iktidar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iktidar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Temmuz 2010

DİRENME HAKKININ ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERDE VE ANAYASALARDA YERALMASI SÜRECİ

DİRENME HAKKININ ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERDE VE ANAYASALARDA YERALMASI SÜRECİ
Av. Ali Ersin GÜR


Herhangi bir yerde haksızlık yapılıyorsa; her yerde adalet tehlikede demektir.”
Martin Luther King

(Bermıngham Cezaevi’nden Mektup 1963)

Yazının önceki bölümlerinde kısaca özetlemeye çalıştığımız direnme hakkının ilk defa resmen kabul edilerek açıklanması, 4 temmuz 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ile gerçekleşmiştir.
Thomas Jefferson önderliğinde yazılmış olan bu bildiri, yukarıda direnme hakkı konusundaki düşüncelerini aktardığımız ünlü İngiliz filozof John Locke’nin
“Hükümet Üzerine İki Deneme” adlı kitabından esinlenerek hazırlandığı bilinmektedir.
Buna göre;

“Hükümetler, bireylerin yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişmek gibi doğal ve devredilmez haklarını sağlamak için kurulmuştur; eğer bir yönetim, bu kuruluş amacını yıkıcı bir yön tutacak olursa, halk onu değiştirmek ve devirmek hakkına sahiptir.”

Daha sonra aynı prensip, bağımsızlığını yeni elde eden konfederasyon üyesi Amerikan devletleri tarafından anayasalarına ve kuruluş bildirilerine konulmuştur.

Bununla birlikte direnme hakkının en geniş ve en net şekilde düzenlenmiş halini Fransız İhtilalinin metinlerinde görüyoruz. 1789 İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisi 2.maddesinde;

“Her siyasal topluluğun amacı, insanın tabii ve zamanaşımıyla kaybolmaz haklarının korunmasıdır. Bu haklar, hürriyet, güvenlik ve zulme karşı direnmedir.”

Diyerek, direnme hakkının tabii ve zamanaşımına uğramaz bir hak olduğunu savunmaktadır. Yine bu ihtilalın bir ürünü olan 1793 Haklar Bildirisi’nin dili çok daha açık ve net olduğu kadar, bir o kadar da keskindir. Bu bildiride;

“ Herhangi bir kimseye karşı, kanunun tespit ettiği durum ve şekiller haricinde ika edilen her türlü fiil, keyfi ve müstebitçe demektir. Kendisine karşı şiddet kullanılarak böyle bir fiil ika edilmek istenen kimsenin, bu fiili kuvvet kullanarak önlemeye hakkı vardır.” Denildikten sonra 35.maddede “Hükümet, halkın haklarını çiğnediği zaman, isyan etmek, halkın her sınıfı için hakların en kutsalı ve ödevlerin en gereklisidir.” Demektedir. 34.maddede; “Toplumun tek bir üyesine zülüm yapıldığı zaman, bütün topluma zülüm yapılmış demektir. Topluma zülüm yapıldığı zaman da, onun her üyesine zülüm yapılmış sayılır.” der. Ve 27. maddede ise müstebitlerin katlini emretmektedir. “Hükümranlığı gasp eden her fert, hür insanlar tarafından derhal öldürülmelidir.”

Denilebilir ki, direnme hakkını en açık ve en net şekilde formüle eden resmi metin bu bildiridir. Bundan sonra da pek çok bildiride ve anayasada yer alsa da konuya ilişkin düzenlemeler, çoğunlukla daha muğlak ve üstü kapalı bir üslup kullanılması yoluna gidilmiştir.

İkinci Dünya Savaşından sonra, dünyayı cehenneme çevirmiş olan faşizmin zulmüne karşı direnme hakkı yeniden güncellik kazanmış ve bir kısım anayasalarla uluslar arası sözleşmelerde bu hak savunulmuştur. 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirisi hazırlanırken, Küba delegasyonu tarafından verilen bir önergede, direnme hakkının insan hakları listesine eklenmesi savunulmuş ancak karşı görüşteki diğer delegeler tarafından bu görüşün kabulü engellenmiştir. Bunun üzerine direnme hakkı, bildirinin başlangıç metninde;

“İnsanın zülüm ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan haklarının bir hukuk rejimi ile korunması temel bir zorunluluk olduğuna göre...” şeklinde yer almıştır.

2.Dünya Savaşından sonra hazırlanan pek çok anayasada direnme hakkına yer verildiğini yukarıda belirtmiştik Bunlardan 19 Nisan 1946 tarihli Fransa Anayasa tasarısı , 1793 bildirisine paralel bir düzenleme getirmiş ise de yapılan referandumda halk tarafından reddedildiği için yürürlüğe girmemiştir. Halen yürürlükte olan 1958 Fransız Anayasası, temel haklar bakımında 1789 Bildirisine gönderme yaparak da olsa direnme hakkını kabul etmiştir.

1961 Anayasamızın başlangıç metninde de:

“ Anaysa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 mayıs 1960 Devrimini yapan Türk Milleti...” diyerek bu hakkın varlığı kabul edilmiştir.

Direnme hakkını tanıyan anayasalardan biri de Meksika anayasasıdır. Bu anayasanın 39.maddesinde:

“Ulusal egemenlik, aslında ve temel olarak ulusundur. Tüm siyasi güç halktan kaynaklanmaktadır ve amacı halka hizmet etmektir. İnsanların, tüm zamanlar boyunca, hükümetlerini değiştirme veya değişiklik yapmak gibi vazgeçilmez hakları olmuştur. “

Meksika anayasasındaki bu düzenlemeye rağmen, ülke uzun süre askeri veya yarı askeri yönetimlerce idare edilmiş ve özellikle ülkedeki yerlilere pek de insan onuruna yaraşır bir yaşam biçimi sağlandığı söylenemez. Bu duruma başkaldıran yerli halkın Zabatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) önderliğinde başlattığı hareket günümüzde devam etmektedir. (10)

1946 tarihli Hesse Anayasasının 146 ve 147 maddeleri ile Alman Anayasasının 20. maddelerinde de direnme hakkı düzenlenmiş bulunmaktadır.

Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasası’nın 20. maddesi, devletin şekli ile birlikte direnme hakkını da düzenlemektedir. Buna göre;

(1).“Federal Almanya Cumhuriyeti demokratik ve sosyal bir federal devlettir

(2).Devletin dayandığı tüm güç halktır. Bu güç ise halk tarafından seçim ve oylamalarla ve yasanın belirli organları ile yürütme ve yargı tarafından belirlenir.

(3).Yasama anayasal düzene, yürütme ve yargı ise yasalara ve hukuka bağlıdır.

(4).Bu düzeni yıkmaya kalkışan herkese karşı, başka araçlar mümkün değilse, tüm Almanların direnme hakkı vardır.

Son şıkkın Seifert ve Hömig’e göre yorumu şöyle;

“...bu maddenin son şıkkı, üst şıklarda (1-3) belirlenmiş anayasal düzeni yıkmak teşebbüsünde bulunanalara karşı bir direniş hakkını veriyor ki eğer başka araçların kullanılması (veya onların yardımı), mümkün değilse bu düzenlemenin amacına ulaşacağı özellikle son yıllardaki devrimlere bakılırsa problemlidir. Bu direniş hakkı, 116. maddede atfedilen tüm Almanlara öngörülmüştür. Direniş hakkını kullanmak değil sadece vatandaşların, tüm kamu çalışanların ve memurların da hakkıdır. (Tartışmalı) Haklı olarak direnişe kalkmanın şartı anayasal düzeni bir bütün olarak yıkılması teşebbüsünün var olması, başka bir terimle gözle görülür bir darbenin başlamasıdır. Kamu düzeninin zarar görmesi sınırlı anayasal zedelemeler bunun için yeterli değildir. “Teşebbüsünde bulunma” terimi, darbeye başlamış olmayı beraberinde getiriyor. Buna karşın sadece hazırlık eylemleri direniş için yeterli değildir. Darbe gerek yukarıdan, devlet tarafından, gerekse toplumsal güçler tarafından olsun işbu 4. şık uygulanır. Direnme, bireysel veya kolektif olabileceği gibi aktif ve pasif olabilir. Ve kaba kuvvete baş vurarak da olabilir. Anayasa, işbu direniş hakkının kullanımına karşın herhangi bir sınırlama getirmemiş, ancak o aşırı olmamalı...”

“...Direnme hakkının son şartı, başvurulacak başka imkanların olmayışı ve devlet güçlerinden anayasal düzeni bozmak isteyenlere karşı ciddi bir direnmenin beklenmesi. Direnme hakkı şartlarının objektif olarak var olması gerekiyor, onların sadece soyut olarak var olması yetmiyor. Direnme hakkı şartları objektif olarak mevcut ise kanunlara karşı olan savunma direnişi meşru olur. Direnme hakkı, temel haklar benzeri bir haktır...”(11)

Yukarıdaki iki paragraflık alıntı, Alman anayasasının 20. maddesindeki direnme hakkından ne anlaşılması gerektiği konusunu gayet açık bir şekilde ifade etmektedir. Elbette ki “zor oyunu bozar.” diye bir söz vardır. Pratik yaşam her zaman ve hatta çoğu zaman kitaplardaki yaşama denk düşmez. Fakat yine de böylesi bir düzenleme, anayasal düzen lehine, şer güçleri üzerinde ciddi bir önleyici etki yaratır.

Av.Ali Ersin GÜR

6 Temmuz 2010

DİRENME HAKKI ÜZERİNE (2)‏

DİRENME HAKKININ TARİHSEL GELİŞİMİ

Av. Ali Ersin GÜR

“…İnsanın istibdat ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için...” (İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, başlangıç, 10.12.1948)


Direnme hakkının pratikte kullanılması, yöneten ve yönetilen ayırımının doğuşu ile başlamış olmasına rağmen, bu hakkın teorik olarak dillendirilmesi pek de o kadar eski değildir.
Buna rağmen insanlık tarihi, zulme ve haksızlıklara karşı zengin direnme hareketleriyle doludur. Zamanla toplumsal ve bireysel bilincin gelişmesiyle birlikte, maddi yaşamın dayattığı direnme gerçeği, bir hak olarak tanımlanmış ve genel kabul görmüştür. Bugün ise bir hak olduğu kadar aynı zamanda bir görev olarak da kabul edilmektedir.

Direnme hakkı kavramının bilinen ilk kullanımı, Ortaçağ Hıristiyan felsefecileri tarafından gerçekleştirilmiştir. Bundan önce, Eski Yunan ve Roma dönemlerinde böyle bir tanımlamaya rastlanmaz. Ancak Ciceron, De Officiis isimli yapıtında zalimlerin öldürülmesine hak verir.
Direnme hakkının ortaya atılması ve savunulması, Ortaçağda Kilise ile Krallar arasındaki iktidar mücadelesinin başladığı döneme tekabül eder. Kilise bu dönemde kendisini meşrulaştırmak ve Krallarla tutuştuğu mücadelede güç kazanarak zaferle çıkmak için

“zalim hükümdara karşı direnme hakkını bir silah olarak kullanmıştır. İlk olarak İngiltere’de onikinci yüzyılda, John of Salisbury tarafından zalimlerin katlinin teorik anlamda tartışıldığı ve bunun meşruluğunun savunulduğu görülür. Daha sonraki yüzyıllarda ...Jean Petit, Boucher ve Mariana gibi katolik yazarlar tarafından da bu konu işlenmiştir.”(6)

Ancak bu dönemde direnme hakkından anlaşılan, zalimin öldürülmesinden başka bir şey değildir. Yine de direnme hakkının bugünkü anlamına ulaşmasında bu çabaların rolü önemlidir.

