Marx etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Marx etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Eylül 2010

KOSTA RİKA "Asker olmayınca,Yalnızca barış var"

KOSTA RİKA CUMHURİYETİ


Asker olmayınca, darbe de yok muhtıra da!.. Yalnızca barış var...

KOSTA RİKA Latin Amerika'nın, askeri, dolayısıyla ordusu da olmayan ve 59 yıldır kesintisiz demokrasiyi soluyan tek ülkesi! 1948'deki ufak çaplı bir ayaklanmayı saymazsak, 1917 yılından bu yana, iç savaşsız, darbesiz tam 90 yıldır, hayli yüksek ekonomik göstergelerle, ülke huzur içinde yaşıyor.

1948'de yapılan devlet başkanlığı seçimlerini Otilio Ulate kazanmış ama aralarında komünistlerin de bulunduğu bir grup, Ulate'nin göreve başlamasını engellemek istemiş. Toprak sahibi, PLN'li bir sosyalist olan Jose Figueres duruma el koyarak devlet başkanı olmuş.

1 Aralık 1948'de de sembolik olarak bir duvarı yıkarak, ülkede askerliğin sona erdiğini ilan etmiş; akabinde 1949'da yönetimi Ulate'ye devrettikten sonra, Ulate'nin yaptığı ilk icraat ise, anayasa değişikliğiyle orduyu lağvetmek olmuş (savunma görevi Sivil Muhafızlar'a devredilmiş).

1986'da devlet başkanı seçilen, şimdiki başkan Öscar Arias, bölge ülkeleri arasında imzalanan Orta Amerika Barış Plam'na öncülük etmiş. Ve bölge barışına olan bu önemli katkısından ötürü, 1987 Nobel Barış Ödülü'na layık görülmüş.

1 Aralık, her yıl Kosta Rika'da 'Dı'a de la Abo-liciön del Ejercito', yani 'Ordunun Kaldırılış Günü' olarak kutlanıyor...

Son devlet başkanlığı seçimleri(5 Şubat 2006)

Öscar Arias (sosyal demokrat)


Foto:Öscar Arias

- Ulusal Özgürlük Partisi (PLN - Partido Liberaciön Nacional) %40.92 Otton Solîs (sosyal demokrat) Yurttaş Hareketi Partisi (PAC - Partido Acciön Ciudadana) %39.80 Otto Guevara (liberal) - Özgürlükçü Hareket Partisi (Partido Movimiento Libertario) % 8.4

PORTRE

ABIMAEL GUZMAN (d. 3 Aralık 1934)

PERULU felsefe profesörü, Aydınlık Yol (Sendero Lu-minoso) gerilla örgütünün lideri; 'Presidente Gonzalo' lakabıyla tanınır. Tam adı, Manuel Ruben Abimael Guzmân Reynoso.

Arequipa bölgesinde, Mollen-do'da doğdu. Özel bir Katolik okulunda eğitim gördü. 19 yaşında San Agustın Ulusal Üniversitesi sosyoloji bölümüne girdi. Peru Komünist Partisi'nin (PCP) kurucusu Jose Carlos Mariâtegui'nin eserlerinden etkilenerek Marksizm'e ilgi duymaya başladı. Aynı üniversitede felsefe ve hukuk eğitimini tamamladı. 1962'de profesör oldu. 1965'te ilk kez Çin'e gitti. 1970'lerin ortalarında, Mariâtegui'nin "Marksizm ve Leninizm, devrimin aydınlık yolunu açacak" sözünden esinlenerek, Aydınlık Yol örgütünü kurdu ve yeraltına çekildi. Aydınlık Yol'un tezleri, halk arasında ve özellikle akademik çevrelerde büyük ilgiyle karşılandı.

