sosyalist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sosyalist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Eylül 2010

KOSTA RİKA "Asker olmayınca,Yalnızca barış var"

KOSTA RİKA CUMHURİYETİ


Asker olmayınca, darbe de yok muhtıra da!.. Yalnızca barış var...

KOSTA RİKA Latin Amerika'nın, askeri, dolayısıyla ordusu da olmayan ve 59 yıldır kesintisiz demokrasiyi soluyan tek ülkesi! 1948'deki ufak çaplı bir ayaklanmayı saymazsak, 1917 yılından bu yana, iç savaşsız, darbesiz tam 90 yıldır, hayli yüksek ekonomik göstergelerle, ülke huzur içinde yaşıyor.

1948'de yapılan devlet başkanlığı seçimlerini Otilio Ulate kazanmış ama aralarında komünistlerin de bulunduğu bir grup, Ulate'nin göreve başlamasını engellemek istemiş. Toprak sahibi, PLN'li bir sosyalist olan Jose Figueres duruma el koyarak devlet başkanı olmuş.

1 Aralık 1948'de de sembolik olarak bir duvarı yıkarak, ülkede askerliğin sona erdiğini ilan etmiş; akabinde 1949'da yönetimi Ulate'ye devrettikten sonra, Ulate'nin yaptığı ilk icraat ise, anayasa değişikliğiyle orduyu lağvetmek olmuş (savunma görevi Sivil Muhafızlar'a devredilmiş).

1986'da devlet başkanı seçilen, şimdiki başkan Öscar Arias, bölge ülkeleri arasında imzalanan Orta Amerika Barış Plam'na öncülük etmiş. Ve bölge barışına olan bu önemli katkısından ötürü, 1987 Nobel Barış Ödülü'na layık görülmüş.

1 Aralık, her yıl Kosta Rika'da 'Dı'a de la Abo-liciön del Ejercito', yani 'Ordunun Kaldırılış Günü' olarak kutlanıyor...

Son devlet başkanlığı seçimleri(5 Şubat 2006)

Öscar Arias (sosyal demokrat)


Foto:Öscar Arias

- Ulusal Özgürlük Partisi (PLN - Partido Liberaciön Nacional) %40.92 Otton Solîs (sosyal demokrat) Yurttaş Hareketi Partisi (PAC - Partido Acciön Ciudadana) %39.80 Otto Guevara (liberal) - Özgürlükçü Hareket Partisi (Partido Movimiento Libertario) % 8.4

PORTRE

ABIMAEL GUZMAN (d. 3 Aralık 1934)

PERULU felsefe profesörü, Aydınlık Yol (Sendero Lu-minoso) gerilla örgütünün lideri; 'Presidente Gonzalo' lakabıyla tanınır. Tam adı, Manuel Ruben Abimael Guzmân Reynoso.

Arequipa bölgesinde, Mollen-do'da doğdu. Özel bir Katolik okulunda eğitim gördü. 19 yaşında San Agustın Ulusal Üniversitesi sosyoloji bölümüne girdi. Peru Komünist Partisi'nin (PCP) kurucusu Jose Carlos Mariâtegui'nin eserlerinden etkilenerek Marksizm'e ilgi duymaya başladı. Aynı üniversitede felsefe ve hukuk eğitimini tamamladı. 1962'de profesör oldu. 1965'te ilk kez Çin'e gitti. 1970'lerin ortalarında, Mariâtegui'nin "Marksizm ve Leninizm, devrimin aydınlık yolunu açacak" sözünden esinlenerek, Aydınlık Yol örgütünü kurdu ve yeraltına çekildi. Aydınlık Yol'un tezleri, halk arasında ve özellikle akademik çevrelerde büyük ilgiyle karşılandı.

Aydınlık Yol (PCP/SL), 1980'de "Peru'nun Demirel'i" Fernando Belaünde'nin devlet başkanı seçilmesiyle silahlı mücadeleyi başlattı. 1980-1992 yıllarında, gerillayla hükümet güçleri arasında kentlerde ve kırsalda süren silahlı çatışmalarda yaklaşık 30 bin kişi yaşamını yitirdi. Yandaşlarınca, (Marx, Lenin ve Mao'dan sonra) "komünizmin 4. kılıcı" olarak adlandırılan Guzmân, 1992'de devlet güçlerince ele geçirildi. Askeri mahkemede yargılandı ve ömürboyu hapis cezasına çarptırıldı. 2006 Eylül'ünde yapılan ikinci yargılanmasında yine ömürboyu hapis cezasına çarptırıldı.

Resmi adı: Repüblica de Costa Rica (Kosta Rika Cumhuriyeti)


Devlet Başkanı: Öscar Arias Sanchez (2006)

Bağımsızlık günü: 15 Eylül (1821, ispanya'dan)

Konumu: Orta Amerika. Nikaragua (kuzey), Panama (güney), Atlantik Okyanusu (doğu), Büyük Okyanus (batı) ile çevrili

Yüzölçümü: 51.100 km 2

Başkent: San Jose (1.527.300)

Türkiye ile saat farkı: -8

TOPLUM (2007)


Nüfus: 4.133.884

Nüfus artışı: %1.4

Nüfus yoğunluğu: 80 (km2)

Bebek ölüm oranı: 1000'de 9.45

Ortalama yaşam: 77.21 yıl (kadın: 79.94, erkek: 74.61)

Etnik dağılım: beyaz ve mestizo %94, Amerika yerlisi %1, Çinli %1, diğer %5

İnanç: Roma Katolik %76.3, Evanjelik %13.7, Yehova Şahidi % 1.3, Protestan %0.7, diğer %4.8, hiçbiri %3.2

Dil: ispanyolca (resmi), İngilizce

Okur-yazarlık: %95.9 (kadın: %96.1; erkek %95.9)

EKONOMİ (2006)


Para birimi: Kosta Rika colon'u (CRC)

Ulusal gelir: 48.77 milyar $

Kişi başına gelir: 12.000 $

Reel büyüme: %4.7

Enflasyon: %12.1

İşsizlik: %6.6

Yoksulluk sınırı altında yaşam: %18 (2004)

İşgücü: 1.886 milyon kişi (1999) (tarım: %8.6 sanayi: %31, hizmet: %60.4)

Tarım ürünleri: muz, ananas, kahve, kavun, şeker, mısır, pirinç, fasulye, patates

Sanayi ürünleri: mikroişlemciler, işlenmiş gıda, tekstil ve giyim, yapı malzemesi

Dışsatım: 7.931 milyar $

Dışalım: 10.88 milyar $

Elektrik üretimi: 8.4 milyar kw/saat (2004)

Askeri yatırım: Ulusal gelirin %0.4'ü

İLETİŞİM


Sabit telefon:
1.388 (2005)

Cep telefonu: 1.101 milyon (2005)

Radyo istasyonu: AM 65, FM 51 (2002)

TV istasyonu: 20 (2002)

İnternet servis sağlayıcı: 12.751 (2006)

İnternet kullanıcısı: 1 milyon (2005)

İnternet kodu: er

Telefon kodu: +506

ULAŞIM (2006)

Havaalanı: 157

Demiryolu: 278 km

Karayolu: 35.330 km

Suyolu: 730 km

Kaynak:http://www.kubalatinder.org/ex/ulkeler/kostarika.htm


28 Mayıs 2010

Economist'ten Kılıçdaroğlu yorumu

Economist'ten Kılıçdaroğlu yorumu


28.05.2010 Cuma 10:05

Haftalık Economist dergisi, Türkiye'de geçen haftasonu ana muhalefet partisi CHP'nin liderliğine seçilen Kemal Kılıçdaroğlu'na ilişkin bir değerlendirmeye yer veriyor.


Kılıçdaroğlu'nun ülkedeki muhalefete yeni bir umut aşıladığını yazan dergi, yazısına "Yeni bir Kemal" başlığını kullanıyor: "CHP liderini değiştirdi, peki lider acaba partisini değiştirebilecek mi?

Türkiye'de bugünlerde ağzı laf yapanların en çok konuştuğu konu bu

." "Kılıçdaroğlu'nun sürpriz çıkışı, uzun zamandır AKP karşısında umutsuzca güvenilir bir alternatif arayan ülkedeki milyonlarca laik seçmen için yeni bir umut kapısı oldu."

"AKP'nin iktidarı sımsıkı kavrar gibi görünen meydan okunamaz duruşu, bu partinin ülkeyi diktatörlüğe taşıdığı yorumlarını bile beraberinde getirmişti."

"Kılıçdaroğlu, CHP ile özdeşleşen elitist duruştan partisini uzaklaştırabilir mi? Sosyalist klişelerle süslenmiş zafer konuşmasına bakılırsa, hayır."

"Alevi ve Kürt olmasına rağmen Kılıçdaroğlu, Alevilere yönelik ayrımcılıktan söz etmedi, Kürt meselesi hakkında ise çok az şey söyledi."

"Dış politika konusunda söylediği tek şey ise Hindistan ve Çin'e daha fazla dikkat edilmesi gerektiği oldu."

"Kılıçdaroğlu, ezilenlerin hamisi olma rolünü AKP'den alma eğiliminde görünüyor. Ayrıca yüzde 10'luk seçim barajını da indirme sözü verdi."

