Türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eylül 2010

ANADİLDE EĞİTİM BOYKOTU

ANADİLDE EĞİTİM BOYKOTU


EvcioğluHaber- Ankara Güvenpark önünde KURD-DER tarafından yapılan basın açıklamasında; Kürtlere 20 ile 25 Eylül arasında gerçekleştirilecek olan okul boykotlarına destek vermeleri çağrısında bulunularak,' Özerkliğin bir ayağı olan anadilde eğitim hakkının tanınması için, milliyetçi, tek tipçi eğitim politikalarına dur demek için, 20-25 Eylül tarihleri arasında Türk devletinin tüm okullarını boykot ediyoruz. Bundan hareketle tüm halkımızı boykot kararımıza katılarak çocuklarını okullara göndermemeye çağırıyoruz' denildi.
Basınında büyük ilgi gösterdiği
eylem, grupun basın açıklaması yapmasının ardından dağıldı..

18.09.2010 Cumartesi

"




************
EvcioğluHaber
19.12.2007

8 Eylül 2010

REFERANDUM SÜRECİ VE AKP’NİN BÖLÜCÜ VE AYRIMCI TUTUMU

REFERANDUM SÜRECİ AKP’NİN BÖLÜCÜ VE AYRIMCI BİR POLİTİK MERKEZ OLDUĞUNU AÇIĞA ÇIKARMIŞTIR.

Turan Eser

Referandum arifesinde Başbakan ve ekibi iyice saldırgan oldu. Başbakan kucaklayan değil, ayıran, bölen ve dışlayan diline sığınıyor. Sivil toplum örgütlerini tehdit ediyor ve baskı altına alıyor. Yasadışı İslamcı İBDA-C’nın “taraf olmayanın bertaraf olur” sloganına sığınarak aba altından sopa gösteriyor.

AKP’ye ve Anayasasına HAYIR diyen Alevileri hedef göstermeye başladı.

Kürtlere yönelik ırkçı ve şoven duygularını dışarı vurdu. Başbakan toplumsal gerilim yaratacak yeni söylemini ise Alevilerin kendisini hapse attığı yalanını kullanacak kadar, bölücülüğün ve ayrımcılığın diline sığındı. Önce dedelik kurumunu rencide etti. Sonrada kendisini cezaevine gönderen yargının mezhepçi (Alevi) olduğu gibi, mesnetsiz ama tehlikeli bir gerilim yaratmayı göze aldı. Fakat sağduyu sahibi Aleviler hiçbir provokasyona düşmedi. Aleviler AKP ayrımcılığından tahrik olmadılar. Hukuksal ilkelere sığındılar. Referandum süreci Başbakanın ve AKP’nin bölücü ve ayrımcı bir politik merkez olduğunu açığa çıkarmıştır. Başbakanın ve AKP’nin sığındığı siyaset dili toplumun tüm kesimlerini kucaklayan değil, bölen, ayıran ve dışlayan bir dil olduğu için, politik hayatımız için sağlıklı ve iyi bir örnek teşkil etmediğinin de bilinmesi gerekir.

Başbakan hukukun evrensel kurallarını tanımıyor. Çünkü onun başvurduğu referans ulemanın fetvası ve beslendiği ideolojik kaynak ise Türk Sünni İslam Sentezidir. Bu nedenle de ayrım gözetmeden değil, bilakis ayrımcılık yaparak politik iletişim kuruyor. Ya soy-sop üzerinden ayrımcılık yapıyor. Ya da Türk Sünni İslam Sentezine sığınmış bir dil üzerinden Alevilerle ilişki kuruyor. Yargı ile tartışmasını yargının alanında kalarak değil, Alevilik ve Dedelik kurumu üzerinden sürdürmeye çalışıyor. Aleviliği ve dedeliği olumsuzlaştıran ve bunun üzerinde Sünnilere seslenen başbakan, Alevi istismarı üzerinden referandum kampanyasını sürdürüyor. AKP’nin ve Başbakan’ın Alevi ayrımcılığını açıktan sürdürmesine itiraz etmeyen ve bir söz söylemeyen sözde Aleviler ve söz de solcular, bu doğrudan ayrımcılık karşısında sus pus olmaları ise oldukça manidardır. Başbakan İstanbul’da Sünnilere adres gösteriyor ve Alevileri kastederek “bana bir mezhep ceza verdi ve hapse attırdı” diyebiliyor. Bu saçma, mesnetsiz bir yaklaşım olduğu gibi aynı zamanda ayrımcılığında açık bir ifadesidir.

BAŞBAKANIN AYRIMCILIK DİLİNE SESSİZ KALMAK,

Son günlerde HAYIR oy tercihlerinde önemli bir artışı ortaya koyan araştırmaların sonuçları AKP hükümetini ve başbakanı huzursuz etmiştir. Başbakanın saldırı, tehdit ve ayrımcılık diline sığınmasının bir nedeni de budur. Referandum süreci bir gerçeği daha ortaya çıkarmıştır. O da AKP’nin çıkardığı milli görüş gömleğini tekrar giydiği gerçeği. O gömleğini de tekrar giymek için, taktiksel ve dönemin ruhunu şekillendirmek için çıkardıklarını biz biliyorduk. Fakat her nedendir bilinmez bu “Yetmez ama Evet” tutumunun bize demokratikleşme olduğunu anlatmaya çalışan arkadaşlara anlatamadık. Geçmişte olduğu gibi, bugün dahi Alevilere, solculara, Kürtlere, demokratlara yönelik ayrımcılık ve kindarlık politikasını güden Gülen cemaatini ve AKP gölgesinde demokratikleşme derdine düşmüş liberaller ve solcular AKP gerçeğiyle henüz yüzleşememiştirler. Özgürlük ve eşitlik sözünü dilinde düşürmeyenler, Başbakanın sadece son beş mitinginde Alevilere ve Kürtlere yönelik, ayrımcı, dışlayıcı, ırkçı, mezhepçi ve şoven söylemlerine karşı sup pus kalmaları oldukça manidardır. “Yetmez ama EVET” diyenlerin oyunu değiştirmeye sözümüz belki “yetmez ama AKP bölücülüğüne ve ayrımcılığına karşı HAYIR” sözlerinin olmasını beklemek hakkımızın olduğunu bilmeleri gerekir. Çünkü sol buna mecburdur. Solcu solda ise….

AYIRAN DİL KUCAKLAYAMAZ VE DEMOKRATİKLEŞTİREMEZ

Toplumun farklı kültürel değerlerini eşit ve mutlu kılmayan bir siyaset dili, toplumsal kucaklaşmayı sağlayamaz. Toplumsal çeşitliği istismar eden dil, siyaset alanında toplumsal huzuru ve barışı da inşa edemez. İnsanı medeni, siyasi, hukuksal, demokratik, ekonomik, sosyal ve kültürel hakları ile kucaklamayan bir siyaset dili, ancak toplumsal çatışma ve siyasal alanda gerilim üretir. AKP’nin sığındığı Türk tipi siyaset retoriğine hakim olan da bu ayrımcı AKP retoriğidir. Siyasal iletişimde retorik önemlidir. Toplumsal huzur ve barış için elzemdir.

Peki dile bu kadar önem atfettiğimize göre, Başbakan Erdoğan’ın, “önemli olan boy değil, soy” ya da Alevilikte inançsal, sosyal ve eğitim hizmetlerini üstlenmiş dedelik kurumu rencide eden, farklı inançsal kimliklerin kutsalını siyasi istismar haline getiren siyaset dili insan hakları ve evrensel hukuk açısından nasıl ele alınmalıdır? Bir hükümet düşünün ! Bir Başbakan düşünün ki, insanla ve evrensel haklara sahip yurttaşla iletişim kurmuyor. Soy sop üzerinden ilişki kuruyor. İnsanları kategorileştiriyor. Diline, dinine, inancına ve cinsiyetine göre sesleniyor. Siyaset dilini din ekseninde millileştiriyor. Alevileri dinliyorlar, fişliyor. Dün kara derin devlet fişledi. Şimdi F tipi yeşil derin devlet dinliyor ve fişliyor.