Aydınlık Yol (PCP/SL), 1980'de "Peru'nun Demirel'i" Fernando Belaünde'nin devlet başkanı seçilmesiyle silahlı mücadeleyi başlattı. 1980-1992 yıllarında, gerillayla hükümet güçleri arasında kentlerde ve kırsalda süren silahlı çatışmalarda yaklaşık 30 bin kişi yaşamını yitirdi. Yandaşlarınca, (Marx, Lenin ve Mao'dan sonra) "komünizmin 4. kılıcı" olarak adlandırılan Guzmân, 1992'de devlet güçlerince ele geçirildi. Askeri mahkemede yargılandı ve ömürboyu hapis cezasına çarptırıldı. 2006 Eylül'ünde yapılan ikinci yargılanmasında yine ömürboyu hapis cezasına çarptırıldı.

Resmi adı: Repüblica de Costa Rica (Kosta Rika Cumhuriyeti)


Devlet Başkanı: Öscar Arias Sanchez (2006)

Bağımsızlık günü: 15 Eylül (1821, ispanya'dan)

Konumu: Orta Amerika. Nikaragua (kuzey), Panama (güney), Atlantik Okyanusu (doğu), Büyük Okyanus (batı) ile çevrili

Yüzölçümü: 51.100 km 2

Başkent: San Jose (1.527.300)

Türkiye ile saat farkı: -8

TOPLUM (2007)


Nüfus: 4.133.884

Nüfus artışı: %1.4

Nüfus yoğunluğu: 80 (km2)

Bebek ölüm oranı: 1000'de 9.45

Ortalama yaşam: 77.21 yıl (kadın: 79.94, erkek: 74.61)

Etnik dağılım: beyaz ve mestizo %94, Amerika yerlisi %1, Çinli %1, diğer %5

İnanç: Roma Katolik %76.3, Evanjelik %13.7, Yehova Şahidi % 1.3, Protestan %0.7, diğer %4.8, hiçbiri %3.2

Dil: ispanyolca (resmi), İngilizce

Okur-yazarlık: %95.9 (kadın: %96.1; erkek %95.9)

EKONOMİ (2006)


Para birimi: Kosta Rika colon'u (CRC)

Ulusal gelir: 48.77 milyar $

Kişi başına gelir: 12.000 $

Reel büyüme: %4.7

Enflasyon: %12.1

İşsizlik: %6.6

Yoksulluk sınırı altında yaşam: %18 (2004)

İşgücü: 1.886 milyon kişi (1999) (tarım: %8.6 sanayi: %31, hizmet: %60.4)

Tarım ürünleri: muz, ananas, kahve, kavun, şeker, mısır, pirinç, fasulye, patates

Sanayi ürünleri: mikroişlemciler, işlenmiş gıda, tekstil ve giyim, yapı malzemesi

Dışsatım: 7.931 milyar $

Dışalım: 10.88 milyar $

Elektrik üretimi: 8.4 milyar kw/saat (2004)

Askeri yatırım: Ulusal gelirin %0.4'ü

İLETİŞİM


Sabit telefon:
1.388 (2005)

Cep telefonu: 1.101 milyon (2005)

Radyo istasyonu: AM 65, FM 51 (2002)

TV istasyonu: 20 (2002)

İnternet servis sağlayıcı: 12.751 (2006)

İnternet kullanıcısı: 1 milyon (2005)

İnternet kodu: er

Telefon kodu: +506

ULAŞIM (2006)

Havaalanı: 157

Demiryolu: 278 km

Karayolu: 35.330 km

Suyolu: 730 km

Kaynak:http://www.kubalatinder.org/ex/ulkeler/kostarika.htm


19 Mart 2010

Yeniden sol mümkün mü?

Yeniden sol mümkün mü?