Modern anlamda direnme hakkı konusunda sistematik biçimde fikir geliştiren ve temelini atan kişi Thomas Aquinas’tır. Direnme hakkını kabul eden Thomas Aquinas, zalimlerin öldürülmesine karşıdır. Ancak, zorbalıkla iktidarı ele geçirenlere veya meşru yollarla iktidar olup daha sonra zulüm yoluna sapanlara karşı, halkın ayaklanarak onu devirme hakkı vardır.
23 ağustos 1572 tarihinde Fransa’daki Saint-Barthelemy kıyımında bir gecede binlerce protestanın boğazlanarak öldürülmesi üzerine, protestan yazar ve düşünürler zulme karşı her türlü araç ve yöntemle karşı çıkılmasını haklı gösteren kitaplar ve yazılar yayınlamışlardır.
Kilise ile Krallar arasındaki savaşın son bulmasıyla birlikte direnme hakkının savunulması da popülaritesini yitirmiş ve hatta bir kenarda unutulmuş olduğunu görüyoruz. Ta ki On yedinci yüzyılda mutlak hükümdarlarla halk arasındaki mücadele söz konusu oluncaya kadar. Yanı feodalizm ile burjuvazinin iktidar mücadelesi başlayıncaya kadar.
Tarihte hep böyle olmuştur. Ne zaman ki eskinin bağrında yeni güçler gelişip iktidara ortak olmak ve hatta tek başına onun yerine iktidar olmak istemişse, kendi meşruluğunu topluma kabul ettirebilmek ve kurulu düzeni alaşağı edebilmek için direnme hakkına sarılmışlardır. Yeni sınıfın temsilcileri, gerek halkı yanlarına çekerek güç biriktirmek ve gerekse mevcut iktidarı zayıf düşürmek için buna ihtiyaç duymuşlardır. Sorun bir biçimiyle meşruluk tartışmasını da içermektedir. Bir yandan kurulu olana karşı, yönetilenlerin tepkileri maddi bir harekete dönüştürülerek iktidarın el değiştirmesi sağlanırken, diğer yandan da iktidara talip olan yeni güçler, kendi iktidarlarının meşruluğunun yolunu açmış olurlar. Bunun içindir ki bir taraftan eski ile yeni arasında yaşamın her alanında çatışmalar sürerken, diğer yandan, yeninin ideologları da direnme hakkının teorisini oluşturup kuramsallaştırmışlardır.

Doğaldır ki iktidar mücadelesi veren her toplumsal güç, kendi doğrularını topluma kabul ettirebilmek için, kendi ideolojisini geliştirir. Zira iktidar olma kavgası, bugünden yarına başarıya ulaşacak bir çaba olmadığı gibi, sadece alt yapıdaki gelişmeler ve hakimiyet de tek başına yeterli olmaz. Bunun yanında üst yapı kurumlarında da hakimiyeti gerekli kılar. İşte tam da bu noktada yeni gücün, yeni bir ideolojik yaklaşıma ihtiyacı olacaktır. Gelişmekte olan yeni güç, hukuk sistemini, eğitimini, ibadet kurumlarını vs. kendi anlayışına uygun olarak yeniden düzenlemek zorundadır. Aslında bu işleri, hiçbir şekilde iktidarı ele geçirmeden sonraya bırakmaz. Aksine, eskinin bağrında ve eski kurumların yanı başında bu yeni alternatif kurumlar oluşturulur. Bu kurumlar, iktidarın ele geçirilmesinde büyük hizmetler gördüğü gibi, bir kez iktidar elde edildikten sonra da yeni iktidarın ayakta kalmasını ve devamını sağlar.

Burjuvazi ile feodalizm arasındaki iktidar mücadelesinde, direnme hakkını burjuvazi adına formüle edip savunan kişilerden biri de John Locke’dir. Locke, halkın direnme hakkını “Toplum Sözleşmesine” dayandırmaktadır. Locke’ye göre, siyasal iktidarın görevi:

“fertlerin tabiat halinde sahip oldukları ve sözleşme hükümlerine göre kendilerine alıkoydukları hakların ve hürriyetlerin korunmasıdır. Siyasal iktidarı kullanan (kral veya kanun koyucu) toplum sözleşmesinin bu temel hükmüne saygı göstermezse, kendisine tanınan yetki sınırlarını aşmış ve sözleşmeyi bozmuş olur. O zaman halkın da ona itaat etmek zorunluluğu ortadan kalkar. Bu duruma iktidar tarafından itaate zorlanmak istenirse, buna karşı direnmek halkın en tabii hakkıdır. (7)

Locke’den sonra da pek çok hukukçu ve sosyolog, direnme hakkını savunmakla beraber aralarında farklı yaklaşımlar da söz konusu olmuştur. Başta Duguit olmak üzere bir kısım hukukçu (François Geny, Georges Burdeau vs), direnme hakkını, hukukun ve adaletin teminatı olarak görürken, Jeze, Duez, Barthelemy, Waline ve benzeri hukukçular, genel anlamda bu hakkın varlığını kabul etmekle birlikte, direnme hakkının hukuki planda ele alınıp pozitif hukukta formüle edilemeyeceğini ve zulme karşı direnmenin hukuki değil siyasi bir olgu olduğunu savunmuşlardır.

Birinci gurupta yer alan “..Duguit’ye göre, idare edenlerin objektif hukuka aykırı olan karar ve emirlerine uymamakla, hatta gerekirse ayaklanarak baskı yoluna sapan iktidarı devirmekle fertler tamamen hukuka uygun ve meşru bir davranışta bulunmuş olur: zira bu davranış, meşruluğunu yitirmiş ve kaba kuvvet haline dönüşmüş bir iktidarı iş başından uzaklaştırmak ve hukuku yeniden üstün kılmak amacına yönelmiştir....
Geny de zulme karşı direnmenin makul bir surette anlaşılması ve amacına uygun, ölçülü olarak kullanılması halinde adaletin ve hukukun en büyük teminatını teşkil ettiğini söylemiştir...” (8)

Bu değerlendirmelere bakılırsa, her iki hukukçu da direnme hakkını bir anlamda toplumun zalimlere ve meşruluğunu yitirmiş olan iktidara karşı, bir nevi meşru müdafaası olarak kabul etmekte ve savunmaktadır. Ancak müdafaada bulunanların da amaca uygun ve ölçülü davranması gerektiğini savunmaktadırlar.

İkinci gurupta yer alanlardan Gaston Jeze, Kamu Hukuku Devletlerarası Enstitüsü’nün 1928 tarihli oturumuna sunduğu “Ferdi Hürriyetler” başlıklı tebliğinde şu görüşlere yer vermektedir;

“...Şiddete müracaat keyfiyeti, bir anayasaya derc edilebilecek hukuki bir vasıta değildir. Bu tamamen siyasi bir iş, milli amme kuvvetiyle fertlerin hususi kuvveti arasında, harbin bütün ihtimal ve tehlikelerini arz eden bir iç savaş halidir. Bir iç savaşı ise tanzim etmemek lazımdır. Ferdi hürriyetleri vaki tecavüzlere kuvvet kullanarak mukavemet, mahz bir vakıa’dır. Eğer zulme mukavemet muvaffak olursa, bu bir ihtilal demektir. Şayet muvaffak olamazsa, bu, failleri hakkında şiddetli cezaları mucip bir ayaklanmadan ibaret kalır. Hiçe sayılan ferdi hürriyetlerin korunması için bir iç savaş yoluna müracaat eden fertlere karşı, anayasada veya diğer kanunlarda, bu hareketlerinin meşru olduğuna dair bir hüküm bulunmamalıdır. Bittabii bu sözlerimiz, fertlerin, elleri ayakları bağlı olarak amme iktidarının keyfine teslim edilmeleri gerekir, demek değildir. Sadece , şiddete ve ihtilale müracaatın, muvafık bir hukuki korunma vasıtası olmadığını söylüyoruz.(9)

Burada dikkat edilmesi gereken husus, yazar tarafından direnme hakkı reddedilmiyor. Savunulan şey sadece bu hakkın varlığının veya tanınmasının anayasalarda ve yasalarda yer almaması gerektiğidir. Zira bu hakkın yasal veya anayasal güvence altına alınması, iktidarın kendi kendisini reddetmesi anlamına gelir ki bu kabul edilemez. Hakkın kullanılıp kullanılmaması sorunu, tamamen siyasi bir sorundur. Elbette ki koşulları varsa, biz yasal olarak bu hakkı tanısak da tanımasak da toplum tarafından kullanılacaktır.

Aslında bu görüşün de kendisine göre doğru yanları vardır. Elbette ki bu hakkı kullanma koşullarının mevcudiyeti halinde, hiç kimse yasaların bu hakkı kendisine tanıyıp tanımadığına bakmaz. Anayasalarında bu hakkı vatandaşlarına tanıyan ülkeler bile koydukları ceza hükümleri ve diğer yasalarla hakkın kullanımını zaten yasaklamaktadırlar.

Ancak tüm bunlara rağmen, direnme hakkının anayasalarda yer alması, yöneten ve yönetilenler üzerinde yönetilenler lehine olumlu psikolojik etkiler yaratır ve iktidarın keyfi davranışlarını sınırlayıcı bir rol oynar.

Bugün de direnme hakkı, doktrinde genel kabul gören ve dünyanın her yerinde zulme ve haksızlıklara karşı başkaldıran tüm toplumsal sınıf ve tabakalarca teorik düzeyde savunulup, pratikte yaşama geçirilmeye çalışılan bir hak olarak gündemimizi işgal etmeye devam etmektedir. Ortadoğuda Filistin Halkının varolma mücadelesi, Meksika’da Zabatistalar bunun en bariz örnekleridir.

Av.Ali Ersin GÜR


DİRENME HAKKI ÜZERİNE-1

DİRENME HAKKINDAN NE ANLAMALIYIZ.

Av. Ali Ersin GÜR

Toplumda yöneten ve yönetilen ayrımının doğmasıyla birlikte, yönetenin veya yönetenlerin haksız ve adaletsiz uygulamalarına karşı ayaklanmalar ve genel anlamda karşı çıkışlar, direnişler ve protestolar geliştirilmiştir.

Henüz adı konulmamış olduğu dönemlerde bile bu hakkın kullanıldığına tanık olmaktayız. Zulme ve haksızlığa karşı direnme hakkının pratik olarak kullanılması, insanlık tarihi kadar eskidir.
Ancak bu hakkın yazılı metinlere girmesi ve tanımlanması çok sonraki bir iştir. Yanı bu hakkın tanımı ve formulasyonu hiçbir yasada veya kitapta yok iken de haksızlığa ve zulme uğrayanlar tarafından pratik olarak bu hak kullanılmıştır. Roma’daki Spartaküs isyanı ile Anadolu’daki Şeyh Bedrettin ayaklanması ve Fransa’daki Paris Komünü bunun en bariz örnekleridir.
Bu tespit kanaatımca çok önemlidir.