BAŞBAKAN MEZHEPLER VE ETNİK NÜFUS MÜDÜRÜ MÜ?

Yurttaşlık ve yurttaşlık kültürü ve hakları Türkiye’ye yabancılaşmaya devam ediyor. Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi, Aleviyi, Sünniyi, Ermeniyi ve Gayri Müslimleri dinliyorlar ve fişliyorlar. Yeşil derin devlet korku imparatorluğunu kuruyor.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun Kürtlüğü ve Aleviliği Başbakanın ağzından düşmüyor. Şimdi Yargıda Alevi yurttaşların avına çıkmış mezhepler ve etnik nüfus müdürü gibi çalışıyorlar. Şimdi de Kürtlerin hakkını Kürt olmayanların savunamayacağını ifade ediyor. Kürt siyasetine yönelik ırkçı ve kafatasçı yaklaşım içindedir.

Başbakan şimdide Selahattin Demirtaş, Akın Birdal ile Ufuk Uras’a “önce bir Kürt olun” diyor, “Siz Kürt bile değilsiniz.. şirazeden çıkmışlar” diyor. Sonrada Başbakan hızını keserken basıyor tehdidini; “Çok konuşmayayım ama bunun faturasını da öderler. Kendileri öderler.” Başbakan bu sözleriyle hiçbir zaman Alevilerin, Kürtlerin ve diğer kültürel kimliklere sahip yurttaşların Başbakanı olmayacağını itiraf etmiştir. Başbakanlığını Türk-Sünni İslam anlayışıyla sınırladığını beyan etmiştir.

KÜLTÜREL BİRARADILIK NEDEN AKP’Yİ RAHATSIZ EDER?

Başbakan Alevinin Sünnilerle yakınlaşmasını istemiyor o nedenle Referandum sürecinde Alevileri darbecilikle ilişkilendirip, “yargıyı ele geçirdiler” diyerek Sünnilere sesleniyor. Yani Sünnileri Alevilerde uzaklaştıran bir dil kullanıyor. “Beni hapse o mezhep attırdı” diyor. Basitleşen ve çirkinleşen diliyle…

Başbakan aynı dili Kürtlerle Türklerin yakınlaşmasına engel olmak için kullanıyor. Türklerin Kürt siyasetine destek verme hakkını ve istediği toplumsal kesimle dayanışma içinde olmasına demokratik hak olarak görmüyor. Kürt haklarını savunmak için “Kürt olma zorunluluğunu” dayatıyor. Bu kafatasçı siyaset tarzı, Ermenilerle, Türkiyelilerin dayanışmasını da istemiyor. Kadınlar üzerindeki baskıya erkeklerin destek olmasına da karşı. Çünkü AKP’nin ve Başbakanın topluma sunduğu siyaset tarzı kimlik siyasetidir. Kafa tasçı siyasettir. Erdoğan “Türk Türk partilerinde, Kürt Kürt partilerinde siyaset yapmalıdır” anlayışıyla toplumsal ayrışmanın ve siyasi kutuplaşmanın mimarlığını yapmaktadır.

Bu durumda AKP’nin Anayasasına EVET diyen Ufuk Uras’a, AKP’nin zerre kadar samimiyeti olmadığını anlaması için daha ne türden kanıtlar öne sürelim. AKP hangi politik ve hukuksal adımı atıyorsa, kendisi için atıyor. Çünkü AKP siyasal İslamcı ve kendine demokrat ve kendine özgürlükçüdür. Başbakanın kendi deyimi ile “size gıdım bile yok” ! Şimdi Ufuk Uras ve arkadaşlarının bu gerçeği görmesi gerekmez mi? Bu muhasebeyi yapmaları beklenmez mi? Ama bu yazının yazarı olarak, Başbakanın, Selahattin Demirtaş, Akın Birdal ile Ufuk Uras’a yönelik dilini ırkçı, şoven ve çirkin buluyorum. Bu ayrımcılık suçu karşında demokratik tutum, bu arkadaşların yanında yer almaktır.

AYRIMCILIK BİR HAK İHLALİDİR VE SUÇTUR

Başbakan, siyasette “boy değil, soy önemli” diyerek yurttaşı ya da bireyi değil, etnik kimliği muhatap alıyor, inancı muhatap alıyor. Etnik kimlik Kürt ve Alevi inancıda olunca, resmi görüşün kapsam alanı dışına düşüyor insan. Başbakanın etnik ve inanç kimlik üzerinden siyaset yapması, hem Anayasa’nın eşitlik ilkesini, hem de Türkiye Cumhuriyetinin altına imza koyduğu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin ihlal edilmesi anlamına gelir ve bir suçtur. Çünkü Başbakan bir yanda etnik köken, diğer yanda inanç ayrımcılığı fiilini gerçekleştirdiği için İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin ikinci maddesini ihlal ediyor. Aleviler, Kürtler AKP ırkçılığının ve dinci ayrımcılığının hedefi haline getiriliyor.

Başbakanın referandum sürecinde sığındığı politika oldukça tehlikelidir. Toplumsal huzur ve barışı tehdit eden ve bir referandum uğruna ülkeyi ırkçılık, bölücülük gibi toplumu sarmalayacak tehlikeli ve bulaşıcı bir hastalığın kucağına atmaya çalışıyor. Yıllardır ayrımcılık, bölücülük ve dışlama üzerine kurulu siyasete karşı mücadele eden insanlar olarak, AKP ile bu hastalığın politik virüslerinin yayıldığına tanık oluyoruz. Irkçılık ve ayrımcılık öldürücü bir hastalıktır. Bu hastalığı bulaştıranlara karşı, hukukun evrensel değerlerine sığınmak gerekir. Ayrımcılığa ve bölücülüğe dayalı siyaset diline sığınanlar, TBMM çatısı altında içtikleri milletvekili andına sadık kalmamıştırlar. Bireyin temel hak ve özgürlüklerin koruma üzerine olan yeminlerini çiğnemişlerdir. …

BİZ 72 MİLLETİN DİLİNE VE KÜLTÜRÜNE SIĞINIRIZ.

Bu ülkenin kültürel hayatına kattığı hoşgörü, sevgi, barış, kardeşlik gibi zengilikler ve Anadolu’nun Rönesansı olarak bilinen Bektaşi öğretisi, ayrımcılığa karşı herkesi kucaklayan 72 milletin diline ve kültürüne sığınmayı önermiştir. O nedenle Alevilerin sığındığı barış ve sevgi dilinde ayrımcılığa yer yoktur. Bu nedenle Başbakan gibi kişi yada kurumlarla olan ilişkimizi ve tartışmalarımızı etnik ve mezhepleri üzerinden kurmayı doğru bulmuyoruz. Bu nedenle biz siyaset dilinin eşitlikçi ve kucaklayan bir dil olmasını arzu ve talep ediyoruz.

BAŞBAKAN’A EVRENSEL HUKUK NASİHATLARI

İnsan haklarının ihlal edilmemesi için, siyasetçilere, başbakanlara ve hükümetlere hata yapması ve ayrımcılık dilini kullanmaması için, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi uyarılarda bulunmuş ve insan haklarını ayrımcılığa karşı korumak için evrensel ilkeler belirlemiştir.

Biz Alevice bir yaklaşımla Başbakana doğru yolu göstermekle kendimizi sorumlu tutalım. Hukukun evrensel değerlerine sığınarak ve şimdilik Başbakana bazı önemli hatırlatmalarda bulunarak yetinelim.

Birinci hatırlatma; Evrensel Hukuk örneğin yöneticilerin soy-sop ile iletişim kurmamasını önermiş ve demiş ki; “bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdanla donatılmışlardır, birbirlerine kardeşlik anlayışıyla davran.”

İkinci hatırlatma; Başbakanın kamu kurumlarıyla derdi varsa, kamu ait dil kullanmalıdır. Kişiyle derdi varsa bireysel zeminde yurttaşla iletişim kurmayı öğrenmelidir. Evrensel hukuk bu konuda; “Herkes ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka türden kanaat, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş veya başka türden statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, bütün hak ve özgürlüklere sahiptir” ifadesi ile siyasette ayrımcılığı dışlamıştır.

