erzincan ve Tunceli’nin oluşturduğu coğrafi kuşakta (Yerleşik birimde) yerleşik halkın siyasal ve inançsal yapısı çeşitlilik gösterir. Bu coğrafi bölgede, Alevi (Kızılbaş), Sünni, Ermeni, Kürt, Türkmen, Zaza gibi etnik ya da inançsal topluluklar iç içe yaşamaktadırlar. Bu topluluklar, kimi zaman birbirlerine karşı üstünlük elde etme kavgalarına girişmiş, kimi zaman da Selçuklu ve Osmanlıların baskısına, sömürü ve asimilasyon uygulamalarına karşı ortaklaşa (Nurali 1517, Şeyh Celâl 1518, Zünnû 1525, Kalender Çelebi 1526) başkaldırmışlardır. Başkaldıranlar, egemen otoritenin düzenli ordusu karşısında her zaman yenilgiye uğramış ve onbinlerce canı kurban vermişlerdir.

Pir Sultan Abdal da halkı Osmanlı’nın zulmüne ve soygununa karşı örgütlediği için Hızır Paşa tarafından Sivas’ta asılmıştır.

Anadolu’nun diğer bölgelerinde Osmanlı yönetimine başkaldırıp yenilenler de bu bölgeye ve Sivas’a sığınarak canlarını kurtarmaya çalışmışlardır.

Timur, 1400’de Sivas’ı kuşattır. Uzun süre kuşatma altında kalan Sivas Kalesi’nin Komutanı Mustafa Bey, kaleyi teslim etmek için, Sivas halkına ve askerlerine dokunulmama koşulu ile Timur’la bir sözleşme imzalalar. Bu sözleşmede Timur, “Hiç kan dökmeyeceği” sözünü vermiştir. Kale teslim edildikten sonra Timur, verdiği sözün gereği olarak kılıçla kimseyi öldürtmez ve kan da akıtmaz. Ama Sivas kalesini savunan 4 bin asker ile binlerce sivili el ve ayaklarından bağlayarak kazılan çukurlara diri diri doldurur, üstünü toprakla örter. Böylece kan akıtmadan 7-8 bin kişiyi yoketmiş, şehri tamamen yağmalamıştır, evleri yaktırmıştır. Sivas’ın siyasi tarihi, bu tür katliamlarla doludur.

Karayazıcı Abdülhalim Bey 1598’de Sivas ve çevresinde Osmanlı’ya başkaldırır; Sivas’ın ve bölgenin yoksul halkı da Karayazıcı’ya destek verirler. Ancak, başkaldırının disiplini zamanla bozulur. Sivas bölgesinde yerleşik halkın ekinleri, bağ ve bahçeleri, evleri ve işyerleri yağmalanır, yakılır ve insanlar öldürülür. Her şeyi elinden alınan halk, yoksullaşır, kırlarda otlamaya çıkar.

Emperyalist ülkeler, Anadolu’yu işgal ederek aralarında bölüşmeye kalkışırlar. Anadolu halkı, emperyalist işgale karşı, bölgesel direnişe geçer. Direniş güçlerinin birleşmesini sağlamak amacıyla Mustafa Kemal Samsun’a çıkar, oradan Sivas’a gelir. Mustafa Kemal, Anadolu’nun etkin kişilerinin katılımıyla Sivas Kongresini organize eder (04.09.1919). Böylece Anadolu’nun Kurtuluş Savaşının temeli Sivas’ta atılmış olur.

Bu sırada Sivas’ta etkin olan tarikat şeyhi Recep (1919), siyasal İslâmi amaçlı bir ayaklanma başlatır. Ayaklanma sırasında Sivas’ta birçok ev ve işyeri yağmalanır ve yakılır. Ayaklanma amacına ulaşmadan bastırılır.

1921‘de “Koçgiri” ayaklanması başlatıldı. Yazılı kaynaklara göre, Koçgiri ayaklanması “Kürt ulusal” amaçlıdır. Ayaklanmayı bastırmak üzere Nurettin Paşa görevlendirilmiştir. Ayrıca bir çete reisi olan Laz Osman (Topal Osman) da çetesiyle birlikte Sivas’a gönderilir. Topal Osman’ın hem Alevi, hem Kürt düşmanı olduğu halkın sözlü öykülerinden aktarılmaktadır. Koçgiri Aşireti’ne bağlı onlarca köy yağmalanarak yakılır, binlerce insan öldürülür. Kadın ve kızlara tecavüz edilir. Koçgiri köylerine ve halkına yapılan bu zulüm Millet Meclisi’nde sert eleştiri ve tartışmalara neden olmuştur.

Sivas’ın merkezinde yerleşik halkın büyük çoğunluğu Sünni, kırsal kesimde (köylerde) yerleşik olanların çoğunluğu da Alevi inançlıdır. 1950’ye kadar komşuluk ilişkilerine özen gösterilmiş, her iki topluluk arasında mezhep çatışması yaşanmamıştır. 1950’den sonra Sivas kent merkezinde ticaretle uğraşanların çoğunluğu İzmir, İstanbul, Adana, Mersin, Ankara gibi kentlere göçtü. Sivas’ın kırsal kesiminde de büyük bir göç başlamıştır.

Göçün büyük bölümü, İzmir, İstanbul, Ankara, Adana, Mersin’e; bir bölümü de Sivas merkezinedir. Siyasal İslâmcılar ve tarikatlar devreye girerek köylerden Sivas’a göçen insanları ideolojik etki altına almaya ve yönlendirmeye çalıştılar. Böylece Sivas İl merkezinde Alevi-Sünni ayrışımı körüklendi. Alevi-Sünni ayrışımı siyasal alanda da yaşandı.


Aleviler, DP’nin özgürlük söylemlerine inanarak 1950-1960 döneminde yapılan milletvekili seçimlerinde oylarıyla DP’ye destek verdiler. DP, tarikatlara ve siyasal İslâmcılara destek vererek örgütlenmeye yöneldi. Bunun üzerine Aleviler, bu kez oy desteklerini CHP’ye yönelttiler. Sünni inançlı toplumun büyük çoğunluğu da DP’ye, daha sonra MSP veya MHP’ye yöneldi. Böylece mezhepsel ayrışım giderek belirginleşiyordu. Bu ayrışımın yarattığı ortamdan yararlanan sağ ve sol grupların etkisiyle çatışmalar boyut kazanmaya başladı.

Sivas’ta 4 Eylül 1978’de meydana gelen saldırı ve katliam bu ayrışımın ürünüdür. 2 Temmuz 1993’deki katliam ise, devletin desteğiyle kurulan ve güçlendirilen ırkçı-şeriatçı örgütlerin güç denemesi niteliğindedir. Bu saldırıların temelinde elbette sınıfsal ayrım ve çelişkiler yatmaktadır.

Bu tür saldırılar ve katliamlarla ilgili olarak, Zeki COŞKUN’un İbrahim ASLANOĞLU’ndan yaptığı bir aktarma oldukça açıklayıcıdır:
... Çoğu ne hükümete karşı idi, ne ağaya veya zorbaya... önlerine kim gelirse onun emrine girerlerdi. Yegane amaçları vurup kırmak, ne buldularsa yağma edip biraz dünyalık kazanmaktı. İsyan bayrağını çeken ister bölükbaşı olsun, ister bey, ister paşa, onlar için farketmezdi. Yeter ki birisi önüne düşşün...” 1

Sivas’ta yaşanan saldırı ve katliamlarda da din, iman, komşuluk, insanlık düşünülmemiş, öncülük edenlerin kimliğinin ve amacının ne olduğuna bakılmamıştır.