"Kemal Kılıçdaroğlu'nun en güçlü kartı ise temiz geçmişi. 2009'da İstanbul belediye başkanlığı için yarışırken AKP ile bağlantılı çeşitli yolsuzluk skandallarını ortaya çıkartarak kamuoyunun dikkatini çekmişti."

"Ayrıca CHP'yi tenekeye benzeten başbakan Erdoğan'ın kibri de bir diğer avantajı olabilir. Erdoğan ayrıca medyada Kılıçdaroğlu'nu destekleyenleri Alevilerin kullandığı bir söze atıfla 'Candaş' medya olarak tanımlayarak bu inancı hedef alıyor gibi görünüyor."

"Son anketler CHP'nin yeni liderle yüzde 32 oy alabileceğini gösteriyor. Bu da AKP'nin bir kez daha tek başına iktidar olmasını önlemeye yeterli bir rakam."

http://www9.gazetevatan.com/

29 Nisan 2010

ÖĞRENCİYE MİTİNG CEZASI MECLİS'TE


ÖĞRENCİYE MİTİNG CEZASI MECLİS'TE

01:07 28 Nisan 2010

BDP Diyarbakır Milletvekili Akın Birdal, Dev-Lis üyesi öğrencilerin yasal ve izinli bir mitinge katılmalarına rağmen neden ceza aldıklarını sordu. Birdal, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yazılı olarak yanıtlaması istemiyle TBMM Başkanlığı’na bir soru önergesi verdi. Sosyalist Demokrasi Partisi’nin gençlik örgütü olan Dev-Lis’in, İzmir, Ankara, Denizli, Mersin gibi illerde yürüttükleri parti faaliyetlerinden dolayı baskılarla karşılaştığını, tamamen yasal ve izinli olarak düzenlenen etkinliklere katıldıkları için Dev-Lis üyelerine soruşturma açıkdığını bildiren Birdal, yasal ve izinli olarak kutlanan 2009 yılı 1 Mayıs Mersin mitingine katıldıkları için öğrencilere soruşturma açıldığını ve çeşitli cezalara çarptırıldığını ifade etti. Öğrencilerin bu yıl da Valilik ve Emniyet Müdürlüğü’nün baskıları ile karşılaşabileceklerini düşündüklerini kaydeden Birdal, Başbakan Erdoğan’ın şu soruları yanıtlamasını istedi:
“-Mersin ilinde 2009 yılı 1 Mayıs mitingine katıldıkları için haklarında soruşturma açılan kaç lise öğrencisi vardır?
-Mersin’deki soruşturma sonucu kaç öğrenci okuldan uzaklaştırma cezası almıştır?
-Öğrencilere yasal ve izinli bir mitinge katılmış olmaktan dolayı nasıl ceza verilmektedir?
-Ankara, Denizli ve Adana’da haklarında soruşturma açılan öğrenci sayısı kaçtır? Soruşturma gerekçeleri nelerdir? Bu soruşturmalar sonucu kaç öğrenci hangi cezalara çarptırılmıştır?
-Bu yıl da aynı olayların yaşanmaması için gerekli önlemleri almayı düşünmekte misiniz?” ANKA

http://www.birgun.net

"

8 Mart 2010

8 Mart, Dünya Emekçi Kadınlar Günü


Dünyanın Emekçi Kadınları;

"Özgür bir dünya yaratacağız" diyen Emekçi kadınlar;
8 Mart,
GÜNÜNÜZ KUTLU OSUN
"Kadınlar Özgürleşmedikçe, Dünya Özgürleşmez."



-1857 - ABD'nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can verdi.

-ABD'de kadın işçilerin bu katledilişi nedeniyle, Kopenhag'da 1910 yılında toplanan Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı'nda 8 Mart, Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak belirlendi. 8 Mart, 1975'te BM tarafından Dünya Kadınlar Günü ilan edildi.

Değerli kadınlarımız, Bütün dünyada İnsanın insana yaşattığı zulmün son bulmasını ve şidete karşı birlik ve dayanışmanın yükseltildiği bir mücadeleyi örmek dileğiyle, Dünya Emekçi Kadınlar Gününüzü kutluyoruz.
Emeğin yüce değer olduğu bir dünyada, hep birlikte yaşamak dileğiyle..

08.03.2010
H.ATA

"

7 Mart 2010

YENİ SOL PARTİ KURULUYOR ADI: EŞİTLİK VE DEMOKRASİ PARTİSİ

YENİ SOL PARTİ KURULUYOR
ADI: EŞİTLİK VE DEMOKRASİ PARTİSİ

07.03.2010

Yeni Sol, Türkiye'den Ankara'ya davet ettiği mücadele arkadaşlarıyla Eğitim-Sen Genel Merkezi toplantı salonunda, gelinen süreç hakkında bilgilendirme yapılarak katılımcılarla bir değerlendirme toplantısı yapıldı.

Toplantıya katılanlara, süreç hakkında ilk değerlendirmeyi Atilla AYTEMUR yaptı.

10.03.2010 çarşamba günü kuruluş dilekçesinin verileceğini söyleyen Sn; Atilla AYTEMUR, özetle şunları söyledi;

Değerli arkadaşlar, yaklaşık 8-9 aydır devam eden çalışma sonunda kurulacak “Yeni Sol Partı”nin Tüzük ve Proğram Taslağı hakkında, gelinen sürece ilişkin sizleri bilgilendirme ve kafalarda oluşacak soruların giderilmesi ihtiyacı doğmuştur. Bu bağlamda; Tüzük ilk haliyle internet ortamında sizlerin bilgisine sunulmuş, tartışmaya açılarak gelen öneriler doğrultusunda değişikler güncellenerek tekrar bilgilendirilmiştir. Kongreye kadarda gelecek yeni öneriler doğrultusunda yeni değişikliklerin yapılacağını bilmenizi istiyorum.

Ancak; aynı zamanda bu önerilerin diğer katılımcılarında ortak kanaatlerinde önemli olduğunu bilmeliyiz arkadaşlar.

Eleştirilecek çok yanı olabilir, ama ortak yaşamı istiyorsak, birlikte olunacak bir belgedir. Yeterlimi ? Hayır.

Değişim devam ediyor.
Zamanla büyük buluşmayı gerçekleştirecek olması açısından önemlidir.

Arkadaşlar, yeni bir ÖDP kurmuyoruz. Çünkü, bizim dışımızda da partnerlerimiz var. O nedenle, geniş yelpazeli ve bugün için en olumlu ve en uygun, günümüz ihtiyaçlarını karşılayacak niteliktedir.” dedi

Kurulacak partinin ismi hakkındaki süreci de değerlendiren AYTEMUR; Şunları söyledi.

Yeni Sol, NBTİP ve SHP den gelen tüm öneriler toplanarak, içimizde var olan iletişimci uzman arkadaşlara verildi. Önerilen isimler elemeye tabi tutularak elendi. Sonuç olarak; “TEP” Toplumsal Eşitlik Partisi olarak deklere edildi. Son ana kadarda değiştirilebilinirmi? Evet, daha iyi bir isim bulunursa olabilir.”

Partinin kuruluşu hakkında; 10 mart 2010 çarşamba günü dilekçemizi vererek partimizi kuracağız diyen AYTEMUR;

Kurucular kurulu 120 kişi olacak ve SHP 13 mart cumartesi yapacağı kurultayından sonra kendini fesh ettikten sonra 60 kişininde oradan katılacağı ve kurucular kurulunun 180 kişi olacağını belirti. 13 mart 2010 günü 120 kişiyle yeni kurucular kurulu oluşarak ve parti yeni ismini alacak.

Bu kurucular kurulu yapılacak Kongreye kadar doğal deleğe olacak ve yeni kongreye katılım oranı % 1 e düşecek ve doğal deleğelik filan ortadan kalkmış olacak. “ dedi.

Parti Başkanı hakkında da bilgi veren Aytemur;

“Parti başkanı belirleme sürecinde bazı zorluklar yaşandı. Biz, işin başında bizimle birlikte olan tüm çevrelere kendi önerdikleri Genel Başkanları kabul edilmediği taktirde, süreçten çekilmeyeceklerini deklere etmelerini ve kayda geçilmesini istedik ve kayda geçti.. Bizim için, vizyonu olan, toplumun bütün kesimlerince sıcak karşılanabilecek bir adayın olmasının iyi olacağın düşündük ve böyle baktık. Bizim dışımızdaki arkadaşlar ise; ağırlıkla, bu partinin marjinalleşmemesine vurgu yaparak, kitleselleşmeyi gerçekleştirecek bir başkan olmasının önemini vurguladılar.

İki aday önerildi ve bunun içinden NBTİP'nin önerdiği Sn; Ziya HALİS yeni partimizin başkanı olacak.

Ziya HALİS'in parti politikalarından çok uzakta olmadığı ve başkanlığa uygun olduğu kabul edilmiştir. Bilinenler olduğu için söylüyorum; Barış Meclisi Üyesi ve Ermenilerden özür diliyoruzun imzacılarından ”

Bir katılımcının, DSİP'le ilgili neden konuşulmuyor diye sorunca:

Saruhan; “DSİP son zamanlarda aramıza katıldı. İstanbuldaki toplantıda, Doğan Tarkan, bu partiyi Kemalistlere bırakmayacağız diyerek herkesi suçladı. Ayrıca, partiyi kurmayalım, seçime bağımsız adaylarla katılalım. Seçilen arkadaşlar partiyi kursunlar doğrultusundaki bakışları. Esas temel ayrılık noktaları ise; partinin temel proğramına yöneliktir. Ancak, bu güne kadar herhangi bir şekilde, nerede ve nasıl olacakları bilinmiyor.”

