Asker etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Asker etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Eylül 2010

KOSTA RİKA "Asker olmayınca,Yalnızca barış var"

KOSTA RİKA CUMHURİYETİ


Asker olmayınca, darbe de yok muhtıra da!.. Yalnızca barış var...

KOSTA RİKA Latin Amerika'nın, askeri, dolayısıyla ordusu da olmayan ve 59 yıldır kesintisiz demokrasiyi soluyan tek ülkesi! 1948'deki ufak çaplı bir ayaklanmayı saymazsak, 1917 yılından bu yana, iç savaşsız, darbesiz tam 90 yıldır, hayli yüksek ekonomik göstergelerle, ülke huzur içinde yaşıyor.

1948'de yapılan devlet başkanlığı seçimlerini Otilio Ulate kazanmış ama aralarında komünistlerin de bulunduğu bir grup, Ulate'nin göreve başlamasını engellemek istemiş. Toprak sahibi, PLN'li bir sosyalist olan Jose Figueres duruma el koyarak devlet başkanı olmuş.

1 Aralık 1948'de de sembolik olarak bir duvarı yıkarak, ülkede askerliğin sona erdiğini ilan etmiş; akabinde 1949'da yönetimi Ulate'ye devrettikten sonra, Ulate'nin yaptığı ilk icraat ise, anayasa değişikliğiyle orduyu lağvetmek olmuş (savunma görevi Sivil Muhafızlar'a devredilmiş).

1986'da devlet başkanı seçilen, şimdiki başkan Öscar Arias, bölge ülkeleri arasında imzalanan Orta Amerika Barış Plam'na öncülük etmiş. Ve bölge barışına olan bu önemli katkısından ötürü, 1987 Nobel Barış Ödülü'na layık görülmüş.

1 Aralık, her yıl Kosta Rika'da 'Dı'a de la Abo-liciön del Ejercito', yani 'Ordunun Kaldırılış Günü' olarak kutlanıyor...

Son devlet başkanlığı seçimleri(5 Şubat 2006)

Öscar Arias (sosyal demokrat)


Foto:Öscar Arias

- Ulusal Özgürlük Partisi (PLN - Partido Liberaciön Nacional) %40.92 Otton Solîs (sosyal demokrat) Yurttaş Hareketi Partisi (PAC - Partido Acciön Ciudadana) %39.80 Otto Guevara (liberal) - Özgürlükçü Hareket Partisi (Partido Movimiento Libertario) % 8.4

PORTRE

ABIMAEL GUZMAN (d. 3 Aralık 1934)

PERULU felsefe profesörü, Aydınlık Yol (Sendero Lu-minoso) gerilla örgütünün lideri; 'Presidente Gonzalo' lakabıyla tanınır. Tam adı, Manuel Ruben Abimael Guzmân Reynoso.

Arequipa bölgesinde, Mollen-do'da doğdu. Özel bir Katolik okulunda eğitim gördü. 19 yaşında San Agustın Ulusal Üniversitesi sosyoloji bölümüne girdi. Peru Komünist Partisi'nin (PCP) kurucusu Jose Carlos Mariâtegui'nin eserlerinden etkilenerek Marksizm'e ilgi duymaya başladı. Aynı üniversitede felsefe ve hukuk eğitimini tamamladı. 1962'de profesör oldu. 1965'te ilk kez Çin'e gitti. 1970'lerin ortalarında, Mariâtegui'nin "Marksizm ve Leninizm, devrimin aydınlık yolunu açacak" sözünden esinlenerek, Aydınlık Yol örgütünü kurdu ve yeraltına çekildi. Aydınlık Yol'un tezleri, halk arasında ve özellikle akademik çevrelerde büyük ilgiyle karşılandı.

Aydınlık Yol (PCP/SL), 1980'de "Peru'nun Demirel'i" Fernando Belaünde'nin devlet başkanı seçilmesiyle silahlı mücadeleyi başlattı. 1980-1992 yıllarında, gerillayla hükümet güçleri arasında kentlerde ve kırsalda süren silahlı çatışmalarda yaklaşık 30 bin kişi yaşamını yitirdi. Yandaşlarınca, (Marx, Lenin ve Mao'dan sonra) "komünizmin 4. kılıcı" olarak adlandırılan Guzmân, 1992'de devlet güçlerince ele geçirildi. Askeri mahkemede yargılandı ve ömürboyu hapis cezasına çarptırıldı. 2006 Eylül'ünde yapılan ikinci yargılanmasında yine ömürboyu hapis cezasına çarptırıldı.

Resmi adı: Repüblica de Costa Rica (Kosta Rika Cumhuriyeti)


Devlet Başkanı: Öscar Arias Sanchez (2006)

Bağımsızlık günü: 15 Eylül (1821, ispanya'dan)

Konumu: Orta Amerika. Nikaragua (kuzey), Panama (güney), Atlantik Okyanusu (doğu), Büyük Okyanus (batı) ile çevrili

Yüzölçümü: 51.100 km 2

Başkent: San Jose (1.527.300)

Türkiye ile saat farkı: -8

TOPLUM (2007)


Nüfus: 4.133.884

Nüfus artışı: %1.4

Nüfus yoğunluğu: 80 (km2)

Bebek ölüm oranı: 1000'de 9.45

Ortalama yaşam: 77.21 yıl (kadın: 79.94, erkek: 74.61)

Etnik dağılım: beyaz ve mestizo %94, Amerika yerlisi %1, Çinli %1, diğer %5

İnanç: Roma Katolik %76.3, Evanjelik %13.7, Yehova Şahidi % 1.3, Protestan %0.7, diğer %4.8, hiçbiri %3.2

Dil: ispanyolca (resmi), İngilizce

Okur-yazarlık: %95.9 (kadın: %96.1; erkek %95.9)

EKONOMİ (2006)


Para birimi: Kosta Rika colon'u (CRC)

Ulusal gelir: 48.77 milyar $

Kişi başına gelir: 12.000 $

Reel büyüme: %4.7

Enflasyon: %12.1

İşsizlik: %6.6

Yoksulluk sınırı altında yaşam: %18 (2004)

İşgücü: 1.886 milyon kişi (1999) (tarım: %8.6 sanayi: %31, hizmet: %60.4)

Tarım ürünleri: muz, ananas, kahve, kavun, şeker, mısır, pirinç, fasulye, patates

Sanayi ürünleri: mikroişlemciler, işlenmiş gıda, tekstil ve giyim, yapı malzemesi

Dışsatım: 7.931 milyar $

Dışalım: 10.88 milyar $

Elektrik üretimi: 8.4 milyar kw/saat (2004)

Askeri yatırım: Ulusal gelirin %0.4'ü

İLETİŞİM


Sabit telefon:
1.388 (2005)

Cep telefonu: 1.101 milyon (2005)

Radyo istasyonu: AM 65, FM 51 (2002)

TV istasyonu: 20 (2002)

İnternet servis sağlayıcı: 12.751 (2006)

İnternet kullanıcısı: 1 milyon (2005)

İnternet kodu: er

Telefon kodu: +506

ULAŞIM (2006)

Havaalanı: 157

Demiryolu: 278 km

Karayolu: 35.330 km

Suyolu: 730 km

Kaynak:http://www.kubalatinder.org/ex/ulkeler/kostarika.htm


1 Ağustos 2010

Cehalet "akıl uyuyunca canavarlar ürer"

EvcioğluHaber- Sizlerinde ilgisini çekeceğine inandığım ve paylaşmak istediğim bir yazı bu.. Oldukça ufuk açıcı ve çok anlamlı, düşündürücü, konulara yaklaşımı ise çarpıcı bir yazı.. Haberçek.com/ sitesinde 21.07.2010 tarihinde; Değerli yazar, Hasan UYSAL'ın "Din ve cehalet" başlıklı yazısından bahsediyorum... Kendine has o özel uslubuyla, ülkemiz insanını ve yaşantısını bir sayfalık bir yazıyla öyle anlamlı özetlemişki; sizlerde okuduğunuzda farklı bir yaklaşımla karşılaşacaksınız ve değerlendirmelerinizde göz önünde tutacağınınz bir anektodunuz olacağına inanıyor ve sizlerle paylaşmak istiyorum..

31.07,2010

İşte o özel yazı;***********************

Din ve cehalet

Image

hASAN uYSAL

hasanuysa@gmail.com

Ne diyor Goya; “akıl uyuyunca canavarlar ürer!” Onun için, nereden çıktı bu canavarlar diye sormayın. Zaten akıl fukarası ülkede, bir avuç akıllı da devre dışı değil mi?

Etik değerleri ve ilkeleri kalmayan, kalitesi, eğitim ve zekâ düzeyi giderek düşen bir toplumda yaşıyoruz. Mutsuz, beklentisiz, işsiz insanlar; işi olanın da geçinemediği bir ortam…

Borçlu olmayan yok, onbinlerce insan haciz tehditi altında… Her gün ya terörden, ya trafikten ya da kazalardan onlarca insanın öldüğü bir ülke. Kanser, kalp ve damar hastalıklardan kırılan bir toplum…

Üniversiteleri, kurumları, bürokrasisi dökülen, ancak yolsuzluk ve rüşvetle çarkı dönen, dışarıya her bakımdan bağımlı, bırakın bağımlıyı emir alan bir ülke. Ofisinize çaycı diye almayacağınız kişilerin, hırsızlık zanlılarının yönettiği bir ülke. Ortaçağ düşüncelerinin giderek yaygınlaşıp benimsendiği, iki binli yıllarda başörtüsü, cami, namaz, ezan ve oruç tartışan insanlara sahip bir garip ülke! Ne diyor Goya; “akıl uyuyunca canavarlar ürer!” Onun için, nereden çıktı bu canavarlar diye sormayın. Zaten akıl fukarası ülkede, bir avuç akıllı da devre dışı değil mi?