07/02/2010

Doğa-insan, cinsiyet, ırk, inanç, ulus, etnisite, sınıf eşitsizliklerinin aslında iç içe geçmiş ve birbirini besleyen eşitsizlikler olduğunu görmek gerek

FARUK ALPKAYA (Arşivi)

Sol, tarihsel yükünün altında eziliyor.
Yalnızca sol mu?
Bugüne kadar dünyayı anlamak, yorumlamak ve değiştirmek için kullandığımız bütün kavramların içi boşaltılıyor ya da eskidi denerek bir kenara atılıyor. Kavramların tarihsel birer araç olduğu, bizlere belli olanaklar sunduğu ve engeller çıkardığı düşünülürse, onlardan bu kadar kolay vazgeçmemek gerekir. Tam aksine, kavramları gözden geçirerek tarihsel yükleriyle hesaplaşmak, onları yeniden dolaşıma sokup sokamayacağımızı araştırmak kaçınılmaz bir görevdir.

Eski sol
Fransız Devrimi, “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” şiarıyla patladığında, bütün dünyadaki algılamayı kökten değiştiren bir süreci başlattı.
O andan itibaren, siyaset “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik”in sınırlarını çizmek üzerinden yapılmaya başlandı. İlk ayrım, eski ayrıcalıklarını korumaya çalışan muhafazakârlar ile bu ayrıcalıkları tasfiye etmeye çalışan liberaller arasındaydı. Kısa bir süre sonra, liberallerin bu şiarı ulus-devletin sınırları içine hapsettikleri ve yalnızca mülk sahibi yurttaşlar için talep ettikleri ortaya çıktı. Muhafazakârlar, gönülsüzce de olsa, yasa karşısında eşitlik, girişim özgürlüğü ve ulus kardeşliğine indirgenen bu liberal programı kabul etmek zorunda kaldı. Liberal programın çizdiği sınırları yetersiz bulan radikaller ise “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik”in çerçevesini genişletmek üzere harekete geçti: Devrimin sol ucu, “Eşitler Komplosu”nu hazırlayan Gracchus Babeuf’tü. Onu Saint-Simon, Robert Owen ve Charles Fourier izledi.
Radikal akımlar, 1789-1848 arasında sendikalizm, anarşizm, anarko-sendikalizm, Blanquizm gibi geniş bir yelpazeye yayıldı.
1848’de, Marx ve Engels bu akımların reformizmi ile radikalizmi arasında denge kuran aşamalı bir program önerdi: İşçi sınıfı önce ulusal bir sınıf olacak, sonra insanlığı kurtaracaktı.
Bu program 1875’te, Almanya’da Sosyal Demokrat Parti’nin kurulmasıyla solun egemen akımı olduğunu tescil ettirdi. O noktadan itibaren sol, sosyalizme nasıl geçileceği tartışmaları ekseninde yeniden çeşitlendi.

Sanayileşmiş merkez ülkelerde kalabalık bir işçi sınıfı vardı. Bu sınıf, sendikalarda ve partilerde örgütlenmiş, genel ve eşit oy hakkının kazanılmasına paralel olarak siyasete ağırlığını koymaya başlamıştı. Dolayısıyla bu sınıfın partisinin sistem içinde kalarak devlet iktidarını ele geçirmesi ve reformlarla dünyayı dönüştürmesi olası görünüyordu. Sanayinin belli ölçülerde geliştiği ama geniş bir köylü nüfusunun olduğu yarı-çevre ülkelerde hem biçimsel demokrasi yoktu hem de işçi sınıfı nüfus içinde azınlıktaydı. Dolayısıyla, bu ülkelerde seçimle iktidarı ele geçirmek neredeyse imkansızdı. O halde, yapılması gereken işçi-köylü ittifakı oluşturmak ve parti önderliğinde bir devrimle iktidarı ele geçirmekti. Sanayinin neredeyse hiç olmadığı, çoğu sömürge ya da yarı-sömürge olan çevre ülkelerde ise öncelikli sorun bağımsızlığı kazanacak bir ulusal kurtuluş hareketi örgütlemekti.