Üçüncü hatırlatma; Başbakan’a ayrımcılık ve bölücülük dilini kullanmanın evrensel hukukun eşitlik ilkesine ilişkin “Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasa tarafından eşit korunmaya hakkı vardır. Herkes, herhangi bir ayrımcılığa ve ayrımcı kışkırtmalara karşı eşit korunma hakkına sahiptir.” kuralını hatırlatmak isterim.


Dördüncü hatırlatma; Birleşmiş Milletlerin Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Sözleşmede “ırk ayrımcılığı" terimi, siyasî, ekonomik, sosyal, kültürel veya toplumsal yaşamın herhangi bir alanında, insan hakları ve temel özgürlüklerin tanınmasını, uygulanmasını, bu hak ve özgürlüklerden yararlanılmasını ortadan kaldırmak veya zayıflatmak amacına ya da etkisine yönelik, ırk, renk, soy ya da ulusal veya etnik kökene dayalı her türlü ayrım, dışlama, kısıtlama ya da tercih anlamındadır.

Beşinci ve son hatırlatma; Yine Birleşmiş Milletler Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesinin Ayrımcılık yasağını düzenleyen maddesi der ki; “Bu Sözleşmeye taraf her Devlet, bu Sözleşmede tanınan hakları ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya diğer bir fikir, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğum veya diğer bir statü gibi herhangi bir nedenle ayrımcılık yapılmaksızın, kendi toprakları üzerinde bulunan ve egemenlik yetkisine tabi olan bütün bireyler için güvence altına almayı bu ve haklara saygı göstermeyi taahhüt eder.”

İşte bu nedenle Türkiye’nin Alevileri, Kürtleri, Gayri Müslimleri, Lazları, Çerkezleri ve tüm farklı kimlikleri, Başbakandan etnik kökenine ve inancına dayalı ayrımcılık yapmasını değil, saygı göstermesini talep ediyor.

Turan Eser
Ankara/ Türkei

turaneser@​gmail.com

Kaynak: grup mail

08.09.2010

6 Eylül 2010

"6-7 EYLÜL" UNUTMA / UNUTTURMA..!


"6-7 EYLÜL" UNUTMA / UNUTTURMA..!

06.09.2010
EvcioğluHaber- Bu gün 55 inci yıl dönümü olan 6-7 Eylül olaylarını İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi - IRKÇILIK VE AYRIMCILIĞA KARŞI KOMİSYON tarafından yapılan çağrıda bu olayaların bir daha yaşanmaması için anma ve hatırlama etkinliğine katılma çağrısı yapılmaktadır....
Irkçı ve Milliyetçi kışkırtma sonucunda galyana gelen halk kitlelerince; Türk tarihinin hatırlanmasında zorluk çekilen en korkunç olayların yaşandığı; yağma, tecavüz ve ölümlerin yaşandığı 6-7 Eylül Olayları olarak da bilinen o kara gün için ne söylenebilinir sizlerin taktirine sunuyoruz.. Ancak; bir dileğimiz vardır...
Bir daha, ne 6-7 Eylüllerin ve Kanlı Sivas katliamlarının vb. yaşanmaması için ise, sadece dilekte bulunmak yetmez.. Tüm toplumun üzerinden atamayacağı , kendi yaşam hakkının kutsallığı kadar karşıdakinin yaşamınında kutsal olduğu bilincinin ve sorumluluğunun yüklenmesi gerekir .... Hiç kimse bir başkasından ne az, nede daha çok bir hakka sahiptir.. Aslolan ise; İnsan olan insan cana kıymaz ve seyirci kalamaz...
Bu durumda sizde olabilirdiniz..!
UNUTMA / UNUTTURMA..!


Aşağıda verilen yazı 01.09.2005 yılında, Tarih Vakfı sitesinden alınmıştır...

“6-7 Eylül 1955” 50 Yıl Sonra!..

01.09.2005

6-7 Eylül 1955 Olaylarının 50. yıldönümü nedeniyle Toplumsal Tarih’in bu sayısında, 1956 yargılamalarının soruşturma hâkimi Amiral Fahri Çoker’in arşivine yeriyoruz. Arşivindeki tüm malzemeleri Tarih Vakfı’na bağışlayan merhum Fahri Çoker’in ebediyete intikalinden sonra malzeme üzerindeki yayımlanma yasağının kalkması, söz konusu fotoğraf ve belgeleri kamuoyuna sunma imkânı doğurdu. Birkaç istisna dışında büyük bir bölümü ilk kez yayımlanacak olan fotoğraflar, 6 Eylül gecesi ve 7 Eylül sabahı Milli Emniyet Hizmetleri ve yabancı basın mensupları tarafından çekilmiş bir klasör dolusu fotoğraf arasından seçildi. Bugüne dek çeşitli yayınlarda 7 Eylül sabahı olayların sonuçlarını görüntüleyen çok sayıda fotoğraf söz konusuyken, olay gecesi tahrip anında çekilen pek az fotoğraf yayımlanabilmişti. Olaylardan hemen sonra sıkıyönetim tarafından Türk basınına getirilen sansür ve sınırda yabancı basın mensuplarının görsel malzemelerine el konulması, bu fotoğrafların çoğunun şimdiye kadar hiçbir yerde yayımlanmadığının bir kanıtı sayılabilir...

Türk Milliyetçiliği ve
Homojenleştirme Politikası


19. ve 20. yüzyıllarında çokuluslu imparatorlukların dağılmasını, etnik olarak homojen devletlerin kurulması çabası izlemiştir. 1919-1920 Paris Barış ve 1923 Lozan antlaşmalarının sonucunda homojen ulus-devletler değil, içlerindeki etnik gruplardan birinin, kaderini tayin hakkını kendinde gördüğü ve kendini yeni devletin taşıyıcısı olarak tanımlarken diğer etnik gruplara azınlık statüsünü atfettiği devletler oluşmuştur. Ancak, bu yeni devletlerin azınlıkları, genellikle, ulus-devletin homojenleştirilmesi önünde bir engel ve hatta tehdit olarak algılanmışlardır. Devletin yeni meşruiyet zeminini meydana getiren unsur, etnik-kültürel birlik olarak kabul edildiğinden, diğer etnik grupların varlığı, ancak yeni devletin bir zaafı olarak görülebilecektir...

6-7 Olayları’nın Hikayesi

Türk dış politikasında hâlâ önemli bir yer tutan Kıbrıs sorunu, 1955 yılında Türk kamuoyunun gündeminde baş köşeye oturmuştur. Londra’da Kıbrıs konusunda görüşmeleri sürdüren Dışişleri yetkilileri temaslarına devam ederken, Atatürk’ün Selanik’teki evinde bir bomba patlaması ile ilgili haber önce 6 Eylül 1955 günü Türkiye radyolarında yayınlanır. Bunun üzerine, “Ata’mızın Evi Bombalandı” manşeti ile ikinci baskı yapan İstanbul Express gazetesinin nüshaları o dönemde kurulmuş olan “Kıbrıs Türktür Cemiyeti” üyeleri tarafından bütün İstanbul’da satılmaya ve halkı galeyana getirmek üzere kullanılmaya başlanır...

“6-7 Eylül”e
Tanıklıklar...