Bu ülkede sevilen, sayılan, güvenilen bir meslek grubu söyleyin bana! Siyasetçiler mi, hakimler mi, polisler mi, müteahhit, tacir, esnaf, hakimler mi… Mimar, mühendis, doktor mu… gazeteci, tv’ci, danışman, bankacı mı? İmamlar mı, din adamları mı, bürokratlar mı, mankenler mi, şarkıcı-türkücü mü, üniversite hocaları mı yoksa şoförler mi… hangisini saysanız ııh! Askerleri saymıyorum. Haklarında yazmanın yasak olduğu, kapalı olduğu için pis kokuların dışarıya taşınmadığı askerler sayılmaz. Geçin onları da bir kalem. Peki kimi seviyoruz, saygı duyuyoruz?

Biraz düşününce görüyoruz ki, biz ölüleri seviyoruz, saygı duyuyoruz. Yaşarken sevilmeyen insanlar ancak ölünce sayılıyor doğal olarak. Boşuna ölü sevici bir toplum olmadık. Tıpkı boşuna dinci, ırkçı olmadığımız gibi… Böylesi bir ülkenin gidişatından, rejiminden kim memnun olur ki? Genci yaşlısı, kadını erkeği, Türkü Kürdü rahatsız. Peki yerine ne koyacak garibim? Okuması olup okumayan, yazması olup yazmayan insanlarla doldurulmuş bir ülkede, onca cahil, otla büyüyen insan hangi ideolojiyi seçecek? Tabii ki doğuştan eline tutuşturulan ve ideolojinin kucağına oturtulan din ya da ırkçılığın… Kısacası ya İslamcı ya da Alevici veya Türkçü ya da Kürtçü olacak. Kalanı ise Fener, Beşiktaş, GS tartışacak. Var mı zavallının başka şansı? Peki, dünyaya ırk ya da din gözlüğünden bakan, ancak o gözle algılayan bir toplumun geleceği ne olur?

Üniversite öğrencisi… Benim dönemimin orta son öğrencisi kadar bilgiye ve zekâya sahip değil. Algı gücü çok düşük, zaten öyle bir çabası da yok…

Kendi öğrencilerimden söz ediyorum. Oturunca, düşük belli pantolonu yüzünden kıçı ve kıçının üzerine giydiği ip donu ortada. Kısıtlı kelimelerle kurduğu cümlelerin büyük bölümü, sevmediği, kıskandığı kızlar ile hoşlandığı erkekler üzerine kurulu. Ve bir dindar bir dindar. Bana sorduğu soruya asla unutmayacağım;

“Hocam siz gerçekten Darvin’e mi inanıyorsunuz?”

Kızamazsınız ki… Hiçbir şey bilmiyor, Darvin’i Tanrı’nın alternatifi sanıyor. Kafası karışık. İşe ilkokul hayat bilgisi dersinden başlatmak gerekiyor. Taşrada ne gördüyse orada kalmış. Üniversite okuyacağım diye gelmiş, hocaları eğitime muhtaç. Prof. olmuş çalma çırpma tezlerle, verdiği dersi bile bilmiyor. O konuda yazılmış kitapların fotokopilerini okuyor derste öğrencilerine. Ne olur bunların öğrencisi?
*** *** ***

Japonya’da kişi başına insanlar günde ortalama 34 dakika okumaya ayırıyorlarmış. Girmeye kalktığımız AB ülkelerinde ise bu ortalama 26 dakikaya iniyor. Bence çok düşük, bir insan 24 saatin nasıl sadece yarım saatini okumaya ayırabilir? Peki ülkemizde ne kadar bu süre… 6 saniye, evet yazıyla da altı saniye. Hayvanlara hakaret olmasın ama bu 6 saniye ile hayvan bile olunmaz. Hayvan yararlı hiç olmazsa… Hayvan olarak çizildiği için dava açtı başbakan; dua etsin o karikatürist, hayvan dava açmadı ona, başbakan olarak çizildiği için!

Aslında anlatmak istediğim bu değil. Ne anlatacaktık, nelere daldık…
Hafta sonu Kapadokya’daydım. Ürgüp’den geçerken, yitirdiğimiz Mustafa amcayı anımsadım. Mustafa Güzelgöz’ü sanırım hiç duymadınız. Anadolu köylerinin aydınlanması için, 1950’li yıllarda, merkep sırtında köylere kitap taşıyan “merkepli kütüphaneci”dir o. Hani Fakir Baykurt’un bir romanında anlattığı “merkepli kütüphaneci” Mustafa Güzelgöz. Merkeple dolaşamadığı için, son yıllarında Ürgüp’ün Çökek, Cemil ve Karacaören köylerine sabit kütüphaneler kurmuştu. Ve sıkı durun, Kültür Bakanlığı, eleman yetersizliğini gerekçe göstererek bu üç kütüphaneyi de kapattı. Kütüphane açması gereken Kültür Bakanlığı, aydınlanmacı, idealist bir insanın açtığı kütüphaneleri kapatıyor iyi mi? Biliyor ki, okuyan, bilinçlenen bir toplumda onlara ne prim ne oy çıkar. Halk kara cahil kalmalı ki, kendileri pis işlerini rahatça yürütsün.

Okuyun, yalnız çocuklarınız değil, ana babalar da okuyacak. Ana baba okumazsa çocuğunu da okutamazsın.
Okuduğunuz zaman öğreneceksiniz, bileceksiniz, anlayacaksınız, kavrayacaksınız. Ancak o zaman Tayyip’ler ve benzerleri analarını alıp giderler!
” diye bağırmak geçti meydanda kalabalığa karşı.

Her Anadolu’ya geçtiğimde aynı duyguları, düşünceleri yaşıyorum. Ancak, uygar toplumlarda olumlu işleve sahip din, cehaletle buluşursa sonuç felaket oluyor. Din cehaletle, cehalet ise dinle buluşunca ortaya çıksa çıksa korkunç bir garebet çıkıyor.
Bunları yazarken asla kötümserlik yayma düşüncesinde değilim.
Çünkü bir süredir, Türkiye’nin önünü tıkayan Deniz Baykal’dan kurtulduk. CHP ve Türkiye’nin önü açıldı. Ancak biliyorum ki Kılıçdaroğlu ve arkadaşları geliyor gelmesine de; işlerinin ne kadar çetin ve çetrefelli olduğunu da görüyorum.
Yani sözün özü, vakit enseyi karartma vakti değil, gözümüzü daha çok açıp çalışma ve dayanışma vakti.


9 Haziran 2010

Filistin ve Türk solu biraraya geldi


Filistin ve Türk solu biraraya geldi

T24 - "Filistin için İsrail’e Karşı Boykot Girişimi'nin 5-6 Haziran tarihlerinde İstanbul Muammer Karaca Tiyatrosu’nda düzenlenen sempozyumda Filistin ve Türkiye solu bir araya geldi.
Filistin sorununun ve boykot hareketinin tartışıldığı sempozyumun ilk gününde Filistinli ve Avrupalı konukların da katılımıyla kitlesel bir yürüyüş de düzenlendi.
Sendika.tv’nin canlı yayınladığı sempozyum internet kanalıyla 10 ülkeden binlerce izleyiciye ulaştı.



Sempozyumda Filistin halkıyla gerçek bir dayanışmanın İsrail’le ekonomik, askeri ve diplomatik ilişkilerin kesildiği bir uluslararası baskı ile mümkün olduğunun ve boykot kampanyasının da temel hedefinin bu olduğunun altı çizildi.

İsrail - Türkiye ekonomik, askeri ve siyasi ilişkilerinin AKP döneminde tırmanışa geçtiği ayrıntılı araştırma ve analizlerle ortaya konurken, iktidarın ikiyüzlü söyleminin teşhirinin de gerekli olduğu ve solun ve emek hareketinin boykot kampanyası etrafında bir araya gelmesinin bu açıdan kritik önem taşıdığı vurgulandı.

İki günlük sempozyum oturumları ve kurumlar arası görüşmelerin ardından, sempozyumda ortaya konan somut hedefler doğrultusunda Filistin’le dayanışma ve boykot hareketinin örgütlenmesi yolunda pratik öneriler sunuldu ve kararlar alındı.


'Deniz'in yoldaşları'yla Leyla Halid'in yoldaşları buluştu

Sempozyum BDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel, İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Taner Gören ve Filistin Ulusal Boykot Komitesi’nden Muhammad Jaradat’ın konuşmalarıyla başladı.

FHKC, Filistin Ulusal Boykot Komitesi ile İngiltere ve Fransa Boykot hareketlerinden temsilcilerinin Türkiye sol ve emek hareketinden katılımcılarla buluştuğu sempozyumda 6 ayrı oturum gerçekleşti.

Oturumlarda konuşmacı olarak şu isimler yer aldı: FHKC politbürodan Abu Ahmad Fuad,
BNC’den Muhmmad Jaradat, İ
srail Ürünlerini Boykot Yanlısı Yahudiler hareketinden Mike Cushman,
Fransa BDS Hareketinden Sara Caunes, akademisyenler;
Tolga Tören,
Erhan Keleşoğlu,
Günlük gazetesi yazarı Hüseyin Aykol,
Ziraat Mühendisleri Odası’ndan Ahmet Atalık ve belgesel sinemacı Necati Sönmez.


Bu oturumlarda “Filistin Halkının Temel Hakları ve BDS Kampanyasının Hedefleri”, “Siyonizm ve Apartheid”, “Filistin-Türkiye-İsrail; Devletler ve Halklar Arası İlişkiler”, “Türkiye İsrail Ekonomik İlişkileri ve Su, Tarım, Enerji Alanında Görülen Yeni Gelişmeler”, “Akademik ve Kültürel Boykot”, “Filistinle Yeni Bir Dayanışma Stratejisi Olarak Boykot-BDS Hareketlerinden Deneyimler” tartışıldı.