2. 4 Eylül 1978 Sivas Olayı

4 Eylül 1978 Sivas olayı ve katliamıyla ilgili olarak, Sivas’ta kurulu bulunan 14 Demokratik Kitle Örgütü ortaklaşa hazırladıkları bir raporu Cumhurbaşkanına, Başbakana, İçişleri Bakanına, Sivas Valiliğine sunmuşlardır. Söz konusu raporun birer örneği basın organlarına da gönderilmiştir. Demokratik Kitle Örgütlerinin hazırladığı rapor, oldukça ayrıntılı ve belgelidir. Biz, bu raporu olduğu gibi sunacağız. Sonra basının haberlerini ekleyeceğiz. Başlıkları biz koyduk.

a) Kitle Örgütlerinin Raporu

TÖB-DER Sivas Şb. - Genel-İş Sivas Şb. - Dev Maden-Sen Sivas Şb.

TÜTED Sivas Şb. - TMMOB - TÜM-DER - Tek-Ges-İş Sivas Şb.

SYÖD - Sivas DEV-GENÇ - Köy Koop - Alibaba Der - Halk-Der

Yüceyurt-Der - Si-Der. 1

(İlke Dergisi, Sayı:58, Ekim 1978)

Olayların perde arkası

Sivas olaylarının gerçek yönü neydi? Kamuya ne yansıtıldı? Bugüne değin yapılan açıklamalar tek yönlü olmuştur. Bir halk deyiminde "Kimi yapar, kimi çeker" denir. Sivas olayları da öyle oldu. Evleri, işyerleri yakılan, yıkılan, talan edilen, saldırıya uğrayanlar aniden suçlu oldular, gözaltına alınarak günlerce işkence gördüler ve arkasından da tutuklandılar. Bunlar yetmiyormuş gibi, kamuya, ters ve yanlış bilgiler verildi. Öylesine oyunlar dönüyordu ki iktidar dahil herkes, "Allah belalarını versin" diyerek tezgahlanan oyun ve oyuncular karşısındaki güçsüzlüklerini belirtiyorlardı. Demek ki bu olayların yönlendiricileri öylesine güçlüydüler ki boyutları iktidarı aşıyordu. Bu nedenle gerçek suçlular yerine mağdur olanlar ve suçsuzlar suçlu gösterildi.

Bizzat olayları yaşayan, görenler olarak; olup bitenler karşısında utanç duyarak bu açıklamayı yapıyoruz:

Sivas olaylarının kökeni elbette ki birkaç günlük veya aylık bir çatışmanın kışkırtmanın sonucuna dayanmamaktadır. Bu olay yıllardan beri ülkemizin her ilinde meydana gelen saldırılardan ve katliamlardan soyutlanamaz. 1961 Anayasası, bazı demokratik hak ve özgürlükler getirmişti. Bu özgürlüklerden yararlanan işçiler, köylüler ve tüm emekçiler uyanmaya, insanca yaşama koşullarını öğrenmeye ve aramaya başladılar. Kendi sömürü ve egemenliklerini sürdürmeye çalışan güçler de uyanan emekçi sınıf ve tabakaları sindirmek, baskı altında tutmak için yeni yöntemlere başvurdular. Sömürü ve baskıda engin deneyleri olan ABD'den Barış Gönüllüleri adı altında uzmanlar getirildi ve ülkemiz adım adım gezdirildi. Bu uzmanlar, ülkedeki etnik grupları, mezhepleri ve ayrıcalıklarını saptayarak raporlar düzenlediler.

Ülkemizdeki egemen güçler, sömürücü kesimler, bu raporlar doğrultusunda çalışmalarla çelişkileri körüklemeye başladılar. Yine aynı doğrultuda siyasi partiler kurdular. Bu partilerin denetiminde çeşitli örgüt ve dernekler kurdurarak bölücü ve tahrik edici çalışmalarını hızlandırdılar.

İşte Sivas olayları bu zincirin bir halkasıdır. Bugüne değin yapılan bölücü kışkırtmaların sonucu olarak doğmuştur. Olayların birkaç ay öncesine bakıldığında yöneticilerinin ve oyuncularının kimler olduğu ve nasıl hazırlandığı anlaşılacaktır.

a) Sivas'ın Divriği İlçesi'nde Aleviler çoğunluktadır. Burada Türkiye Demir-Çelik İşletlemeleri Genel Müdürlüğü'ne bağlı Çürek, Divpalet Maden Tesisleri bulunmaktadır. MC döneminde bu işyerlerine çok sayıda faşist militan, işçi adıyla alındı. Görevleri sadece yörede Alevi-Sünni çelişkileri yaratmaktı. Halka saldırıyorlar, cami bahçelerine patlayıcı maddeler atarak halkı tahrike çalışıyorlardı. Halk, Divriği'de bu oyunlara gelmedi.

İmranlı İlçesi'nde de aynı oyunları sergilediler, evler ve işyerleri tahrip edildi, insanlar yaralandı.

b) İlçelerdeki bu oyunları fiyaskoyla sonuçlanınca, bu kez oyunlarını Sivas İl Merkezi'ne kaydırmaya çalıştılar. Bu çalışmaları bazı örneklerle açıklayalım:

1) 11 Ağustos 1978 tarihli Hakikat Gazetesi'nde "Bize Göre" sütununda "İhtilal Başladıktan Sonra" başlığı altında şöyle deniliyor: "Gidiş budur; Türkiye şartları içinde ekonomik, sosyal, kültürel ve ideolojik oluşumlarla bir bolşevik ihtilaline süratle ve başarı içinde gidilmektedir. Bülent Bey de bir kalkan ve alet olarak kullanılmak istenmekte ve kullanılmaktadır."

2) 25 Ağustos 1978 tarihli Hakikat Gazetesi "Yarınlar Kimin" sütununda "Masumlarmış" başlıklı yazı: ".... Müslüman hemşerilerimiz camiide namaz kılarken Allaha küfretmek gafletini gösterenler, Müslümanlar camilerden çıkarken üzerlerine kurşun yağdıranlar..... Dükkanları basıp haraç istercesine bilmem ne DER'e para topluyorlar."

3) 1. 9. 1978 tarihli Yeniden Doğuş Dergisinin 7. sayfasında "Kurtuluş Yakındır" başlığı altında şunlar yazılmıştır: "Fertler olarak kendimizi İslama uydurmak ve Müslüman olmak zorundayız. Yanlışlara mahal olmasın, kendimizi yeni baştan sıraya çekip eksikliklerimizi tamamlamak, düzenin bize yamadığı İslamdan olmayan taraflarımızı müsamahasız ve tavizsiz kesip atmak zorundayız... Kurtuluşumuz yakındır."

4) Sivas Eğitim Enstitüsü, MC döneminde komandoların "eğitim" ve saldırı karargahı olmuştu. Nasıl ki Amerikan üslerine Türk kumandanları giremiyorlarsa, bu eğitim enstitülerine de hiçbir güvenlik kuvveti veya devlet yetkilisi giremiyordu. Girenler ise önceden haber verilerek ve onların izni alınarak giriyorlardı. İktidar değişikliği ile okul yönetimi demokratlaştırıldığından dolayıdır ki bu faşistler, mevzilerini kaybettiklerini bilerek saldırılarını daha da arttırdılar. Her gün sokaklarda olaylar çıkartıyorlar ve adam yaralıyorlardı.

5) Eğitim Enstitüsü'nde okuyan bir komandonun arkadaşına yazdığı mektup: "Metin kardeşim; bu mektubu Sivas'taki olaylardan önce yazdım sonra atıyorum. Bizden beş yaralı var. Biz TÖB-DER'e Allah Allah diye saldırırken POL-DER'li polisler üzerimize ateş açtı, komünistleri hiç kovalamadılar. Ama biz onları yine de TÖB-DER'e soktuk. CHP binasını, Muslular Kitabevi'ni çeşitli solcu kuruluşları tahrip ettik. Şimdilik bu kadar. Sabahleyin postahanede bu notu yazdım. Kardeşin Remzi İbicek."