Zira günümüzdeki bir çok tartışmaya da ışık tutacak mahiyettedir. Yazının ileri bölümlerinde, anayasa ve yasalarında bu hakkı tanımayan ülkelerde “Direnme Hakkının” kullanılıp kullanılmayacağı konusu tartışılırken bu konu yeniden ve ayrıntılı olarak ele alınacaktır. Ancak; şimdiden şunu söylemek pek yanlış olmasa gerek: pozitif hukukta yer alsın almasın, direnme hakkı, tüm dünya halkları ve insanlık için vazgeçilmez ve devredilemez bir hak ve görev olarak kabul görmektedir.
Bir haktır, zira her bireyin insanlık onuruna yaraşır ortamda yaşamını sürdürme hakkı vardır.
Aynı zamanda bir görevdir, çünkü kişinin kendisine olduğu kadar, kendisi dışındakilerin haklarına da saygılı olma ve onlara imkanları dahilinde kullanılabilirlik kazandırma görevi vardır.
Oysa ki: susmak onaylamaktır.
Kendisine ve başkasına yapılan bir haksızlığa ve zulme karşı gelmeyen, suskun kalan ve başkaldırmayan kişi, zalime yardımcı olmuş, bu anlamda da insanlık görevini yerine getirmemiş demektir.
Kaldı ki, direnme hakkını kullanma sorumluluğu, sadece o ülkede yaşayan insanlara karşı duyulan bir sorumlulukla da sınırlı değildir. Zira dünyanın herhangi bir yerindeki olumsuz ve haksız uygulamalar, herkes için tehlikedir ve dünyanın başka yerlerinde de örnek alınabilir.
Özellikle dünya ölçeğindeki küreselleşmenin ulaştığı boyut, bu konudaki etkileşimleri daha hızlı ve güçlü kılmaktadır. Olumlu veya olumsuz pek çok uygulamanın, dünyanın her yerinde aynı tarihsel dilimde gerçekleştirilmesi veya gerçekleştirilmeye çalışılması tesadüf değildir. Elbette ki dünya ölçeğindeki bu etkileşim, sadece olumsuzluklar açısından değil, olumlu gelişmeler açısından da geçerlidir. Dünyanın herhangi bir noktasındaki insani kazanım, hızla tüm yeryüzünü az veya çok etkilemektedir. Ancak bu etkileşimin her ülkede, nesnel ve sübjektif koşullara göre farklılık göstereceği muhakkaktır.
Özetle diyebiliriz ki; “direnme hakkının” kullanılabilirliği, içeride iktidarı kullananların keyfi yönetimlerini sınırlarken, diğer yandan haksız yönetimi kendisine örnek alma hevesindeki başka güçleri de frenleme görevi görür.

Süreç içerisinde bu hakkın pratik kullanım biçimi ve kavramsal anlamı doğaldır ki ;değişime uğramıştır. Özellikle ilk dönemlerde bireysel başkaldırı ve bireye veya ona ait “şeylere” yönelme şeklinde kullanılan bu hak, zamanla daha kapsamlı ve kapsayıcı bir hal almıştır. Hakkı kullananlar, kişiler yerine, doğrudan haksız iktidarı veya haksız uygulamalara neden olan kurumları hedef almışlardır. Ayrıca hakkın kullanılmasında bireysel çıkışlar, yerini daha bilinçli ve kitlesel başkaldırıya bırakmıştır.

Bu hakkın kısa bir tanımını yapmak gerekirse; Direnme Hakkı, meşruluğunu yitirmiş iktidarlara karşı son çare olarak ve gerekirse zor kullanmak da dahil her türlü meşru vasıtalarla halkın direnerek o yönetimi değiştirme/devirme hakkı olarak tanımlanabilir. Burada “meşruluk yitimi” kavramının içeriği ve bir iktidarın meşruluğunu yitirdiğine kimin karar vereceği sorunu tabii ki tartışmaya açık ve farklı yorumlanabilecek ucu açık bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira birileri için meşru olmayan yönetimler, bir başkaları açısından farklı saiklerle meşru olarak kabul edilebilir.
Doğaldır ki en azından toplumun bir parçası olan yönetenler ve çevresindekiler ile yönetime yakın olmaları nedeniyle iktidarın bir takım nimmetlerinden yararlananlar için durum böyledir. Bu yüzdendir ki bu sorunun cevabı bağımsız bir bölüm olarak tartışılacak ve bazı kriterler ve kıstaslar ışığında değerlendirmeye tabi tutulacaktır.

Kimi kaynaklarda direnme hakkı,

“Anayasa ve hukuka aykırı tutum ve davranışlarıyla yasallığını yitiren bir iktidara karşı koyma hakkı” olarak (1)

tanımlanmaktadır ki bu noksan ve dar bir tanımlama olmanın ötesinde ciddi yanlışlar da içeren bir değerlendirmedir. Benzer bir değerlendirmenin, Direnme ve Devrim isimli çalışmasında Yavuz ABADAN tarafından da dillendirildiğini görüyoruz. Sayın Abadan’a Göre;

“...O halde çalışmalarımızın başından bu yana söylediklerimi bir yargı olarak Türkiye’ye uygularsak, anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarla meşruluk çizgisi dışına çıkan siyasal iktidarlara ve anayasamızın tam olarak uygulanması için direnme ve devrim yoluna başvurmak anayasamızın kendi gereklerindendir. Böyle bir direnme söz konusu olursa, bunun kuramsal yönü de, gene anayasanın ışığı altında, ekonomik ve toplumsal koşullar gereğince belirecektir...”(2)

İktidarlar, sadece Anayasa ve hukuka aykırılık” kavramlarıyla meşruluğunu yitirmezler. Hatta anayasa ve özellikle pozitif hukuk kurallarının kimi zaman anti-demokratik içerikte oldukları göz önünde bulundurulduğunda, konunun vahameti daha bir anlaşılır olmaktadır. Hatta böylesi durumlarda, yasa ve anayasaya uygun davranışların bizzat kendisi bile meşruluk yitimine neden olabilir. Doğru-dürüst bir yönetimin ilk görevi, anayasa ve yasalardaki anti- demokratik hükümleri ayıklamak ve bunların yerine insanlığın doğasına uygun, onun gelişiminin önünü açıcı yasalar yapmak olmalıdır.
Bu da yetmez, yapılan tüm yasaların, eşitsizlikleri önleyici olması ve özgürlükler lehine yorumlanarak uygulanması da şarttır. Bu nedenlerledir ki “iktidarın meşruluğu” kavramı pek çok etmene ve koşula bağlı bir nitelik arz eder. Ancak belirleyici özelliği ise iktidarın, insan haklarına saygılı çağdaş bir sosyal hukuk devleti olma anlayışını kendisine rehber edinerek halkın büyük çoğunluğunun rızasını almaktır. Bu kriterlere aykırı olarak doğan veya sonradan bu ilkelerden sapan her iktidarın meşruluğu tartışmalıdır. Yani iktidarı zorbalıkla ele geçirenler kadar, meşru yollarla iktidar olmuş ancak sonraki uygulamaları ile haktan ve “hukuktan” sapmış her iktidara karşı yönetilenlerin başkaldırı hakkı vardır. Munci Kapani de bu hakkı;

“...Doktrin çoğunlukla, fertlere baskı ve zulüm karşısında hürriyetlerini korumak için son çare olarak direnme-ki bu gerektiğinde zor ve kuvvet kullanmayı da içine alır-yoluna başvurma hakkını tanımaktadır...” (3)

diyerek bizim yukarıdaki tanımlamamıza paralel bir açıklık getirmektedir. Buradaki yönetim kavramı geniş anlamda kullanılmakta olup, söz konusu olan ulusal yönetim olabileceği gibi, işgalci bir yönetim de olabilir.
Güney Afrika Cumhuriyetindeki “Beyaz Azınlık” hükümetince yürütülen Apartheid politikalarına karşı siyah çoğunluğun Mandella liderliğindeki karşı çıkışı veya Latin Amerike Diktatörlüklerine karşı halkın on yıllarca süren direniş mücadeleleri, birinci guruba örnek olarak verilebilir.
Öte yandan Anadolu halkının 1900’lü yılların başında, işgalci güçlere karşı, Cezayir Halkının Fransızlara, Vietnamlıların keza Fransa ve ABD’ye, Filistinlilerin ise işgalci İsrail Siyonizmine karşı yürüttükleri direniş savaşları aslında bu hakkın işgalci güçlere karşı kullanılmasına birkaç tipik örnektir. Ancak hiçbir koşulda bu hak, insanlara birileri tarafından verilmez. Kişinin, doğuştan insan olarak sahip olduğu bir hak olup, bunu kullanmak isteyip istememesi ise kişinin kendisine bağlıdır.

Ülkemizde, direnme hakkı konusunu inceleyenlerden biri de Doç. Dr. Muammer AKSOY’dır. Sayın Aksoy “”Milletlerin “İsyan ve İhtilal Hakkı”na Dair””başlıklı makalesinde şu düşünceleri dile getirmektedir.

“...Yazımıza son vermeden önce bir gereği daha belirtmek isteriz: Milletleri isyan ve ihtilallere sürükleyen, hukuk ve sosyoloji kitaplarında fikir adamlarının mukavemet (direnme) hakkı hususunda müsbet hükme varmış olmaları değil, muayyen bir cemiyetteki fert guruplarının ve kitlelerin, - mevcut şartlar altında – kendilerini, “bizzat kendi hak duyguları”na göre kuvvete baş vurmağa haklı görmeleridir. Yüz yıllardan beri, hele zamanımızda milletler, artık iktidarda bulunanları, keyfi harekete dahi mezun “kadiri mutlak efendiler” değil, fertlerin hak ve hürriyetlerini kurumak ve menfaatlerini savunmakla vazifeli “hizmetkarlar” telakki etmektedirler. Hakikat ta bundan ibarettir. Eğer milletin sadece kahyası mevkiinde olup meşruiyet ve yetkileri şarta bağlı bulunan iktidarlar, vazife ve mevkilerini unutup, milletin efendisi ve kadiri mutlak olmak hevesine kapılırlarsa, (milletin hakimiyet hakkını ve fertlerin siyasi hürriyetlerini hiçe sayarak, onları adım adım köleleştirmeğe kalkışırlarsa) er geç yuvarlanmağa mahkumdurlar. İktidarların değişmelerinin normal yolu olan hakiki bir seçim ve – hukuk dışı hareketleri önleyecek – hukuk devleti müesseseleri de yok edildiyse, millet iki kötü yoldan birini seçmeye zorlanmış demektir. Ya iç barış adına, ne zaman sona ereceği kestirilmeyen bir kölelik durumuna katlanıp, bir derviş sabır tevekkülü ile her şeyi “zamanınmucizevi şifa kudreti”ne terketmek: yahut “sonu gelmeyen bir dehşet içinde yaşamaktansa, müthiş bir son”u ehveni şer sayıp, - boyunduruğu kıracak bir baş kaldırmanın acılarına katlanarak – hürriyet ve hukuka tekrar kavuşmak!