Sansür ve abluka internetle aşıldı


Sempozyumda iletişim olanaklarından da geniş ölçüde yararlanıldı. Sempozyuma gelmek için havaalanına hareket etmesine saatler kala, İsrail polisi tarafından engellenen 48 Arapları hareketinden Muhammed Kanaane sempozyuma bir video mesajla katıldı. Egemen medyadan belirgin bir sansür gören sempozyum, Sendika.TV tarafından canlı yayınlandı. Sendika.TV’nin canlı yayını ile sempozyumu 10 ülkeden 2 binin üzerinden izleyici takip etti.


Taksim’de FHKC sloganları


Sempozyumun ilk gününde oturumların ardından İstiklal Caddesi’nde hemen hemen bütün sol örgütlerin katıldığı kitlesel bir yürüyüş düzenlendi. İsrail saldırganlığının ve AKP ikiyüzlülüğünün protesto edildiği yürüyüşte Filistin halkının kurtuluş mücadelesi selamlandı.

“İsrail’le tüm ikili ilişkiler kesilsin / Filistin İçin İsrail’e Karşı Boykot Girişimi” pankartının arkasında Filistin ve eyleme destek veren örgütlerinin bayraklarının taşındığı yürüyüşte “Filistin'e özgürlük İsrail'e boykot”, “Katil İsrail Filistin'den defol”, “Katil İsrail işbirlikçi AKP”, “Elçi defolsun ilişkiler kesilsin”, “One Minute değil İsrail’e Boykot”, “Yaşasın Filistin Halk Kurtuluş Cephesi”, “Her yer Filistin hepimiz Filistinliyiz” sloganları atıldı.

Yürüyüşün ardından Taksim’de Boykot Girişimi adına bir basın açıklaması yapıldı ve İsrail’le tüm ikili ilişkilerin derhal kesilmesi istendi.
FHKC’den Abu Ahmad Fuad ve İsrail Ürünlerini Boykot Yanlısı Yahudiler hareketinden Mike Cushman da kitleye hitap ederek Türkiye solunun bu dayanışmasını selamladı ve İsrail’e Boykot çağrılarını yineledi.


Eyleme şu örgütler katıldı:
Alınteri,
Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu,
Demokratik Haklar Federasyonu,
Ekim Gençliği,
Emek ve Özgürlük Cephesi,
Emekçi Hareket Partisi,
Eşitlik ve Demokrasi Partisi,
EMEP,
Filistin Halkıyla Dayanışma Derneği,
Halk Cephesi,
Halkevleri,
İşçi Cephesi,
Kaldıraç,
Öğrenci Kolektifleri,
Özgürlük ve Dayanışma Partisi,
Partizan,
Sosyalist Dayanışma Platformu,
Sosyalist Demokrasi Partisi,
Sosyalist Gelecek Parti Hareketi,
Sosyalist Parti,
Sosyalist Umut,
Toplumsal Özgürlük Platformu,
Türkiye Gerçeği,
Türkiye Komünist Partisi,
Ürün Sosyalist Dergi,
Yeşil ve Sol.



Altın Koza sempozyuma taşındı

Adana Büyükşehir Belediyesi'nin son gelişmeleri bahane ederek ipal ettiği Altın Koza Film Festivali de sempozyuma taşındı. Filistin'le dayanışma temalı film ve etkinliklerin yer aldığı festivali iptal eden zihniyeti protesto eden Sinema Yazarları Derneği (SİYAD), sempozyum kapanışında festival kapsamındaki "Kapılar Bazen Açılıyor" adlı belgeseli gösterdi.
SİYAD'dan Alin Taşçıyan'ın sunumunun ardından gösterilen film, İsrail'in Filistinlileri birbirilerinden, evlerinden, işyerlerinden, yaşam kaynaklarından uzak tutan kontrol noktalarını konu alıyor.

http://www.t24.com.tr/

6 Haziran 2010

Şiddet sadece dışarıdan bu ülkeyi seyredenlerin işine geliyor


"GENÇTİK BİZİ KULLANDILAR"

T24 - Bahçelievler katliamından 32 yıl sonra konuşan eski ülkücü Haluk Kırcı, "Adalete hesap verdim. Şimdi sıra Allah'ta...
O zamanlar 20 yaşındaydım, bizleri kullandılar, 5 bin kişinin katili ben miyim?" dedi.

1978 yılında Bahçelievler'de Türkiye İşçi Partili (TİP) 7 genci öldürdükten sonra, 32 yıl cezaevinde kalan Haluk Kırcı, o dönemde yaşananları, yaşadıklarını anlattı.

Sabah gazetesi yazarı Sevilay Yükselir'in "Gençtik, bizi kullandılar!" başlığıyla (6 Haziran 2010) yayımlanan yazısı şöyle:


İşte karşimda

Gazetecilik zor meslek cidden. Düşünsenize benim durumumu. Bir insan var hayatınızda. Hiç tanışmamışsınız. Bir kez bile yüz yüze gelmemişsiniz ama hep nefret etmişsiniz. Adının geçtiği her yerde lanet okumuşsunuz. Ancak birgün kader sizi o insanla karşı karşıya getirmiş ve demiş ki; "İşte o katil karşında oturuyor. Haydi şimdi sor bakalım! Neden 1978'de Bahçelievler'de o 7 Türkiye İşçi Partili (TİP) genci öldürmüş? Neden o gencecik insanların canlarına kıymış?" diye. İşte bu haftaki röportajı tamamen bu ruh haliyle yaptım. Geçtiğimiz günlerde cezaevinden çıkan eski ülkücü katil Haluk Kırcı ile konuştum. Aklıma gelen her şeyi sordum. O da bütün samimiyetiyle cevap verdi. Saatler sürdü söyleşimiz. Röportajın sonunda kendisine de itiraf ettim: "Buraya gelirken ellerim ayaklarım titriyordu. Hatta bir ara gelmemeyi bile düşündüm. Ancak iyi ki gelmişim. Çünkü anlattıklarınızdan gençlere, özellikle şiddete meraklı gençlere ulaştıracak çok doğru mesajlar aldım.
Evet; bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş demektir. Şiddet, sadece şiddeti doğurur!"

****************************************


Bahçelievler katliamındaki rolünüzü kabul ettiniz. "Evet ben yaptım!" dediniz.

Evet kabul ettim. Reddetmedim.

Ama bana biraz önce de, "Pişman olsam neye yarar ki!" dediniz. Sonuçta siz bir katilsiniz! Nedir samimi duygularınız?

Ben yaşadıklarımın hesabını adalete verdim. Hatta fazlasıyla verdim. Bahçelievler olayı olduğunda 20 yaşındaydım. Şimdi 52 yaşındayım. Ben 20 yaşındayken Türkiye bir kardeş kavgasının içindeydi. Soğuk savaş operasyonları can alıyordu. Bugün o tecrübeleri yaşamış, o keşkelerin peşine düşmüş biri olarak söylüyorum. Bir insanın hayatından daha değerli bir şey olamaz. Ben "Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş demektir" diyen bir dine inanıyorum. Adalete hesap verdim. Asıl şimdi Cenab-ı Allah'a vereceğim bir hesap var. Şiddetle, vurarak, kırarak bir şeyleri çözmek mümkün değil. Şiddet şiddeti doğuruyor. Şiddet sadece dışarıdan bu ülkeyi seyredenlerin işine geliyor.


Oyuna getirdiler

Niye öldürdünüz?

Bu bir cinnet hali. Toplumsal cinnet hali. Ben ülkemin komünist işgal tehdidi ile karşı karşıya olduğuna inanmıştım. Bu tehdidi yapanlar şiddet uyguluyordu. Ellerinde silahlar kurtarılmış bölgeler ilan ediyor ve halk mahkemelerinde idam cezaları veriyorlardı. Bu devlete sahip çıkan, bu işgale direnen sadece biz vardık. Buna inanmıştık. Oyuna geldiğimizi anlayabilmek için 12 Eylül darbesinin yapıldığını görmemiz lazımdı. Sanal bir alemde yaşıyorduk ve çok kıyıcı olmuştuk. Benim yaptığım muhasebeyi bugün hayatta olan ve sokakta dolaşan 5 bin katil de yapıyor mu acaba?


Dİğer katiller nerede?

Ne demek istiyorsunuz yani?

1970'li yıllarda tam 5 bin genç öldürüldü. Öldürülenler arasında benim canciğer arkadaşlarım vardı. 5 bin genç öldüyse, beş bin cinayet ve beş bin katil var demektir. Bu beş bin cinayetten yargılananlar arasında en uzun süre cezaevinde yatan kim? Bu cinayetlerin en fazla muhasebesini yapan kim? Sadece ben miydim katil olan? Ben cezamı çektim. Peki ya diğer katiller nerede? Geriye dönüp baktığım zaman kendim bile hayret ediyorum. Benim yedi sülalemde karakol yüzü gören insan yok. Ben cinayet işledim evet, adam öldürdüm. Allahın yarattığı bir canı almak akıl işi mi? Değil. Yüz bin kere değil. Bahçelievler olayı trajik bir olay. 12 Eylül öncesi cinayetlerinin sembolü oldu. Ama o öldürülen beş bin kişinin hepsinin katili ben değilim.


Bir de azmettirenler var değil mi?