6) Öğretmen Erol Arabacı, okuldan evine yeni dönmüştür, evinin zili çalınır, kapıyı açtığında üç kişinin silahlı saldırısına uğrar, kafasından ve vücudunun çeşitli yerlerinden ağır yaralanır. Saldırganlardan birini tanır ve o lütfen yakalanır. Diğer ikisi daha ortalarda yoktur, bulunamaktadır.

7) Eğitim Enstitüsü öğretmeni Yunus Yıldırım okuldan evine oğlu Osman'la birlikte dönerken yolda beş kişinin silahlı saldırısına uğrar. Ondört tane kurşun sıkılır, baba ve oğlu ağır yaralanır. Saldırganlardan ikisini tanırlar, bunlar da lütfen yakalanırlar. Diğer üç suç ortağı ortalarda halen yoklar. Kimbilir hangi saldırının içindedirler?

8) Öğretmen Seydullah İnangür'ün evine iki defa patlayıcı madde atılarak tahrip edildi.

9) Altıntabak Mahallesi'ndeki Kartal Kıraathanesi'ni kurşunladılar.

10) Alibaba Mahallesi'ne gitmekte olan bir grubun üzerine yaylım ateşi açılıyor. Biri işçi olmak üzere 4 yurttaş yaralanıyor.

Bu kışkırtmalar ve saldırıların kimlerce, niçin yapıldığını iyi bilen Sivas'lılar bu oyunlara gelmediler. Ama kışkırtmalar ve saldırılar durmuyordu. Çünkü emniyet görevlileri ve üst düzeydeki yöneticiler saldırganları koruyor ve destekliyorlardı.

Her an doğması muhtemel olan olayların önlenmesi için Sivas milletvekilleri çağrılarak ildeki gerginlik onlara anlatıldı ve durumun ilgili sorumlulara iletilmesi ve uyarılması istenildi. Ayrıca sorun il sorumlularına da iletiliyordu. Önlem alınamadı veya alınmak istenilmedi. Nihayet Ramazan ayı geldi, bu ay istismarın en çok olabileceği bir aydı. Ramazan ayı içerisinde öylesine yalanlar uyduruluyordu ki, "Aleviler-Komünistler camileri bombalayacaklar, cami vaizini dövdüler. Oruç tutan yurttaşlara saldırdılar.." gibi aslı ve astarı olmayan yalanlar uydurularak her tarafa yayıyorlardı. Öyle bir noktaya gelindi ki halk, bu saldırganların olmayan sabotajlarına karşı kendi camilerini beklemek zorunda kaldılar. Nihayet ramazanın sonuna gelinmişti ki saldırgan faşistler bir bildiri ile halkı adeta savaşa çağırdılar. Bildiride şöyle denilmektedir:

"Aziz hemşerilerimiz, eceli gelen köpek cami duvarına pisler atasözü tecelli etmektedir. En son çare olarak camiilerimize saldırmayı, mübarek ramazan ayında yüzümüze sigara üflemeye kadar cüret etmişlerdir. Fakat ülkücü Türk gençliğinden daima hak ettikleri cevabı almışlardır. Ülkücü gençlik olayları yakından takip etmekte ve her an uyanık bulunmaktadır. Ancak Vatan müdafaası sadece gençlere terk edilemez. 'Ben de bu vatanın evladıyım' diyen herkes vazifesini yerine getirmeli ve mücadeleye destek olmalıdır..."

Olaylar Başlıyor

1- 4. 9. 1978 günü, saat 10.00 sıralarında Alibaba Mahallesi'nde halk, pazar yerinde bayram alışverişi yapmaktadır. Bu sıralarda mahallenin üst kesiminde bulunan Çukurtarla Semti'nde patlayıcı bir madde atılıyor ve yoldan geçen yurttaşlara saldırılıyor. Önceden hazırlanan plan gereğince aynı anda faşist bir grup da Alibaba pazar yerindeki halka silahla saldırarak "Ey Müslümanlar ne duruyorsunuz, Aleviler, komünistler namazdan çıkan Müslümanlara saldırdı, Müslümanlar katledildi" diyerek saldırılarını ve tahriklerini sürdürürler. Bu sırada yaşlı bir kadın saldırganın açtığı ateş sonucu öldürüldü. Birçok kişi yaralandı. Pazar yerindeki tüm eşyalar, araçlar talan ve tahrip edildi. Kalabalık giderek büyüyor, mahalle aralarına dalarak evleri yakma, yıkma girişimlerini yoğunlaştırıyorlardı. Olay giderek büyüyor ve tüm bölgeye yayılıyordu. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar panik içerisinde sıkılan kurşunlar altında nereye sığınacaklarını şaşırmış, var güçleri ile bağırarak imdat istiyorlardı. Mahalle bir savaş alanına dönmüştü.

2- Aynı anda İnönü ve Yiğitler Mahallesi'nde de önceden hazırlanan ve oralarda görevlendirilen faşistler aynı sloganlarla bir yandan halkı tahrik ediyorlar, diğer yandan evleri yakma, yıkma ve talan etmeyi sürdürüyorlardı. Habersiz bir baskına uğrayan mahalle halkı, ne yapacaklarını şaşırmış bir durumda sadece imdat istiyorlardı. Yüzlerce ev, işyeri yakılmış yıkılmış ve çok sayıda insan yaralanmıştı.

3- Diğer mahallelerde de taksilerle ellerinde megafonla dolaşarak "Ey Müslümanlar camiyi Aleviler bombaladı. 300 dindaşımız katledildi, ne duruyorsunuz. Gün cihat günüdür" şeklinde duyurularla halkı ayaklanmaya çağırıyorlardı. Faşist hazır güçlerin denetimindeki saldırı ve talan kısa sürede tüm mahallelere ve şehir içine yayıldı.

4- Bir kol şehir içerisine yayılmıştı. Önceden listelenen ev ve işyerleri tahrikçilerce gözü dönmüş gruba gösteriliyor, orası talancılar tarafından hemen yıkılıp yakılıyordu. İlk tespitlere göre bu şekilde bine yakın işyeri tahrip ve talana uğramıştır. Bu sırada Belediyenin tanzim satış mağazası da tamamen talan edilmiştir. Saldırganlar, istasyonda da saldırılarına devam etmişlerdir. CHP'ye ait bir bina, belediye binası ve Vali Konağı da saldırıya uğramış ve büyük hasar görmüşlerdir. Vali, kendinin ve çocuklarının canını kurtarmayı askeri birliklere sığınmakta buldu. Ama halkın malı ve canı faşist saldırganların insafına bırakıldı.

5- Saldırganların bir kolu Yüceyurt Mahallasi'ne doğru yönelerek önüne gelen her evi ve işyerini yakıp yıkıyor ve talan ediyordu. Kaçmayı başaramayan yaşlı kadın ve çocuklar yerlerde sürükleniyor, saldırıya uğruyorlardı. Bu sırada saldırganlardan bir grup da mahallenin camiisine ve caminin bitişiğindeki Cami Onarma ve Güzelleştirme Derneği'ne saldırarak tahrip ettiler. Cami bahçesinde de halkın üzerine yaylım ateşi açtılar.

Bu saldırı olaylarını yaşayan Cami Derneği Başkanı ve Yönetim Kurulu üyeleri basına şu açıklamayı yaptılar: "4. 9. 1978 Pazar günü, saat: 16.30 sıralarında bir grup faşist saldırgan mahallemize gelerek birçok ev ve işyerlerinin yanı sıra Yüceyurt Mahallesi Cami Onarma ve Güzelleştirme Derneği'ni de tahrip ederek yağmalamışlardır..."