Onun içindir ki, isyan ve ihtilallerin, toplumun ve bizzat iktidardakilerin bedeninde derin, yaralar açmasına engel olmanın biricik emin çaresi, ”hürriyet ve hukuk yolu”ndan şaşmamaktadır. Ne garip bir tecellidir ki müstebitler tarihten ders çıkaramamakta ve hatta bizzat kendi başlarına gelen yumrukları bile, faydalı surette değerlendirememektedirler: Hürriyetsizlik ve müsamahasızlıktan bunalan aydınlar, ilgisizlikten hayat sıkıntısı içinde kıvranan halk tabakaları, kalplerinin ve midelerinin dayanılmaz sesine uyarak en tabii bazı davranışlarda bulundukça, müstebitler biraz daha haşinleşmek, biraz daha insafsızlaşmak gibi feci bir gaflet yoluna sapmaktadırlar

Böyle bir ters tutumun sonunda nereye götüreceği hususunda ise şüphe edilemez: Bir küheylanın sırtındaki süvari, dizginleri durmadan çeker ve ona serbestçe baş oynatma imkanı bırakmazsa, asil bir atın yapacağı, dizginleri zorlamaktır. Süvari o gafil süvari, buna karşı dizginleri durmadan biraz daha ve biraz daha çekmeye devam ederse atın şaha kalkıp sırtındakini baş aşağı yuvarlaması mukadderdir. Müstebitlerde, çok kere aynen böyle hareket ederek, halkın ve aydınların haklı tepkisi karşısında hak ve hürriyet yoluna dönecek yerde, tarafsızları ve muhalefeti susturmak, gazetecileri hapishanelerde çürütmek, gazeteleri kapatmak, kendi partisi içinde bile tenkidi boğmak gibi felaket tohumlarına baş vurmaktadırlar...” (4)

Sayın AKSOY’dan yapmış olduğumuz bu uzun alıntı konuyu çok açık bir şekilde özetlemektedir. Aslolan bu hakkın kullanılmasını gerektirecek koşullara sebep olmamaktır. Yanı iktidarın, kendi kendisini sınırlayarak yönetilenlere karşı zülüm ve haksızlık yoluna başvurmaması gerekir. Aynı zamanda, toplumsal muhalefetin ve aydınların yada farklı düşünenlerin sesine de kulak kapatmamak gerekir. Sürekli şiddet ve teröre başvurarak iktidarda kalmak mümkün değildir. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Demek ki bir ülkede yönetilenlerin iktidara karşı ayaklanmasını önleyecek asıl faktör, iktidarın zor ve baskı kullanması değil, onun adil, demokratik, özgürlükçü ve eşitlikçi bir anlayışla ülkeyi yönetmesidir. Yasaları ve anayasalarını bu mantıkla hazırlayıp, uygulamaları da bu yönden geliştirmeleri gerekir. Yanı hem hukuk sistemi demokratik ve insan haklarına saygılı bir içerikte olmalı, hem de konulmuş olan bu kurallara yönetimin mutlaka uyması gerekir. Kendi kendisini sınırlamayan ve koymuş olduğu kurala kendisi uymayan yönetimin, başkasından bu kurallara uymasını beklemesi ham hayal olur.

İsviçre Ansiklopedisinde yer alan ve ünlü kamu hukukçusu Werner Kaegi tarafından kaleme alınmış olan demokrasi konusundaki makalede direnme hakkı konusunda şu görüşlere yer verilmiştir.

“Ana hak ve hürriyetlerin olmadığı yerde demokrasi yoktur. Hürriyet hakları teminat altına alınmış serbest bir muhalefetin bulunmadığı yerde, demokrasinin dejenere olup mutlakiyete inkılap etmesi tehlikesi daima mevcuttur. Demokrasi, ancak anayasaya riayet edilen ve hukuk devleti prensiplerinin gerçekleştirildiği bir yerde devamlı olarak emniyet altında bulunabilir. Hukuka aykırı, zalim bir iktidara karşı mukavemet hakkı, demokrasinin temellerinden birini teşkil eder.” (5)

Burada direnme hakkının, demokrasinin bir güvencesi olarak değerlendirilmesi bizce de doğru bir değerlendirmedir. Ancak hukuk devleti kavramının içeriğinin iyi doldurulması ve doğru tanımlanması gerektiği inancındayız. Bize göre, hukuk da diğer tüm toplumsal müesseseler gibi insanlığa hizmet ettiği oranda değer kazanır. Bu yüzdendir ki konulan her kurala uymak, bir iktidarı ve yönetimi hukuk devleti olarak tanımlamaya yetmez. Yönetenlerin, konulmuş olan kurallara uyması önemlidir ancak bu kuralların, insan haklarına saygılı, temel hak ve özgürlükleri koruyan ve emekten yana bir öze sahip olması da oldukça önemlidir. İşte ancak bu iki koşulun birlikte varlığı halinde bir ülkede hukuk devletinden bahsedebiliriz. Böylesi bir sistemi geliştirmek ise o ülkede yaşayan tüm kesimlerin görevidir. Böylesine büyük ve önemli bir görevi ne tek başına yönetimin ve ne de yönetilenlerin yerine getirmesi mümkün değildir.
Toplumu oluşturan bireyler ne kadar bilinçli olur, temel hak ve özgürlüklere sahip çıkarsa, yöneten ve yönetilenler arasındaki karşılıklı etkileşim ve birlikte iş yapma kabiliyeti ne kadar güçlü olursa bu hususta ideala yaklaşmaları da o kadar güçlü olur.

Bununla birlikte yine de , bir ülkede huzur, refah ve düzenin sağlanmasında asıl görev iktidara düşmektedir. Bu durum elbette ki yönetilenleri bir takım sorumluluk ve yükümlülüklerden kurtarmaz. İktidarın, yönetilenlere karşı kendi kendisini sınırlayarak adil, demokratik, insan haklarına saygılı ve eşitlikçi davranmasına karşılık, yönetilenlerin de mevcut iktidarı sürekli denetleyerek ve tespit ettiği yanlış, sapma ve haksızlıklara karşı onu uyarma görev ve sorumluluğu vardır. Yönetilenler bu görevlerini değişik araç ve yöntemlerle değişik biçimlerde yerine getirebilir. Demokratik toplumlarda bu durum karşılıklı diyalog ve toplumsal yaşama demokratik katılım yolu ile sağlanmaktadır.

Aslında burada iktidar kısmen de olsa paylaşılarak yaygınlaşmaktadır. Dilekçe hakkının engelsiz kullanılması ve talebin reddi halinde uyamazlığın yargı organları önüne götürülmesi şeklindeki kontrol ve uyarılar da önemli ve yaygın bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca halkın sesine kulak vermek, zaman zaman önemli konularda referandum ve halk oylaması yapmak genel eğilimin belirlenmesi ve demokratik tartışma ile demokratik katılım açısından önemlidir. Bunun sağlanamadığı noktada ise demokratik tepkisel eylemler gündeme gelir. Miting, basın açıklaması, radyo ve televizyon programları, panel, form, boykut, ilan, vb. Ve bütün bu yollardan sonuç alınmadığı taktirde, tabiiki direnme hakkının kullanılması veya devrimci itaatsizlik ülkenin gündeminde ilk sırayı işgal edecektir.

İktidarın, farklı seslere kulak vermesi, onları da karar alma sürecine katması ve kararın alınmasında onların düşüncelerinin de karara yedirilmesi anlamına gelir. Yoksa herkesi dinleyip sonuçta bildiğini okuyan bir iktidarın, samimiyetsizliği, toplumun gözünden kaçmayacaktır. Böylesi bir durum, yönetime karşı toplumda güvensizlik yaratacağından, hem ilişkilerin yozlaşarak bozulmasına ve hem de eğer varsa diyalog yolunun kapanmasına neden olur. Bu durum ise kolayca çözülebilecek pek çok sorunun büyümesine ve çözümün güçleşmesine yol açar.

Demokratik katılım, elbette ki taraflara sorumluluklar da yükler. En önemlisi de ortak kararın hayata geçirilmesindeki sorumluluktur. Böylece yük sadece yönetenlerin omuzlarına binmez, tüm toplumsal güçler tarafından paylaşılmış olur. Demek ki karar alma sürecindeki ortaklık, kararın yaşama geçirilmesi aşamasında da devam eder. Nasıl ki tabana danışılmadan, tepede alınan kararları topluma mal etmek zor ve yanlış bir yöntem ise, karar alma sürecine katılan tabanın, uygulama aşamasında kenara çekilerek yönetimi yalnız bırakması da bir o kadar yanlıştır.

Demokratik katılım ve diyalog yolu ile sorunların çözümü, toplumsal enerjinin ülkedeki olumlu gelişim ve dönüşüm için seferber edileceği için hem toplumsal refahın, adaletin, eşitliğin ve özgürlüğün gelişimine katkı sunar hem de toplumsal enerjinin birikerek patlamalara yol açmasının ve toplumsal alt-üst oluşların önüne geçilmiş olur. Zira böylesi bir yönetim anlayışı ile idare edilen ülkelerde, yöneten-yönetilen ayırımı da hızla aşınmaya uğrayacaktır ki bu oldukça olumlu ve önemli bir gelişmedir. Yanı tam da istenilen sonuçtur. Toplumsal adaletsizliklerin ve eşitsizliklerin varolmadığı toplumlarda, direnme hakkının ve devrimci itaatsizliğin kullanılmasının objektif koşulları da olmayacaktır. Böylesi bir durumda, olsa olsa sivil itaatsizlik eylemlerine rastlanabilir, hepsi o kadar. Ancak ne yazık ki günümüz dünyasında, bizim anladığımız ve savunduğumuz anlamda bir demokratik katılım örneği sunan ülke henüz yoktur.
Olsa olsa ilk nüvelerine rastlanabilir.

Av. Ali Ersin GÜR


9 Haziran 2010

Filistin ve Türk solu biraraya geldi


Filistin ve Türk solu biraraya geldi

T24 - "Filistin için İsrail’e Karşı Boykot Girişimi'nin 5-6 Haziran tarihlerinde İstanbul Muammer Karaca Tiyatrosu’nda düzenlenen sempozyumda Filistin ve Türkiye solu bir araya geldi.
Filistin sorununun ve boykot hareketinin tartışıldığı sempozyumun ilk gününde Filistinli ve Avrupalı konukların da katılımıyla kitlesel bir yürüyüş de düzenlendi.
Sendika.tv’nin canlı yayınladığı sempozyum internet kanalıyla 10 ülkeden binlerce izleyiciye ulaştı.



Sempozyumda Filistin halkıyla gerçek bir dayanışmanın İsrail’le ekonomik, askeri ve diplomatik ilişkilerin kesildiği bir uluslararası baskı ile mümkün olduğunun ve boykot kampanyasının da temel hedefinin bu olduğunun altı çizildi.

İsrail - Türkiye ekonomik, askeri ve siyasi ilişkilerinin AKP döneminde tırmanışa geçtiği ayrıntılı araştırma ve analizlerle ortaya konurken, iktidarın ikiyüzlü söyleminin teşhirinin de gerekli olduğu ve solun ve emek hareketinin boykot kampanyası etrafında bir araya gelmesinin bu açıdan kritik önem taşıdığı vurgulandı.

İki günlük sempozyum oturumları ve kurumlar arası görüşmelerin ardından, sempozyumda ortaya konan somut hedefler doğrultusunda Filistin’le dayanışma ve boykot hareketinin örgütlenmesi yolunda pratik öneriler sunuldu ve kararlar alındı.


'Deniz'in yoldaşları'yla Leyla Halid'in yoldaşları buluştu

Sempozyum BDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel, İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Taner Gören ve Filistin Ulusal Boykot Komitesi’nden Muhammad Jaradat’ın konuşmalarıyla başladı.

FHKC, Filistin Ulusal Boykot Komitesi ile İngiltere ve Fransa Boykot hareketlerinden temsilcilerinin Türkiye sol ve emek hareketinden katılımcılarla buluştuğu sempozyumda 6 ayrı oturum gerçekleşti.

Oturumlarda konuşmacı olarak şu isimler yer aldı: FHKC politbürodan Abu Ahmad Fuad,
BNC’den Muhmmad Jaradat, İ
srail Ürünlerini Boykot Yanlısı Yahudiler hareketinden Mike Cushman,
Fransa BDS Hareketinden Sara Caunes, akademisyenler;
Tolga Tören,
Erhan Keleşoğlu,
Günlük gazetesi yazarı Hüseyin Aykol,
Ziraat Mühendisleri Odası’ndan Ahmet Atalık ve belgesel sinemacı Necati Sönmez.


Bu oturumlarda “Filistin Halkının Temel Hakları ve BDS Kampanyasının Hedefleri”, “Siyonizm ve Apartheid”, “Filistin-Türkiye-İsrail; Devletler ve Halklar Arası İlişkiler”, “Türkiye İsrail Ekonomik İlişkileri ve Su, Tarım, Enerji Alanında Görülen Yeni Gelişmeler”, “Akademik ve Kültürel Boykot”, “Filistinle Yeni Bir Dayanışma Stratejisi Olarak Boykot-BDS Hareketlerinden Deneyimler” tartışıldı.