1900’lerin başlarında sosyal demokrat, Leninist ve ulusal kurtuluşçu olarak üçe bölünen sol, temel tartışmayı iktidarı ele geçirme sorununa odaklarken, bu sorun dışındaki sorunları ikinci plana attı. İktidarı ele geçirmeden önce bu sorunları gündeme getirenleri bozguncu, hatta hain olarak damgalamaktan çekinmedi. 1945’ten itibaren, Immanuel Wallerstein’ın saptamasıyla, “eski sol”un üç türü de kendi ülkelerinde iktidarı ele geçirmeyi başardı, ancak dünyayı dönüştürme konusunda başarısız oldu. Taktik başarının yol açtığı stratejik başarısızlıklar, bu akımlara itibar kaybettirdi ve bu ortamda “yeni sol” doğdu.

Yeni sol
“Eski sol”un iktidarı ele geçirme konusunda başarılı, “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik”i gerçekleştirme konusunda büyük ölçüde başarısız olması, o güne kadar üzeri örtülen, iktidarı ele geçirdikten/devrimden/bağımsızlıktan sonraya ertelenen sorunlara odaklanan çok sayıda hareketin ortaya çıkmasına yol açtı.
Cinsiyetler arası eşitliği savunan kadın hareketi, doğayla eşitliği savunan çevre hareketi, barış hareketi, etnik ve dinsel azınlık haklarını savunan hareketler, insan hakları hareketi, ırk, ulus, cinsel yönelim temelli özgürlük hareketleri 1968’den sonra, “hemen şimdi” talebiyle büyük bir patlama yaşadı, eski solun meşruiyetini sarsarak kendine alan açtı.

Eski solun devlet iktidarı odaklı, “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” üçlüsünden yalnızca eşitliği temel alan, onu da iktisadi eşitliğe indirgeyerek sosyalist ya da halk cumhuriyetlerinin içine hapseden çizgisi 1991’de yıkıldı. Hemen ardından “eski sağ” da çöküş sürecine girdi. Ancak, klasik sağ-sol ayrımının ortadan kalkmaya başlaması, yeni sol hareketlerin başarılı olması sonucunu doğurmadı: Yeni sol, eski sola benzer kurumsal yapılar oluşturarak eleştirdiğine benzemeye başladı. Eski sol ise başarısız da olsa, yeni solun vurguladığı sorunları programına katmaya çalıştı. Siyaset sahnesi ise asıl olarak, klasik tanımlamayla sağ mı sol mu olduğu belirsiz, kültürel alanda muhafazakâr, siyasal alanda radikal, iktisadi alanda liberal bir çizgi izleyen yeni partiler ile geçmişteki çizgisi ne olursa olsun, değişime direnen, kültürel, siyasal ve iktisadi alanda savunmacı ve gittikçe küçülen partiler arasında paylaşıldı.

Yeniden sol

Baştaki soruya dönersek, solun yeniden canlanması mümkün mü? Bu sorunun yanıtı evet ise ne yapmak gerekir ya da özetlediğimiz tarihsel yükten nasıl kurtulabiliriz? Bu noktada, işe ahlaki bir tercihle başlamak kaçınılmaz: Her şeyden önce amaca ulaşmak için araçları meşrulaştırmaktan vazgeçmeli, araç ile amaç ilişkisini yeniden kurmalıyız. Bu temel tercihten sonra geçmişin ışığında yapmamız gerekenler belirginleşiyor: Geçmişte yöntem noktasında ayrışan ve örgüt bağnazlığına kapılan eski sol, demokratik meşruiyet zemininde yeniden biraraya gelmeli.
Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik kavramlarından birini diğerlerine yeğlemekten vazgeçmeliyiz. Bu kavramlar birbiriyle yarışan değil, birbirini tamamlayan kavramlardır, yeter ki iktisadi eşitliğe indirgenmiş bir eşitlik anlayışından kurtulabilelim.

Farklı düzeylerdeki eşitsizlikleri, yasakları ve düşmanlıkları birbirine öncelemeyelim. Yani, doğa-insan, cinsiyet, ırk, inanç, ulus, etnisite, sınıf eşitsizliklerinin aslında içiçe geçmiş ve birbirini besleyen eşitsizlikler olduğunu görelim. Bunlardan birinde eşitlik yönünde atılmış bir adımın diğerlerinin de önünü açacağını fark edelim. Kardeşliği eşitlik ve özgürlük temelinde kurmayı başarabilelim.