Keza olay esnasında saldırganlardan birkaçı bakkalda bulunan küçük bir kızın elbisesini yırtarak ona tecavüz etmek istemişler, ancak bir yaşlının müdahalesi ile amaçlarına ulaşamamışlardır.

Olayın birinci günü, 6 ölü, yüzlerce yaralı ve 1000'e yakın işyerinin tahribi, talanı ve çok sayıda evin de yakılıp yıkılmasıyla sonuçlanır. Birinci gün olaylarının nasıl tezgahlandığını Sivas'ta çıkmakta olan ve sağcıların yayın organı Hakikat Gazetesi, 7 Eylül 1978 tarihli nüshasında; "Alibaba'daki olayda hızlarını alamayanlar, şehir merkezine inmişler ve sloganlar atarak Müslümanları dini kurtarmaya çağırmışlardır. Bir anda tahrikler nedeniyle çocuk yaştakiler ve ihtiyarların da katıldığı grup tarafından Kepenek ve Atatürk Caddesi'nde Kepçeli mevkiindeki bazı işyerleri yakılmaya ve tahrip edilmeye başlanıldı... Alibaba Mahallesi'ndeki bir camide ikindi namazı kılan 300 kişinin bir sol grup ve Aleviler tarafından toptan öldürüldükleri ve caminin havaya uçurulduğu söylentileri üzerine bu semtte kontrol altına alınan olaylar bir anda yeniden başlamıştır."

Bu sağcı gazetenin haberinde bile halkın nasıl tahrik edildiği açıkça görülmektedir.

Olayın İkinci Günü

Olayın birinci günü sona ererken faşist güçlerin görevlileri, yaptıkları anonslarla, "Her mahallenin kendi kitaplığında toplanarak olayların değerlendirmesi"nin yapılmasını istiyorlardı. Bu kitaplıklar, Ülkücü Gençlik ve Ülkü Ocakları'nın mahallelerdeki üsleridir. Akşam buralarda toplanılır, ertesi günkü saldırı planı ve yerleri katılanlara duyurulur, dağılmamaları sağlanılmaya çalışılır.

Bayram namazında okunmak üzere hazırladıkları bildiriyi, "Tahrik ve isyanı amaç güttüğü nedeniyle okumayacağını" belirten müftü saldırıya uğrar. Bayram sabahı (4. 9. 1978) faşist militanlar cami önlerine giderek namazdan çıkan halkı olaylara katmak için tahrik ediyor ve baskı yapıyorlardı.


Çayyurt Mahallesine Saldırı

Hazırlanan faşist grup Çayyurt Mahallesi'ne saldırarak oradaki tüm ilericilerin evlerine girmek suretiyle ev eşyalarını dışarı çıkarıyor ve yakıyorlardı. Kadınları, çocukları, yaşlıları dövüyorlardı.


Bayram Yemeklerine Pisleniyor

Yörenin törelerine göre bayram günleri konuklarına ikram edilmek üzere çeşitli yemekler hazırlanır. Saldırganlar bayram hazırlığı için yapılan yemeklerin içine pislerler ve "Buyrun birbirinize ikram edin" diyerek bu marifetlerini kalabalığa duyururlar.


Hayvanlara Saldırıyorlar

Bu mahallede saldırdıkları evlerin eşyaları yanı sıra hayvanlara da saldırıyorlardı. Halil Butul'un evindeki ineğin kuyruğu kesiliyor ve havada sallandırılarak Hitlervari gösteri yapıyordu. Ve aynı adamın at arabası tahrip ediliyor ve atların kıçına kazık çakılarak öldürülüyor.

Aynı mahallede 60 yaşlarındaki Arzu Erciyes linç edilmeye çalışılır. Arzu Ana, feryatlar içerisinde yalvarır. Tekmeler, coplar sırtına inip kalkar. Annesini kurtarmaya çalışan kızı Fadime de bağırıp çağırmaktadır. Bu kez kızın üzerine saldırarak tüm elbiselerini yırtıyorlar ve el parmaklarını kırıyorlar. Şimdi eli alçıda.


Ambargo

Faşistler, bu mahalledeki ilericilere ekmek ve yiyecek verilmemesi için karar alıyorlar ve uyguluyorlardı. Bu mahallede saldırıya uğrayan sol görüşlüler zorunlu ihtiyaçlarını iki kilometre uzaktan zorluk ve perişanlık içerisinde sağlanmaktadır.


Dedebalı ve Gülyurt Mahalleleri

Aynı gün saldırganlardan bir grup bu mahallelere giderek saldırılarını sürdürürler, evleri yıkar ve yakarlar. Halkı yaylım ateşine tutarlar. Olaylar, bir kişinin ölümü ve çoğunun yaralanması ile sonuçlanır. İkinci günün olayları da yüzlerce kişinin yaralanması, birçok evin yakılması ile sonuçlanır.


Demokratik Kitle Örgütleri Kapatıldı

Saldırıya uğrayan dernekler (TÖB-DER, TÜTED, TÜM-DER, Sivas Dev-Genç, SYÖÖ ve diğer kuruluşlar) güvenlik gerekçesiyle kapatılırlar. Buna karşın saldırıların asıl kaynağı olduğu tüm Sivaslılarca bilinen faşist örgütlerin yan kuruluş ve lokalleri şu veya bu gerekçe ile açık tutulmaktadır. Örneğin Ülkü Ocakları lokali pastahane olarak açık tutulmaktadır. Burada yeni saldırı hazırlıkları yapılmaktadır.


Güvenlik Kuvvetlerinin Tutumu

Güvenlik kuvvetlerinin bir kısmı o gün sivil elbiseleri ile saldırganların içinde idi. Bir kısmı da saldırganlara bir şey olmasın diye onları koruma görevi yapıyorlardı. Her ne hikmetse saldırı anlarında yörenin üst düzeydeki yetkilileri ya izinli, ya da başka yerlerde oluyorlar. İşte Sivas olaylarında da öyle olmuştur. O gün ilde hiçbir sorumlu bulunamıyordu. Yurttaşlar öldürülüyor, yaralanıyor, saldırıya uğruyor, işyerleri ve evleri yıkılıyor, yakılıyor, talan ediliyor buna karşın engelleyici hiçbir önlem alınmıyordu. Olayın başlamasından 5-6 saat sonra güvenlik kuvvetleri, enkazları güvence altına almak üzere duruma hakim oluyorlardı. Suçlular ortalarda yoktu, her yerde olduğu gibi evi, işyerleri yıkılan yakılan talan edilen ve saldırıya uğrayan yurttaşlar gözaltına alınıyorlardı. Küfürler, tehditler, işkenceler ve tutuklamalar birbirini izledi. Suçlu arama bahanesiyle tüm ilerici ve demokratların evleri didik didik aranır. Örneğin, Onkardeşler Apartmanı. Bu apartman üç bloktan oluşmakta ve içinde 20 kadar daire bulunmaktadır. Bu dairelerde sol görüşlü yurttaşlar oturmaktadır. Bu evler didik didik aranır. Eşyalar dağıtılır, evde ne kadar kitap, gazete, dergi varsa alınıp götürülür.

Aynı apartman çevresinde yüzlerce ev bulunmaktadır. Bunların hiçbiri aranılmadığı gibi aranılan evlerde sanki suç unsuru olabilecek bir şey bulunmuş süsü verilerek evi aranmayan kişiler tahrik edilmeye çalışıldı. Alibaba mahallesinde ve diğer mahallelerde evi yakılan, yıkılan, talan edilenlerin evleri öylesine aranıldı ki, eşyalar sokaklara atılıyor, parçalanıyor ve kırılıyordu. Sanki orası bir savaş alanı ve oranın sakinleri esir insanlardı.