Bu oyunun ne kadar çapraşık bir oyun olduğunu o dönemi yaşayanlar bilir. Çorum'u, Maraş'ı kim azmettirdi? 1 Mayıs 1977'yi kim planladı? O dönem Türkiye'yi yönetenlere bakın. Sokakta oluk oluk kan akıyor, parlamento aylarca Cumhurbaşkanı seçemiyor. İkisi de aynı işe hizmet ediyor. Darbeye! İşin ilginç yanı ne biliyor musunuz? Yıllar sonra ben 1999'da yakalanıyorum. Sayın Ecevit o zaman Başbakan. Dedi ki basına; "Haluk Kırcı vicdanını temizlemek için konuşsun!"
Eğer Türkiye'de vicdanı temizlemesi gereken insanlar varsa onlar, öncelikle o gün Türkiye'yi yönetenlerdir. Ben 20 yaşında genç, atak, kesin kabulleri olan sıradan bir insandım. Benim yaptıklarımla Türkiye eğer saplantıya girecekse, benim vicdanımı temizlememle Türk gençliği kurtulacaksa ben her şeyi yaparım. Ben 20 yaşındaydım, onlar ülkeyi yönetiyorlardı. Böyle bir saçmalık olabilir mi Sevilay Hanım?


Özel operasyonlar

Kontrgerilla mıydı peki?

O kadar basit değil. Ama Türkiye'de maalesef çok ciddi boyutta özel harp operasyonları yapılmıştır. Bu operasyonlardan birebir bildiklerim var. Bunu da çok açık şekilde söyleyeyim. Mesela Haziran 1979'da MHP Genel Merkezi'ni kimler kurşunladı? 1980'de Ziraat Mühendisleri Birliği'ne kimler saldırdı? Kimler oradaki insanları öldürdü?

Kimler?

Baksınlar. Bu olayların dosyaları orada duruyor. Yıllar sonra ordunun içinde birileri hakkında dosya açıldı, kapatıldı gitti.


Kİtabımda yazdım

Provokasyon mu diyorsunuz?

Evet provokasyondur. Bir tane değil ki; yüzlerce var. 'Adamların dosyası var' diyorum. Bu saldırıları yapanların asker kökenli oldukları tespit edildi. Ben size bir şey söyleyeyim. 1974'den sonra Kürt vatandaşlarımızın yoğun olarak yaşadığı bölgelerde Ülkü Ocakları kurulmuştur. Kimler kurdurtmuştur o ocakları? Oradaki arkadaşlarımıza kimler yardımcı olmuştur? Kimler bu arkadaşlarımıza silah ve mermi getirmiştir?


Asker mi diyorsunuz yani?

Yüzde doksan dokuz. Ben yazdım zaten. "Zamanı Süzerken" adlı kitabımda var. Maalesef o günkü şartlar değiştiği için kimseye anlatamıyorsunuz bunu.


28 Mayıs 2010

27 Mayıs Bakanlar Kurulu Tutanakları: İlk kez!


27 Mayıs Bakanlar Kurulu Tutanakları:
İlk kez!




Yapı Kredi Yayınları, 27 Mayıs darbesi sonrası askeri hükümetinin bakanlar kurulu tutanaklarını ilk kez ve sansürsüz yayımladı. Yakın tarihin sırları ortaya çıktı…

27 Mayıs 2010 Perşembe,

KÜRŞAD OĞUZ / ÖZEL HABER

50 yıl önce bugün, Türkiye’de darbeler dönemi başladı.

27 Mayıs 1960’ta, Türk Silahlı Kuvvetleri adına yönetime el koyan Milli Birlik Komitesi (MBK) TBMM ve hükümeti feshederek her türlü siyasal faaliyeti yasakladı. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, TBMM Başkanı Refik Koraltan ile bütün bakanlar kurulu üyeleri ve Demokrat Parti’nin önde gelen yöneticileri hemen tutuklandılar. İzleyen günlerde de birkaç istisna dışında bütün DP milletvekilleri gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında, Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun başta olmak üzere bazı yüksek rütbeli subaylar da vardı.

28 Mayıs’ta MBK, Orgeneral Cemal Gürsel’e MBK başkanlığının yanı sıra, başbakanlık, milli savunma bakanlığı ve başkumandanlık görevlerini de verdi. Gürsel asker ve sivil üyelerden oluşan bakanlar kurulu listesini aynı gün ilan etti.

Birinci Cemal Gürsel Hükümeti’nde (30 Mayıs 1960 – 5 Ocak 1961) görev alan üyelerin sayısı, yapılan değişikliklerle beraber otuzdu. Bu hükümette beş asker ve asker kökenli üye bulunuyordu. Başbakan da dahil olmak üzere toplam üç asker üye, aynı zamanda yasama yetkisini üzerine almış olan MBK’nın da (Milli Birlik Komitesi) üyeleriydi. Beş asker üyenin arasında, iki orgeneral, bir emekli korgeneral ve bir de tuğgeneral vardı. Sözü edilen üyeler Orgeneral Cemal Gürsel, Orgeneral Fahri Özdilek, Tümgeneral İhsan Kızıloğlu, kısa bir süre sonra tümgeneralliğe terfi edecek olan Tuğgeneral Sıtkı Ulay ve emekli Korgeneral Hüseyin Ataman’dı. Diğer üyeler arasına üniversite öğretim görevlileri, yargı mensupları, değişik bakanlıklardan gelenler ve bir de işadamı vardı.

Darbe sonrasının ilk Bakanlar Kurulu, 2 Haziran 1960’ta gerçekleştirildi…

SANSÜRSÜZ YAYIMLANIYOR
Ve bugün, Türk siyasi tarihinin yakın dönemine dair yayımlanabilen pek az sayıdaki belgeye bir yenisi ekleniyor: 27 Mayıs Bakanlar Kurulu Tutanakları... Yapı Kredi Yayınları, steno ile tutulup daktilo edilen, 2 Haziran 1960-16 Kasım 1961 tarihleri arasındaki 123 Bakanlar Kurulu tutanağından ulaşılabilen 111’ini kısaltmadan ve hiçbir sansüre uğratmadan yayımlıyor. Prof. Cemil Koçak’ın özenli çalışmasıyla hazırlanan kitap, yakın dönem siyasi tarihimize açılan çok önemli bir kapı niteliğinde.

Koçak, şöyle diyor: “27 Mayıs 1960’ın 50. yıldönümünde sanırım bu belgeler geçmişimize ilişkin tartışmalarımızda önemli rol oynayacaktır. Tutanakların önemi ve değeri hakkında herhangi bir yorumda bulunmak bile gereksiz. Uzun bir süre önce, Milli Birlik Komitesi Tutanakları, ama yalnızca açık toplantı tutanakları, TBMM tarafından, tıpkı TBMM Tutanak Dergisi gibi, araştırmacılara açılmıştı. 27 Mayıs Bakanlar Kurulu Tutanakları, bir dönemin zihniyetini açığa çıkarmak bakımından önemli belge niteliğindedir.”

İki ciltten oluşan tutanaklarda (2 Haziran 1960 – 6 Ocak 1961 ve 6 Ocak 1961 – 16 Kasım 1961), bugünün siyasi tartışmalarının kökenini de ortaya koyan pek çok kayıt mevcut. Cemil Koçak’ın bütün tutanakları elden geçirdikten sonra yaptığı değerlendirmeler de en az tutanaklar kadar önemli.

İşte tutanaklardan yola çıkarak Koçak’ın yaptığı değerlendirmelerden, önemli konulara ilişkin bazı bölümler…

“İKİNCİ CUMHURİYET”İN İLK TELAFFUZU
Birinci Cemal Gürsel Hükümeti’nin programında “kurulacak İkinci Cumhuriyet”ten söz ediliyordu. Cumhuriyetin bir kırılma noktasında bulunduğunu açıkça belirten bu tanımlama hızla yaygınlaşacak ve bugünden bakıldığında hayli hayret verici olsa da, döneme “İkinci Cumhuriyet” adını vermek olağanlaşacaktır.
Bugünden bakıldığında, cumhuriyete numara vermenin, 27 Mayıs darbesiyle başladığını hatırlamak hayli şaşırtıcı gelebilir. O sırada iktidarda bulunan asker – sivil bürokratik siyasal elitin cumhuriyetin yeni bir ruha ihtiyacı olduğu iddiasında bulunması, yaygın bir eğilimi temsil ediyordu. Eğer 27 Mayıs darbesinden itibaren hükümet programının açıklandığı güne kadar “İkinci Cumhuriyet” tanımı telaffuz edilmemişse, bu tanımı ilk kullananın bizzat 27 Mayıs’ın ilk hükümeti olduğunu söyleyebiliriz.

SİYASETTE EĞİTİM KRİTERİ VEHBİ KOÇ’A TAKILDI
Bakanlar Kurulu’nun yedinci toplantısında, siyasal partilerin ocak ve bucak örgütlenmelerinin kaldırılmak ve siyasete katılmak için de eğitim seviyesi konulmak istenmesi üzerinde durulmalıdır. Ancak yeterli eğitimden geçmiş olan kişilerin politika yapabilecekleri görüşü, bu türden elitist bir yaklaşım, burada kendini bir kez daha açığa çıkarmaktadır…
Görüşmelerin seyrinden anlaşıldığı kadarıyla, ancak lise mezunu olan kişilere politika yapma hakkı tanınmak istenmektedir. Seçmen olabilmek için, herhangi bir eğitim derecesinin aranmasına gerek görülmemişti. Fakat bu görüş de yabana atılmamalıydı ve dikkate alınan bir görüştü. Hükümetin asker kanadından Sıtkı Ulay’ın, Vehbi Koç’un da eğitiminin yetersizliğine dikkat çekip, bu koşullarda onun da politikaya katılamayacağını hatırlatması, bu konudaki kısıtların bazı sonuçlarına dikkat çekmek bakımından anlamlıdır.