Sansür ve abluka internetle aşıldı


Sempozyumda iletişim olanaklarından da geniş ölçüde yararlanıldı. Sempozyuma gelmek için havaalanına hareket etmesine saatler kala, İsrail polisi tarafından engellenen 48 Arapları hareketinden Muhammed Kanaane sempozyuma bir video mesajla katıldı. Egemen medyadan belirgin bir sansür gören sempozyum, Sendika.TV tarafından canlı yayınlandı. Sendika.TV’nin canlı yayını ile sempozyumu 10 ülkeden 2 binin üzerinden izleyici takip etti.


Taksim’de FHKC sloganları


Sempozyumun ilk gününde oturumların ardından İstiklal Caddesi’nde hemen hemen bütün sol örgütlerin katıldığı kitlesel bir yürüyüş düzenlendi. İsrail saldırganlığının ve AKP ikiyüzlülüğünün protesto edildiği yürüyüşte Filistin halkının kurtuluş mücadelesi selamlandı.

“İsrail’le tüm ikili ilişkiler kesilsin / Filistin İçin İsrail’e Karşı Boykot Girişimi” pankartının arkasında Filistin ve eyleme destek veren örgütlerinin bayraklarının taşındığı yürüyüşte “Filistin'e özgürlük İsrail'e boykot”, “Katil İsrail Filistin'den defol”, “Katil İsrail işbirlikçi AKP”, “Elçi defolsun ilişkiler kesilsin”, “One Minute değil İsrail’e Boykot”, “Yaşasın Filistin Halk Kurtuluş Cephesi”, “Her yer Filistin hepimiz Filistinliyiz” sloganları atıldı.

Yürüyüşün ardından Taksim’de Boykot Girişimi adına bir basın açıklaması yapıldı ve İsrail’le tüm ikili ilişkilerin derhal kesilmesi istendi.
FHKC’den Abu Ahmad Fuad ve İsrail Ürünlerini Boykot Yanlısı Yahudiler hareketinden Mike Cushman da kitleye hitap ederek Türkiye solunun bu dayanışmasını selamladı ve İsrail’e Boykot çağrılarını yineledi.


Eyleme şu örgütler katıldı:
Alınteri,
Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu,
Demokratik Haklar Federasyonu,
Ekim Gençliği,
Emek ve Özgürlük Cephesi,
Emekçi Hareket Partisi,
Eşitlik ve Demokrasi Partisi,
EMEP,
Filistin Halkıyla Dayanışma Derneği,
Halk Cephesi,
Halkevleri,
İşçi Cephesi,
Kaldıraç,
Öğrenci Kolektifleri,
Özgürlük ve Dayanışma Partisi,
Partizan,
Sosyalist Dayanışma Platformu,
Sosyalist Demokrasi Partisi,
Sosyalist Gelecek Parti Hareketi,
Sosyalist Parti,
Sosyalist Umut,
Toplumsal Özgürlük Platformu,
Türkiye Gerçeği,
Türkiye Komünist Partisi,
Ürün Sosyalist Dergi,
Yeşil ve Sol.



Altın Koza sempozyuma taşındı

Adana Büyükşehir Belediyesi'nin son gelişmeleri bahane ederek ipal ettiği Altın Koza Film Festivali de sempozyuma taşındı. Filistin'le dayanışma temalı film ve etkinliklerin yer aldığı festivali iptal eden zihniyeti protesto eden Sinema Yazarları Derneği (SİYAD), sempozyum kapanışında festival kapsamındaki "Kapılar Bazen Açılıyor" adlı belgeseli gösterdi.
SİYAD'dan Alin Taşçıyan'ın sunumunun ardından gösterilen film, İsrail'in Filistinlileri birbirilerinden, evlerinden, işyerlerinden, yaşam kaynaklarından uzak tutan kontrol noktalarını konu alıyor.

http://www.t24.com.tr/

22 Mayıs 2010

Kılıçdaroğlu'ndan tarihi konuşma


Kılıçdaroğlu'ndan tarihi konuşma

Kılıçdaroğlu'ndan tarihi konuşma
22/05/2010 15:04

Kılıçdaroğlu, Önder Sav ve 1200 delegenin imzasıyla genel başkanlığa aday gösterilerek rekor kırdı. Adaylık süresi sona ererken Kılıçdaroğlu'nun dışında aday çıkmadı.

CHP Tüzüğüne göre, genel başkan adaylığı için delegelerin yüzde 20'sinin imzası gerekiyor. 1246 delegenin imzasıyla Kılıçdaroğlu'nun adaylığı resmen ilan edildi. 
Kılıçdaroğlu'nun adı anons edildiğinde salonda Onur Akın'ın yazdığı şarkı çalındı, salon alkışlarla inledi.

Kılıçdaroğlu alkışlar ve tezahüratlar arasında kürsüye ilerledi. CHP'nin başkan adayı Kılıçdaroğlu delegelere yaptığı teşekkür konuşmasında şunları söyledi:
CHP'NİN GÖRKEMLİ TARİHİNE SAHİP ÇIKACAĞIZ: Böylesine görkemli bir toplantıda kurultayımıza Mustafa Kemal'den İnönü'ye, Ecevit'ten Deniz Baykal'a kadar bize bırakılan görkemli tarihin sahibi olacağız ve o görkemli tarihi çağdaş uygarlığa taşıyacağız.

KASET İŞİNİ ÇÖZMEK HÜKÜMETİN İŞİ: İki olay yüreğimizi burktu. Sayın Baykal'a karşı yapılan komplonun failleri henüz çıkmış değil. O failleri bulmak, bizim boynumuzun borcudur. Hükümete düşen görev, bu komplonun bir parçası değilse, failleri çıkarmak zorundadır. Yoksa CHP iktidarında... sonuna kadar gideceğiz ve bulacağız onları.

BAŞKA YERDE KADER DEĞİL DE ZONGULDAK'TA MI KADER: İkinci olayımız Zonguldak'ta yaşanan dramdır. Zonguldak'ta 30 canımızı kara elmas için kaybeden, alın teri döken, yüzlerindeki kömür karası alınlarındaki akı gösteren emekçilerimizi kaybettik. Recep Bey diyor ki, 'Bu yörenin insanları bu tür olaylara alışık. Ölüm bu mesleğin kaderinde var' diyor. Dünyanın her tarafında maden çıkarılır, bizim kadar yaşamını yitiren emekçiler var mı? Bizim kadar yaşamını yitiren işçiler var mı? Nasıl oluyor da başka yerde kader olmayan bir olay, Türkiye'de, Zonguldak'ta kader olabiliyor. Onların kederli ailelerine başsağlığı diliyorum.

TAŞERONLUĞU GÖMECEĞİZ: Meraklanmasınlar, iş sağlığı ve iş güvenliği nedir biz onlara öğreteceğiz. Bu işçilerimizin bir sorunu bir derdi daha var. Yaşamlarını kaybeden bu işçilerimizin tamamı taşeron işçisi. CHP iktidarında taşeronluğu kesinlikle gömeceğiz. Hiçbir işçi, kamuda çalışan hiçbir işçi, yaşamı boyunca asgari ücrete mahkum olmayacak. İş Yasası'nın getirdiği bütün olanaklardan yararlanacak. Toplu sözleşmeli, grevli hakları olacak. Örgütlenmeden korkmayacağız, örgütlü toplum istiyoruz zaten biz.

İLK ZİYARET ZONGULDAK'A: Buradan bütün Zonguldak'lılara selam gönderiyorum ve Zonguldaklılar'a şunu söylüyorum. Kurultaydan sonra ilk ziyaret edeceğim yer Zonguldak olacaktır. Emeğin başkenti Zonguldak olacaktır.

KASIMPAŞALI ÜNVANINI ALIN: Sayın Başbakan geçen gün herhalde ülkeyi yönetmekte biraz zorlandı veya sorunları gözardı etmek için CHP'nin içişleriyle uğraşmaya başladı. Benim bildiğim hiçbir Kasımpaşalı dedikodu ile uğraşmaz. Kasımpaşalılar yiğit insanlardır, tuttuklarını koparırlar. Bel altı vurmazlar. Kasımpaşalı ünvanını ondan geri almak da Kasımpaşalılar'ın görevidir.

AKP YÖNETMİYOR YÖNETİLİYOR, BİZ YÖNETECEĞİZ: Güdümlü bir siyaset var. Yönetiliyorlar bunlar, ülkeyi yönetmiyorlar. Birileri talimat veriyor, bunlar yerine getiriyorlar. Türkiye'nin taşeron iktidara ihtiyacı yoktur. Biz yöneteceğiz. Halkla beraber yöneteceğiz, hakça yöneteceğiz. Halkın çıkarlarından yana olacağız. Halk için halka beraber mücadele edeceğiz.

YOKSULLUĞU, İŞSİZLİĞİ, HAKSIZLIĞI BİTİRECEĞİZ: Türkiye'de yoksulluğun, işsizliğin, haksızlığın, rüşvetin sonunu getirmek inşallah bize nasip olacaktır. Demokrasi çıtasını yükselteceğiz. Bağımsız, özgür, güzel bir Türkiye'yi elbirliğiyle yaratacağız.

ÖZEL YETKİLİ MAHKEMELERİ KAPATACAĞIZ: Bunlar demokrasi dediler, demokrasiyi katlettiler. Hukuk dediler, aydınları toplayıp tutukluğu, infaza dönüştürdüler. DGM'leri kaldırdılar, özel güvenlik güçleri, özel mahkemelerle aynı sonucu elde etmek için çaba harcadılar. Size söz. Özel yetkili mahkemelere de son vermek bizim görevimiz olacaktır.

DÜĞMEYE BASIYOR, UZUN YÜRÜYÜŞÜ BAŞLATIYORUZ: Bu kongre tarihi bir kongredir. Bu kongrede, kongrenin bütün üyeleri, bütün delegeleri, bütün milletvekilleri artık düğmeye basıyoruz. Artık uzun yürüyüşümüzü başlatıyoruz. Yürüyüş değil artık iktidara koşuyoruz.

ÖNCE HALK, SONRA HALK: Mustafa Kemal ve arkadaşları bu ülkeyi kurarken 'önce halk' dediler. Önce halk. İlk sözümüz halk, son sözümüz de halk olacaktır. Halkla beraber yürüyeceğiz. Biz Türkiye'nin içinde bulunduğu çıkmazdan Türkiye'yi çekip kurtarmaya mecburuz, zorunluyuz. Bunun andını verdik artık. Bunu ancak ve ancak CHP yapabilir.

CHP DEVRİMCİDİR: Neden CHP yapabilir. Çünkü CHP, Kuva-i Milliye demektir. Çünkü CHP, müdafaa-i hukuk demektir. Çünkü CHP, Anafartalar'dır, Conk Bayırı'dır. İzmir'de Hasan Tahsin, Lozan'da İnönü'dür. Tuttuğunu koparır. Erzurum'da Nene Hatun, Kahramanmaraş'ta Sütçü İmam'dır. CHP, budur. Genlerinde halkının çıkarlarını korumak vardır. CHP, değişimcidir ve devrimcidir. Değişimi ve devrimi sonuna kadar götüreceğiz. Türkiye'yi yeniden inşa edeceğiz. Korku imparatorluğu değil, sevgiyi ve egemenliği bu ülkede egemen kılacağız. Demokrasiyi hukukla güçlendiriceğiz. Böylece yürekli insanların yaşadığı bir Türkiye yaratacağız yeniden.