Ayrıca olayları kamuoyuna ve basına da çarpıtarak veriyorlardı. Deniliyordu ki; "Aleviler ve solcular Alibaba Camiinden çıkanlara saldırdıkları için olaylar başladı". Oysa saldırı saat 10.00 sıralarında Çukurtarla Semti ve pazar yerinde başlatılmıştır. Bu saat namaz saati değildir ve keza camiye de çok uzaktır. Yine deniliyordu ki; "Çatışma çocuk kavgası yüzünden çıktı." Bunlar hangi çocuklarmış? Sonra bir mahallenin çocuk kavgası ne diye tüm ilin mahalle ve sokaklarına yayılsın? Eğer çocuk kavgası yüzünden ve aniden çıkan bir saldırı ise A mahallesindeki adamlar B mahallesindeki solcuların ev ve işyerlerini nereden ve nasıl biliyorlardı ve sadece oraya saldırarak yakıyor, yıkıyor ve talan ediyorlardı?...

Gerçekte saldırı çok öncelerden planlı olarak hazırlanmış, hedef ev ve işyerlerinin listeleri tutulmuş ve bu listeler faşist militanların ellerine verilmiştir. Sivas'taki bu olay, 4 ana amaca yönelliktir:

1- Alevi-Sünni çelişkisi doğurarak tüm emekçileri birbirine karşı getirmek.

2- Mevcut iktidarı yıpratarak düşürmek.

3- CHP'nin Türkiye'deki olayların tertipçisi olduğunu kanıtlamak.

4- Olaylardan yararlanılarak tüm devrimcileri suçlu gösterip cezalandırmak.

Egemen güçler siyasi iktidarın hoşgörüsünden ve göz yummasından yararlanarak bu amaçlarına kısmen ulaşmışlardır.

Şöyle:

1- Alevi-Sünni çelişkisi yaratma amacına ulaşmada belki fazla başarı elde edememişlerdir. Çünkü olayları iyi değerlendiren Alevi ve Sünni yurttaşlar bu oyunun farkına varmışlar ve oyuna gelmemişlerdir.

2- İkinci amaçları olan mevcut iktidarı yıpratmakta ise hayli başarı sağlamışlardır. Çünkü dünyada büyük yankılar yaratan Kıbrıs Çıkartması'nı iki saat içerisinde gerçekleştiren Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ve 12 Mart'ta zihinlerdeki en gizli örgütleri ortaya çıkardığını kıvançla söyleyen Emniyet Güçleri'nin gözleri önünde meydana gelen bu yağma, yıkma, yakma ve adam öldürmeler saatlerce sürmüştür. Olaylar nasılsa ancak 5-6 saat sonra kontrol altına alınabilmiştir. Hem de saldırganlar korunup mağdurlar suçlu gösterilerek. Nitekim bazı emniyet görevlilerinin, "Umudunuz Ecevit gelsin de sizi kurtarsın" sözleri hayli etkili olmuş ve yüzlerce kişi özenle camlatıp odasına astığı Ecevit resimlerini evlerinden indirerek yırtıp sokaklara atmıştır.

Halkın bu davranışı göstermiş olması, olayları tezgahlayanların hükümeti yıpratmak amacında başarılı olduklarının somut kanıtıdır.

Keza 12 Mart dönemindeki o faşist baskılar sırasında evler aranırken, yüzeysel de olsa bir mahkeme kararı ile birlikte mahallenin muhtarı ve ev sahibi de bulunurdu. Arama sırasında suç sayılacak eşya ve yayınları alıp götürüyorlardı. Bir de tutanak tutuluyordu. Oysa bu olayda hiçbir mahkeme kararı alınmaksızın, yanlarına muhtar ve ev sahibini de almadan evlerin kapıları kırılarak içeri giriliyor, ev eşyaları dağıtılıyor, parçalanıyor, kırıyordu. Gazete, kitap, dergi, teyp, radyo gibi eşyaları alıp götürüyorlardı. Evi de açık bırakarak gidiyorlardı. Bunu birkaç örnekle açıklayalım:

İstasyon Caddesi'nde bir apartmanda oturan Yüksek Mimar Mühendis Ayşe Nevin Kırteke, bayramdan önce Ankara'daki yakınlarının yanına gider. Olaydan sonra evinin kapısı kırılır, içeri girilir. Yanlarında hiç kimse bulunmaz. Evdeki eşyalar dağıtılır, yırtılır, bir kısmı alınıp götürülür. Bu arada fiyatı oldukça yüksek olan bir altın bilezik de kaybolur. Nelerin götürüldüğüne dair hiçbir tutanak da tutulmaz ve evin kapısı açık bırakılır. Ev sahibi geldiğinde kapının açık olduğunu ve kapıda "Bu eve emniyete haber vermeden kimse girmeyecek" yazılı bir kağıdın asılı olduğunu görür. Oysa günlerce önce kırılan kapı o günden beri açıktır. Hırsızların bu emre uyup uymadığını bilemiyoruz.

Avukat Hacı Akyol ve Murat Genç'in müşterek oturduğu eve de aynı şekilde kapısı kırılarak girilir. Radyo, teyp ve karyolaları kırılır. Bir teyple bir fotoğraf makinesi ve Murat Genç'e ait 17.500 TL de kayıplara karışır. Evdeki mahkeme dosyaları, dergi, gazete, kitap, özel mektup ve resimler alınıp götürülür. Bir tutanak dahi tutulmaz.

Üç oto dolusu cephane ve 4 Filistinli gerilla

Bilindiği gibi bir olayın suçlusunu emniyet kuvvetleri yakalar. Yakalananların kimler olduklarını, ne suç işlediklerini, üzerlerinden, evlerinden ve işyerlerinden nelerin çıktığını ancak emniyet bilir.
Basına ve diğer çeşitli yerlere olayla ilgili gerekli açıklamayı ya savcı, ya vali, ya da emniyet müdürü yapar. Her olayda normal olarak işlemesi gereken bu prosedür, Sivas olaylarında görülmemektedir. Şimdi Sivas olayları ile ilgili olarak sağ basına bakalım:


a) 8. 9. 1978 Tarihli Tercüman: "Sivas'ta bir CHP'li avukatla 4 Filistinli gerilla, 3 oto dolusu patlayıcı madde ile yakalandı... Şüphe üzerine çevrilen 3 otomobilde yapılan aramada çok sayıda bomba, tahrip kalıbı ve dinamit bulunmuştur... Murat Genç adlı avukat ile isimleri açıklanmayan 4 Filistinli gerilla ve 5 öğrenci yakalanmıştır..."


b) 10. 9. 1978 Tarihli Milli Gazete:
"Sivas'ta silah ve cephane ile yakalanan avukat ve arkadaşlarının kimlikleri belli oldu."


c) Yine aynı gazetenin aynı tarihli nüshasında, MSP'li Sivas Milletvekili Temel Karamollaoğlu’nun demeci yayınlanır: “Cephanelerle yakalanıp tevkif edilen bu avukat bu hükümetle Filistinliler arasında aracılık yapmaktadır."


d) MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş, olaylardan sonra yaptığı basın toplantısında, Sivas olaylarının dış mihraklı olduğunu söylüyor, "CHP'li avukatla beraber 4 Filistinli gerillanın yakalanması, CHP'lilerin olayla ilişkisinin ispatıdır..." diyor.

Demek ki, önceden tezgahlanıp hazırlanarak sahneye konulan bu oyunun sahte belge ve bilgileri olaylardan önce bu kişilere ve yayın organlarına iletiliyordu.