“Çok, çok fena. O zaman ben evliydim, 2 yaşındaydı Lula. (Sarıyer) Yenimahalle’de yazlıktaydık. İstanbul’dan haber geldi, Beyoğlu yanıyor. Saat sekiz, sekiz buçuk filan. Taş dolu bir kamyon geldi. Kamyonun içinden 10-15 kişi çıktı, ilk evvela gazinoyu kırdılar, bir şey bırakmadılar. Bir araya toplandık, zangoç vardı, karısı ve oğluyla; papaz vardı kızları ve karısıyla beraber. Başladılar dışarıdan camları kırmaya, taş atmaya. Aman n’apalım derken artık karanlık da oldu. Arka taraftan bir Türk ailesi oturuyordu, biliyordu o ne olacağını. Hemen papazın kızlarını aldılar, pencereden. Ben Lula’yı şiltenin altına koydum, çocuğu öldürecekler. Taşlar yağmur gibi geliyor. Evin kapısına geldiler. Onu da tekmeyle kırdılar. Babam hiç zaman kaybetmeden oda kapısını açtı. Türkçe’yi Türk gibi konuşuyordu babam. ‘Kırıyoruz’ dedi, ‘Kıbrıs için. Helal olsun, vatana helal olsun’ dedi, gelenler. ‘Beni, karımı, kızlarımı, öldürün’ dedi babam. ‘Yok, öldürmeye iznimiz yok’ dediler, ‘kırmaya iznimiz var.’ İsmini sordular, ‘Kemal’ dedi babam. ‘Af edersin, Kemal ağabey’ deyip gittiler. Bakkala gittiler, bakkal da diyor ki ‘Hangi Kemal? Bu Koço’dur, Rumdur.’ Tekrar geri geldiler.
Radyo ve buzdolabını pencereden aşağı attılar. Yataklar, elbiseler, gardırobun içinde hiçbir şey kalmadı. Yani biz kaldık. Titriyorduk, ‘kırın’ diyordu babam, ne yapsın, ‘kırın, atın, helal olsun, atın!’ Kırdılar, vurdular, gittiler. Geceyi nasıl geçireceğiz? Papazın kızlarını istediler, ‘Burada yoklar’ dedik. Papazı aldılar, bir motosikletin üstüne bağladılar, yol boyunca çektiler.” Aynı saatlerde, F.S.’nin kocası bir an önce ailesinin yanına gelmek üzere Sirkeci’den yola çıkar. “O akşam kocam işteydi. Saat üçte geldi; Sirkeci’den, Yenimahalle’ye yayan geldi. O da kırıp yırtıp da geliyordu, ne yapsın. Kırmayan, yıkmayan gâvurdur, diye düşünüyorlardı.”...
*******************************************

DUYURU
06.09.2010

6-7 Eylül 1955

YAKMA, YIKMA, YAĞMA, TECAVÜZ, TALAN GÜNLERİ…. UTANÇ TARİHİMİZ…


BİR DAHA ASLA” DEMEK İÇİN

7 Eylül 2010 Saat 13.00’de Taksim Tramvay Durağından, Tünel’e yürüyeceğiz.

Çıplak Ayaklar Kumpanyası da bizimle olacak.


İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi

IRKÇILIK VE AYRIMCILIĞA KARŞI KOMİSYON


TARİH: 07 EYLÜL 2010 ( SALI)

SAAT: 13.00

YER: TAKSİM TRAMVAY DURAĞI


25 Ağustos 2010

CEMAL SÜREYA ‘sesim, tanınmaz bir çocuk sesi’:

‘sesim, tanınmaz bir çocuk sesi’: CEMAL SÜREYA

Cemal Süreya

Osmanlı’dan miras Divan edebiyatının, sipariş üzerine her türlü iktidarı öven meşhur “Kaside”sini,“Ben sana hayran, sen cama tırman” dizeleriyle sevdiğine sitem çizgisine getiren Orhan Veli’yle başlayan ve “nefer-i kafiye” Yusuf Ziya Ortaç’ın “Kaside” şiirinin hemen ardından, “Ey Türk Gençliği, hepinizi bu hayâsızlığın yüzüne tükürmeye çağırıyorum” şeklindeki kindar öfkesiyle hedef gösterdiği “Garip”akımı, Türk şiiri için ciddi bir dönüm noktasıydı. O zamana kadar en ‘serbest ’yazan şairlerin bile kolay kolay sıyrılamadığı ‘hece’ hâkimiyeti, yerini Dünya edebiyatının en seçkin serbest dizelerine bırakıyordu. Veli’nin, Oktay Rifat ve Melih Cevdet’le birlikte yarattığı ‘yeni dil’in etkisiyle şiirlerini yazmaya başlayan ‘acemiler’ de, zaman içinde “İkinci Yeni”nin temellerini attılar. İşte o zaman şiirde rengârenk bir kapı aralandı ve Cemal Süreya’lar, Turgut Uyar’lar, Edip Cansever’ler, Ece Ayhan’lar, Sezai Karakoç’lar, Gülten Akın’lar, İsmet Özel’ler süzüldüler o kapıdan…

Ama aşk, tüm çıplaklığıyla sadece O’nun, Cemal Süreya’nın dizelerindeydi artık…

Söz atılıyor ve temizleniyordu zehir…

Şimdi, vedasının 18. yıldönümünde bu büyük söz üstadını, daha çok kendi “söz”lerine yer açarak anmak için:

Şu senin bulutsu sesin var ya

Uçtan uca tersyüz ediyor geceyi
Yataklar var konuşmak için
Öpüşmek için telefon kulübeleri
Güneşler var, yıldızlar, samanyolları,
Karpuzlar gümbür gümbür kapılarda.
Tanrılar sofrası amma karanlık
Yiyemem tek lokma yiyemem orda.
Şu senin tutkulu sesin var ya:
Ortak güzellik artı yara izi.
Tutar ellerinden kaldırırsın
Adı kötüye çıkmış tüm sözcükleri.
Yeni törenler gerek bize
Yeni törenler – kimi zaman en eski.
Dert etme, bütün dilleri içerir
Bitki konumu, küçükbaş hayvan sesi.
Şu senin dolayık sesin var ya
Dondurma yiyen gürbüz bir kız gibi müstehcen,
Balkon demirine dayalı bir arka kadar şakacı,
İlk doyumdaki gibi yeşil elma tadında,
Kimlik denetimi yaptıktan sonra,
Resimli roman okuyan bir er gibi giderici.
Şu senin alçaktan sesin var ya
Pencereler var burnumun kemiğinde sızı
Aşklar var unutulmamak için
Boğulmak için ilk sevgili.

1931 yılında, Erzincan’ın Tercan ilçesinde, Alevi bir ailenin çocuğu olarak geldi dünyaya Cemal Süreya. (“Alevi” vurgusunu neden özellikle yaptığımı, Cemal Süreya’nın hayatında her daim bir “engel”e dönüşen bu kökeninin belirleyiciliğini bilenler ya da kendi hayatında yaşamış olanlar eminim anlayacaklardır.) Çocukluğunu ve ilkgençliğini geçirdiği memleketini daha sonraki yıllarda tek bir görüntüyle hatırladı yalnızca. Türk şiirinin en erotik motiflerini işleyen şairlerinden biri olmasında kuşkusuz, aklının kesmeye başladığı yıllarla yaşıt meraklı, hatta amiyane tabirle “dikizci” kişiliğinin etkisi büyüktü. Çevresindeki insanların hep “makul” bildiği Süreya, doğduğu şehirde ailesinin taşındığı son evin damına çıkmış, gözlerini fal taşı gibi açmış, hemen evlerinin yanındaki avluda olanları seyrediyordu gizlice. Arada bir var gücüyle açtığı gözleriyle gelen giden var mı diye etrafını kolaçan edip, sonra yine yandaki avluya dikkat kesiliyordu… Zira mevzu, “derin”di! Avlunun bir izbesinde sereserpe uzanmış bir kadın, mastürbasyon yapıyordu. Doğduğu şehir, işte o kareden ibaretti Cemal Süreya için… Yıllar sonra o “muhteşem anı”, yine aynı heyecanla anlatacaktı: “Erzincan’daki son evimiz. Beş yaşındayım. Dama çıkmışım. Yandaki avluda bir kadın kendi bedenini seviyor. Bayağı kucaklıyor, okşuyor bedenini…”

Genç Cemal Süreya

“Mastürbasyon”un ne olduğunu “o kadın”dan öğrenmişti Cemal Süreya. Ama belki de kadının kendisi bile, o kadar “derinlemesine” bilmiyordu yaptığı“şey”in ne olduğunu. Bunun üzerine, yıllar sonra konuya biraz daha eğilmeye karar verdi üstat, hem de olanca “şeffaflığıyla”:

“Fransızca metinlerde ‘sol el’ diye bir sözcük görürdüm. Kimi zaman da ‘orospu el’ (la main putain). Bir türlü yerine oturtamazdım. Bir iki kez de, çevirdiğim kitaplarda karşılaştım bunlarla. Ne yaptım, şimdi anımsamıyorum. Atladım mı? Belki de belirsizlik içinde geçiştirdim.