27 MAYIS’IN PROPAGANDA FAALİYETLERİ

Hükümetin geniş kitlelere yönelik propagandaya verdiği önem dikkat çekicidir. Bu önem, aynı zamanda karşı propagandanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır. Karşı propagandanın yoğunluğu ve dikkate değer yönleri, hükümetin her fırsatta propagandaya olan ihtiyacını doğuruyor ve arttırıyordu. Bakanlar Kurulu’nun yedinci ile on üçüncü ve otuz beşinci toplantılarında, propagandaya özel olarak değinildiğini görüyoruz. Radyo yayınlarının ve radyo alıcılarının daha geniş kitlelere ulaşabilmesinin sağlanmasına çalışılması, hükümetin propagandaya verdiği önemi göstermektedir. Basın ve kitap aracılığıyla halka ulaşılması da hedef olarak zikrediliyordu. Bu anlamda hükümet, tek parti döneminin halk ve halkçılık söylemine geri dönmüşe benzemektedir. Halkla buluşma, halka karşı sevecen ve anlayışlı tutum ve nihayet halkın her konuda yeniden aydınlatılması ve bilgilendirilmesi ve bunun için de halka yönelik doğrudan hitap yöntemlerinin ve kanallarının geliştirilmesi, hep gündemdedir. Bakanlar Kurulu üyelerinin büyük bir kısmı da, basınla iyi geçinmenin öneminden söz etmektedirler. Bakanlar Kurulu’nun otuz beş ve otuz yedinci toplantılarında zikredilen basına kağıt temini, bu ilişkinin iyi bir örneği olarak karşımıza çıkmaktadır.

“SUBAYLARI PERİŞANLIKTAN KURTARMAK İÇİN…”
Bir askeri hükümette elbette orduyla ilgili meseleler ön planda yer alacaktır. Nitekim, Bakanlar Kurulu’nun daha üçüncü toplantısında, başbakan, ordu içi terfilerde yaşanan sorunu dile getirmişti bile… Terfi edemeyen subaylar, Danıştay nezdinde itiraz ederek terfilerini sağlıyorlardı. Danıştay, idari yargı olarak, ordu içindeki terfilerin itiraz merci halindeydi. Bu durum, anlaşılan ordunun üst yönetim kademesinde sıkıntı yaratmıştı ve bir an önce bu usulden vazgeçilmek isteniyordu.

Orduya gösterilen yakın ilgi, yalnızca manevi alanda kalmayacak, fakat tıpkı memurlara gösterilen yakın ilgide olduğu gibi, subayların da maddi imkânlarının geliştirilmesine gayret edilecektir. Bu konuda özellikle başbakanın vurgulamaları ve hatırlatmaları dikkate değerdir. Başbakan, Bakanlar Kurulu’nun dördüncü toplantısında,, “subayları içinde bulundukları perişanlıktan kurtarmak” için, “milletin ordusuna olan sevgisinden istifade” etmek gerektiğinden söz ediyordu.

Birinci Cemal Gürsel Hükümeti’nde gerçekleşen geniş tasfiyeden sonra, ordu içindeki tasfiyenin etkilerini yumuşatma operasyonu olarak da nitelendirilebilecek gelişmeler gözden kaçmamalıdır.

Ordudan uzaklaştırılan subaylar için üniversiteye girişte kolaylık sağlanmasına çalışılması, bu çerçevede ele alınmalıdır. Öneri, Bakanlar Kurulu’nun otuz ikinci toplantısında, MBK üyesi de olan hükümetin askeri kanadından Milli Savunma bakanı Org. Fahri Özdilek’ten gelmişti ve askeri kanattan bir başka hükümet üyesi olan Sıtkı Ulay’ın da desteğine sahipti. Nitekim, başbakanın da bir kolaylık talep etmesi, bu meselenin yumuşatıcı etkisini göstermektedir.

Milli eğitim bakanı ise yeni emekli olmuş bir albayın Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi’ne yaşamayan diller bölümüne bir nolu öğrenci olarak kaydını yaptırmıştı ve bundan şeref duyduğunu açıklıyordu. Öyle anlaşılıyor ki, Bakanlar Kurulu’nun sivil bürokratları da iç hiyerarşiyi özümsemiş gibiydi.

Diğer yandan, Bakanlar Kurulu’nun otuz sekizinci toplantısında, bu kez yine emekli edilmiş olan subaylara Petrol Ofisi bayiliği verilmesi isteğine, ordudan tasfiye edilen subaylara karşı bir yumuşa(t)ma operasyonu olarak da bakılabilir.

GÜRSEL’İN ÖNERİSİ: KÜRT TEHCİRİ

Başbakanın daha ilk toplantılardan birinde, Bakanlar Kurulu’nun üçüncü toplantısında, Kürt sorunundan söz etmesi manidardır. Başbakanın bu konuşmasından, eski iktidar mensupları gibi, pek çok Kürt aktivistin de gözetim altına alındığı belli olmaktadır. Daha da önemlisi, eski iktidar ile Kürtler arasında kurulan ama asla kurulmaması gerektiği belirtilen ilişki de dikkat çekicidir. Başbakan, özellikle Demokrat Parti iktidarını Kürtlere yakın davranmakla suçlamıştı. Başbakan, diğer yandan, komünistlerin de bu konudaki girişimlerini vurguluyordu. Daha ilk adımda, Doğu’dan Batı’ya göçürülme gündeme gelmişti bile… Bu da, tek parti dönemi politikalarına bir geri dönüşün işareti idi. Oysa Başbakan, Türkiye’de Kürt olmadığı kanısındaydı.

Bakanlar Kurulu’nun dördüncü toplantısında, başbakan, Doğu’dan Batı’ya göçürülmeyi ciddiyetle önermektedir. Tutuklamalar, yalnızca eski iktidar mensuplarıyla sınırlı kalmamış ve Doğu’da da epey tutuklama olmuştu. İşin ilginç yanı, başbakanın Kürtçülük hareketini teşvik edenin Moskova olduğundan hiç kuşkusunun olmamasıydı.

Bakanlar Kurulu’nun yedinci toplantısında ise, başbakan, Kürt aktivisti toplam 164 kişinin Sivas’ta gözetim altında tutulduğunu açıklıyordu. Başbakanın talebi, Doğu’dan Batı’ya göçürülme idi. İçişleri bakanı da aynı görüşteydi. Fakat yasaların yetersizliğinden de şikayetçiydi. Bu konuda 5398 sayılı yasa ile 1947-50 yılları arasında benimsenmiş olan yasalar da mevcuttu. Fakat “eski kanun, tehcir esasına dayanıyordu.” O zamanlar Doğu’dan Batı’ya göçürülme, İskân Kanunu temelinde gerçekleştirilmişti. İçişleri bakanının verdiği bilgiye göre, Muş, Bitlis, Van, Diyarbakır ve Erzurum bölgelerinden 164 kişi gözetim altına alınmıştı. Fakat bütün bunlar, “esas 85 aile” idi. Aile efradı ise eski bölgelerinde kalmıştı. Aslında görünen odur ki, bütün bunlar, tek parti döneminin iskân politikalarının tekrarı bir girişimdi.

Bakanlar Kurulu’nun yedinci toplantısında gündeme gelen bu görüşler, yine o birinci toplantıda da, Kürtler için “tehcir”e kadar uzanan önlemler paketi ile dikkat çekmektedir. Hükümet üyeleri de, bunun “demokrasi”yle ilgisini kurmakta zorlanıyor ve daha sonra gelecek olan hükümetlerin “demokrasi prensipleri üzerine hürriyetleri iade edebileceğinden” söz ediyordu.

İSTANBUL’DAKİ SERSERİLER MUŞ’A…

Bu arada, hazırlanan ve Bakanlar Kurulu’nda tehcire benzetilen yasa tasarısından da söz edilmelidir. İçişleri bakanı bile, tasarının tehcire benzediğini ve antidemokratik göründüğünü ifade etmişti. Doğu’dan 400 aile tehcire uğrayacaktı. İskân Kanunu da yenilenecekti. İstanbul’dan da serseriler Muş’a sürülecekti. Başbakan da bütün bunlara taraftardı. Yörenin emniyeti ve idarecileri, gereken soruşturmaları tamamlayacak; tehlikeli ve şüpheli gördükleri isimleri, Bakanlar Kurulu’na bildirecekti. Bakanlar Kurulu’nun kararıyla bu isimler tehcir edilecekti.

Başbakana göre, Alevilere Kürt denildiğinden, Aleviler, Şiiler ve Bektaşiler otomatikman Kürt oluyordu. Sünniler de, onlara düşman oluyordu. Çözüm, onlara kendi benliklerini öğretmekti. Mezhep farklılıkları, ayrılıkları ve çatışmaları da bu meseleyle yakından ilgiliydi. Amaç, mezhep ayrılıklarını ortadan kaldırmak olmalıydı. Aleviliğin içinde bulunduğu durum düzeltilmeliydi. Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Alevilik masası oluşturulmalıydı. Böylece, Aleviler, Kürtçülükten ayrılırlardı. Kürtçülük, Alevilik ve din meselesi iç içe girmişti. Başbakan, İmralı’ya yobazları doldurmak istiyordu. Din reformu gerekiyordu ve ibadet dili Türkçe olmalıydı. Ayrıca camilere tertemiz sıralar konulmalıydı. Amaç, İslamı modern ve tertemiz bir hale getirmek olmalıydı.

Bakanlar Kurulu’nun 35. toplantısında ise, Kürt aktivisti memurların görevlerinden uzaklaştırılmaları ve öğretmenler arasında Kürtçe konuşan Kürt asıllı öğretmenlerin de yine aynı şekilde görevlerinden alınmaları talep edilmişti. Kürt asıllı olanlar, Doğu’da öğretmen olarak görevlendirilmemeliydi.

RADYODA TÜRKÇE KURAN TARTIŞMASI
Bakanlar Kurulu’nun otuz beş ve otuz sekizinci toplantılarında, Türk öğrencilerin eğitim için Mısır’daki el-Ezher Üniversitesi’ne kayıt olmalarının engellenmesi gündeme gelmişti. Bu, Araplaşma olarak da görülüyordu. Bu türden eğilimlerin engellenmesi için de, Türkiye’deki imam-hatip okullarında ve ilahiyat fakültelerinde reform yapılması söz konusuydu. Başbakan, ezanın Türkçe okunmasından yanaydı. Türkiye’de halihazırda toplam 19 imam-hatip okulu vardı. Bu sayı İstanbul’da iki – üç taneydi.