Olaylar gerçekten anlatıldığı gibi miydi? Yoksa kamuoyunu yanıltmak için çarpıtılmış mıydı? Olayın gerçek yanı şöyle idi: Avukat

Murat Genç Sivaslıdır. CHP'lidir. Kendi kişisel çıkarlarını en son plana atan, köylülerin, işçilerin, fakirlerin, öğrencilerin davalarına giren; dertlerine, işlerine eğilen bir kişidir. Bu nedenle Sivas'ın tüm ilçe ve köylerince sevilen, saygı duyulan ve güvenilen bir devrimcidir. Bu yüzden o, MİT mensubu olduğu tahmin edilen bazı kişilerce, dolaylı haberler gönderilerek; "İşçilerin, köylülerin, devrimcilerin, öğrencilerin davalarına bakmak sana mı kalmış. Başına gelecekleri sen düşün" şeklinde tehdit ediliyordu.
Keza emniyet görevlileri de, "Ah o Avukat Murat Genç bir elimize düşse..." diye açıkça küfürler ediyor, tehditler gönderiyorlardı. Nihayet Sivas'taki kanlı olaylar olur. Bu olay, Avukat Murat Genç'i suçlu göstermek için en büyük fırsat sayılır. Ne var ki Avukat Murat Genç, olaylardan bir gün önce Malatyalı olan ortağı Avukat Hacı Akyol'la birlikte Malatya'ya gitmiştir ve bayramı orada geçirecektir. Av. Murat Genç olayı Malatya'da akşam TV'den öğrenir ve ertesi günü (4. 9. 1978) Sivas'a hareket eder.

Murat Genç'in yeğeni Sivas'ın Alibaba Mahellesi'nde oturmaktadır. O da bayramı köydeki dedesinin yanında geçirmek üzere köye gider. Saldırı olaylarını radyodan duyar. "Acaba evimiz, babam, anam ve çocuklarım ne oldu" diye Sivas'a gelmek üzere köyden arkadaşları ile birlikte yola çıkar, Kangal'da jandarmalarca alıkonur. Bu haber Murat Genç'e iletilir. Murat Genç Malatya'dan dönerken arabasına Kazım Kırteke adında bir tanıdığı da alır. Beraberce Kangal'a dönerler. Jandarma, "Murat Genç siz misiniz?" diye sorar. Ondan evet yanıtını alınca, "Vilayetten emir geldi, seni de gözaltına alacağız" der ve onu da alırlar, arabada arama yapılır. Kazım Kırtepe'ye ait bir tabanca ve bir miktar mermi bulunur. Böylece Murat Genç, Kazım Kırteke, Hasan Genç ve Cuma Türk gözaltına alınırlar. Aynı şekilde Sivas'taki akrabalarının durumunu öğrenmek üzere gelen başka kimseler de yolda çevrilerek gözaltına alınırlar.

Hani üç oto dolusu silah, dinamit, tahrip kalıbı, bomba... acaba bunca cephane nerede ve ne oldu? Neden adalete teslim edilmemiş ve sadece Kazım Kırtepe'nin tabancası ile mermileri teslim edilmiştir. Hele o 4 Filistinli gerilla ne oldular?...

Neredeler? Yoksa öldürüldüler mi? Öldürüldülerse cesetleri nerede? Öldürülmemişlerse neden adalete teslim edilmemişlerdir? 4 Filistinli gerilla gerçekten yok idiyse; kamuya böyle yalan ve uyduruk haberler neden verilmiştir?...

Av. Murat Genç ve diğerleri gözleri bağlanarak Sivas'a getirilir. Dev Maden-Sen Şube Başkanı Mirza Arabacı, Sivas Tıp Fakültesi memurlarından Abdullah Küçükterzi ve İbrahim Kaygusuz da gece evlerinden alınırlar. Gözleri bağlanarak bilinmeyen yerlere götürülürler. Falakaya yatırılır, vücutlarına elektrik cereyanı verilir. Atılan dayaktan Av. Murat Genç'in üç kaburgası kırılır, diğerleri de sedyelik olurlar...

Cumhuriyet Savcı Yardımcısı da işkenceciler arasındadır

İşkence sırasında Av. Murat Genç'e yöneltilen soruların bazıları şunlardır: "Sen niye İmranlı olaylarının davasını aldın? Divriği'deki olaylarda Yusuf Koçkaya'nın davasını niye aldın? İşçilerin davalarını niye takip ediyorsun? TÖB-DER ve solcuların davalarına niye hep sen bakıyorsun? 1976'da Ecevit'in Sivas'a gelişinde gece çıkan olaylarda Cumhuriyet Halk Partisi Milletvekilleri bile ilgilenmedikleri halde sen niye yakalananların davalarına baktın? Milletvekili seçimlerinde neden sol görüşlü adayların kazanması için çalıştın? Ülkeyi komünistlere mi teslim etmek istiyorsun?"

Yine işkence sırasında Av. Murat Genç'e, "Bak kendi elyazınla şöyle bir yazı yazacaksın: 'Ben Filistinli gerillalarla işbirliği halindeyim. Düzene karşı halkı ayaklandırmak için cephane ve mühimmat hazırlıkları yapıyoruz. İlk partide üç oto dolusu cephane getiriyordum ki yakalandım. Gizli örgütümüz geniş çalışmalar içerisindedir, yardımları hep dışarıdan alıyoruz...' Bunları genişçe yaz ve imzala. Yoksa buradan diri çıkamazsın. Güvendiğin Ecevit de seni kurtaramaz, belki yakında o da senin yanına gelir ve dertleşirsiniz" gibi laflar edilerek alaylı, tehditli, küfürlü ve işkenceli bir ifade alma yöntemi uygulanmıştır. İşkenceler sürerken Av. Murat Genç tanıdık bir ses duyar. O tanıdık ses, "Bak yavrum, bu ifadeleri imzala, bana da güven" demektedir. Bu ses Cumhuriyet Savcı Yardımcılarından Ömer Erdoğdu'nun sesidir. Murat Genç sesi tanıyıp "Savcı Bey olayları siz daha iyi biliyorsunuz" dediğinde; "Ulan ne savcısı" denilerek verilen açık kapatılmaya çalışılır. Murat Genç yeniden falakaya yatırılır. O ses, yani savcı yardımcısının sesi bir daha duyulmaz olur.

Dev. Maden-Sen Şube Başkanı Mirza Arabacı, içinde 24 dairenin bulunduğu bir apartmanda oturur. Gece evine baskın yapılır, didik didik aranır. Tüm kitapları ayırt edilmeksizin alınıp götürülür. Evde bir şey bulunmaz. Ancak yirmi dört dairenin müşterek kullandıkları bahçede bir tabancanın bulunduğu bir polis memurunca söylenir. Mirza Arabacı'yı da Murat Genç'le ilişkilendirerek güya gizli örgüt oluşturma suçunu kabullendirme denemesine girişirler. Ve "Sen DİSK'in ne olduğunu biliyor musun ki, oraya üye oldun?” gibi yüzlerce soru sorulur. "DİSK burada örgütlenecek ve ileride komünist darbe yapacak" denilerek örgüt işleri üzerinde durulur.

Nihayet günlerce süren işkence ve sorgular sonunda Sivas adliyesinde savcılık huzuruna çıkarılırlar. "Acaba hangi savcı huzuruna çıkarıldılar?" şeklinde aklınıza gelen ilk soruyu hemen yanıtlayalım: Evet maalesef işkenceler sırasında sesi Av. Murat Genç tarafından tanınan Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Ömer Erdoğdu'nun huzuruna çıkarıldılar.