Bu değerlendirmelerden sonra; Toplantıya katılanlar üçer dakika söz alarak, Tüzük ve Proğramatik Taslak Metin hakkında olumlu olumsuz eleştirilerini aktardılar.

Bazı konuşmacıların, biz bu oluşum içinde kayıp oluyoruz ve bu tüzük ve proğramın içinde bize ait bir şey yok şeklinde görüş belirtmeleri dikkati çekti.

Bir çok konuşmacı ise, evet bizim dışımızda da bu sürece katılan diğer katmanların olduğunu biliyoruz. Her zaman bizlerin istediği yönde olmamasından daha doğal bir şey olabilirmi. Çünkü biz, sosyalist bir parti kurmuyoruz. Öyle olsaydı işimiz kolaydı. Kimin ne söyleyeceği üç aşağı beş yukarı belliydi.

Toplumun tüm mağdur ve mazlum kesimine hitap edecek bir partiden bahsediyorsak, elbet söylemlerimiz ve dilimiz o yönde uygun olmalıdır.. Eğer; iktidarı hedefliyorsak.! Yok, hep mualefette ömür boyu kalacaksak sorun yok o zaman. İstediğimiz gibi konuşabiliriz.. Ama; biz iktidarı hedefleyen ve kitlesel bir parti olacağız.
“İçinde Alevilerin olduğu, ama Alevi olmayan: içinde Kürtlerin olduğu ama Kürt olmayan; içinde Sosyalistlerin olduğu ama, Sosyalist olmayan. İçinde Sosyaldemokratların olduğu ama sosyaldemokrat olmayan bir parti olacağız.
"
Yani Eşitlik, Adalet ve Özgürlüklerin ön planda olduğu bir parti olacağız.."

Konuşmacılardan biri; Proğramatik bildirgenin bir maddesinde İmam Hatip Liselerinin yeniden yapılandırılacağı ve ihtiyaca yönelik ve ihtiyaç kadar imam yetiştirileceği yönündeki maddenin doğru olmadığını, o maddenin oradan çıkarılması gerektiğini aksine; Diyanet İşleri Başkanlığının bu haliyle devam edeceği anlamına geldiğini ve emekçilere verilmeyen, asgari ücretliye 580 TL. ile yaşamak reva görülürken, bu kuruma 3,5 milyar dolar bütçe ayrılmasının ahlaki olmadığını söylediği görüldü.
Ayrıca; İnsanı düzeltince,
"Dünya kendiliğinden düzeldi" adında birde öykü anlatınca, katılımcılardan olumlu tepkiler verildiği gözlendi.

Konuşmaların ardından;

Proğramatik belgeye ilişkin itirazların not alındığı ve düzelmelerin yapılacağı bildirildi.

Konuşmacılardan gelen eleştiri ve endişelerin giderilmesi yönünde Temas Heyetindeki arkadaşlarca yapılan açıklamalardan sonra akşam saat 17:30 toplantı sona erdi. Toplantı bittiğinde herkesce bu toplantının yararlı geçtiği ve bu tartışmalar sonrasında daha dik durulacağını ve çalışmaların aynı hızla devam edeceği deklere edildi.


Not: 10.03.2010 da "Eşitlik ve Demokrasi Partisi " olarak kuruldu.
Haber ve fotoğraf: Evcioğlu

ANKARA TOPLANTI FOTOĞRAFLARI :1, 2

"

18 Şubat 2010

Ahmet İnsel 'Yeni Sol'u anlatıyor "bölüm iki"


Ahmet İnsel 'Yeni Sol'u anlatıyor:
Türkiye'de sosyalistlerin klasik iddialarının çoğu zaten milliyetçilere özgündür”

http://media3.ntvmsnbc.com/j/NTVMSNBC/Components/ArtAndPhoto-Fronts/Sections-StoryLevel/T%C3%BCrkiye/T%C3%BCrkiye%20Genel/090601-Ahmet-%C4%B0nsel-VM.widec.jpg

18/02/2010 07:54

Yeni Sol Parti girişimi Merkezi Temas Heyeti üyesi ve Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet İnsel'le konuşmamıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bugünkü konularımız tabiri caizse solun 'uhrevi' meseleleriyle daha fazla ilgili. Sovyetlerin çöküşünden sonra sosyalistlerden sosyal demokratlara 'doğru' bilinen birçok kavram daha fazla tartışmalı hale geldi, 60'larda Avrupa'da ortaya çıkan 'özgürlükçü sol' akımın eleştirileri ve önerileri ise kendine daha fazla yer bulmaya başladı. İnsel, Yeni Sol'un emek-sermaye çatışmasına, özelleştirmeye, devrime, demokrasiye, din ve laikliğe, emperyalizme nasıl baktığını anlatıyor

GÖKHAN KAYA (Arşivi)


* “TEKEL işçileri önemli bir şey; eşit pazarlık gücü talep ediyorlar."
*“Sistematik olarak özelleştirmeler iyidir ya da kötüdür tavrı bağnazlıktan başka bir şey değildir.”
*”Yeni Sol, Türkiye’de iktidara gelirse NATO çerçevesini değerlendirecektir.”
*”Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur paranoyasını kıracak bir perspektiftir AB üyeliği.”
*”Bizim laiklik anlayışımız, devletin din alanından bütünüyle çekilmesidir. Ne zorunlu din eğitimi, ne devlet politikası olarak Diyanet İşleri Başkanlığı kesinlikle söz konusu olamaz.”
*”Türkiye’de sosyalist hareketin klasik iddiaları olarak sıralanan şeylerin çoğu zaten sosyalistlere değil milliyetçilere özgü. Bu anlamda milliyetçilikten koptuğumuzu söyleyebiliriz.”
*”Ekim devrimi, Çin devrimi gibi devrimler bize bir radikal kopuş ile iktidara gelmenin, çoğunluğun rızası olmadan iktidara gelmenin, dar bir kadronun tahakküm arzusuna yol açtığını gösterdi.

Radikal solda 90’lardan sonra emek/sermaye çelişkisini öne çıkaran, kimlik sorunlarının eklemlendiği programlar tartışılıyordu, Yeni Sol’da böyle bir şema yok sanırım.

Emek-sermaye çatışması toplumdaki çatışmalardan önemli bir tanesidir, ama tüm çatışmaların anası değildir. Solun geleneksel olarak kolaya kaçarak yaptığı şey toplumdaki tüm çatışmaları emek-sermaye çatışmasının bir türevi olarak ele almaktı. Ama öyle bir şey yok, o durumda işçilerin büyük bir çoğunluğunun sermayenin yanında yer alan AKP’ye oy vermesini izah edemiyoruz. Dolayısıyla başka motivasyonlar ve çatışmalar da var. Kimlikler çatışması emek sermaye çatışmasına indirgenmeden de var olabilir.
Örneğin bugün TEKEL işçileri ile ilgili Yeni Sol’un tavrı açıktır. TEKEL işçileri neyi talep ediyorlar? Sadece ücret değil, sendika başkanın üzerinde durduğu konu Yeni Sol için önemlidir. Kumlu, “Hükümet birçok taviz verdi diyor. Ama 4-C’lilerin sendikalı olmasına izin vermiyor” . İşte tam da bu önemlidir. Bize göre işçilerin esas mücadelesi emek piyasasında işverinin karşısında örgütlü bir biçimde yer alabilme mücadelesidir. Burada eşitliği ancak böyle sağlayabiliriz. İşveren ile işçi arasındaki o yapısal eşitsizlik; biri mülklü diğeri mülksüz. Liberal model iki taraf eşit, aralarında sözleşme yapılacak diyor. Biz de diyoruz ki: hayır, işverenle işçi arasındaki çıplak ilişki eşit değildir. Örgütlü işçilerle işveren arasında kısmi biçimde bir eşitlik ilişkisi kurulabilir. Bu anlamda TEKEL işçileri önemli bir şey; eşit pazarlık gücü talep ediyorlar.

Yeni Sol özelleştirmeleri savunuyor mu? TEKEL özelleştirmesi karşınıza gelse ne yapardınız?

Sistematik olarak özelleştirmeler iyidir ya da kötüdür tavrı bağnazlıktan başka bir şey değildir. Kamu hizmetinin toplumun yararına olan alanlarda yoğunlaşmasını sağlamamız lazım. Örneğin devletin sigara ve alkollü içki üretmesi, ayakkabı üretmesi belki 1930’larda yararlıydı ama bugünün Türkiye’sinde bunun büyük bir yararı olduğu kanaatinde değiliz. Kamunun bedava ve kaliteli eğitim, sağlık, taşıma hizmeti üretmesi gerekir, bu alanlarda özelleştirmelere karşıyız. Kamu bu alanlarda bedava ve iyi hizmet vermelidir. Barınma hakkının güvence altına alınmasına yönelik, piyasanın bu alandaki yönlendiriciliğini kıran girişimlerde bulunmalıdır.
Eğitim bedava diyerek kalitesiz hizmet verip parası olanların ise özel okullarda kaliteli hizmet almasına olanak tanıdığınız zaman da bir eşitsizlik yaratırsınız. Dolayısıyla sorun sadece özelleştirme değil. O hizmetler nitelikli bir şekilde yoksullara, mülksüzlere ulaşıyor mu, buna da bakmamız gerekiyor.