Maliye Bakanı Kemal Kurdaş, arkadaşından bir mektup aldığını anlatıyordu. Arkadaşı, mektubunda, 1959 yılının ramazan ayında sokaklarda ezan sesinden geçilmediğinden şikayetçi olmuştu. Kurdaş’a göre bu, bir münevverin feryadı idi. Kurdaş’a göre de taviz verilmemeliydi. Radyoda Kuran okunmamalıydı. Aksi davranış taviz olurdu. Dışişleri Bakanı Selim Sarper de, Kuran’ın Türkçe okunmasından yanaydı.

Adalet Bakanı Ekrem Tüzemen de, Bakanlar Kurulu üyelerinin tamamının radyoda Kuran okunmasından yana görüş bildirdiğine dikkat çektikten sonra; radyoda Kuran okunmasın diyen bir üyenin bulunmadığını tekrar ettiğinde, Osman Tosun, bu öneriye karşı çıkan tek üyenin kendisi olduğunu hatırlatmak ihtiyacı duymuştu. Tüzemen, teenni ile hareket edilmesinden yanaydı ve ona göre Atatürk bile zamanında öyle yapmıştı. Bakana göre dinciler çıkarcıydı. Ancak, zaten yeni vergi yasaları hayli tepki doğurmuştu. Şimdi bir de bununla ilgili tepkiler doğmamalıydı.

SAİD-İ NURSİ’NİN MEZARI ISPARTA’DA
Bakanlar Kurulu’nun beşinci toplantısındaki görüşmelerden açıkça anlaşılmaktadır ki, Said-i Nursi’nin Isparta’da ölmesi ve Urfa’da defnedilmesi rahatsızlık yaratmıştı. Başbakana göre Urfa, bu nedenle ve bu vesileyle Kürtlüğün merkezi haline gelebilecekti. Başbakan Said-i Nursi’nin Isparta’da defnedilmesinden yanadır ve bunu da kamuoyuna sunarken, yine dini ve ruhani bir atmosferde sunmayı tercih etmektedir. Güya bizzat Said-i Nursi, defin yeri olarak Isparta’yı tercih ettiğini açıklayacaktır.

Bakanlar Kurulu’nun on birinci ve on ikinci toplantılarında, Said-i Nursi’nin mezar yerinin değiştirilmesinin gerçek nedenleri, mezarın siyasi bir merkez olma ihtimali karşısında mezar yerinin değiştirilmesi planı ve planın uygulanması ile gerçek mezar yeri de tutanaklardan anlaşılmaktadır. Görünen, planın fikir babasının başbakan olduğudur. Öyle anlaşılıyor ki, uygulama içişleri bakanına düşmüştü. Cenazenin nakil senaryosu tamamen tertiptir. Günümüze kadar yeri hayli tartışmalara neden olan mezarın Isparta’da olduğu artık açıkça anlaşılmaktadır.

1960’TA 520 BİN GAYRİ MÜSLİM AZINLIK
Bakanlar Kurulu’nun beşinci toplantısında yapılan görüşmelerden anlaşıldığı kadarıyla, devletin elinde gayri Müslim azınlıklara ilişkin resmi rakamlar vardı. Buna göre, Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin, Süryanilerin ve Keldânilerin nüfusları, üstelik bağlı oldukları mezheplere göre derlenmişti. Toplam 520 bin civarında gayri müslim azınlık nüfus saptanmıştı. 1960 yılında yapılan nüfus sayımına göre, Türkiye nüfusu yaklaşık olarak 27.800.000’di. Bu durumda gayri Müslim azınlıkların toplam nüfus içindeki oranı yaklaşık olarak sadece yüzde iki idi.

“İŞÇİLER PAZAR GÜNÜ DE ÇALIŞSIN”

Bakanlar Kurulu’nda sosyal sorunların bir alt dalı olarak işçiler de gündeme gelmekteydi. Ancak işçilere yakın ilgi gösterildiğini söyleyemeyiz. Nitekim, Bakanlar Kurulu’nun sekizinci toplantısında, işsizlik sorunu gündeme geldiğinde, işsizlik sigortası oluşturulması yönündeki öneriye, ekonomik yetersizlikler ve istikrar önlemleri adına karşı çıkılacaktır. İşçi ücretlerine yapılacak zam sözkonusu olduğunda da benzer bir tepki gösterilecektir.

Bakanlar Kurulu’nun kırkdördüncü toplantısında, subaylara ekstra kömür dağıtımı gündeme geldiğinde, hemen ardından işçilere ücretli izin verilmesi talebi tepkiyle karşılanacaktır. Başbakan da buna katılmıştı. Askerler, hep çalışılmasından yanaydı. Aynı şekilde Kızıloğlu da, pazar günleri bile çalışılmasından yana olduğunu söyleyecektir. Memurlara gösterilen tolerans, işçiler sözkonusu olduğunda hiç hatırlanmıyordu bile…


MEMURLAR İÇİN HARCAMAYA HOŞGÖRÜ

İlginç olan nokta, ekonomik yatırımlara ara verilmekte olan bir dönemde, memurlar için harcamalarda gösterilen hoşgörü ve destektir. Bu da, bürokrasinin hükümet üzerindeki itibarını göstermektedir. Bu anlamda memurlar baştacı edilmiştir. Hükümet üyeleri, memurlara karşı son derece anlayışlı ve onları destekler durumdadır. Döviz darlığına karşın, memur ailelerinin yurtdışında tedavi sorununun gündeme gelmesi ve sorunun olumlu yönde çözülmesi de buna işarettir. Buna karşılık, işçilere ve işsizlikle mücadeleye aynı oranda ilgi gösterildiği söylenemez.


http://www.haberturk.com

18 Mayıs 2010

'Hayata Dönüş'te fatura askere çıkarıldı



'Hayata Dönüş'te fatura askere çıkarıldı



T24 -“Hayata Dönüş Operasyonu”nda, İstanbul Bayrampaşa Cezaevi’nde tutukluyken ölen ve yaralananlarla ilgili başlatılan soruşturma, 10 yıl aradan sonra tamamlandı.

13 Mayıs 2010






Askerlerin görev sınırlarını aştıkları, aşırı güç ve silah kullandıkları iddiasıyla hazırlanan iddianamede, yetkililer değil de olay sırasında vatani görevini yapan 39 er hakkında 41 kez müebbet hapis cezası istendi. Haberturk gazetesinin haberine göre, İstanbul Bayrampaşa Cezaevi’nde 12 tutuklu ve hükümlünün ölümüne, 29’unun yaralanmasına yol açan görevliler hakkında 10 yıldır yürütülen soruşturma nihayet tamamlandı. Bakırköy 13. Ağır CezaMahkemesi’nin kabul ettiği iddianameye göre, “ölümlerden”, yalnızca operasyon sırasında vatani görevini yapan 39 er sorumlu tutuldu. Erler hakkında, “kasten öldürme” ve “öldürmeye teşebbüs” iddiasıyla, ölü ve yaralı sayısı kadar, 41 kez müebbet hapis istendi. 39 er, görev sınırlarını aşarak, aşırı güç ve silah kullanmak suretiyle 12 kişinin ölümüne, 29 kişinin de ağır yaralanmasına neden oldukları iddiasıyla yargılanacak.

Valilik izin vermeyince gecikti

İddianamede, tutukluların bulunduğu koğuşlara yönelik operasyonda, fiili olarak Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığı’nın görev aldığına, ancak ısrarlı yazışmalara rağmen olay günü görevli olan personelin isminin ve sayısının Jandarma Komutanlığı tarafından bildirilmediğine dikkat çekildi.

İddianamede ayrıca, Eyüp Cumhuriyet Savcılığı’nın yazısına, Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığı’nın 24Mart 2006’da, “Operasyona katılanlarla ilgili bilgi belgeye rastlanmadı’ yanıtını verdiği, İstanbul Valiliği’nin 2003 yılından beri üç kez ‘soruşturma izni vermemesi’ nedeniyle savcılığın bu kez de suç duyurusunda bulunarak tekrar İdareMahkemesi’ne başvurduğu,Mahkemenin de 21 Eylül 2006’da, valilik iznini yok sayarak soruşturma izni verdiği bilgisi yer alıyor.

Çoğu yanarak can verdi

Operasyonun 16 saat sürdüğü belirtilen iddianamede, ölen tutuklu ve hükümlülerin, uzakmesafeden atılan ateşli silahla, yanarak, iç kanama ve dumandan zehirlenme nedeniyle öldükleri kaydediliyor. Eyüp Cumhuriyet Savcısı Ali İhsan Demirel’in hazırlayıp ağır cezaların bağlandığı Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na sunduğu fezleke, Bakırköy Cumhuriyet Savcısı Raif Bıkmaz tarafından iddianameye dönüştürüldü.

41 kez müebbet istendi ama...

Şüpheliler hakkında; suça iştirak iddiasıyla, öldürülen tutuklu ve hükümlü sayısı kadar 12 kezmüebbet, öldürmeye teşebbüs iddiasıyla da yaralı sayısı kadar, 29 kez müebbet hapis istendi. Ancak, iddianameye TCK’nın 24.Maddesi’nin (Yetkili birmerciden verilip, yerine getirilmesi görev gereği zorunlu olan bir emri uygulayan sorumlu olmaz) eklenmiş olması da dikkat çekti. İddianameyi kabul eden Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin duruşmayı önümüzdeki günlerde başlatacağı belirtildi.