Çok sonra öğrendim ‘sol el’in, ‘orospu el’in anlamını. İkisi de aynı şey: Mastürbasyon yapılan el.

(…)

Çok mastürbasyon yaptım. Uzun yıllar, özellikle de on iki – yirmi beş yaş arası, hayatımın en önde gelen işi oydu. İğrenirdim kendimden. Her başarısızlığımı ona bağlardım. Her seferinde bir daha yapmamaya yemin ederdim. Yine de günde beş, on kez yapmaktan kendimi alamazdım. Ortaokulda elden ele gezen bir kitapçık vardı. Lokman Hekim (!) imzalı, otuz iki sayfalık bir şey: Otuz Bir Çekmenin Zararları! Kitabı okuduktan sonra o iğrenme duygusuna bir de korku eklendi. Verem olmak vardı işin sonunda, erken yaşta cinsel güçsüzlük, beyin sulanıyor…

Lokman Hekim’in kitabından sonra işi daha sıklaştırmıştım. Sapık olarak görüyordum kendimi. Kısacası, büyük bunalım.

Bir gün bir gazete ya da dergide küçük bir yazı gördüm. Mastürbasyonun zararsız olduğunu anlatıyordu. Bir anda her şey değişiverdi. Bir aydınlanma oldu. Bir sevinç geldi şurama kondu. Kestim o yazıyı. Aylarca cebimde gezdirdim. Günde beş vakit çıkarıp yeniden okuyordum. Arkadaşlarıma da gösterirdim. Sıklıkta bir değişiklik olmadı. Daha doğrusu hemen olmadı. Ama bunalımdan o saat kurtulmuştum.

Ne tuhaf, ‘sol el’ değil…

Bir sürü kişiye sordum. Onlar da sağ el diyorlar. Neden acaba? Batılıyla bu konuda aramızda bir ayrım mı var?”

Kendisinin o “aydınlatıcı iç sorgulamalar”la geçirdiği yaşlara ulaşan kendi oğlu ortaokulu bitirdiğinde, onu liseye kayıt ettirmek için hiç tereddütsüz yolunu tuttuğu; “Beni ben eden bir dönem değil ama, yine de bazı silinmez anılarım var” dediği ve “Üç yılımı (yazları dahil) geçirdiğim o görkemli yapı” diye tanımladığı Haydarpaşa Lisesi’nden mezun olduktan sonra,“zaferlerinin kenti” Ankara’nın yolunu tuttu. Adres, Cebeci’ydi. “Okul olmanın ötesinde” dediği Ankara Üniversitesi’nin, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Maliye ve İktisat bölümüne girdi. Ankara’nın yeri özeldi Cemal Süreya için. İstanbul’un görkemli yüzüne hemen herkes gibi vurulmuş, ama en az Erzincan kadar soğuk Ankara, bir çeşit “ilk durak” olmuştu onun için: “Zaferlerim olmuşsa, hemen hepsini bu kentte kazanmışım; sonra onları İstanbul’da çarçur etmişim” diye anlatmıştı Ankara’nın kendisi için önemini. Hele bir de bu şehirde, o tarihi Mekteb-i Mülkiye havasını soluyunca, vazgeçilmez bir bağımlılık halini almıştı Ankara onun için. “Zaferse zafer”di işte. Siyasal’ın Cemal Süreya’daki yeri, “bir başka”ydı yani: “Mülkiye okul olmanın ötesinde, bir hayat biçimidir. Benim için özellikle öyle oldu. SBF’nin koridorları, hayatımda sözcüğün tam anlamıyla belirleyici bir rol oynamış. Sanat oluşumumda da, düşüncemde de, orda geçirdiğim dört yıl bir doğrultu yaratmış. Oysa ‘camia’ içinde biraz da yabancı gibi geçirmişimdir o yılları. Küçük bir entelektüel grup dışında beni fakültede pek tanımazlardı. Sınıfta bile durumum, hele ilk yıllarda, öyle sayılırdı. Hiçbir hocamla, sınavlar dışında yüz yüze geldiğim, konuştuğum olmamıştır. Hiçbir etkinliğe, hatta hemen hemen hiçbir eğlenceye katılmadım. Öğrenci derneği genel kurullarında hiç konuşmadım. Hiç seçilmedim. Bu yüzden, üçüncü sınıfta, fakülte öğrencilerinin geleneksel dergisi ‘KAZGAN’ın bana verilmesine şaşmıştım. O sırada ilk şiirlerim yayımlanmaya başlamıştı… Yabancı, ama karşısındaki tabloyu içine sevgiyle sindiren bir yabancı. Seviyordum Mülkiye’yi… İyi bir öğrenci miydim? Şöyle galiba: İyi notlar da alan kötü bir öğrenci. (…) O küçük (iyice küçük) grup içinde Ahmet Cemil’in acılarını yaşar, bunlara hırs, çoğunca da soytarılık katardık. Her şey jest’ti aramızda. (…) Şimdi çoğu bakan, vali, işadamı, profesör, büyük bürokrat olmuş o çocuklar nasıl çocuklardı? Bir tayf içinde, şöyle belirsiz bir cümlenin içinde onlar: Ortaokul duyarlığı içinde geleceğin erken parodisi…”

Mülkiye’nin, Cemal Süreya’yı Cemal Süreya yapan tanıklıklarından biri de, o dönem pek farkında olunmasa da, usul usul yeşermekte olan İkinci Yeni’nin, o havayı soluyan en usta kalemlerinden birinin ilk dizelerinin yayınlandığı okul dergisinin sayfaları arasında kalmıştır kuşkusuz. Sınıf arkadaşı olan ve edebiyatla da arası pek iyi olmayan Nejat Tunçsiper’in çıkardığı “Mülkiye” dergisinin daha çok siyasi yazıların bulunduğu sayfalar dışındaki kültür-sanat bölümlerinde, Cemal Süreya sık sık başvurulan kişilerden biri olmuştu kısa zamanda. Bir anlamda derginin sanat mutfağındaki kişilerden biriydi artık ve bir süre sonra kendisi de bir imza atmak istedi o sayfalardan birine. Böylece Türk şiirinin büyük ustasının ilk dizeleri, yayın hayatına yaklaşık bir yıl önce başlayan “Mülkiye” dergisinin Ocak 1953’te çıkan 11. sayısının, edebiyat bölümünde yayınlandı… “İkinci Yeni”den ziyade, “Garip” akımının etkisinde yazılmış o şiirin adı, “Şarkısı-Beyaz”dı:
………

Ben olanca kuvvetimle
Halatlara asılıyorum nafile
Ben ayrı düşmüşüm bir kere
Ayrı düşmüşüm insanlardan.
Bu yıldız tutmaz mavilikte
Ne deniz ne köpük kâr eder bana…
Arada bir ağlamak için
Onu kocaman ellerimle sevdim.
Ölüm daha saçlarına gelmemişti Şarkısı – beyaz
Saçlarını kestim, şarapla ıslattım
Saçlarını koynumda saklıyorum
Arada bir ağlamak için…
………

En iyi muhalefetin “içeriden” yapılacağına inanan Cemal Süreya, mezuniyetinin ardından başladığı memurlukta, içinde olduğu iktidarların hemen hepsine muhalefet etmesine ve kimi zaman “Alevi olması nedeniyle” çok ciddi dışlanmalara maruz kalmasına rağmen, “hizmet süresi”ni “vukuatsız olarak” tamamlamayı başarmıştı yine de. Öyle ki, Başbakan olduğu günlerde “Adnan Menderes’in karikatürü” diye tanımlamıştı Demirel’i, sonra eksik bıraktığını hissetmiş olacak ki, bir cümle daha eklemişti: “Biraz da kendinin karikatürü!” Uzun ve yorucu yıllar boyunca, “sıkıcı memur hayatı”nın etrafına, en görkemli şiirlerinden oluşan rengârenk bir koza örmüştü usanmadan.