Suçlu gösterilen bu kişiler henüz savcının huzuruna çıkarılmadan görevli savcı yardımcısı Ömer Erdoğdu basına şöyle bir açıklama yapar: "Sanıklar, duruşmada işkence gördüklerini, kendilerinin muayeneye gönderilmelerini istemişlerdir. Sanıkların hastaneye sevk istekleri kabul edilmemiştir... Sanıkların belli bir örgüt üyesi olduklarına dair henüz bir kanıt bulunamamıştır. Sanıklar, suçlarını polis ve jandarmaya itiraf etmişler, ancak duruşmada kabul etmemişlerdir..." (Milliyet, 10.9. 1978)

Bu açıklamaya göre savcı diyor ki: Hastaneye sevk isteği duruşmada reddedildi. Halbuki mahkeme isteği yerinde görerek sanıkları doktora sevk etmiş ve sanıklar işkence gördüklerine dair rapor almışlardır. Yine savcı Erdoğdu, "Hepsi tutuklandılar" diyor. Oysa İbrahim Kaygusuz, Nihat Gürbüz duruşmada; Mirza Arabacı, Hasan Genç ve Cuma Türk de bir üst mahkemeye yapılan itiraz sonucu tahliye olmuşlardır.

Görülüyor ki, savcı yardımcısı, bu bilgileri önceden ve daha savcılıkça hazırlık tahkikatı yapılmadan hazırlamış ve basına vermiş. Önceden basına verilen o gizli örgütler, silahlar, bombalar, tahrip kalıpları, dinamitler ve 4 Filistinli gerilla komploları fiyaskoyla sonuçlanınca; bu yalancılıklarını örtbas etme telaşı içinde, suçlu gösterilenlere işkence zoruyla belge imzalatılmaya uğraşılmış, aynı şekilde basın da yanlış bilgilerle aldatılmaya çalışılmıştır.

Bir de Sivas Emniyet Müdürlüğü görevini yapan zatın suçlu gösterilen ve işkenceden geçirilenlere öğüt olarak söylediklerine bakalım: "Ne olacak, beni de 27 Mayıs'ta böyle yaptılar ve Yassıada'ya gönderdiler. Bu hep komünistlerin işidir. Size, onlara uymayın, dediğimizde inanmıyordunuz..."

Artık bu kişilerden tarafsızlık beklenir miydi?... Onlar Sivas olaylarında bal gibi taraflıydılar ve arzuladıklarını başardılar da? Çünkü suçlular suçsuz, suçsuzlar suçlu görüldü, kamuoyuna böyle yansıtıldı.

İlkokullarımızda öğrencilerimize her gün "Türküm, doğruyum" andı söyletilir. MHP Genel Başkanı kendisini Türklerin savunucusu koruyucusu, saymaktadır. Bu anda göre onun önce kendi doğruluğunu ispatlaması gerekir. Hani, "Dış mihraklar, 4 Filistinli gerilla, cephaneler", onlara ne oldu, şimdi neredeler? Alpaslan Türkeş, bunları ispatlamazsa, biz de onun başkalarına söylediği, "şerefsizlik, yalancılık, iftiracılık" sözlerini kendisine iade hakkını kendimizde bulacağız.

Üzücü başka bir olay daha

Sağcı teröristler, bir yanda olayları yaratırlarken diğer yanda yapılanların sorumluluğunu ilericilere ve özellikle de CHP'lilere yüklemeye çalışmaktadır. Buna karşın CHP'li yöneticiler bunların her saldırısında oyuna gelip bir adım geriye çekilerek; onların suçladıkları kişileri CHP'den ihraç etmeye, derneklerini kapatmaya yönelmektedirler. Hatta aynı asılsız suçlamalara katılarak adeta onları doğrulamaya çalışmaktadır. CHP bunu yapacağına olayların gerçek kökenine inerek nereden kaynaklandığını, kimlerin gücü ve desteği ile yapıldığını ortaya çıkarmalıdır. En akılcı yol bu olması gerekir kanımızca...


Sonuç

1- Sivas olayları ne bir mezhep, ne de çocuk çatışmasından çıkmıştır. Bu doğrudan doğruya tüm emekçilere karşı düzenlenen ve planlı bir şekilde sahneye konulan bir oyundur. Bu oyunun amacı emekçi halkı sindirmek, baskı altında tutmak ve örgütlenmelerini engellemektir.

2- Sivas olayları tamamen faşist güçlerce çıkarılmıştır. Belirtildiği gibi, katliam önceden planlanmış ve çevre illerden, ilçelerden faşist militanlar Sivas'a getirilmiştir. Ülkücü Gençlik Derneği Genel Başkanı M. Yazıcıoğlu'nun olaylardan bir gün önce ve olaylar sırasında Sivas'ta bulunması tesadüfi değildir.

3- Tahrip edilen evler ve işyerleri seçimi tesadüf değildir. Saldırılacak yerler, önceden listelenmiş ve militanlara verilmiştir.

4- Güvenlik kuvvetleri, gerçek suçlular yerine evleri, işyerleri tahrip edilenleri ve olaylarla hiç ilgisi olmayan dernek ve sendika yöneticilerini gözaltına almıştır. Gözaltındakilere işkence yoluyla belgeler imzalatılarak onlar, suçlu gösterilmeye çalışılmıştır.

5- Sivas olayları, basına, radyo ve televizyona çarpıtılarak verilmiş, böylece kamuoyu yanıltılmıştır.

6- Saldırıya uğrayanların ve saldırı hedefinin salt bir mezhep mensupları olduğu ve tahrip edilen evlerin, işyerlerinin salt Alevilere ait olduğu şeklindeki iddia doğru değildir. Sivas'ta saldırıya salt Aleviler değil, tüm ilericiler, yurtseverler ve demokratlar uğramıştır.

7- Alevi yurttaşlar Sivas'ı terk etmiş değiller, çünkü Sivas'ta bir Alevi ve Sünni çatışması mevcut değildir. Tüm demokratlar ve ilericiler halen güçbirliği halindedirler ve inançlı olarak dimdik duruyorlar.” 2

b) Basından Haberler

Tercüman (8. 9. 1978):Sivas’ ta CHP’li bir avukat 4 Filistinli gerilla ile Eğitim Enstitüsü öğrencisi Kangal İlçesi’ne 3 otomobil dolusu patlayıcı madde götürürken yakalanmışlardır. Dün gece şüphe üzerine çevrilen üç otomobilde yapılan aramada çok sayıda bomba, tahrip kalıbı ve dinamit bulunmuştur. Murat Genç adlı avukat ile isimleri açıklanmayan 4 Filistinli gerilla ve 5 öğrenci yakalanmış, olayla ilgili soruşturma başlatılmıştır...”

Tercüman (8. 9. 1978):“Sivas olayları bu hale gelinceye kadar görevliler nerede? Saatlerce gsüren yaylım ateşi hangi silahla yapılmıştır? Bu silahlar ne zaman nereden gelmiştir? Bu gerginliğin hükümet tarafından bilinmemesi mümkün değildir. Buna rağmen niçin bir tedbir alınmamış, bunca vatandaşın kanı dökülünceye kadar beklenmiştir. Ne pahasına olursa olsun, devleti eline geçirmeye kalkanların, ne pahasına olursa olsun, hükümette kalmak istemeleri ve liyakatsızlıkları memleket idaresinden bihaber oluşları olup bitenlere şaşkın, seyirci kalmalarını sağlamıştır.

“Bu hükümetten bir çare beklenemez. Vatandaşı birbirine düşürmüşlerdir....”

Tercüman (9. 9. 1978): “Türkeş düzenlediği basın toplantısında; ‘Sivas’ taki olayların her yönü ile içine ideolojik faaliyetlerin girdiği bir Sünni - Alevi çatışması olduğunu... Töb-Der’li öğretmenlerin olayları körüklediğini, Pol-der’li polislerin ise vatandaşın üzerine ateş ettiğini... Saldırıda ölen 9 kişinin Sünni ve bir kişinin Alevi olduğunu... CHP üyesinin 4 Filistinli gerillayla beraber uzun ve kısa menzilli silahlarla yakalandığını belirten haber, bu kanatımızı doğrular mahiyettedir... Sivas’ta olaylar öncesi Eğitim Enstitüsüne aşırı komünist militanların getirilip yerleştirildiklerini... Alevi mahallelerin kışkırtıcı elemanler tarafından bir üs olarak kullanıldığını ve Sünni vatandaşların üstünde saldırıldığını’ belirtmiştir.”