Askerler o tarihte 20 yaşındaydı

Olay tarihinde 20-22 yaş arasında bulunduğu belirtilen şüphelilerin isimleri şöyle:

Cemil Korkmaz, Bayram Mavi, Mete Koçtürk, Hasan Köse, Musa Tarhan, Yakup Yağcı, Eren Odabaşı, Nevzat Kara, Barış Suluyer, Mustafa Ece, Asım Bulut, Halil Akgün, Hilmi Çolak, Lütfi Kozan, Osman Aydemir, Önder Seymenoğlu, Murat Yılmaz, Mehmet Çöllü, Tuncay Bilgili, Hayrettin Çiftçi, İbrahim Başer, Mehmet Kaya, Ramazan Şener, Abdullah Pala, Mustafa Korkmaz, Mustafa Ustan, Tuncay Köken, Orhan Durgut, Durmuş Özkara, Sultan Dal, Oktay Sinoplu, Erkan Çelik, Vedat Ceylan, İbrahim Üstün, Serhan Karaçuha, Bilal Akşit, Türker Geçdoğan, Yusuf Aktepe, Serkan Aslan.

http://www.t24.com.tr/

9 Şubat 2010

Personel Rejimi Değişimi Yeniden Gündemde

Personel Rejimi Değişimi Yeniden Gündemde

http://cerkezkoytv.com/wp-content/themes/Haberci-Pro/images/memur_eylem_cerkez.jpg

İrfan Kaygısız - TÜM BEL-SEN Uzmanı

Bu yazı www.sendika.org'tan alınmıştır

Süreç nasıl gelişti?

Bugün güncel hale gelen kamu çalışanlarının istihdam ve çalışma koşullarının değiştirilmesi tartışması yaklaşık 10 yıl öncesine dayanıyor. Personel rejiminin değiştirilmesine yönelik ilk çalışma 1993 yılında "Devlet Personel Reformu İlkeler Taslağı" başlığı ile Devlet Bakanı Şerif Ercan döneminde yapıldı.

Daha sonra önce 1997 yılında daha sonra da 1998 yılında yasa tasarı-taslakları hazırlandı. Aradan geçen 10 yıla yakın sürede hazırlanan 3 taslak elbette farklılıklar içeriyor.
Şimdi yapılmak istenilen değişikliğe 98 yılında hazırlanan taslak kaynaklık etse de, yapılan açıklamalara bakıldığında bundan da olumsuz düzenlemelerle karşı karşıya kalınması söz konusu olacaktır.

1997 ve 98 yıllarında hazırlanan taslaklar 1996-2000 yılları dönemini kapsayan VII. Kalkınma Planı esas alınarak hazırlandı. Planda, Personel Rejimi başlığı altında; "657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu yürürlükten kaldırılacak", (s.101) "Devletin asli ve sürekli işlerini gören memurlar ile diğer kamu çalışanları arasındaki ayrımın kesin hatlarla belirlenmesi" (s.284),
"Devletin standart dışı çalışma biçimlerini kullanmasına imkan tanınacak" (s.100),
"Devletin genel idare esaslarına göre yürütmekle görevli olduğu, asli ve sürekli hizmetlerini gören memurlar ile işçiler arasındaki ayrımın yapılabilmesi amacıyla Anayasanın 51, 53 ve 128'inci maddelerinde değişiklik yapılması gerekmektedir." şeklinde bir çok ibare yer almaktadır.
VII. Planda çerçevesi çizilen devletin küçültülmesi politikası ile kamu çalışanlarının istihdam biçimi ve çalışma koşulları da yeniden düzenlenmek isteniyor.

98 yılında hazırlanan Kamu Personel Rejimi Reformu Taslağı ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ortadan kaldırılarak yerine, "Memurlar Kanunu Tasarısı" ve "Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Mali, Sosyal Hak ve Yardımlarına ilişkin Kanun Tasarısı" adıyla 2 yasa taslağı hazırlanmıştır.

1998 yılında hazırlanan ve meclise sunulamayan taslak esas olarak, kamu çalışanlarının esnek istihdamına olanak sağlamakta, taşeronlaşma yasal hale getirilmekte ve yemek, kreş gibi kullanılan haklar ortadan kaldırmaktaydı. Taslakta kamuda çalışanlar için istihdam şekilleri olarak; Memurlar, Diğer Kamu Görevlileri, Sözleşmeli Personel ve İşçileri saymaktadır.

Memur olarak, devletin asli ve sürekli işlerini yapanlar tanımlanmakta,

Diğer Kamu Görevlileri olarak :
-1) Hakim ve savcılar
-2) Öğretim elemanları
-3)Askeri personel,
Ayrıca; Sözleşmeli Personel ve İşçiler olarak, 4 istihdam biçimi öngörülmektedir.

AKP Ne Yapmayı Hedefliyor?

AKP'nin hükümet etmesi ile başlayan açıklamalar ağırlıklı olarak kamu çalışanlarının sözleşmeli ve 1475'e tabi olarak çalıştırılmasına yöneliktir.

AKP'nin Acil Eylem Planında; Yolsuzluğun önlenmesinde en önemli araç olarak, kamu hizmetlerinin sunumunda toplam kalite yönetimi anlayışı getirilerek bu hizmetlerin (tapu, emniyet, belediye, gümrük, teşvik, izin, ruhsat, ihale, hak ediş, nüfus vb. Hizmetler) sunum standartları ve süreleri, sorumlu olacak görevliler kurumlar ve birimler bazında açık ve net olarak belirlenecektir. Kamu görevlilerinin bu işlemlerle ilgili takdir hakları objektif kriterlere bağlanacaktır.

Devlet Personel Rejimi Reformu ile bütün kamu kurum ve kuruluşlarında norm kadro uygulamasına geçilecek, göreve alma ve yükselmede objektif kriterler getirilecek, statüler azaltılacak ve benzer statüler arasındaki ekonomik ve sosyal farklılıklar giderilecek, maaş ve ücret sistemi sadeleştirilecek ve dengesizlikler giderilecek, esnek çalışma usulleri getirilecektir." denilmektedir.

Acil Plan dışında bu konuda ilk açıklama Başbakan Abdullah GÜL'den geldi. Gül, Radikal Gazetesinde yapılan 21 Kasım 2002 tarihli söyleşide bir soru üzerine "Devlet ve memurluk anlayışını 'civil servant' diyorlar, onu getireceğiz. Memur bilecek ki, maaşımı alıyorum, görevim halka hizmettir." Radikal'in
"Devlet kadrolarında sadece kilit konumda olanların kadrolu, diğerlerinin sözleşmeli olmasına ilişkin proje üzerinde çalıştığınızı öğrendik"
sorusu üzerine Abdullah Gül, "Büyük projeleri çok dikkatli bir hazırlık yapmadan açıklayamıyoruz. Şu anda çok mesul bir kişi olduğum için söyleyemem. Ama çok hantal bir sistem vardır. Bu sistemi performans ölçümü sistemine ve belirli kriterlere bağlı hale getireceğiz. Böyle bir proje üzerinde çalışıyoruz. Ama bununla ilgili bir zaman isterseniz, veremem. Çünkü insanların şahsıyla ilgili değişiklik olacağı için memurları huzursuz etmeden yapmalıyız ama bir taraftan da sistem değişmeli." diyor.

Daha sonraki günlerde benzer konuda gazetelere çok sayıda açıklama yansıdı. Açıklamaların ortak yönü;

1- Esneklik uygulanacağı
2- Kamu çalışanlarının sözleşmeli hale getirileceği
3- Toplam Kalite Yönetimi uygulanacağı
4- Performansa bağlı ücret sistemi ve norm kadro uygulamalarının hayata geçirileceğidir.

Personel rejimine yönelik düzenlemelerin yapılacağı her dönem yapılamak istenilenin meşrulaştırılması için iki yöntem uygulanmıştır. -Birincisi kamuda çalışan sayısının fazla olduğu, memurların doğru dürüst iş yapmadığına ilişkin haberler gazete sayfalarını kaplamaktadır.
Bunun son örneği Başbakanın özel kaleminde 80 kişinin istihdam edildiği ancak bir kişinin işe geldiği şeklinde Abdullah Gül tarafından yapılan açıklamadır. Yapılan çoklukla kimi olumsuz örneklerin genelleştirilerek basın aracılığı ile yansıtılmasıdır. Kamu çalışanlarının iş güvencesinden kaynaklı ayrıcalıklı durumu toplumun diğer kesimleri tarafından "haksızlık" olarak görülmekte ve yapılacak düzenlemelerin meşruluğunun sağlanması kolaylaşmaktadır.

İkincisi yeni sistemin memurların yararına olduğuna yönelik açıklamaların yapılmasıdır. 1997 yılında hazırlanan taslakta memurlara yılda 2 maaş ikramiye verileceği yer almaktaydı (98'deki taslakta çıkarıldı). Gazetelere "memura yılda iki maaş ikramiye", "doğum izni artıyor", "kira yardımı 8 milyon 100 bin lira olacak" (bu rakam 97 yılı itibariyledir ve kira yardımı halen 200-600 bin lira arasındadır) başlıklarıyla başlayan ve ardından diğer düzenlemelere yer veren haberler yansıtıldı. Son dönemde de performansa bağlı ücrete atıfta bulunularak bazı gazetelerde "memura ödül geliyor", "zorunlu hizmet ve vardiya bitiyor" başlıkları yer aldı.

Bu yöntemlerle kamu çalışanlarının ve diğer kesimlerin tepkilerinin en aza indirilmesi ve yapılacak düzenlemelere yönelik ortam hazırlanmak isteniyor.

Memur Sayısı Fazla mı?

Memur sayısının fazla olduğuna ilişkin açıklamalar çok sık gündeme gelmektedir. Gerçekte durum nedir.
Bu konuda işveren örgütlerinin yaptığı araştırmalar dahil (TİSK'in raporu, TÜSİAD'ın Optimal Devlet kitabı) bütün araştırmalar kamuda istihdamın fazla olmadığı yönündedir.

Kamu çalışanı az mı, çok mu tartışmasında kıstas kamuda istihdam edilenlerin toplam istihdama ve nüfusa oranıdır. OECD'nin 2001 verilerine bakıldığında aşağıdaki tablo bize bazı sonuçlar verecektir.