Çözümleri birbirine bağlayıp ertelemeyelim: Kadın-erkek eşitliğini, yaş kuşakları arasındaki eşitliği, etnik eşitliği, inanç grupları arasındaki eşitliği hemen şimdi kurmaya başlayabiliriz. Sınıfsal eşitsizliklerin varlığı bu konularda pozitif ayrımcılık yapmamıza, kotalar oluşturmamıza engel değildir. Tıpkı cinsiyetçiliğin, ırkçılığın ve ayrımcılığın her biçimine ve her düzeyde şimdiden yüksek sesle karşı çıkmamıza engel olmadığı gibi.

Gerçekçi olalım: İktidarı ele geçirince dünya yeni baştan kurulmayacak, ama dünyanın yeniden kurulması için elimizde iyi bir dayanak olacaktır.
Evet, yeniden sol mümkündür: Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik ülküsü insanları hâlâ çağırıyor.


FARUK ALPKAYA: Dr., AÜ. SBF

http://www.radikal.com.tr/

* *

4 Mart 2010

Sol = Eşitlik + Özgürlük

Sol = Eşitlik + Özgürlük

http://sicakpaylasimlar.files.wordpress.com/2008/10/ozgurluk.jpg

01/03/2010

Özgürlüğü insanların kendi hayatları ile ilgili kararları kendi iradeleriyle almaları durumu olarak tanımlıyoruz.

O zaman, bütün bu özgürlüğü kısıtlayan durumları, açlıktan, çalışma hayatındaki eşitsizliklerden, toplum baskısından, kadın-erkek eşitsizliğinin yarattığı sorunlardan, hepsinden bahsetmek zorundayız özgürlükten bahsederken

ÜMİT KURT

Ahmet İnsel geçen hafta Radikal İki’deki “Solun rehberi eşitliktir” başlıklı yazısında solu sağ düşün ve akımlardan ayıran esas kavramın, eşitlik olduğunu; sol/sosyalist düşün ve siyasal hareketler eşitliği salt hukuk alanında değil, iktisadi, siyasal ve toplumsal konularda yönlendirici esas ilke olarak benimsediklerini ve sömürüye karşı çıkmanın esas gerekçesi eşitlik ideali olduğunu vurgulaşmıştı (14/02/2010). Bunlar gerçekten önemli ve üzerinde durulmayı ziyadesiyle hak eden argümanlar. Her şeyden önce sol İnsel’in de altını çizdiği üzere insanların insan olarak evrensel eşitliğini savunagelmiştir. Solu yeniden tanımlarken solu teorik ve pratik olarak yeniden okumak ve solun kurulu düzenin iktidarına karşı alternatif bir iktidarı uğrağı olması adına ciddi ve somut adımlar atmak gerekiyor. Bu girişiminin hem dünya hem de Türkiye ölçeğinde solun geldiği noktayı, solun “şimdi ”sini anlamamız ve solun kendi özeleştirisini yapmasına imkân vermesi açısından önemli ve değerli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. İnsel sol açısından eşitliğin yalnızca siyasal ve yasal haklarlarla (kanun önünde eşitlik ‘ütopyası’) sınırlı bir alana hapseldimemesi gerektiğini ifade ederken bunun yolunun eşitliği bir “eşit vatandaşlık statüsü”ne almadan olmayacağı bize hatırlattı adeta.