DÜŞMANIMIZ KİNDİR: Kardeşçe, beraber olacağız. Kine asla ve asla kitabımızda yer yoktur. "Düşmanımız kindir" diyen bir felsefeyi sonuna kadar götüreceğiz. Bir ozanımız diyor ki, "yok edin insanın, insana kulluğunu". Yok edeceğiz insanın insana kulluğunu. Kardeşçe yaşayacağız bu coğrafyada. Barış türküleri söyleyeceğiz. Kol kola, omuz omuza mücadele edeceğiz. Açlığa karşı, yoksulluğa karşı, demokrasinin çıtasının yükseltilmesi için hep beraber bu coğrafyada hepimiz kucaklaşarak güzel Türkiye'yi yaratacağız yeniden.

ÇAYCI, SİMİTÇİ, İŞÇİ, ÇİFTÇİ, YENİDEN ÜRETEN TÜRKİYE: Yaratacağız. Çaycısıyla, simitçisiyle, işçisiyle, çiftçisiyle, emekçisiyle, bütün toplum katmanlarıyla beraber olacağız. Bu ülkeyi kuran lider şunu söylüyor. Aynen okuyorum, değerli arkadaşlarım: "Çalışmadan,yorulmadan ve üretmeden rahat yaşamanın yollarını aramayı alışkanlık haline getirmiş milletler, evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini, daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar" diyor.
AKP'nin izlediği ekonomi politikasına bakın. Üretmeyin diyorlar. Tarlayı ekmeyin, para vereceğiz. Fabrikalar çalışmasın. Peki bu ülkenin karnı nasıl doyacak. Birileri için Türkiye pazar mıdır. Buna izin vermeyeceğiz. Yeniden üreten bir Türkiye'yi kuracağız. Sanayicisiyle, çiftçisiyle, esnafıyla, serbest meslek erbabıyla istihdam yaratan, katma değer yaratan ve yarattığı katma değeri hakça bölüşen bir Türkiye yaratacağız.

SANAYİCİ ARTIK KAMU GÖREVLİSİ: Yenilikçiyi teşvik edeceğiz. Arge yatırımlarına mutlaka ama mutlaka olağanüstü destek vereceğiz. Sanayici artık bu ülkenin kamu görevlisidir. Çalışacak, üretecek, istihdam yaratacak, uluslararası piyasalarda rekabet edecek. Onun önünü biz açacağız. Bütün bürokratik engelleri kaldıracağız. Sanayici üretecek, istihdam yaratacak.

ORGANİZE YATILI OKULLAR KURACAĞIZ: Ve birşey daha söylüyorum, değerli arkadaşlarım. Her organize sanayi bölgesinde sanayicinin beklediği ara eleman sıkıntısını gidermek için mutlaka ama mutlaka organize sanayi bölgelerinde yatılı meslek liseleri kuracağız. Kimseye yük olmayacak o çocuklar. Anne-babalarına yük olmayacak. Gelecekler, okuyacaklar. O bölgede stajını yapacak, mezun olduğunda da işi hazır olacak. Türkiye'yi kurtaracağız ve silkeleyeceğiz Türkiye'yi.

YARATTIĞIMIZ DEĞERİ HAKÇA BÖLÜŞECEĞİZ: Bu ülkede, önce kendi sanayicinizi destekleyeceksiniz. Benim ülkemde otobüs üretiliyorsa, niye ben dışardan otobüs alıyorum. Üstelik daha pahalıya alıyorum. Bunun hesabını her gittiğimiz yerde bu iktidara zormak zorundayız. Çiftçiyi perişan ettiler. Yunanistan'dan pamuk ithalat etme ayıbı kime ait. Ortadoğu'yu besleyecek ovalarımız var. Bir dönem Ortadoğu'yu besleyecek hayvancılığımız vardı. Şimdi dışardan et ithal ediyoruz. Bu ayıp, kime ait? Biz halk için çalışacağız, sanayici için çalışacağız, çiftçi için çalışacağız, üreten için çalışacağız, serbest meslek erbabı için çalışacağız. Herkese her ortamda olanak sağlayacağız. Yeter ki, katma değer yaratalım, yeter ki yarattığımız katma değeri hakça bölüşelim. Biz üreticinin cezalandırıldığı değil, üreticinin ödüllendirildiği bir düzeni getireceğiz. Bunlar üreteni cezalandırıyorlar...0

RECEP BEYİN MUCİZESİ VAR AMA EKONOMİ BİLMİYOR: Sorsanız Türkiye'nin en büyük sorunu nedir diye? İşsizlik. Üniversiteyi bitiriyor çocuk, iş arıyor. Üniversite mezunları arasında işsizlik oranı yüzde 30-40'lara çıktı. Batman'a, Hakkari'ye gidin, yüzde 50'lerde işsizlik oranı. Gençler kahvelerde oturuyorlar. İşsizlik açlıktır, işsizlik yoksulluktur,işsizlik moral değerleri yitirmektir. İşsizlik gelecek kaygısı taşıyan insanın içindeki kor ateştir. İşsizlik, moral değerlerin kaybedilmesidir. Peki işsizliği bu kadar artırdılar, noldu, işsizlik giderildi mi, işsizlik sorunu çözüldü mü? Ama Sayın Başbakan Recep Bey'in çok güzel bir buluşu var. Diyor ki, her işveren bir işçi çalıştırsa işsizlik sorunu çözülür. Bakın şimdi Recep Bey'in mucizesi. Bu mucize hayata geçti mi. Geçmedi. Çünkü Recep Bey ekonomi nedir bilmiyor, Recep Bey piyasa nedir bilmiyor. Ekonomi bilmeyen bir insanın ülkeyi yönetmesine hazır mısınız. O zaman bunları alaşağı etmeliyiz. Sandıkta, bunları sandığa gömmeliyiz.

HEPSİ KÖŞEYİ DÖNDÜ: Birşey daha söylüyor. Efendim diyor, her üniversiteyi bitiren iş bulacak diye bir kural yok, diyor. Gözünü seveyim Recep Bey, bu kural senin için geçerli olabilir ama fakir fukaranın çocuğu için nasıl geçerli olacak. Onun gemileri mi var, onun havuzlu villaları mı var. Unutmayın, bunlar fakir fukara edebiyatı yaptılar. Hepsi köşeyi döndü. Verdiği sözü tutmayan insan, yiğit değildir. Düşünün binbir belayla bir aile çocuğunu üniversitede okutur, boğazından sıkıyor okutuyor. Çocuk üniversiteyi bitiriyor, askere gidip geliyor, iş arıyor, iş bulamıyor. Başbakan diyor ki, her üniversiteyi bitiren iş bulacak diye bir kural yoktur. Bu anlayışı, şiddetle ama şiddetle reddediyoruz. Milletimize karşı yapılmış bir hakaret olarak algılıyoruz bunu.

GÜNEYDOĞUDA YATIRIMCIYA FAİZSİZ KREDİ: 30 bin yurttaşımızı, canımızı yitirdik. Ama maalesef bugüne kadar izlediğimiz politikalarla adeta teröre terörle destek verdik. İşsizlik yarattık, yoksulluk yarattık, özelleştirdiğimiz fabrikalardaki işçileri kapının önüne koyduk, hayvancılığı öldürdük, doğu ve güneydoğu'da adeta 'teröre gidebilirsiniz' diye gençlere yol gösterdik. Bu anlayışı ters yüz edeceğiz. O bölgede önce istihdam yaratmak için çaba harcayacağız. Özelleştirmeleri o bölgede yapmayacağız. Özel sektör o bölgede gidip fabrika kuracaksa, sıfır faizli banka kredisini devlet verecek, gidin yatırım yapın diyecek. Mayınlı araziler vardı biliyorsunuz.

İŞSİZLİK SİGORTASI PARALARI NE OLDU?: Mayınlı araziyi topraksız köylüye dağıtacağız. Topraksız köylü de toprak sahibi olacak. O da alın teri dökecek, o da çoluk çocuğunu alın teriyle kazandığı gelirle besleyecek. Onlara da gelecek vaad edeceğiz. GAP ile ilgili işçilerin sırtından, işsizlik sigortası fonundaki paranın bir kısmını alıp, 'Efendim GAP'a yatırım yapacağız, finansal desteğini sağlayacağız' diye özel bir yasa çıkardılar. Şimdi buradan soruyorum Sayın Başbakana. Recep Bey, işsizlik fonundan aldığın paranın ne kadarını GAP'a harcadın? Açıkla bana bakayım. Soralım Recep Bey de açıklasın bakalım.

SİZİ SOYUP HAVUZ YAPTILAR: Birşey çok önemli değerli arkadaşlarım, siyasetin odağına etkin kimliği ve inançları koyan siyaset bizim dostumuz olan bir siyaset değildir. Siyasetin odağına etnik kimliği ve inançları koyan siyaset toplumda ayrışmayı dinamitleyen siyasettir. Biz ayrışmanın değil, beraber olmanın çabasını göstereceğiz. Bakınız hiç kimsenin kendi baba ve annesini seçme özgürlüğü yoktur böyle bir ortamda hangi gerekçeyle siz etnik kimliği siyasetin odağına koyarsınız. Her etnik kimliğe saygımız var, her etnik kökenden yurttaşımızın başımızın üzerinde yeri var, her inanca da saygılıyız. Yurttaşlarıma şunu söylüyorum, onların temiz dini duygularını sömürüp, siyasete malzeme yapanlara oy vermeyin. Sizi soya soya kendileri villalı havuzlar yapmaya başladılar.

İNSAN İNANÇLARIYLA ETNİK KİMLİĞİ İLE BAŞTACI: Doğu ve güneydoğu da yapılan ayrışma politakalarını ters yüz edeceğiz. Herkesin karnı doyacak bu ülkede. Refah devletini tabana yayayacağız, kazandığımız değerleri halk için harcayacağız. Halkla beraber yola çıkacağız ve göreceksiniz Türkiye'de barış rüzgarları esecek, kardeşlik rügzaları esecek, beraber kucaklaşacağız, omuz omuza Türkiye'nin kaderini değiştireceğiz. inançlara saygılı olacağız, her etnik kimliğe de saygılı olacağız. Bizim için insan önemlidir. İnsanı baş tacı ideceğiz. İnsan inançlarıyla ve etnik kimliği ile bizim başımızın üstündedir, onu kucaklayacağız, onun işsizlik sorununu çözecğiz.

EVDEKİ KADININ DRAMINI ÇÖZECEĞİZ: Hangi evde bir kadın, işsiz kocası akşam eve gelirken yaşadığı dramı nasıl anlatabilir. O dramı yaşamak farklı bir olaydır. O dramı terz yüz edeceğiz, onların da gülmeye hakkı vardır, onların da çocuklarını beslemeye hakkı vardır. bunu da çözeceğiz biz.

AKP'Yİ MALULEN EMEKLİ EDİN: Emeklilere birşey söylüyorum, emekliler ilk seçimde AKP'yi malulen emekli etmek zorundadılar. AKP'yi ve onun yandaşlarını... Emekliyi bu ülkenin ikinci sınıf vatandaşı yaptılar. Size söz emekliler yine bu ülkenin birinci sınıf vatandaşı olacaklar. Bunu değiştireceğiz. Emekli de bu ülkenin yurttaşıdır, o da yaratılan katma değerden hakkını alacaktır. Ona milli gelir artışından pay vermek CHP'nin boynunun borcudur. Yıllardır bekliyorlar, intibak yasası ne zaman çıkacak diye... Yine aldattılar. Buradan yine emeklilere söz veriyorum, CHP iktidarında intibak yasasını mutlaka çıkaracağız.