Kamu Çalışanlarının Toplam İstihdama ve Nüfusa Oranı
Seçilmiş Ülkeler
İstihdama Oranı (%)
Nüfusa oranı (%)
Kanada 17,5 8,1
Almanya 12,3 5,3
İspanya 15,2 3,9
Finlandiya 24,3 10,4
Fransa 21,3 8,2
İrlanda 14,6 6,2
Türkiye 9,1 3,2
ABD 14,6 7,5
Çek Cumhuriyeti 15,4 6,9
Macaristan 21,4 7,8
İtalya 15,2 3,9

Kimler Memur Olacak?

Yeni sistemle memur tanıtımı yeniden düzenlenecek. Kamu adına erk kullanan ve devletin asli ve sürekli işlerini yapanlar memur olarak tanımlanacak. Bu tanım ILO sözleşmelerinde yer alan 'devlet memuru' tanımına denk düşmektedir. ILO sözleşmelerinde ve komite kararlarında devlet memuru olarak tanımlanacak kesimin "kamu adına erk kullananlar" olduğu belirtilmektedir. ILO'nun bu tanımı dar bir bürokrat kesimi kapsamaktadır.

Anayasanın 128. maddesinde "... kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür." hükmü yer almaktadır. Bu nedenle devlet, "memur" ve "kamu görevlisi" tanımı yapmak durumundadır. Anayasanın 128. maddesinin değiştirilmesi durumunda ayrıca kamu görevlisi tanımına ihtiyaç duyulmayacaktır.
Halen 4688 sayılı yasa kapsamında sendika üyesi olamayacakların memur ve kamu görevlisi olarak belirlenmesi sözkonusu olabilir. Bunlarda yargı mensupları, müsteşar genel müdür, müdür gibi bürokratlar, asker, polis gibi yaklaşık 400 bin kişiyi kapsayan bir kesimi oluşturacaktır.

Bu Almanya'da uygulanan sistemi hatırlatmaktadır. Almanya'da "beamte" statüsündeki kesim memurdur. Zaman zaman okul müdürlerinin de karnelere imza atmaları nedeniyle kamu adına erk kullandıkları tartışması yapıldığı bilinmektedir.

Halen Çalışanlarının Durumu Ne Olacak?

Kazanılmış olarak sayılan iş güvencesinin bir anda ve tümüyle ortadan kaldırılması hukuken mümkündür. Hükümet yasa değişikliği ile bir kesimi 657'ye tabi olmaktan çıkarıp, 1475'e tabi olarak çalıştırabilir.

Diğer yandan özelleştirilen kurumlarda olduğu gibi mevcut durumda kalmaları ya da sözleşmeli olmaları konusunda tercihte bulunmaları da istenilebilir. Sözleşmeliliği özendirmek için ilk dönemlerde daha yüksek ücret önerilebilir. Daha önce bazı kurumlarda böylesi örnekler yaşanmıştır. Zaten kamuda işçi ve memurlar arasındaki ücretlerde önemli farklılık söz konusudur ve bu durumda bir kesim için cazip olabilecektir. Bunun tam olarak aynı olmasa da benzer bir örneği Telekom'un özelleştirilmesinde yaşanmıştır. Telekom'da 40 bin çalışanın (657 güvencesindeki sözleşmeli ve kadrolu çalışanlar) 29 bini işçi oldu. Bunların yüzde 60'ıda kapsam dışı personel sayılıp işçi sendikalarını da üye olamadı. Eski statüde ise 17 bin kişi kaldı. Statü değiştirenlerin bir bölümünü emekliliği yaklaşanlar oluşturmuş ve bunlar emekli ikramiyelerini daha yüksek almak amacıyla işçi olmayı tercih etmişlerdir.

Norm Kadro Uygulaması

Bu uygulamaya yönelik çalışmaların yeni olmadı biliniyor. Bütün kamu kurumlarında norm kadro uygulamasına 2001 yılında başlanması ve bunun 2003 yılı sonunda tamamlanması için 2000 yılı sonunda dönemin Bakanlar Kurulunda karar altına alınarak bir Kanun Hükmünde Kararname Resmi Gazetede yayınlanmıştı. Norm kadro uygulaması sendikal kamuoyuna esas olarak eğitimde uygulanması ile girmiş olsa da bir çok kamu kurumunda uygulama sürmektedir.
Milli Prodüktivite Merkezinin verilerine göre 45 kamu kurumunda Organizel Yeniden Yapılanma, Norm Kadro, İş Değerlendirme, Ücretlendirme ve Performans Değerlendirmeye başlanmıştır.

Norm kadro için birinci aşamada teşkilat analizi yapılacak. Burada da öncelikle mevcut teşkilat yapısı ortaya konulacak. Ardından örgüt analizine gidilecek. Örgüt analizi sonucu mevcut teşkilat yapısının sürdürülmesi ya da değişiklikler yapılması suretiyle yeni bir teşkilat şeması önerilecek.

İkinci aşamada görev-iş tanımlaması yapılacak. İş analizleri ile kamu kuruluşunun faaliyetini sürdürebilmesi için hangi işlerin, memur, sözleşmeli ve sürekli işçiler kanalıyla yürütüleceği ve hangi nitelikle personel istihdam edileceği tespit edilecek. İlgili kuruluşun geçici işçiye ihtiyacı varsa bu da ortaya konacak. Son aşamada ise norm kadro ve pozisyon sayıları belirlenecek.

Eğitimde norm kadro uygulamasında asker ve polis eşlerinin bunun dışında tutulması düşündürücüdür. Doğaldır ki, olumlu sonuçlar yaratacak gelişmeden asker ve polis eşleri muaf tutulmazdı.

Norm kadro hem iş güvencesinde önemli bir gedik açıyor "hem de aynı paraya, daha çok iş" mantığı ile yoğun olarak geçinme sorunu ile karşı karşıya bulunanlar üzerindeki yükü arttırıyor. Aynı şekilde düzenli istihdamı ortadan kaldıran, çalışanların görev yerlerinin değişmesine neden olan, "ihtiyaç" halinde çalışanların farklı yerlerde, bazen birden fazla işyerinde görevlendirildiği, işyerinin parçalandığı bir uygulamadır.

Toplam Kalite Yönetimi (TKY) TKY felsefesinde "bireyleşme", "özgürleşme" olarak ifade edilen oysa bu şekilde çalışanların karşı karşıya getirildiği, çalışanlar arasında dayanışma duygusu kırılıp sınıf içi çatışma ve rekabetin gündeme geldiği, bütün bu uygulamaların doğal sonucu olarak bireyselleştirme ve örgütsüzleştirmenin istendiği TKY kamuda uygulanmaya başlanmıştır.

TKY ile, sınırlı alan içine hapsedilip sürekli birbirlerinin denetimine ve kontrolüne maruz kalan çalışanlar işverenin dıştan kendisinin yaptığını içten çalışanlara yaptırır ve böylece dayanışma, yardımlaşma duygusunu ortadan kaldırır.

TKY özellikle sağlık ve büro işkolundaki bir çok kurumda uygulanmaya başlanmıştır. Maliye Bakanlığı tarafından bu konuda çıkarılan bir Yönerge de söz konusudur. Bu uygulama şimdi bütün kamu kurumlarında hayata gerilecektir.

Performansa Bağlı Ücret

Bu sistemde aynı işi yapan iki kişinin kişisel performanslarının farklı olması gerekçesi ile farklı ücret alması söz konusu olabilecektir. Sistem, yine aynı kişinin de aydan aya, ya da yıldan yıla performansına bağlı olarak değişik ücret almasını sağlar. Ücretteki farklılık kişisel performansa bağlı olmakla birlikte, işyeri performansına da bağlı olabilir. İşyerinin karlılığı düşerse kişisel performans iyi bile olsa, ücret düşük olabilir.

Kamuda uygulanması konusunda zorlukla karşılaşan ancak TKY, norm kadro gibi uygulama örnekleri bulunan performansa bağlı ücret sistemi bugün örneğin TUBİTAK'ta uygulanmaktadır. Bu kurumda çalışanlar her yıl belli sayıda araştırma yapma zorunluluğu gibi bir çok uygulama ile karşı karşıyadır.

Bu uygulamada gazetelere "memura ödül geliyor" başlığı ile yansımıştır. Konuyla ilgili olarak Sağlık Bakanı, yaptığı açıklamada hekimlerin özlük haklarının iyileştirilmesinden çok, hekimlerin kişisel haklarının kişisel olarak iyileştirilmesini istediklerini belirterek, "daha çok çalışan daha çok hastayı kaydına alan, daha çok hizmet veren hekimler daha çok kazanabilecekler" demektedir.

Bu konuda kesinleşmeyen bir başka yaklaşım, performansa bağlı ücret sisteminin yalnızca "memur" olarak tanımlanacak kesime yönelik uygulanacağı şeklindedir.

Sonuç olarak; hükümet personel rejiminin değiştirilmesine yönelik yasayı 6 ay içinde çıkartmayı hedeflemektedir.
Bununla bağlantılı olarak merkezi idare tarafından yapılan eğitim, sağlık gibi bir çok kamu hizmeti önümüzdeki aylarda çıkarılması hedeflenen Yerel Yönetimler Reformu ile yerele aktarılacaktır. Ayrıca belediyelerdeki kamu çalışanları da sözleşmeli personel statüsüne geçirilecektir. Böylece bir bütün olarak kamunun istihdam biçimi yeniden düzenlenmiş olacaktır. Ciddi bir alt-üst oluşu gerektiren bu girişimin nasıl sonuçlanacağı öncelikle kamu çalışanları sendikalarının statü hukuku mu, sözleşme hukuku mu tercihini ortaya koymasına ve buna bağlı olarak mücadelesine göre biçimlenecektir.