‘Piyasayı kuşatmak’ ne demek?

Piyasa aktörlerinin faaliyetlerine bir sınır getirmektir. Asgari ücret uygulaması örneğin piyasa ekonomisine belli bir ücret seviyesinin altında insan çalıştıramazsın kuralını getirir. Belli alanlarda üretim yapılmasını istemiyoruz demektir. Örneğin nükleer enerjiye karşıysak piyasa ekonomisinin kendiliğinden buraya yönelmesini engelleyebiliriz. İşletmelerin istediği gibi çevreyi kirletmesine karşı çıkabiliriz. Mali piyasaların hareketlerini sınırlayabiliriz, Bugün dikkat ederseniz ABD’de Obama hükümeti bankaların boyutlarını sınırlamayı tasarlıyor. Dolayısıyla piyasayı kuşatmak topluma zarar vereceği alanlarda piyasaya kısıtlamalar getirmektir. Bazı alanlara piyasa ekonomisinin girmesini engellemektir. Örneğin ben bireysel emeklilik sisteminin özendirilmesine karşıyım çünkü emeklilik hakkının mali piyasaların çalkantılarına tabi olmasını çok tehlikeli buluyorum.
Sağlıkta piyasa ilişkilerinin girmesini engellemektir. Bir dizi toplumsal hak alanına piyasa ilişkilerinin girmesini engellemektir. Piyasa ilişkilerinin tekelleşmesini engellemektir.
Bölgesel olarak tekel konumunda, eğer o şirketin fiyat politikasını serbest bırakırsanız tüketicileri bütünüyle o şirketin eline teslim etmiş olursunuz. Bu tür şebeke ekonomilerinde özelleştirmelerin son derece dikkatli yapılması, çok detaylı ve ağır kamu hizmeti yükümlülükleri taşıması gerekir. Bunlara bakınca elektrik, su, gaz dağıtımı gibi şebeke ekonomilerinde özelleştirme yerine yerel yönetimlerin ortak katıldığı şirketler, güçlü şeffaflık koşulları eşliğinde toplu yarar açısından daha uygun olabilir.
Dünyada da Yeni Sol’un önemli taleplerinden birisi uluslararası spekülatif sermaye hareketlerinin sınırlanmasıdır. Bu amaçla Tobin vergisi denilen bir vergi öneriyor neoliberal küreselleşme karşıtı hareketler.

Anladığım kadarıyla neoliberal politikalara karşısınız, ama Yeni Sol AB’ye girişi savunuyor, bugün AB’yi neoliberal politikalar şekillendirmiyor mu?

AB içinde liberal politikaları savunanlar ilanihayet çoğunluk olacak diye bir şey yok. AB’nin değişmesi ve başka yöne gitmesi de söz konusu olabilir. AB’nin Türkiye’ye getireceği katkılar kadar Türkiye’nin de AB’nin değişmesine katkıda bulunacağına inanıyoruz. AB’nin ciddi bir kimlikler sorunu yaşadığını görüyoruz. AB neoliberal politikalar için değil, Avrupa’ya savaşın gelmemesi için inşa edildi. Türkiye’nin girmesiyle AB’ye yeni bir barış dinamiği geleceği kanaatindeyiz.
Ayrıca şunu kabul etmek gerekir ki, Türkiye’de neoliberal partiler iktidara geldiğinde ülkeden kaçmıyoruz. Burada mücadele ediyoruz. AB içinde de bu mücadeleye devam etmemiz gerekir. İçimize kapanarak, biz bize benzeriz fetişizmini körükleyerek, Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur paranoyasını kıracak bir perspektiftir AB üyeliği.

AB’nin oluşumu ve Türkiye’nin girişini döndürülemez bir süreç olarak mı görüyorsunuz?
Yüzde yüz AB’ye gireceğimiz kanaatinde değilim Avrupa içindeki direnç ve içerideki laikçi-milliyetçi-muhafazakar koalisyon Türkiye’nin üyelik macerasına son verebilir. Ayrıca AB üyeliği konusunda yaşanabilecek bir hayal kırıklığı, bir tür onur kırılması ve milliyetçi-şoven bir tepki de yaratabilir.

Yeni Sol’un program metninde radikal solun klasik talepleri: NATO’dan çıkmak, IMF ile ilişkileri kesmek, ABD üslerini kaldırmak yok, daha çok küreselleşme kavramı kullanılıyor, sizce emperyalizm dönemi sona mı erdi?


Hayır, sadece gerçekçi olmamız gerekir, bunlarla mücadele etmek imkanlarımız nispetindedir. Yeni Sol, Türkiye’de iktidara gelirse NATO çerçevesini değerlendirecektir. NATO’dan bağımsız olarak, kendi toplumumuzun barış, demokrasi ve özgürlük isteklerine uymayan taleplere yönelik tavrımızı gösteririz, karşı koyarız. Nasıl 2003’te bugün Yeni Sol’un içerisinde yer alan insanlar Irak tezkeresine karşı koyduysa bugün de Afganistan’a asker gönderme talebine karşı tavır alırız. IMF ile ilgili olarak ise zaten bugün hükümetin de IMF ile ilişkileri askıda. Bu yüzden de slogancı solun elinden bir silah alındı. Biz esas olarak IMF ile anlaşma yapmayacak durumda olmak istiyoruz, esas sorun odur. Sorumsuz kamu harcamaları yapmak, büyük bir borçlanmaya giderek dış mali müdahaleye muhtaç kalmadan bir iktisat politikası götürmektir esas sorun.

‘Üniversitelerde başörtüsüne özgürlük’ var programınızda, Diyanet kaldırılmalı mı?

Diyanet en azından bugünkü görev tanımıyla devam etmemeli. Ama aramızda bazıları kaldırılmalı da diyor. Sizce Türkiye’de devletin dini kontrol etmediği bir laiklik mümkün mü, Sivas’ı da hatırlarsak?
Evet ama Sivas devletin laikliği kontrol ettiği koşullarda yapıldı. İktidarda DYP-SHP koalisyonu vardı. Şöyle soralım: devletin bu kontrolüne rağmen Sivas, Maraş, Çorum katliamları oldu, geçenlerde Romanlar Selendi’den sürüldüler. Dolayısıyla devletin dini kontrol etmesi bunları engellemiyor. Esas bunları engellemek için tüm inançlara eşit mesafede olan bir devletin müdahalesi gerekiyor.
Peki nasıl bir laiklik?
Laiklik devletle din işlerinin ayrılmasıdır. Bu Osmanlı-Türkiye Sünni devlet geleneğinin hiç bilmediği bir şey. Laiklikte devlet din alanına girmez, girdiği andan itibaren devlet taraftır. Dolayısıyla bizim laiklik anlayışımız, devletin din alanından bütünüyle çekilmesidir. Ne zorunlu din eğitimi, ne devlet politikası olarak Diyanet İşleri Başkanlığı kesinlikle söz konusu olamaz. İçişleri Bakanlığı içinde din hizmetlerinin verilmesiyle ilgili düzenleyici bir kurum olabilir, Diyanet dini doktrinin üretilmesi kurumudur. Ali Bardakoğlu “Akşamları televizyon seyretmeyin, Kur’an okuyun” diyor. Kendi işini yapıyor, bu açıdan yanlış yapmıyor. Ama laik olduğu iddia edilen bir devletin, Başbakanlığa bağlı, özerk bütçesi olan, müsteşarlık konumunda bir kurumu “Kur’an okun” diyor, Müslüman olmayanlara “İncil veya Tevrat” okuyun demiyor, Alevilere “Dedelerinizin anlattıklarını dinleyin” demiyor. Bunu ancak bir cemaatin sözcüsü olarak söyleyebilir, devlet memuru olarak değil.

Türkiye’de Müslümanlığın ağır bir mahalle baskısı yok mu? Anadolu’nun bir kasabasında ateist olmasına rağmen oruç tutmak, cumaya gitmek zorunda kalan birinin mi, başörtüsü yüzünden üniversiteye giremeyenin mi üzerinde daha ağır ve derin bir baskı var?

Bu otoriterizmin ve muhafazakarlığın ciddi ve kadim bir sorunu. Devlet hiçbir zaman o ateistin sorununu çözmek için bir girişimde bulunmadı.
Peki sol neden gündemine almadı?
Bu pek doğru değil, örneğin din hanesinin nüfus cüzdanından kaldırılması solun 1990’lardan itibaren gündemine aldığı bir taleptir. Hatta bunun ilk kazanımı da din hanesinin boş kalması şeklinde olmuştur. Biz Birikim dergisinde ‘Sosyalist laiklik ile Kemalist laiklik arasındaki fark nedir? tartışmasını 1990’ların başında başlatmıştık. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın konumunu o zamandan beri eleştiririz.