EMEKLİLERE BİR SİTEM BİR SÖZ: Şikayet ediyorlar her gittikleri yerde geçinemiyoruz diye, iyi de kardeşim geçinemiyorsan, niye gidip AKP'ye oy veriyorsun. Senin haklarını ben savunuyorum, her yerde her ortamda savunuyorum. Yıllar yılı çalıştı, yıllar yılı üretti, alın teri döktü, iş kazası meslek hastalığı geçirdi, bazıları yaşamlarını yitirdi. E peki bu kadar çalışmanın bedeli emekli olduktan sonra bir köşeye atılmak mıdır. AKP aldı onları bir köşeye attı. Biz oradan çıkarmak istiyoruz, emekliyi baş tacı yapacağız.


ESNAF SOSYAL DEMOKRATTIR: Bugün iki milyon esnaf can çekişiyor. Aslında esnaf özü itibariyle sosyal demokrattır. Devletten hiçbirşey beklemez, bir de götürür yine götürür devlete vergi verir. Siz ne yapıyorsunuz esnafı bitiriyorsunuz. Esnaftan da oy istiyorum, senin sonunu getirene ben dur diyeceğim. Recep Bey, bir mucize daha söyledi. Efendim bu küçük bakkaların tamamı birleşsin, süper market kursun. Ben diyorum Recep bey ekonomi bilmiyor diye siz inanmıyorsunuz. Ama meraklanmasın CHP iktidarında ekonomi neymiş görecek.

YOKSULLUĞU NİYE TEŞHİR EDİYORSUN: Diyarbakır'ın Bağlar semtinde bundan yıllarca önce bir kamyonun üzerinden kadınlara ekmek dağıtılıyor. Kadınlar bir ekmeği almak için çamurlarda debeleniyorlar. Bu manzara Türkiye manzarası. Yoksulları alıyorsunuz kuyruğa diziyorsunuz, onlara birşey vermek için. Bizim inancımıza göre sağ elin verdiğini sol el görmeyecek öyle değil mi? Peki şimdi Recep beye sormayacak mıyız, senin yaptığın nedir allah aşkına, senin yaptığında inanç var mı, insaf varmı, insan onuru var mı? Sen bir insanın yoksulluğunu nasıl teşhir edebilirsin, bir inasanın yoksulluğuyla nasıl oynayabilirsin? Bunlar sosyal devleti unuttular.

HALKIN DEVRİMCİSİ: Evet halkın devrimcisi olacağız, çünkü halk için çalışacağız biz. Yoksulluğu tarihe gömmek bizim boynumuzun borcudur. Bu coğacrafyada bir tek çocuk bile yatağa aç girmeyecek, bunun mücadelesini vereceğiz biz. Bunlar yurttaşlık kavramını ortadan kaldırıp, kul mantığını getiriyorlar. Sosyal devleti kaldırıp, sadaka devleti getiriyorlar. Bir de diyorlar ki demokrasi, halk diyorlar, özgürlük diyorlar, sen insanın yoksuluğunu siyasi sömürü malzemesi haline hangi gerekçeyle getirebilirsin? Hangi hukuk mantığıyla, hangi inançla getirebilirsin? Diyeceksiniz ki peki siz ne yapacaksınız? İşçiye söylüyorum, emekliye söylüyorum, işsize söylüyorum, atanamayan öğretmenlere söylüyorum. Ahmet Arif'in dediği gibi bunlar, aşımıza ekmeğimize göz koyanlardır, bunları tanı tanı da büyü diyor adiloş bebe...

AKP HESAP VERECEK: Hiç meraklanmayın kesinlikle AKP halka hesap verecek. Bugüne kadar yapanın yanına kar kaldı. Soyuna soyuna millette çeket kalmadı, gömlek kalmadı, pantolonunu bile almaya kalkıyorlar. İnançları sömürüyorlar. Deniz Feneri örneği hepinizin önündedir. Yoksula yardım yapacağız deyip kendileri köşeyi dönüyorlar. Sonuna kadar gideceğiz, kaçarlarsa kaçtıkları yere kadar gideceğiz.

YOKSULLUĞA KARŞI AİLE SİGORTASI: Yoksulluğu çözme yolu aile sigortasıdır. her ailenin bir sirgortası olacak. Uluslararası Çalışma Örgütü'nün kabul ettiği 102 sayılı sözleşmenin 9. sayılı sigorta dalını Türkiye'de uygulayacağız. 1971'den beri bu sirgorta dalı uygulanmıyor. Çünkü yoksulun yoksulluğunu sömürmek bunların marifetidir. Recep Bey bunu da duysun. Aile sigortasını getireceğiz. Yoksul, yoksulluğunu giderme hakkını sosyal devletten isteycek. Onun hakkıdır diyeceğiz biz, gidip birilerine yalvarmayacak, bana kömür, bulgur, makarna getir demiyecek. Kadının banka hesabına parayı yatıracağız, o da alacak çocuk, çoluğunun rıskını giderecek. Kime oy verirse versin, onun oyuna biz saygı duyacağız. Bizim için önemli olan o bir insandır ve onun yoksululğunu gidermek de bizim boynumuzun borcudur.

SEÇİM BARAJI İNECEK: Recep bey, çok sık milli irade der, milli irade böyle, milli irade şöyle. Milli irade tecelli etti vesaire. Allah aşkına bunlar son seçimde kaç aldılar, yüzde 47. Milli irade saygımız var, oy veren bütün yurttaşlarımıza da saygımız var ve bu seçimde düşünmelerini de isteriz . Ayrıca kendileri oy verdiler başlarına geleni gördüler. Şimdi yüzde 47 oy alıyor, mecliste yüzde 60'ı temsil ediyor. Yüzde 13 milli irade gaspı var. Başkasının iradesini sen temsil edemezsin. Siyasi partiler yasasına, getirmişsin yüzde 10 barajı. Fakir, fukaranın da oyunu kendi milli iradenmiş gibi kabul ediyorsun. Söz veriyoruz, yüzde 10 barajını aşağı çekeceğiz. Böylece Recep Beyin gerçek milli iradesini de görmüş olacağız. Öyle başkalarının oyunu kendi iradesiymiş gibi ortaya çıkıp övüne övüne anlatmasın, neyse iradesi çıksın bakalım, mecliste de o kadar temsil etsin.

FAŞİZME GEÇİT YOK: Tam bir korku imparatorluğu yaratıyorlar, şimdi yaptıkları son Anayasa değişikliğiyle de kendi korku imparatorluklarının hukuksal temellerini hazırlamak istiyorlar. Buna meydan veremeyeceğiz, bunun mücadelesini yapacağız. Bakınız şimdi bu ülkede işverenler, medya, sendikalar, stklar hepsi korkudan konuşamıyor, sokaktaki sade vadandaş bile telefonla konuşmaktan korkuyor, dinlenirim diye. Ne diyorlar bunun adına, demokrasi. şimdi ben size soruyorum, bu demokrasi mi faşist yönetim mi? Faşizme geçit yok, izin vermeyeceğiz, demokrasinin çıtasını yükselteceğiz.

KİMSE RECEP BEYİ ELEŞTİREMİYOR: Hukuku yüreklendirmeniz lazım, yargı bağımsızlığını sağlamamız lazım. Herkesin gidip davasının görüldüğü yerde güven duyması lazım. Eğer bir korku imparatorluğu yaratırsanız, kimse korkudan Recep Beyi eleştiremiyor. Recep Bey elini kaldırıyor herkes ölüyor, recep bey oturuyor herkes ölüyor, Recep bey konuşuyor ağzından bal damlıyor, nasıl bir düzendir bu. Benim bildiğim iktidarlar eleştirilir. Kimse korkudan eleştiremiyor. Bu korku imparatorluğunu sonlandırmak bize nasip olacak, biz bunu yapacağız.

BESLEME MEDYA OLMAYACAK: Medya, halkın gözü kulağı ve sesidir. Halkın sözü, medyada yankılanır. AKP iktidarından önce yandaş medya diye bir kavram yoktu. Şimdi bir kavram çıktı, yandaş medya. CHP iktidarında medya gerçekten medya olacaktır, besleme medya bitecektir artık. Yandaş medya halkın değil sevgili Recep Beyin gözü kulağı ve sesi.

TAYYİP RADYO TELEVİZYONU: Her yaktığınız elektrik, her ödediğiniz vergiden TRT'ye pay gider. TRT'yi izliyor musunuz, (Tribünlerden Hayır cevabı) çünkü TRT'nin yeni adı Tayyip Radyo Televizyon Kurumu... Buna da isyan ediyoruz. Benim vergimle bana haber vermiyorsun benim vergimle oturuyorsun kimin ne kadar para aldığını açıklamıyorsun. Hani saydamdı burası... Bunları yeniden inşa etmek, kurmak, halkın güvenini kazanmak inşallah bize nasip olacak.

BAŞÖRTÜLÜNÜN RANTINA DEĞİL SORUNUNA TALİBİZ: Şimdi bunlar, sözde toplumun her kesimine sahip çıkıyorlar. Buradan söylüyorum İstanbul'un merdiven altı atölyelerinde binlerce genç kız başörtülü genç kız üretim yapar, siz hiç AKP'nin yani Recep Beyin bu genç kızlarımız kayıt dışı çalışıyorlar, bunları sigortalı yapalım, dediğini duydunuz mu? İşte o başörtüsünü bunlar sömürüyorlar... başörtüsü de bunlar sömürüyorlar. Biz onlara gideceğiz. Merdiven altı atölyelere gideceğiz. Diyeceğiz ki, 'biz seni sigortalı yapacağız, ben seni sendikalı yapacağım' Gelecek güvencesi senin ellerinde olacak. Hiçkimseyi ötekileştirme lüksümüz yok. 'Bu bana oy vermez' diye bir kaygımız yok. Biz ülkenin rantına değil, sorunlarına talibiz. Onun için yola çıktık, seçim sandığına kadar da koşmaya devam edeceğiz.

ANAYASA PAKETİ DAVALARI KISALTMAYACAK: Anayasa değişikliğin temel hedefi yargıyı ele geçirmek. Millet sanmasın ki, bu anayasa değişikliği çıktı, benim işsizlik sorunum çözülecek, daha özgür olacağım, memurun grev hakkı olacak, yok öyle birşey. Var olan hakların bir kısmı ellerinden alınıyor. Memurlar farkında mı bilmiyorum. Sanacak ki vatandaş, davam 10-15 yıl sürmeyecek daha erken sonuçlanacak. Yok öyle birşey. Vatandaşların davaları erken bitmiyor, harçlar yüksek. Peki bunları çözüyorlar mı? Hayır. Vatandaş sanmasın ki bunlar çözülecek de gidip oy verelim. Tam tersine yargıyı ele geçirmek, yandaş medyadan sonra yandaş yargı yaratmak için bunu yapıyorlar. Bu yasa çıkarsa artık Türkiye farklı bir noktaya gidiyor.

YENİ ANAYASA SÖZÜ: CHP iktidarında söz veriyoruz; kesinlikle, ama kesinlikle, çağdaş, batı standartlarına uygun, bizim insanımızın kültürünü özümseyen bir anayasayı yapacağız. Güçler ayrılığı ilkesini kuvvetlendireceğiz. Demokrasi çıtasını yükselteceğiz. Atatürk'ün vasiyeti 12 Eylül'de çiğnendi; O vasiyetin de gereğini yapacağız.