Eğer sol tahayyülün birincil gönderim noktası olan eşitliği bir eşit vatandaşlık statüsüne almadan tanımladığınız zaman, özgürlüğün olmadığı yerde zaten o tür bir eşitliğin de olmadığını görüyoruz.
Yani en azından, totaliter bir rejimde, gelir eşit bile dağıtılmış olsa; siyasi haklar bakımından bir eşitsizlik vardır, yönetenler ve yönetilenler arasında bir eşitsizlik vardır, yani Orwell’in dediği: “Herkes eşittir bazıları daha eşittir” deyişi gibi bir durumla karşı karşıya olduğumuz söylenebilir. Özgürlüğün olmadığı yerde bir anlamda eşitlikten, eşitliğin olmadığı yerde özgürlükten de bahsedemeyiz.
Bugün bir toplumda işçi işveren arasındaki eşitsizlikler, açlığın baskısı, bütün bu güvensizliğin yarattığı-yaşlılığımda ne olacak, hastalanırsam ne olacak- bir ortamda bireyin özgür olması da çok imkân dâhilinde görülmüyor.

Özgürlüğü insanların kendi hayatları ile ilgili kararları kendi iradeleriyle almaları durumu olarak tanımlıyoruz. O zaman bütün bu özgürlüğü kısıtlayan durumları, açlıktan, çalışma hayatındaki eşitsizliklerden, toplum baskısından, kadın-erkek eşitsizliğinin yarattığı sorunlardan, hepsinden bahsetmek zorundayız özgürlükten bahsederken. Dolayısıyla, bunlar birbirlerini tamamlayan kavramlar, özgürlüğün olmadığı yerde zaten eşitlikten bahsetmek çok anlamlı değil. Yine hakların durumunda olduğu gibi sivil-siyasi-sosyal haklar nasıl birbirlerini tamamlayarak, birbirlerinin içeriğin tanımlıyorlarsa; bunun gibi özgürlük, eşitlik ve dayanışma durumunda da benzer bir birbirinin tamamlama durumundan bahsedebiliriz. Yani bunlar birlikte varolabilen ve ulaşılabilen ideallerdir, onun için Fransız İhtilali’nin sloganı eşitlik, özgürlük ve dayanışmadır. Bunların birini çıkarıp ötekini korumak mümkün değildir.
Zira bunlar birbirlerini tamamlayan/bütünleyen kavramlardır.

Sol ufku ve tahayyülü tanımlarken; solun içsel dinamikleri ve ontolojisini doğru saptamak özellikle “yeni” bir sol tasavvuru açısından önemli. Bu kertede, sol tahayyülü, birbirine eklemlenebilen üç şiar etrafında tanımlayabiliriz: kurulu düzene karşı bir duruş/tavır alış olarak sol, kendi kaderini tayin veya daha dikkatli bir terimle, öz belirleme (self-determination ) ilkesi olarak sol ve öz belirleme ilkesinin failleri olarak insanların yaratıcı eylemlerinin denkliğine, yaşam koşullarının eşitliğine ulaşılması prensibi. Bu üç ilkeyi sol tahayyülün asli/birincil siyasal hedefi olarak değerlendirmek mümkün.

Bu bağlamda sol üzerine kafa yorarken bugün ün dünyasında meydana gelen toplumsal dönüşümle ve değişimle birlikte sınıf yapısının (buradaki sınıf kavramının dar anlamda bir ekonomik kategori olmadığını; aynı zamanda sosyal, siyasal ve kültürel parametreler barındırdığını da söyleyelim ) ve toplumsal yapının da değişime uğradığı gerçeğini göz önünde bulundurarak solu sorgulamaya, eleştirel bir mercekle büyüteç altına almaya ve son kertede solu yeniden tanımlamaya girişmek elzem. Burada, insan özgürleşmesini ve insani varoluşun zenginleşmesini bir devrim etiği olarak gören Marx’ın “insani toplum” ve “toplumsal insanlık” etiğini ve bu etiğin günümüz özgürlükçü sosyalizm tasavvuruna da anlamını veren boyutlarını akılda tutmamız ‘yeni’ ve özgürlükçü bir sol tahayyül için büyük önem arz ediyor.


Ümit Kurt: Boğaziçi Üniversitesi, Siyaset Bilimi

http://www.radikal.com.tr