Sizce solcular günlük yaşamda muhafazakarlığa boyun eğmiyor mu, ‘halkımızın değerleri’ lafzını ileri sürerek?

Biraz halk dalkavukluğu alışkanlığı yaygındır solda. Ama açık söylemek gerekir biz din düşmanı değiliz, dinin başkalarının üzerinde baskı aracı olarak kullanılmasına karşıyız. Demokrat, laik olmak din düşmanı olmak demek değildir.
Ben bir ateist olarak başkalarının inancına saygı gösterirsem aynısını kendim için de beklerim. Ama bu bir toplumsal mücadele meselesidir. Devlet aracılığı ile yapılamaz. Toplumsal alanda farklılıklara saygı içinde farklılıkların birlikteliği mücadelesinin verilmesi gerekir.
Türkiye’de potansiyel olarak ciddi bir mahalle baskısı var. Geçmişte de vardı. Kendi çocukluğumun geçtiği 60’larda da bugünkünden az olmayan bir mahalle baskısı vardı. Ataerkil gelenekler, alışkanlıklar egemen. Bunlara karşı elimizden geldiğince mücadele edeceğiz. Ama bizden farklı olanı, farklı düşüneni, farklı inançlara sahip olanı hor veya küçük görmeyeceğiz.
Türkiye ciddi bir değişim sürecinden geçiyor, kırsal kesimden kente gelenler kendi kapalı ilişkilerini de getiriyor, bunlar bir günde buharlaşmayacak.

Soldaki genel söylem ‘halk temizdir, devlet kötüdür’ değil mi, ceberut devletle muhafazakarlığın hakim olduğu toplum arasındaki bağ sanki hep görmezden gelinir?

Bu doğru. Halk dalkavukluğu yapmayalım. Fakat laikçi orta sınıflarda var olan, muhafazakarlıkla mücadele adı altında bir alt tabaka nefretini de dile getirmeyelim. ‘Göbeğini kaşıyanlar, kıllılar, bodur bacaklılar’ gibi tanımlamalarla ayrımcılık yapılmasına karşı çıkalım çünkü o da vahim bir ırkçılıktır.

Birikim’deki son yazınızdan anladığım kadarıyla ‘Devrim tahayyülü’ bitti diyorsunuz, ütopyasız bir sol mümkün mü?

Şiddet yöntemiyle bir gecede iktidarı almak hedefi bir ütopyayı gerektirmiyor aslında, sadece acil biçimde iktidar olma arzusunu ele veriyor. Ütopya hemen varamayacağınızı bildiğiniz ama davranışlarınızı ve hedeflerinizi ona doğru yönlendirdiğiniz bir ufuk çizgisidir. Siz iktidarı aldığınızda bütün ütopyanızı gerçekleştireceğinizi sanıyorsanız zaten o ütopya değildir. Dolayısıyla büyük bir yanılsamaya son verdi 20. yüzyıl. Değişimler, “Yaptım” demekle olmuyor. Çok uzun zaman süreçlerinde gerçekleşiyor. Bugün küresel hegemonyasına karşı mücadele ettiğimiz ABD’nin devriminin anayasası iki yüz yıldan fazla bir zamandan beri hala yürürlükte ama 1917’de yapılan Sovyet devriminden geriye neredeyse bir iz kalmadı, çünkü o kopuş tabanda kendini üretmeye yönelik bir kopuş değildi.
Ekim devrimi, Çin devrimi gibi devrimler bize bir radikal kopuş ile iktidara gelmenin, çoğunluğun rızası olmadan iktidara gelmenin, dar bir kadronun tahakküm arzusuna yol açtığını gösterdi. Sosyalizm ütopyasını insani felaketler içinde boğduğunu gösterdi. Bizim 20. yüzyıldan çıkardığımız başlıca ders devrimin bir gecede doğacak bir güneş olmadığıdır. Devrim değişimin ufuk çizgisidir ve ufuk çizgisini de biz günlük hayatımızda sürekli kılmak zorundayız. Devrim sürekli varmaya çalışacağımız ama varamayacağımız idealizdir. İnsanları o ilkeleri kabul etmeye çağıracağız. Becerirsek de toplumu bu şekilde dönüştüreceğiz.

Emekçilerin iktidarı diye bir tartışma kalmadı yani?

Salt emekçilerin demokratik iktidarı diye bir şey söz konusu olamaz, çünkü o emekçiler toplumda azınlığı oluşturuyor. 19. yüzyıl ortasında öngörülen gelişme 20. yüzyılda doğrulanmadı.

Sermaye de azınlık?

Evet biz de ona karşı mücadele ediyoruz. Sermayenin azınlıkta olması çoğunluğun rızası olmadan iktidarda olması anlamına gelmiyor. Sermaye güçlerinin hegemonyasını kırmak, rıza üretme mekanizmalarını etkisiz bırakmak, onun yerine emekçilerin, çalışanların, geniş bir yurttaş kitlesinin rızasını alacak ideolojik üstünlüğü sol sağlayabilirse başarılı olacaktır. Ayrıca bazı yer ve zamanlarda sermayeyi iktidarda tutan diktatörlükler de var tabii. Biz, emekçi fetişizmine de karşıyız. İnsanlar sadece emekçi olmaları hasebiyle demokrat, özgürlükçü, eşitlikçi olmazlar. Faşist hareketlerin bindirilmiş kıtaları da genellikle emekçilerden oluşur.

Yeni Sol’un programı itibariyle Türkiye’deki sosyalist hareketten koptuğunu söyleyebilir miyiz?

Türkiye’de sosyalist hareketin klasik iddiaları olarak sıralanan şeylerin çoğu zaten sosyalistlere değil milliyetçilere özgü. Bu anlamda milliyetçilikten koptuğumuzu söyleyebiliriz. Türkiye’deki sosyalist geleneğin Kemalizm ve milliyetçilikle olan göbek bağı yavaş yavaş kopuyor. O yüzden 27 Mayıs darbesini örnek verdim. Turnusol kağıdıdır.
Ama emekçilerin, çalışanların demokratik iktidarını reddetmiyoruz. Yeni bir sol zihniyet, dil ve politikalar özgürlük ve eşitlik ilkelerini benimseyenlerin katılımıyla oluşabilir. Böyle bir siyasal hareketin , iktidar olması demek, bu ilkeleri benimseyen çalışanların iktidar olması demektir. Ama eşitlik, özgürlük, demokrasi ilkelerini benimsemeyen çalışanlar, emekçiler de var olmaya, ve bize karşı olanları desteklemeye devam edeceklerdir. Hiçbir şekilde üstün sınıf ululamasına kendimizi kaptırmamalıyız.

Bölüm 1: Ahmet İnsel anlatıyor; nedir bu Yeni Sol?


http://www.radikal.com.tr/

"

14 Şubat 2010

İşçi Sınıfı Neden Devrim Yapamaz?.





İşçi Sınıfı, Neden Devrim Yapamaz?.
Demir Küçükaydın kullanıcısının resmi
Demir KÜÇÜKAYDIN
Tam da Tekel işçilerinin direnişiyle kendine sosyalist diyenlerin moral buldukları şu anda İşçi sınıfının neden devrim yapamayacağından söz etmek pişmiş aşa su katmak gibidir.