“İstanbul’u kullanamıyorum. Kendi payıma yıllar yılı bu durumdayım. Haftada bir Kadıköy-Sirkeci-Cağaloğlu, haftada üç gün de ansiklopediye gitmek için Kadıköy-Karaköy-Nişantaşı. Nicedir, koskoca kentte devinim alanım, alanım değil, çizgim olmuş bu. Kişi nasıl olur da yeni yerler görmek, eski semtlerde dolaşmak istemez. Bir zamanlar Taksim’den Fatih’e, Malta’ya, hem de Sultanahmet yolundan yürüye yürüye gider ve öyle dönerdim. Belki de yaşlanmanın sonucu bu. Ya da İstanbul’un tanınmaz bir hale gelmesinin. (…) Yolculuk!… İşimdi benim yolculuk. Bakarsınız Ağrı’da Atpazarı’ndayım, beş yüz liraya küheylan satılıyor. Sultanhisar’da, Atçalı Kel Mehmet’i tanıyan birini arıyorum. Gittiğim her yeri sevdim. Öyle ki, ilerde Denizli’ye, Çanakkale’ye, Tekirdağ’a yerleşmeyi bile kurmuşumdur. Yine de baştan isteksiz çıktım bütün yolculuklara…”

Emekli olduktan sonra da boş duramadığı için, “Bana bir redaktörlük de yeter” dediği bir ansiklopedinin Genel Müdürlüğü teklif edildiğinde, “Ben ne birini işe alabilirim, ne de birini işten kovabilirim” diyerek reddetmiş, daha sonra ısrar üzerine bir çocuk ansiklopedisini hazırlayan ekibe Genel Müdür olmuştu. Ama adam alıp adam çıkaran bir konumu yoktu burada, tam da kendi istediği gibi çeviri yazıların redaksiyonunu yapacaktı sadece. Fakat kısa süre sonra beklenmeyen bir şey oldu. Cemal Süreya bir gün Aydın Emeç ve Celal Üster gibi dostlarının bulunduğu Adam Yayınları’nın Nişantaşı’ndaki bürosuna gitti. Kendisini tebessümle ayakta karşılayan dostlarının “Hoş geldin”lerine cevap olarak, “Ben bugün istifa ettim beyler” dedi sakin bir şekilde. Arkadaşları, çalıştığı yerde çok sevilen ve sayılan biri olan Süreya’dan bunu duyunca şaşırdılar. Aydın Emeç “A a, niye yahu?” diye sorunca, bir sigara yakıp oturdu Cemal Süreya. Aynı sükûnetiyle, “E, öyle işte. Boşver abi…” dedi.

Orada bir süre başka şeylerden sohbet ettiler, ama Aydın Emeç’in konuyu yarım bırakmaya niyeti yoktu. Cemal Süreya “demlenince” yine üsteledi: “Hadi söyle söyle, ne oldu? Durup dururken kaçıp gitmezsin sen kolayından.” Cemal Süreya karşısında en az kendisi kadar inatçı birinin olduğunu bildiğinden, uzun süre saklayamadı istifa sebebini. Meğer “patron”İnci Asena, istemeden bir pot kırmış, “Cemal bey, daha düzgün bir Türkçe’yle söylenemez miydi şurası?” gibi, en hazmedemeyeceği şeylerden birini söylemiş, yılların Türkçe erbabına. Gerçi Asena patronluk taslamak için değil de, öğretmenine danışan bir öğrenci gibi sormuş bu “masum” soruyu ama, yine de bunu “hakaret” kabul eden Süreya’yı, hiçbir açıklama beklemeden “Hadi eyvallah” şeklinde tebliğ ettiği kararından vazgeçirmek mümkün olmamış. Daha sonradan başka bir kızgınlığını da “Olmaz abi. Ben sözde Genel Müdür görünüyorum ama, baksana, Ülkü Tamer’in sekreteri bile benden fazla maaş alıyor. Para puldan ziyade, başka şey arıyorum altında. Olur mu böyle şey!” diye dillendirmiş, yakın dostu Aydın Emeç’e.

Bin yıl konuşulmasa hiç sesini çıkarmayacak sükûnetinin altında fırtınaları olan biriydi Cemal Süreya. Alçakgönüllülükte, mütevazılıkta üstüne yoktu ama, “haksızlık” addettiği durumlarda tavrını koymaktan da geri durmazdı asla. Kendisini “çok değerli” göstermekten imtina ederdi, ama değerinden şüphe ettiğini sezenlerle aynı havayı solumazdı ayrıca. Kendiyle eğlenmeyi pekâlâ bilen biriydi, fakat başkaları buna “cüret” ettiğinde anında çatılırdı kaşları.

Ey şiir arayıcısı ey esrik kişi

Şu son dönemecini de aşınca gecenin

Doğacak gün artık gündüze ilişkin değil

Bu ağartı ancak yürekle karşılanabilir
Bütün iş orda işte, ordan usturuplu geçmesini bil
Tutsaksan ellerin sıvışır gider zincirlerinden
Ve balyozla vursalar mısralarına
Soylu bir demir sesi yükselir
Soylu bükük ve mavi bir demir sesi
Ellerim gece yatısına çağrılmış
ve
Telaşsız görünmeye çalışan bir Kafka gibi
Yüzüm giyotine abone.

İnci Asena’nın “İçimde uhdedir” dediği o olayın ardından ayrıldığı Adam Yayınları’nın çıkardığı ansiklopedi, bir “özür” gibi yine de onun adını yazar “Genel Müdür” ibaresinin altına. Bu jeste de, yine ve sadece “Eyvallah” der Cemal Süreya…

“Arkadaşlarıma çok fazla bağlandım. Bu da belki beni onlardan çok şey istemeye götürdü. Çoğunca da başkalarından kıskandım. Kimi zaman da arkadaş yerine mürit aradım. Bütün bu kusurlar var bende. Aşk gibi gördüm arkadaşlığı da. Ama ‘Kazık yedim’ demek, işi ucuza bırakmak olur şimdi…”

Hiç sevmediği halde, sonuna kadar sürdürdüğü bir memuriyet dönemi ve ardından çok sevdiği halde, kimi haksızlıklar yüzünden “canını sıkan” bir edebiyat dönemi arasındaki şiirleridir yalnızca, geleceğe miras olarak bırakacağı en değerli servetleri… Bunu kendisi de bilir, ama öte yandan yıllarca verdiği “emek” karşılığında her ay kendisine ödenen miktar, evinin kirasını karşılamaktadır sadece. Öyle ya da böyle çalışmaya mecburdur bir şekilde. Hiç değilse kira derdinden kurtulması için, emekli ikrâmiyesini aldığı günlerde, kendisine bir “çatı katı” alabileceğini söyleyen Necati Güngör’e heyecanlı bir şekilde “Olabilir” der önce, “Aklında bulunsun bakalım. Sen bir araştır şöyle.” Kısa bir süre sonra Güngör, Üsküdar’da bir çatı katı dairesi bulduğunu söylediğinde, her zaman kaçırdığı gözlerini kırpıştırarak “Ama parayı bağladık şimdi. Bankada. O olmazsa başka yer olur, ben biraz daha düşüneyim” der bu kez. Çünkü mâlum para, bankada da değildir aslında. Oğlu Memo “İş kuracağım” deyince, Süreya hemen bankadan çekip oğluna vermiştir bu parayı. Memo da “Ticarete atılacağım” derken yılların birikimini kediye yükleyince, başladığı gibi “kiracı” olarak tamamlamıştır hayatını Cemal Süreya… Ama “yaşamını” değil, hayatını yalnızca…

“Yazdıklarım nedir? Yazmam gerektiği için mi yazıyorum? Öyle bir gerek gördüğüm için? Yol arıyorum, ama zaman zaman yolumu yitirmeli de değil miyim? Günlük-mektup-deneme-hayat öyküsü-anı-polemik karışımı bir şey bu benimki. Günlüğün kişisel günlük olabilmesi için hayat öyküsünün uç sınırlarında devinmesi, derin ben’e iniş yapması gerek. Yapıtlardaki gibi gerçeği yeniden kurması değil, hayatın kesikliğinde var olması… (…) En iyisi mektup. Ne çok mektup yazardım eskiden. En sevdiğim şey, yüzünü görmediğim kişilerle yazışmaktı. Şiirlerim, yazılarım yayımlanmaya başlayınca bu gereksinimi büyük ölçüde yitirdim. Hiç unutmam, 1950’lerde ‘Diyarbakır Türkçe öğretmeni’ne (kim olduğunu bilmem) yazmıştım. Mektup iki sayfalıktı. Birinci sayfanın başında şöyle bir not vardı: ‘Erkekseniz’. İkinci sayfadaki de, ‘Kadınsanız’. Erkeğe ayrı, kadına ayrı metin. Karşılık geldi, kadınmış. Ama bir daha yazmadı. Oysa kadın oluşuna çok sevinmiştim…”