Ortadoğu (7. 9. 1978): “Sivas’ ta bayram kanlı geçti.

“Bayram arefesinde Sivas’ın Alibaba semtinde çocuk meselesinden çıkan bir kavga, solcu provokatörlerin halkın içerisine katılarak kışkırtması ile bir anda mezhep kavgasına dönmüştür. Taş, sopa, bıçak, demir çubuk ve tabancaların kullanıldığı çatışmayı ilk anda emniyet kuvvetleri önleyememiştir... Olay kısa zamanda bütün Sivas’ta yayılmış ve bu arada çatışan gruplar birçok işyerini tahrip ederek ateşe vermişlerdir.”

Cumhuriyet (4. 9. 1978): “Sivas Valisi Fikret Kozak, olaylarla ilgili olarak basına şu bilgileri verdi:


“Olaylar, Sünni ve Alevi yurttaşların oturdukları Alibaba Mahallesinde çocuk kavgasından çıkmıştır. Yaşlı bir kişi çocukları ayırmaya gitmiş. Ancak henüz bilinmeyen bir nedenle sağ eğilimli kişiler bu yaşlı adamı ve bir olması nedeniyle kısa bir sürede sağcılarla solcular arasında silahlı çatışma şeklini almıştır. Buradaki çatışmada iki kişi ölünce olaylar bu kez tüm kentte yayılmıştır...

“Olaylar sırasında sağcıların şehirde terör yarattıkları ve Alibaba Mahallesi’nde bazı evlere benzin dökerek ateşe verdikleri görülmüştür. ‘Kanımız aksa da zafer İslamın’ diye bağıran ve yüzlerine mendiller bağlayan sağcı gruplar, demir çubuk ve sopalarla çarşı içinde ve bazı ana caddelerde bulunan dükkanların tümünü, Bankalar Caddesi, Posta ve Kepenek Caddesi’ndeki dükkanların büyük bir bölümü tahrip etmiştir. Olaylar sırasında polisin yeterli kışkırtmalarda bulunduklarını belirtmiştir...

... AA’nın haberine göre emniyet yetkilileri bazı sağ çevreleri bir süreden tahriklemre hazırnlandıklarını dünkü olaylarda Aleviler camilere saldırıyor şeklinde bir söylentinin rol oynadığını söylemişlerdir. Bu arada bazı kişiler de bu söylentiyi yaymak için mahalle mahalle dolaşarak halkı tahrik etmişlerdir.”

c) Cinayetlerin Bilançosu

1974-1980 Yılları arasında Sivas’ta işlenen siyasi cinayetler:

·Hüseyin ESEN (Öğretmen) 15.05.1974 Sol

·Abdullah CAHUD (Savcı) 06.12.1975

·Sinan SAVAŞ (Öğrenci) 11.01.1976 Sağ

·Hasan ULUBAŞ (Öğrenci) 11.09.1977 Sağ

·Fikret ÇAĞAN (Bakkal) 07.06.1978 Sol

·Gülsüm KEKLİK (Ev Hanımı) 04.09.1978 Sivas Olayları

·Vedat KANIT (Çocuk) 04.09.1978 Sivas Olayları

·Bektaş GÖKDEMİR 04.09.1978 Sivas Olayları

·Gülizar BORA (Ev Hanımı) 04.09.1978 Sivas Olayları

·Musa OĞUZ 04.09.1978 Sağ Sivas Olayları

·Bünyamin YILMAZ 04.09.1978 Sağ Sivas Olayları

·Musa KALE 04.09.1978 Sağ Sivas Olayları

·Muhittin AKBAY 04.09.1978 Sağ Sivas Olayları

·Ahmet GÖNENÇ (Öğrenci) 04.09.1978 Sağ Sivas Olayları

·Ömer AKSAK 04.09.1978 Sağ Sivas Olayları

·Ruhi ÖZVAR (Öğrenci) 04.09.1978 Sol Sivas Olayları

·Ali İLERİ (Öğrenci) 04.09.1978 Sol Sivas Olayları

KAYNAKLAR

1) Zeki COŞKUN, Aleviler-Sünniler ve Öteki Sivas, s. 27

2) İlke Dergisi, Sayı: 58 (Ekim 1978)

3) PSAKD Arşivi

4) Sivas Kitabı, Edebiyatçılar Derneği Yayını, s. 319

5) A.g.e., s. 323

6) A.g.e., s. 335

7) A.g.e., s. 330 ve Lütfi KALELİ, Sivas Katliamı, s. 41

8) Gerekçeli Karar (Ankara 1 nolu DGM: 1993/106, Karar: 1994/190)

9) Sivas Dosyası (TBMM Araştırma Komisyonu Dosyası)

10) A.g.e.

11) Kayseri DGM Savcılığı (16. 07. 1993-KL -4)

12) Gerekçeli Karar (Ankara 1.no DGM: 1993/106, Karar:1994/190),s.95,96,111, 112

13) A.g.e.

14) A.g.e.

Bu bölümle ilgili geniş bilgi için şu kaynaklardan yararlanılabilir

A- Kitaplar:

1) Muzaffer İlhan ERDOST, Üç Sivas

2) Zeki COŞKUN, Aleviler-Sünniler ve Öteki Sivas

3) Sivas Kitabı, Edebiyatçılar Derneği Yayını

4) Çetin YİĞENOĞLU, Ölü Ozanlar Kenti Sivas

5) Ali YILDIRIM, Ateşe Semaha Durmak

6) Ali BALKIZ, Sivas’tan Sydney’e Pir Sultan

7) Bilinmeyen Yönleriyle Sivas Katliamı, Ayyıldız Yayınları

8) Lütfi KALELİ, Sivas Katliamı

9) Serdar DOĞAN, Yaşamak

10) Öner YAĞCI, Sivas’ı Unutmadık

B-Dergiler:

1) Pir Sultan Abdal / Kültür ve Sanat Dergisi, Sayı 8, Ağustos 1993

2) A.g.e., Sayı 9, Ekim 1993

3) A.g.e., Sayı 10, Aralık 1993

4) A.g.e., Sayı 12, Haziran 1994

5) A.g.e., Sayı 13, Ocak 1995

6) A.g.e., Sayı 15, Haziran 1995

7) A.g.e., Sayı 16, Temmuz 1995

8) A.g.e., Sayı 20, Eylül 1996

9) A.g.e., Sayı 23, Temmuz 1997

10) A.g.e., Sayı 24, Ekim 1997

C-Gazeteler:

1) Cumhuriyet, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10,11 Temmuz 1993

2) Miliyet, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10 Temmuz 1993

3) Hürriyet, 3, 4, 5, 6, 7, 8, ,9 10 Temmuz 1993

4) Aydınlık, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11 Temmuz 1993

5) Sonhavadis, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9 Temmuz 1993

6) Tercüman, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9 Temmuz 1993

7) Akşam, 3, 4, 5, 6, 7, 8 Temmuz 1993

8) Akit, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9 Temmuz 1993

9) Zaman, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9 Temmuz 1993

10) Sabah, 3, 4, 5, 6, 7, 8 Temmuz 1993

11) Türkiye, 3, 4, 5, 6, 7, 8 Temmuz 1993


01.11.2004 tarihinde "hasat.org sitesinde yayımlanmıştır..
http://hasat.org/forum Devletin_Suclari_ve_Katliamlar-k1940.html