Bizim derdimiz ise pişmiş aşa su katmak değil, piştiği sanılan aşın pişmediğini ve böyle pişemeyeceğini göstermektir.
Başlıktaki önermeyi daha da genelleştirelim. Sınıflar devrim yapamazlar.
Ya da bu önermeyi şöyle bir ifade daha doğru ve dakik olacaktır: devrimleri sınıflar yapmazlar ve de yapamazlar.
Devrimler için sınıflar gerekli değildir. Sınıfsız toplumlarda da devrimler olur.
Devrimler üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin o günkü biçimine uygun yeni bir üstyapının kuruluşlarıdırlar.
Marks’ın ifadesiyle: “İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder.” Ama böyle değişiklikler sınıfsız toplumlarda da olur.
Diyelim ki avcılık ve toplayıcılığa dayanan komünden, bitki ve hayvanların ehlileştirilmesine dayanan köy komününe geçiş de bir devrimdir (ki bu devrimin bayramıdır Kurban bayramı ve gerçeğe yakın bir tasviridir bu devrimin Kurban Bayramı söylencesi)
Ama bu devrim hiç de sınıf mücadeleleri biçiminde gerçekleşmemiştir. Çünkü sınıflar yoktur.
Diğer bir ifadeyle Tarih Öncesi’nde de devrimler olmuştur. Bir bakıma mitolojiuler e kimi peygamberler bu devrimlerin hikayelerini anlatırlar.
Zaten tanımı gereği, sınıflara dayanan bir devrim teorisi olamaz, çünkü sınıfsız toplumlarda da devrimler olur ve onlarda sınıflar yoktur.
Öte yandan sınıflı toplumlar tarihi göstermektedir ki, sınıflar ve onların mücadeleleri devrimlere yol açmaz, genellikle çöküşlere yol açar, toplumsal çatışmalara yok açar ama sınıflar sınıf olarak devrim yapmazlar.
Klasik tarihte, yani beş bin yıl boyunca sınıfların hiçbir yerde devrim yaptığı görülmemiştir. Ezilen sınıfların zaman zaman iktidara geldikleri görülmüşse de (Karamıtalar, Taipingler) bunlar, yıktıklarının bir benzerini kurmaktan öteye gidememişler; yeni bir toplum düzeni, yani bir topluluk tanımı yapmayı başaramamışlardır.
Modern tarihte isi, burjuvazinin ve İşçilerin devrim yaptığını söyleyecektir. Klasik Marksist burada.
Ama işçilerin yaptığı Ekim devrimi ayrı bir topluluk tanımı yapmamış, sadece burjuvazinin aydınlanma ile yaptığı tanıma dayanan bir devrim yapmaya, ama bunu işçiler eliyle yapmaya kalkmıştır.
Burjuva devrimlerini ise burjuvazinin yaptığı ayrıca tartışılmaya ve yeniden araştırılmaya değer.
Aydınlanma devrimini Paris’in donsuzları yapmıştır,ama donsuzlar olarak değil, yurttaşlar olarak,ya da insanlar olarak. Burjuvazi bu devrime daha başından her adımda ihanet etmiş ve tıpkı Mekke eşrafının İslam’ı ele geçirmesi gibi ele geçirmeye çalışmış ve ele geçirerek Muaviye benzeri bir Ulusçuluk gericiliği kurmuştur. Aydınlanma devriminin Muaviye’si Napoleon’dur. İşçilerin yaptığı Aydınlanma devriminin Muaviye’si de Stalin’dir.
Aydınlanma dini, tıpkı Emeviler döneminin İslam’ı gibi, yayılmasını, gerici biçimi içinde (Uluslar ve ulusçuluk biçiminde) gerçekleştirmiştir.
Ama konuyu dağıtmamak için burada keselim ve sınıflı toplumlarda sınıflar ve devrimler ilişkisine yeniden bakalım.
Elbette devrimleri sınıflı toplumlarda var olan düzenden çıkarlı olmayan ezilenler yaparlar. Gayrı memnunluk devrimci olmanın ilk şartıdır. Bu anlamda bütün devrimleri alt sınıfların yaptığından söz edebiliriz.
Ancak alt sınıflar sınıf olarak devrim yapamazlar. Devrim yapabilmeleri için yeni bir topluluk (din, üstyapı) tanımlaması yapmaları, yeni bir din kurmaları, o günkü üretim ve ekonomi ilişkilerine uygun yeni bir dini savunmaları gerekir.
Bunu şöyle ifade edebiliriz. Köleler köle olarak isyanlar etmişlerdir fakat devrim yapamamışlardır, ama köleler, Hıristiyan olduklarında, Hıristiyanlar olarak bir devrim yapabilmişlerdir. Hıristiyan olmak için ise Köle olmak gerekmez.
Mekke’nin plepleri particilere, yani Kureyşli asillere karşı bir mücadele içindeydiler ve İslam bir anlamda ve başlangıçta onların partisiydi. Ama onlar birer plep olmaktan çıkıp bu partiyi yeni bir dine dönüştürdüklerinde, yani plepler Müslüman olduklarında bir devrim yapabilmişlerdir. Ama Müslüman olmak için plep olmak gerekmez.
Modern devrimi ne Donsuzlar ne de işçiler yapabilmiştir. Donsuzlar ve İşçiler, aydınlanmacı veya demokrat olduklarında devrim yapabilmişlerdi.
Sınıflı bir toplumda, verili bir topluluk veya din veya toplum biçimi içinde, ezilen ve egemen sınıfların mücadelesi elbette veridir. Bu mücadelenin aracı partiler ve tarikatlardır. Partiler ve tarikatlar devrim yapamazlar.
Devrim o parti veya tarikatlar, onları bir parti veya tarikat olmaktan çıkaracak, bir din yapacak bir mutasyon geçirdiklerinde, yani yeni bir dine, yeni bir topluluk tanımına, yeni bir üstyapı tasavvruna dönüştüklerinde devrim yapabilirler.
Örneğin Hıristiyanlık, Yahudilik içinde bir tarikat olarak kalabilirdi diğer yüzlercesi gibi, ama Yahudi olmayanları da kapsayıp, yeni bir topluluk tanımına geçtikten sonra yeni bir din olup bir devrim başarabilmiştir. Tarikat,yani bir Parti, yani bir sınıf mücadelesi aracı olarak kalsaydı, diğer yüzlerce benzeri gibi yok olup giderdi.
O halde bundan günümüze ilişkin çıkarılacak sonuç şudur:
İşçi sınıfı sınıf olarak devrim yapamaz!
Tıpkı köleler veya plepler, köle ve plep olarak nasıl devrim yapamadılarsa; köle ve plep partilerinde örgütlendikleri sürece yapamadılarsa, İşçiler de işçiler olarak, işçi partilerinde, sosyalist partilerde örgütlenerek devrim yapamazlar. Evet çıkarlarını savunabilirler, bir sınıf mücadelesi verebilirler ama devrim yapamazlar. Çünkü Partiler, var olan dini ya da topluluğun nasıl belirlendiğini tartışmaz, o topluluk içinde bölüşümü tartışırlar.
Ancak yeni bir dinin paradigması bu ufku aşabilir,
İşçi sınıfı ancak, yeni bir dinin kuruluşuna giriştiğinde devrim yapabilir.
Bu günkü dünyanın ilişkileri, tıpkı Muhammet’in İbrahim’e dönmesi ve geleneği yozlaşmalardan arındırması gibi, Aydınlanma’nın programına ve ideallerine bir geri dönüş gerektirmektedir.
Aydınlanma, komün ve uygarlık dinlerinin, yani soyların ve “inançların” topluluğu tanımladığı bir dünyada doğmuş ve onları bir özel ve politik ayrımı aracılığıyla topluluğun tanımlanmasından dışlayarak topluluğu tanımlamıştı. Yani kendisinin din olmadığı söyleyen bir din olarak ortaya çıkmıştı.
Bu din daha doğarken kendi içinde bir karşı devrim geçirdi ve ulusçuluk biçimindeki gerici biçim bu dine egemen oldu.
Bu nedenle bugün, ulusların ve ulusal devletlerin tüm dünyayı kapladığı buna karşılık, dünya ticaretinin ve üretimin kıyaslanamayacak ölçüde globalleştiği bir çağdayız. O halde, Aydınlanma’nın tanımını bugünkü dünyaya göre yeniden yapmak gerekmektedir. Bu tanm aydınlanmanın ilk tanımını (Yani “inançların” ve soyların hiçbir politik anlamının olmaması) da içermeli ama onu aşmalıdır.
Bunun tek biçimi, tıpkı eski dönemin soyları veya dinleri gibi bu günün uluslarının da politik olandan dışlanması, ulusal aidiyetin özel bir sorun olarak tanımlanması olabilir.
Yani İnsan Hakları Bildirgesini bir de ulusları da kapsayacak şekilde genişletmek gerekmektedir.
Yani ulusları ve ulusal devletleri yıkma, ulustan olmayı bütünüyle kişilerin özel bir sorununa indirgeme çağrısı; bir insanlık topluluğu tanımı yapılmalıdır.
Diğer bir deyişle, işçiler İnsan oldukları takdirde, tıpkı Roma’nın kölelerinin Hıristiyan oldukları, Mekke’nin Pleplerinin Müslüman oldukları takdirde devrim yapabilmeleri gibi, devrim yapabilirler.
Elbet her işçi biyolojik bir varlık olarak insandır. Burada kastedilen bu değildir.
Her hangi bir ulustan olmanın hiçbir politik anlamı olmamasını savunanlar, uluslara ve ulusal devletlere karşı savaşanlar ancak insan olabilirler.
Diğer bir ifadeyle, işçiler her hangi bir ulustan olmanın politik bir anlamı olmamasını savunduklarında; ulussuz olma hakkını savunduklarında; daha somut olarak uluslara ve ulusal devletlere karşı bir “Kutsal savaş” başlattıklarında, İnsan olduklarında; işçi olarak değil İnsan olarak mücadele ettiklerinde devim yapabilirler ve var olan toplumun en iyi kalp ve beyinlerini kendi saflarına kazanabilirler.
İşçiler, sadece kendi ekonomik ve sınıfsal çıkarları için değil; tüm yeryüzünde yeni bir düzen için mücadele ettiklerinde devrimci olabilirler ve devrim yapabilirler.
Bu önermeler, bugün dünyada İşçi Sınıfı’nın nasıl devrim yapabileceğini gösterir.
Ama bugünkü Türkiye’ye gelirsek var olan somut mücadeleler içinde bu görev şöyle tanımlanabilir.
Türkiye de işçiler, tutarlı demokratlar olduklarında, yani ulusun tanımından her türlü dil, din, soy, tarih belirlenimini dışladıklarında; ulusu böyle tanımlamaya karşı tanımladıklarında Türkiye’de bir demokratik devrim yapabilirler.
Türkiye’de sosyalistler eğer bir demokratik devrime öncülük etmek istiyorlarsa, öncelikle kendilerinin demokrat olmaları ve işçilere demokrasiyi “tebliğ” etmeleri gerekmektedir.
İşçilerin sınıf mücadelesinin kıçına hayranlıkla bakıp, en gericisinden ırkçı bir ulus anlayışıyla tanımlanmış bir devlette sosyalizm kurmaktan söz etmek, egemen sınıflar arasındaki mücadelede basit bir piyon olmaktan başka bir sonuç vermez.
*
Türkiye’nin sosyalistleri eğer dünya çapında bir sosyalist düzen içir mücadele etmek istiyorlarsa önce, dünyadaki işçilere insan olma uluslara ve ulusal devletlere karşı savaş çağrısı yapmalıdırlar. Bu çağrıyı yapmayan her çaba var olan ulusal devletlerin savunusu ve onlar arasındaki çatışmaların bir piyonu olma sonucunu verir.
Şimdiye kadar olan anlayış ve strateji ters yüz edilmelidir. Şimdiye kadar olan şöyledir: Her biri ulus ilkesin göre belirlenmiş devletlerin sosyalistleşmesi ve sonra bir sosyalist cumhuriyetler birliği kurularak giderek bir dünya cumhuriyetine ulaşmak.
Yani önce Sosyalist sonra İnsan olmak.
Ne teorik kavramlar ne de yaşanan deneyler bunun olmadığını ve olamayacağını göstermiştir.
Yapılması gereken ve izlenmesi gereken strateji tam da bunun tersidir. Önce uluslara karşı savaş ve bir dünya cumhuriyeti, sonra Sosyalizm.
Yani işçiler önce İnsan olmalıdırlar Sosyalist bir toplumda yaşayabilmek ve işçi olmaktan kurtulabilmek için.
Yani önce İnsan sonra Sosyalist olmak.
Bu gün Türkiye’deki (ve Dünyadaki) sosyalistler ne Demokrattır ne de İnsan.
İnsanların ve Demokratların görevi öncelikli görevi İnsan ve Demokrat olmayan bu sosyalistlere karşı mücadele etmektir.
Sosyalistler çözümün değil problemin bir parçasıdır bugün.
Çünkü onlar İnsan veya Demokrat değil, Türk’türler (Kürt, Alman, Amerikalı, Çinli).
Tıpkı işçiler gibi. İşçiler Türk işçileri ve Türk olmaktan çıkmadan ne Demokrat ne de İnsan olabilirler.
***********