Porsuk nehrinin geçtiği kadınlar
Hepsine yüzer kere rastladım en azdan
Umutsuz sevdalara tutulmak onlarda
Bozkıra doğru seyrele seyrele yaşamak onlarda
Verdi mi adama her şeylerini verirler
Ben gördüm ne gördümse kadınlarda
Porsuk nehrinin geçtiği
…………
Bir gün sizin de yolunuz düşer memlekete
Siz de görürsünüz bunları kadınlarda
Ödevleri yenilmek olan hep
Bıçakla kemik arasında
Susmakla ağlamak arasında
Yenilmek
Kadınlar…

Ömrünü adadığı kadınlardan, öğrencilik yıllarından başlamak üzere hep büyük bir ilgi gördü Cemal Süreya. Yazdığı şiirlere ektiği kelimeleri, hiç tükenmeyen bir hayranlık olarak biçti çevresindeki insanlardan; ama önce kadınlardan… Özellikle edebiyat çevrelerinin sıklıkla bir araya geldiği Nahit hanımın evinden içeri girdiğinde, masadaki kadınlar her seferinde hep bir ağızdan, “Ooooooo” diye imalı bir alâkayla karşılardı onu. Masadaki sohbet koyulaştığında o kadınlardan biriyle konuşurken, hemen arkasından “Cemal bey Cemal bey, ama siz beni hiç dinlemiyorsunuz!” itirazları yükselirdi. Cemal Süreya hiçbirini ıskalamayan “sevecenliğiyle”, “Aaaa dinlemez olur muyum, sen benim canımsın” diyerek, anında gönüllerini alırdı hepsinin. Kadınların ona beslediği kadar büyük bir hayranlık besliyordu çünkü o da, “yaşayan tüm kadınlara”

Ama o Müjde Ar yok mu, “o ayrı”ydı işte…

“Atıf Yılmaz’ın ‘Adı Vasfiye’ filminin galasına gittik. Yer yoktu, en ön sıraya oturduk. Nicedir sinemaya gitmiyorum. Bir sürü olay içinde o alışkanlığımı büyük ölçüde yitirmişim. Her gün giderdim oysa. Yitirmişim. Bu yüzden, bir de belki, en ön sırada oturuyor olmam yüzünden; bir de filmin ilginçliği yüzünden, çok çarpıcı bir akşam yaşadım. Atıf Yılmaz, Türk havasına, Kalyan tadı, Fransız izlenimciliği ve İspanyol ılıca turizm beğenisi katmış. Türkiye’de bir karizması olan en genç insanın yanında oturuyorum. Müjde Ar, harika! Büyük oyun gücü var bu sanatçıda…”

Bazen tam karşısında oturduğu, hiç tanımadığı bir kadını başını ara sıra kaldırıp dikkatle inceleyerek, elindeki deftere bir şeyler karalardı bir yandan da. Kadın oturduğu yerde ne yapacağını şaşırır, hele bir de Cemal Süreya karaladığı defteri kendisine doğru çevirdiğinde, o sayfada kendi resmini görünce iyice mest olurdu bu “aşk adamı”nın karşısında.

Bak bunlar ellerin senin bunlar ayakların

Bunlar o kadar güzel ki artık o kadar olur
Bunlar da saçların işte akşamdan çözülü
Bak bu sensin çocuğum enine boyuna
Bu da yatak olduğuna göre altımızdaki
Sabahlara kadar koynumda yatmışsın
Bak bende yalan yok vallahi billahi
Sen o kadar güzelsin ki artık o kadar olur
İşe bak sen gözlerin de burda
Gözlerinin ucu da burda yaşamaya alışık
İyi ki burda yoksa ben ne yapardım
Bak çocuğum kolların işte çıplak işte
Bak gizlisi saklısı kalmadı günümüzün
Gözlerin sabahın sekizinde bana açık
Ne günah işlediysek yarı yarıya
Sen asıl bunlara bak bunlar dudakların
Bunların konuşması olur öpülmesi olur
Seni usulca öpmüştüm ilk öptüğümde
Vapurdaydık vapur kıyıdan gidiyordu
Üç kulaç öteden İstanbul gidiyordu
Uzanmış seni usulca öpmüştüm
Hemen yanımızdan balıklar gidiyordu

Bir gün, kendisine hayran hayran bir şeyler anlatan kadınlardan biriyle, Cemal Süreya’nın her zaman keyifle yâdettiği bir diyalog geçti aralarında. O dönem Cem Yayınevi’nde yeni basımı yapılan “Üvercinka” kitabının kapağındaki resmi çok beğendiğini söyleyen ve biraz da yüksekten uçan bir kadın, kendinden son derece emin bir tavırla, “Cemal bey, siz bilirsiniz, acaba bu resim Picasso’nun hangi dönemine ait?” diye sormuştu Süreya’ya. O da önce şaşırmış, “Picasso mu?” demişti. Kadın, her an biraz daha sivrileşen uyduruk bilmişliğiyle, “Evet ya, Picasso’nun çizgileri olduğuna eminim de, ama hangi dönem olduğunu çıkaramadım” diye şairin gözündeki konumunu sağlamlaştırma telaşına girişince, Cemal Süreya ince bir tebessümle, “İnanın ben de bilemiyorum” diye cevap vermişti. Tabii, kadını bozmamak için! Çünkü resim Picasso’ya değil, bizzat Cemal Süreya’ya aitti. Ama her zaman ki tevazuuyla, ukalalık yapmak istemediği için durumu düzeltme ihtiyacı hissetmedi hiç. Varsın kadın onun resmini, Picasso’nun bilsin, ne çıkardı ki? İşte bu şaşmaz inceliği nedeniyle, Selim İleri’ye göre, “Bağımsızlık Mustafa Kemal’in ise, anlayışlı olmak da Cemal Süreya’nın karakteriydi”.

Ancak o eğlenceli sofralar, “Bir fotoğraf çektirebilir miyiz birlikte?” gibi teklifler gelmeye başlayınca, bütün çekiciliğini yitiriyordu Cemal Süreya için… Kendini “tuhaf” hissediyordu o objektif karşısında. “Olamıyordu”!

“Objektif karşısında ani bir kasılma oluyor bende. Doğal durumumu yitiriyorum. Bunun için gerçek ben’i ancak habersiz yaklaşan bir fotoğrafçı yakalayabilir. Bu uyumsuzluk son yıllarda ortaya çıktı. (…) Objektife karşı bir aşağılık duygusu uyanmış bende. Böyle açıklıyorum.”

Nahit hanımın evindeki o gecelerin birinde, daha önce hiç yapmadığı bir şey yapıp, yanındaki Necati Güngör’ün kulağına eğildi ve göğsünü gere gere “Görüyorsun işte kadınların bize karşı ilgisini” dedi gururla, “Durup duruken olmadı ya…” Durup duruken olmamıştı muhakkak; nasıl o şiirler de, durup dururken yazılmadıysa, bu ilgi de “hak edilmiş” olmalıydı muhtemelen:Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden

En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
Afrika dahil
Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Birçok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Birlikte mısralar düşürüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
Afrika hariç değil.