Not: Konuya farklı bir bakış açısıyla yaklaşılan yukarıdaki yazı ile, "Bu yazı bence aynı zamanda Aleviler Neden Özgürleşemez? Kürtler Neden Kendi Kaderini Tayin Edemez? Femistler Neden Kadın Meselesinde Başarılı Olmaz sorularınında cevabını içermektedir. Veya Şöyle söyleyelim 'Yeni Bir Sol Harkete Neden Yeni Olamaz' " diyen Uğur TÜRE arkadaşıma, bu yazıyı iletmesinden ötürü teşekür ediyorum.
H.ATA

Kaynak: http://www.koxuz.org/

2 Şubat 2010

Tekel direnişinden siyaset dersleri!

Tekel direnişinden siyaset dersleri!
http://img.blogcu.com/uploads/muratsahin123_merdanyanardag1.jpg
Merdan Yanardağ

29 Ocak 2010 -


Okuduğunuz bu yazıdaki bazı değerlendirmelerim abartılı gelebilir. Tekel direnişine sahip olduğundan fazla anlam yüklediğim, olmayan değerler atfettiğim, yarattığı etkiyi gerçek durumla uyumlu olmayacak şekilde büyüttüğüm, zorlama bazı sonuçlar çıkardığım ve sanki bütün bütün politik dertlerimize deva olacak mistik bir rol biçtiğim sanılabilir.

Bu nedenle ve öncelikle belirtmeliyim ki, işçi sınıfında Allah vergisi bir devrimcilik görmediğim gibi, devrimci olmayan işçi sınıfının da tarihsel ve politik bakımdan hiçbir değer taşımadığını düşünüyorum.
Hatta işçi sınıfının, yakın tarihte sosyalizmin çözülme sürecinde de gördüğümüz gibi (o değiştirici gücüyle) bazen karşı devrimci bir rol oynayabileceğini de biliyorum. Dolayısıyla işçi dalkavukluğu diye de tanımlanabilecek uvriyerist yaklaşımların hep bir hayal kırıklığıyla sonuçlandığının da farkındayım.

O nedenle bu yazıda abartma gibi gelebilecek kimi değerlendirmeler; Tekel direnişinden çıkarılacak siyaset derslerinin ve Türkiye sınıf mücadeleleri tarihindeki yerinin daha net anlaşılması için kasdedilerek yapılmıştır.

O güzel insanlar o beyaz atlarına binip dönüyorlar mı?

Canlı yayınlanan bir televizyon programında (5N 1K / CNNTurk) mikrofon uzatılan Tekel işçisi aynen şöyle diyordu: “Ben 5 vakit namazımı kılarım. Burada da komünist olduk. Evet, 5 vakit komünistim."

Şaka mı yapıyor diye dikkat ettim, hayır ciddiydi. Çünkü programı yapan gazeteci Cüneyt Özdemir de şaşırdığı için olacak, sorusunu tekrarladı ve aynı yanıtı aldı.

Evet o klasik yasa hükmünü sürüyor; direnişler ve grevler işçiler için bir okul olmaya devam ediyordu.
İşçi sınıfı eylem içinde öğreniyor, dostunu düşmanını tanıyor ve esaslı bir bilinç sıçraması yaşıyordu.

Yukarıda sözünü ettiğim tv proramına da dikkat çeken gazeteci dostumuz ve akademisyen Dr. Atilla Özsever, Ankara'da 17 Ocak günü düzenlenen büyük işçi mitinginden hemen önce Tekel çalışanlarıyla yaptığı sohbetten (yine aynı değişime işaret eden) çok çarpıcı bir anekdot aktarıyordu.
Özsever, Hataylı bir işçinin kendisine aynen şunları söylediğini yazıyordu:

“Biz buraya gelmeden önce gençler, öğrenciler için solcu, komünist diye bir önyargıya sahiptik. Ancak buradaki öğrencilerin harçlıklarından bize çay yapıp getirdiklerini, sabaha kadar bu soğukta bizlerle kaldıklarını görünce düşüncelerimiz değişti. Ben Tekel işçisi olmasaydım, buraya destek için gelebilir miydim? Sanmıyorum. Ama gençler bu dondurucu ayazda, bizlerle ekmeklerini paylaştılar. Ben bölgemdeki ilçede aynı zamanda AKP yöneticisiydim. Ama şimdi kesinlikle AKP’ye oy vermem. Sağcı idim, solcu oldum.” (Cumhuriyet, 28 Ocak 2010)

Özsever'in aktardığı bu diyalog, açık bir bilinç sıçramasına işaret ediyordu. Dahası, her türden gericiliğin ve liberalizmin toplum ve entellektüel hayat üzerinde kurduğu ideolojik hegemonyanın parçalanmaya başladığını; bu ülkede 30 yıla yayılan büyük akıl tutulmasının kırılma yoluna girdiğini gösteriyordu.

Hataylı işçinin söyledikleri, Tekel direnişinin bir başka yönünü de gösteriyordu; Türkiye'de son 30 yıldır işçi sınıfının, emekçilerin ve genel olarak çalışanların sosyo-ekonomik konumlarıyla politik tercihleri (örneğin seçmen davranışları) arasındaki pozitif ilişki kopukluğunun aşılması için uygun bir iklim oluşuyordu.

Uzunca süredir dinci gericliğin, liberal bireyciliğin, muhafazakarlığın, sağcılığın ve milliyetçiliğin etkisine giren; dolayısıyla sınıf bilincinden ve dayanışmasından uzaklaşan işçilerin, yeniden solu, devrimcileri, sosyalistleri tanımaya başladığını, sosyo-ekonomik konumlarıyla politik tercihleri arasında yeniden pozitif bir ilişki kurmaya yöneldiklerini söyleyebiliriz.
Hataylı Tekel işçisinin daha önce, "solcu, komünist diye önyargılı yaklaştığını" söylediği kişiler, kendileriyle gece gündüz birlikte olan, onlarla ekmeğini paylaşan ve hiçbir karşılık beklemeksizin işçilerin mücadelesini kendi mücadelesi olarak gören gençler ve öğrencilerde somutladığı "solcu, komünist" tipi, yeniden emekçilerin dünyasına dönüyor ve sıcak bir mücadele kardeşliği/yoldaşlığı oluşuyordu.

Hataylı işçi sözünü ettiği "önyargı" ile, solcu ve komünist sıfatları/kavramları üzerinden geliştirilen bin yillık ilkel, kaba, ahlaksız ve alçak bir gerici-sağcı propagandanın halkın bilincinde oluşturduğu tahrifata gönderme yapıyor. Emekçiler, somut eylem içinde dostlarını ve düşmanlarını tanıyor.

Öyle anlaşılıyor ki, sınıf içinde çalışmanın koşulları süratle olgunlaşıyor. Tekel direnişi dolayımıyla emekçiler yüzlerini yeniden sola dönmeye hazır hale geliyor.

Direniş toplumsal ve tarihsel meşruiyet kazandı
Tekel direnişi sadece özelleştirmeci yeni liberal politikalara, yeni muhafazakarlığa ve onların arkasındaki felsefeye ağır bir darbe indirmekle kalmıyor, aynı zamanda uzunca bir süredir kopuk olan sosyalist hareketle işçi sınıfı arasındaki ilişkilerin yeniden kurulmasının da hem imkanlarını yaratıyor hem de yolunu yöntemini sunuyor.

Bu ilişkinin 1980 öncesinde ne ölçüde kurulduğu, kurulsa bile sağlıklı olup, olmadığı kimi çevrelerde tartışılsa bile, hiç kuşku yok ki, ülke özgülünde 12 Eylül darbesinden ve onun üzerine gelen küresel karşı devrimin (sosyalist rejimlerin çözülmesinin) yarattığı yıkımdan sonra sosyalistlerle işçi sınıfı arasındaki bağın hemen hemen bütünüyle koptuğunu söylemek, sanırım yanlış bir gözlem ve haksızlık olmayacaktır.

Sınıf içinde çalışma ve örgütlenme iddiasındaki kimi örgütlerin, partilerin ve çevrelerin yürüttüğü çalışmalara karşın -ki bu çalışmaları hiç küçümsemediğim gibi, çok değerli buluduğumu da belirtmek isterim- söz konusu kopuşu aşamadıkları da bir gerçek.
Ne Zonguldak büyük madenci yürüyüşü, ne 1989 bahar Eylemleri bütün olumlu yanlarına ve etkilerine karşın, gericiliğin ve liberalizmin ülke ve toplum üzerindeki etkisinin kırılmasına ve sınıfın solla buluşmasına beklenen katkıyı yapamadı.

Çünkü, küresel bir zafer kazanan kapitalizmin o dönemde geliştirdiği yeni liberal politikalar, yeni muhafazakarlık ve gericiliğe büyük bir kapı açan yeni felsefi yaklaşımlarıyla (post-modernzim gibi) tam cephe bir saldırı halindeydi. Bir çıkış yaşıyor ve bu çıkışın yarattığı fırtına ortalığı kasıp kavuruyordu.

Oysa bugün yeni liberal politikaların tüm felsefi, politik ve fiziki sınırlarına ulaşılmış durumda.
Kapitalizmin 1929'daki büyük ekonomik kriziyle karşılaştırılan yeni küresel mali kriz, liberalizmin ideolojik hegemonyasını dünya ölçeğinde sarstı. İnsanlık, ne tarhin sonuna gelindiğini, ne kurtuluş ideolojilerinin ve büyük anlatıların devrinin kapandığını, ne ulus devletlerin yıkıldığını, ne de emperyalizmin eski ve kötü bir hatıra olduğunu olduğunu göndüler.
Tam tersine görülen şey açıkça şuydu; Kapitalizim ve liberal ideoloji, gezegenin ve insanlığın geleceğini tehdit ediyordu.

Emek sermaye çelişkisi ve çatışması, son çözümlemede bütün bir toplumsal, ekonomik ve kültürel hayatı belirlemeye; diğer çelişki ve çatışmaların temelini oluşturmaya; ve toplumsal ilerlemenin dinamiği olmaya devam ediyordu.

Liberal meczupların sefaleti
Liberal bir meczup olan Ahmet Altan ve onun gibi kötü edebiyatçıların yazdıkları ise artık kimseyi kolay kolay tatmin ve ikna edecek gibi görünmüyor.

Zaten bir tür "solculuk" olarak da sunulan böylesine açık bir sermaye sözcülüğü, bazı meczuplar ve işbirlikçiler dşında artık kimi ikna edebilir ki?
Yeni bir dünya isteyen gençler mi, ekmek ve özgürlük mücadelesi yürüten işçileri mi? Gericiliğe ve emperyalizme direnen toplumsal kesimler mi? Kimi?

Ancak efendisine aşık bir uşak psikolojisiyle yazılabilecek aşağıdaki satırlar, dolaşıma çıktığı entellektüel ortamda artık eskisi gibi karşılık bulup saygı görebilir mi? Sanmıyorum. Ahmet Altan Tekel direnişiyle ilgili olarak aynen şunları yazıyor:

“Globalleşen bir dünyada devletlerin ‘tekeller’ kurması ekonomi mantığına tümüyle aykırı. Bu ülkede devlet işletmeleri (...) ekonomi kurallarına aykırı bir biçimde yönetildi ve devlet zarar etti. (...) Bizim devlet de diğer devletler gibi ekonomik alandan çekiliyor ve kendine ait kuruluşları özel sektöre devrediyor.

“Bu ‘özelleştirme’ döneminde birçok işçi işsiz kalıyor. (...) Eğer devlet, ‘işsiz kalan’ işçilere para verecekse, bu para çalışanların parasından verilecek. Çalışanların paralarını alıp, bu paraları ‘çalışmayanlara’ ya da emeklerine artık ihtiyaç duyulmayanlara dağıtmak hak kavramına uygun mu?

“Özel sektörde çalışanlar rekabetin kızgın olduğu bir alanda ve her türlü riski göze alarak çalışırken, ‘devlet çalışanlarının’ rekabetten ve riskten uzak bir çalışma hayatı sürdürmeleri eşitliğe ne kadar uygun? (...) Üretim biçiminin değiştiği, makinelerin işçilerin yerini aldığı bir dünyada “işsizlik” kaçınılmaz bir sonuç olarak ortaya çıkıyor. (...) Özel sektörde çalışanlar neden verdikleri vergilerle ‘devlette’ çalışanların hayat garantisi olsunlar? Bunlar, ‘ekonomik aklın’ bize söyledikleri.” (Ahmet Altan, Taraf, 2 Ocak 2010)

Yukarıdaki alıntının her satırından süzülen cahillik bir yana, insanın bunları bir tür "eşitlik" argümanıyla savnması inanılır gibi değil. Böyle bir şeyi ancak görevli bir propagandist yapabilir diye düşünmeden edemiyor insan.

Tekel işçilerinin askeri vesayete karşı mücadele etmek yerine "dünyanın en kolay muhalifliğini seçerek" hükümete, yani AKP'ye karşı mücadele etmesini de eleştiren Taraf gazetesi, onları örtük şekilde Ergenekonculara hizmet etmekle bile suçlamıştı.
İçinde "kamu mülkiyeti", "sosyal haklar", "devlet" ve "sınıf mücadelesi" gibi kavramlar ya da sözcükler geçen her eylemden, her metinden ve her girişimden nefret eden Taraf yazarlarını kim iflah eder bilemiyorum ama, Tekel işçilerinin saygıyla anmayacakları kesin.

Direniş liberal illizyonu dağıtıyor, iktidarı sarsıyor
Tekel işçilerinin eyleminin AKP iktidarını böylesine sarsması, Başbakan Erdoğan'ın sinirlerini bozması ve ülkedeki gerici-liberal illizyonu dağıtması, bu direnişin uygun bir tarihsel dönemeçte gerçekleştiğini gösteriyor. Çünkü bu eylem toplum vicdanında, yakın tarihte başka hiçbir eylemde olmadığı kadar bir kabul görüyor ve meşruiyet kazanıyor. Daha da önemlisi işçi sınıfının diğer kesimlerinden de destek buluyor ve yayılma eğilimi gösteriyor. Sendika bürokrasilerini sarsıyor ve onları eyleme zorluyor. Birden bire ülke göndemine genel grev kavramı giriyor ve yine yakın tarihte hiç olmadığı kadar etkili bir karşılık buluyor.

Tekel direnişi AKP gericiliğine, emperyalizme ve kapitalizme karşı hangi eksende mücadele edilmesi gerektiğini bir kez daha ve hiçbir yoruma yer bırakmayacak bir açıklıkla ortaya koyuyor.
İşçiler bu ülkenin kent meydanlarını linç girişimcisi gerici, faşist ve milliyetçi sürüler ile tacizci serserilere bırakmıyor. Toplumun ve tarihin hem vicdanı hem de namusu oluyor.

Bu nedenle Tekel drinişi AKP iktidarını korkutuyor.
Bu nedenle, aslında bütçede ve personel politikasında yapılacak küçük bir düzenlemeyle bu sorun çözülebilecekken, yapılmıyor.
Çünkü, direnen işçilerin zafer kazanmasıyla "kötü bir örnek" oluşsun istenmiyor. Bu nedenle AKP iktidarı bütün gücüyle bu direnişi kırmaya çalışıyor.

Artık başarı şart!
Bu nedenle Tekel direnişi mutlaka başarıya ulaşmalıdır. Bir genel grev provası olabilecek 3 Şubat (4 Şubat olarak değişti) genel iş bırakma eylemi de mutlaka gerçekleştirilmelidir.
Çünkü bu eylemlerin başarıya ulaşması, gerici ve amerikancı AKP'nin durdurulmasının da yolunu açacak, imkanlarını yaratacaktır.
Örtülü ılımlı islam darbesinin püskürtülmesi ve yeni Osmanlıcılığın yenilgiye uğratılması için ileriye doğru gerçekleştirilecek bir atılımın moral kaynağını oluşturacaktır.

Belirtmeye gerek yok ki, bir yenilginin maliyeti ise ağır olacaktır.

Bu nedenle bütün devrimciler, sosyalistler, ilerici sendikacılar, sosyalist parti ve örgütler, emekten yana bütün güçler, bu eylemin başarıya ulaşması için çalışmalıdır.

Merdan Yanardağ
sol.org.tr