Hâlbuki, büyük keyifle geçirdiği o mutlu geceler, sinsi bir şekilde mutsuzluğa aralıyordu Cemal Süreya’nın bütün kapılarını. Yakınları son günlerde halini hiç iyi görmüyorlardı. Gazeteciler Cemiyeti’nin Lokali’nde sızıncaya kadar içiyor, “canı kadar sevdiği” oğlundan yana dert yanıyor, kaygılarla iyiden iyiye kararan yüzü, sabitleşen bakışları, yaşamın sıcak teni üzerinden, kimsenin aklına getirmediği bir sonun soğukluğuna doğru kayıyordu usulca…

Her haftanın ilk günlerinde, Pazartesi akşamları dostlarıyla bir araya geldiği Cemiyet Lokali’ndeki sofrayı, o gece de yalnız bırakmamıştı Cemal Süreya. Haddinden fazla keyifsiz olmasına rağmen yine de gitmiş, üstelik her zamankinden çok yüklenmişti içkiye o akşam. Bir ara yakın dostları Melisa Gürpınar’la Halil İbrahim Bahar da ayaküstü uğradıkları mekanda halini beğenmemiş, yanına yaklaşıp usulca fazla içmemesini telkine çalışmışlardı. Hem yakın dostu, hem de doktoru olan Bahar, “Durumunu iyi görmüyorum Cemal. Böyle sürdürürsen ölürsün!” bile demişti hatta ama, nafile. Teşhis yerindeydi yerinde olmasına da, Cemal Süreya’nın inatçılığı da, tüm bitkinliğine rağmen aynı yerinde duruyordu yine. “Dert etme” dedi Bahar’a: “Kötüye bir şey olmaz…”

Mekândan ayrıldıktan sonra da, kolay kolay her şeye kaygılanmayan Bahar’ın içi rahat etmedi. Melisa Gürpınar ilk defa bu kadar karamsar görüyordu onu. Cemal Süreya’ya olan sevgisi ve hayranlığı, onu o halde görünce içine yerleşen endişeyle birleşince, hiç yok olmayan iyimserliğini de alıp götürmüştü sanki…

Aynı dakikalarda, yayınevindeki işi uzadığı için son günlerde “halini beğenmediği” Cemal Süreya’yı görmeye gidemeyen Necati Güngör de; şairin durumuyla ilgili sohbet ettiği Muzaffer Buyrukçu’yu bir otobüse bindirip, evine yolcu ettikten sonra, sofranın son demlerine yetişip en azından Cemal Süreya’yı ayaküstü kolaçan edebilmek için, günün yorgunluğuyla gözünde daha da büyüyen Cağaolu Yokuşu’nu tırmanmaya koyuldu. Henüz birkaç adım atmıştı ki, lokalden ayrılan Cemal Süreya’nın iki eli cebinde ve dudağında sigarasıyla aşağı inmekte olduğunu gördü. Muzır bir ifadeyle karşısına dikildiği şairin önünde yine de çekiniyordu. “Şimdi yandık” diye söylendi kendi kendine. “Kesin benden hesap soracak. Gelmediğim için tersleyecek” diye geçirdi içinden. Cemal Süreya ağır adımlarla yaklaşıp, hiç fark etmeden geçip gitti Necati Güngör’ün yanından. İşte o zaman endişesi katlandı Güngör’ün… Cemal Süreya, “tahmin ettiğinden de kötü”ydü…

Onun ardından lokalden çıkıp yalnız bırakmak istemediği için peşinden koşturan İpek Tekil, yokuşun yarısında yetişti Süreya’ya. Necati Güngör ise, “Beni görmedin” demek istemediği için hiç sesini çıkarmadan, ama büyük bir üzüntüyle kaldırıma çöküp, bakakaldı o dev gibi şairin arkasından. Süreya, İpek Tekil’in ısrarıyla bir kolunu omzuna attı arkadaşının. “İyi değilim İpek” diye mırıldandı. Necati Güngör, Süreya’yı iyi tanırdı. O ne kadar samimi olursa olsun, “laubalilik” addettiğinden, herhangi bir arkadaşının omzuna kolunu atması, görülmüş şey değildi. Kaldırımda oturup kalan adamın giderek artan kaygılı bakışlarıyla, Sirkeci kaldırımlarında bilinçsiz adımlarla kayboldu Cemal Süreya. İpek Tekil’in o günü anlattığı yazının başlığı, “Son Vapur Yolculuğu”olacaktı…

Cemal Süreya, oğlu Memo'yla

Cemal Süreya gücünün son noktasına dayandığı o gece ilk defa tanıdıklarından “tuhaf” bir istekte bulunmuştu: “Sizde kalabilir miyim? Beni bu gece yalnız bırakmayın!” Ama sonra kendi teklif ettiği bu karardan yine kendisi cayıp, İpek Tekil’in yardımıyla evinin yolunu tutmuştu. Zar zor “Sağol”diyebilmişti Tekil’e, kapıda vedalaşırken. Sonrası bilinen ya da açıklandığı, “bilinmesi istendiği kadar” bilinen, buzlu camın ardındaki olaylar… Hayatı boyunca en çok sevdiği, “Ona bir şey olursa dayanamam, ben de intihar ederim” dediği oğlu Memo ile aralarında, “birtakım sürtüşmeler” yaşanmıştı onca yorgunluğun üstüne. Bu “sürtüşmeler” esnasında, “sarhoşluğun da etkisiyle” Cemal Süreya’nın başı “sert bir cisme” çarpmıştı ve darbeyi aldığı an fenalaşınca derhal hastaneye kaldırılmış, bir süre komada kalmıştı.

“Kapalı bir odanın içinde” sürekli başında bekleyen doktorlar dışarı çıktıklarında, hayatını kelimelere adamış o görkemli şairin, kısa süren uzun yolculuğunu yalnızca iki kelimeyle özetlemişlerdi geride kalanlara: “Başınız sağolsun…”

“İsimler Sözlüğü’ne baktım. Çağdaş yazarların çoğunu (358 yazar) tanımışım. Bunların elli üçü ölmüş.

Babam bin yıl önce ölmüş. Annem hiç olmamış…

Kötü düşler görüyorum bugünlerde.”

Yoktu artık Cemal Süreya. Hüzünle andığı yazarların, “bin yıl önce ölmüş” babasının ve belki, “hiç olmamış” annesinin yanındaydı artık. Şiirin “utanmaz” kalemi kırılmış, “kırmızı bir kuş” sonsuzluğa havalanmıştı. Hiç kimsenin yüzüne doğrudan bakmayan o iri gözleri kapanmıştı henüz 59 yaşında. Bir arkadaşının ölümü üzerine, günlüğüne yazdığı satırlarda tanımladığı ölümden sonra geride kalanların hissettiği yoksunluk, şimdi onu sevenlerin çevresini kuşatmıştı olanca soğukluğuyla: “Bir çeşit yalnız kalma, gücünü yitirme, eksiklik duygusu. Bir yanından usul usul kanın sızar…” İşte, tam da anlattığı gibi bir şeydi Cemal Süreya’yı yitirmek. Oysa, yalnızca o kadar da değil; zira o, birçok kişinin “vakitsiz” dediği kendi ölümünü sezdiğinde, hayatı boyunca aşkı yazan kaleminin mürekkebini bu kez, “her ölümün erken olduğunu” söylediği o durgun sulara akıtmıştı:

Ölüyorum tanrım

Bu da oldu işte.
Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.
Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir…
ÜSTÜ KALSIN…

10 Ocak günü, Şişli Camii’nin avlusundan yaşlı gözlerin bakışları ve buruk alkışlarıyla ayrılan cenazesi, Kulaksız Mezarlığı’na taşınırken, kalabalığın içinde en çok dikkat çekenler, her biri yüzünde kederin ayrı bir rengini taşıyan kadınlardı kuşkusuz… Bir daha ondan o güzel iltifatları duyamayacak, “şaka”da olsa, evlenme teklifi alamayacak kadınlar… Cemal Süreya’nın aşık olduğu, “yaşayan tüm kadınlar”

Ben kibriti çaktığım zaman

Her şey kırmızıydı yüzün olarak
Ben kibriti çaktığım zaman
Çünkü her yüz bir memlekettir
Ben sigaramı yaktığım zaman
Çünkü her sigara bir kelimedir
Ben sigaramı yaktığım zaman
Güz günleriydi bir şarkı olarak
Bir güvercin ben öldüğüm zaman
Nice hüzünlerden yaprak yaprak
Bir güvercin ben öldüğüm zaman…

EMRE DURSUN
Ocak ’08, İstanbul

http://drempro.wordpress.com/