DOKUNULMAZLIĞI REFERANDUMA GÖTÜRELİM: Vatandaşa gidelim. Recep Bey referandumdan hoşlanıyor. Bakalım dokunulmazlıkları vatandaş kaldıralım diyor mu, demiyor mu? Gidemez. Çünkü Recep Bey'in yargı fobisi var. Bu fobiyi atmış değil. Seçimlerden önce söz verdin, neden kaldırmıyorsun? Ama size söz, dokunulmazlıkları mutlama ama mutlaka CHP iktidarında kaldıracağız.

KİMİ ALDATIYORSUN RECEP BEY: Anayasa değişiklerinden biri de ekonomik sosyal konsey kuruluşu. Eee zaten var ekonomik sosyal konsey. Her üç ayda bir toplanması lazım. Bir yıldır toplanmıyor. Sen kimi aldatıyorsun Recep Bey? Çıkıp bunu millete anlatsana. Neden toplamıyorsun? İşsizlik, yolsuzluk var. Toplayamazlar.

FRANSIZ ANAYASA MAHKEMESİNE Mİ GİDİYORUZ: Ana muhalefet partisi Anayasa Mahkemesine gidiyor, diyor Recep Bey. Anayasa Mahkemesi de Ana muhalefet Mahkemesi oldu diyor. Ben diyorum Recep Bey ekonomi bilmiyor, bunun üzerine hukuk da bilmiyor. Hukuk kültürü de yok. Sevgili Recep Bey, biz Fransa'nın mı Anayasa mahkemesine başvurduk? Türkiye Cumhuriyeti Anayasa mahkemesine başvurduk. Hatta birşey daha söyleyeyim, milletvekili seçildik, gittik çıktık bu Anayasa'ya sadakat dolayası ile namusumuz ve şerefimiz üzerine söz verdik. Recep bey de aynı yemini içti. Sen Anayasa'nın ilgili maddelerine aykırı düzenleme yaparsan, biz de bunu görüp, duyup, bilip sesimizi çıkarmazsak, ettiğimiz yemini çiğnemez miyiz? Bizim namusumuz ve şerefimiz bu kadar ucuz mu?

RECEP BEY KORKMAYA DEVAM ETSİN: Biz eğer Anayasa'nın değişmez ilkelerine aykırı düzenleme yapılıyorsa elbette Anayasa mahkemesine gideceğiz. Çünkü biz halkın çıkarlarını savunuyoruz. Recep Bey'in çıkarlarını değil. Ortada bir hukuk cinayeti var; Diyor ki Recep Bey, 'Efendim faille uğraşmayın' Biz biliyoruz bunun faili sensin. Onun için uğraşıyoruz zaten. Hukuku katlediyorsun, diyorsun ki, 'sesini çıkarma' Olmaz. Hukukun gereği neyse onu yapacağız. Recep Bey'in fobileri burdan kaynaklanıyor. Korumak istediği yalan düzenine karşı mücadele ettiğimiz için korkuyor Recep Bey. Ama korsun. Korkmaya da devam etsin. Çünkü CHP iktidarı geliyor artık.

NAYLON FATURACI, ALİ DİBOCU, KALPAZAN: Size bir söz daha veriyorum; CHP iktidarında ilk yapılacak işlerden birisi siyasi ahlak yasasını çıkartmaktır.Parlamento'da vurguncunun, talancının, ihaleye fesat karıştıranın, dolandırıcının, kalpazanın yeri yoktur. Silip atacağız. Bu yasayı çıkaracağız ki, artık ülkede naylon faturacıdan maliye bakanı, Ali Dibocu'dan Adalet Bakanı, kalpazandan da başbakan olmasın. Eğer parlamentoya milletvekili gelecekse dürüst adam gelsin. Millet perişan, o cebini doldurmakla meşgul. Bu düzeni yıkacağız. Politikacı halka hesap vermeyi namuslu bir görev olarak kabul etmelidir. Hesap vermekten kimse korkmamalıdır. Alınteri ile oluşturulan servetin, başımızın üzerinde yeri var. Ama birileri cebini dolduruyorsa ona da hesap soralım artık.

KESİN HESAP KOMİSYONU: Bütçe parlamentoda ve komisyonda konuşulur ve biter. Bir kanun daha var, adına kesin hesap kanunu derler. Geçmiş bütçe, öngörülen hedefler, harcanan paralar nerede kullanıldı. Amaca ulaşıldı mı ulaşılmadı mı? Bunu bir iki kişi konuşur ve kaybolur gider. Size söz; Plan Bütçe Komisyonu dışında, bir de Kesin Hesap Komisyonu kuracağız. Başkanı da anamuhalefet partisinden olacak. Bizi sorgulayacak, biz de hesap vereceğiz. Vatandaşın dişinden kovuğundan aldığımız verginin hesabını vermezseniz bu ülkeye demokrasi gelir mi? Bu ülkeye barış gelir mi, işsizlik biter mi? Yolsuzluk biter mi?

HERŞEY YOLUNDA AMA MAĞDUR: Bir mağdur edebiyatıdır gidiyor..
Ne biçim mağdurluktur bu? 7 yıldızlı otellerde tatil yaparsın, adam mağdur. 5 yıldızlı otellerde, saraylarda düğün yaparsın, adamcağız mağdur. Çin Seddi gibi, çift duvarlı örersin, 5 tane villayı alırsın, yanında helikopter pisti, havuzlu villanda oturursun, adamcağız mağdur. 4 çekerli ciplere binersin, keyfin yerinde, gıcır, para pul derdin yok, adamcağız mağdur. Anlamak mümkün değil. İşsizlik var, yolsuzluk var, yatağa aç giren çocuklar var, beyfendiye bir uçak yetmiyor, Recep Bey ikinci uçağı alıyor, gene mağdur.
Çocuğunu Amerika'da okutursun, masrafını da bir işverene yüklersin, Recep bey mağdur. Katar Emiri'nin düğününe gidersin, üstelik Başbakanlık uçağını da kullanırsın ama beyfendiler mağdur. Anlamak mümkün değil. Yoksa bu ülkede mağdur olan bizim anladığımız anlamda emekliler mi, işsizler mi, atanamayan öğretmenler mi, yoksullar mı, sokakta kağıt toplayanlar mı, bunlar mağdur değil mi? Hele hele dershane parasını ödemedi diye eşi hapse giren, çocuğu intihar eden hiç mağdur değil mi? Böyle bir anlayış olabilir mi? Geçimini sağlamak içtin böbreğini satan vatandaş mağdur değil mi? Bu anlayışı da ters düz edeceğiz. Doğru eğri oldu, eğri de doğru oldu AKP iktidarında. Bunu değiştireceğiz. Eğri eğri olacak, doğru da doğru.

DUBAİDEKİ PAZARLIK VATANA İHANETTİR: Oldu bitti ile dış politika yürütülemez. Yılların alın teri var orada. Uzun uzun bürokratlar önce çalışırlar. Görüşler çıkar. Ülkelerin karşılıklı çıkarları var. Siz, 'ben gidip imza atayım bu sorun çözülsün' dediğiniz zaman çözülmez. Çözemediler işte. Kıbrıs'ı gördünüz. Kıbrıs halkı ne yaptı? AKP'nin getirdiği iktidarı sandığa gömdü. Şimdi sıra bizim halkımızda. Önümüzde seçim var. Kıbrıslıların yaptığı gibi AKP'yi de burada sandığa gömeceğiz. Duygusallıkla dış politika gitmez. Dubaide anlaşma imzalayacaksın 1 milyar dolara Türkiye'nin onurunu masaya yatıracaksın. Buna dış potika denmez. Bunun hukuktaki adı vatana ihanettir. Bu kadar açık söylüyorum. Japonlarla bir anlaşma yaptılar ve meclise geldi. Koşullardan biri, kimseye rüşvet vermeyeceksiniz. CHP itiraz ettiği için bu uygulanmadı. Bunun altına bakanlar nasıl imza atarlar? Bu ülkenin onuru yok mu, Allah aşkına?

AB SÜRECİ DEVAM: AB çok önemli. İkinci Genel Başkanımızın imzasıyla başlamıştır bu süreç. Bir çağdaşlaşma projesi olarak görüyorum. Amma velakin, bize uygulanan çifte standartı kesinlikle kabul etmiyoruz. Ya adam gibi oturur müzakere yaparsınız, tarih verirsiniz. Yada kusura bakmayın. Biz size mahkum değiliz, deriz bunu. Çünkü dinamizm bizde, gelecek, gençlik bizde. Gelecek bizde. Elbette ki, AB'nin standartlarını yakalamak isteriz. Elbetteki onların hukuk düzenini, etik değerlerini saygı gösteririz. Ama artık Türkiye'yi ikinci sınıf ülke yerine koymaktan kendilerini alıkoysunlar. Biz elbetteki çağdaş ülkelerle birlikte olmak, çağdaş uygarlığı yakalamak isteriz. Dünyanın sayılı ülkelerinden birisi olmak isteriz. İşbirliğine, yatırımlara elbette evet. Ama Türkiye'ye yaptıkları çifte standart bizi rahatsız edilyor. AB temsilcileri Türkiye'de otel lobilerinde, bürokrat odalarında Türkiye'nin gerçeğini öğrenemezler. Anayasa değişikliğinde, bunu desteklediklerini söylediler. O zaman AB yetkililerine söylüyorum; bu değişikleri neden kendi ülkenizde yapmıyorsunuz? Çıkarın, yapın kendi ülkenizde. Oraya gelince yapamıyorlar. Niye bize dayatıyorsunuz?

PARTİ İÇİ DEMOKRASİ: CHP demokrasiyi, çok partili rejimi getirmiş bir partidir. CHP'nin ikinci genel başkanı seçimde kaybettiği zaman, "Paşam yenildiniz" sorusuna mahutap olduğunda, "Evet ben yenildim. Ama benim yenilgim en büyük zaferimdir" diyen birisidir. Bu ülkeye demokrasiyi getirdik, parti içi demokrasiyi de getireceğiz. Gençliği olmayan bir partinin, geleceği yoktur. Kadın kollarımız da öyle. Daha demokratik bir yapı olacak. Parti içi demokrasi ile. Tüzüğü de değiştirerek bunu yapacağız.

BÖLÜNME LÜKSÜ KALMADI, HERKESİ KUCAKLAYACAĞIZ: (Türkiye) Raydan çıkmış bir tren, nereye çarpacağı belli olmadan gidiyor. Her alanda belirsizlikler oluşmaya başladı. Başbakan sadece bu belirsizlikleri seyretme noktasında kalmıştır. Artık bölünme lüksümüz yok. Bu ülkenin aydınları, yurseverleri, sanatçıları, sosyal demokratları, solcuları, işçisi, çiftçisi, memuru, halkı, temiz toplumdan, düzgün toplumdan yana olmak zorundadır. Artık bir yürüyüş başlattık. Temiz Türkiye yürüyüşü. Halktan yana yürüyüş. Kul hakkı yemeyen yürüyüş. Bunu yakalayacağız. Ve herkesi kucaklamak zorundayız. Buna inanan bütün yurtseverleri, bütün vatanseverleri, bütün yurttaşlarını inancı ne olursa olsun, etnik kimliği ne olursa olsun artık soyulmaktan bıktıysa CHP altına gelsin. Buradan da yer var. Önce birleşeceğiz.

"Y"yi YEMEK SANDILAR: Bakın bunlar ne diyorlardı. Üç Y'le mücadele edeceğiz diyorlardı. Bunlar Y'yi, yemek olarak algıladılar. 3 kez yemeye başladılar. Talan, vurgun düzeni yarattılar bunlar. Bunun hesabını sormak hepimizin boynunun borcudur. Bir kişinin değil. Hep beraber çalışacağız. Tarlada çalışacağız, fabrikada çalışacağız, lokantada çalışacağız, berberde çalışacağız, kahvede çalışacağız, sokakta çalışacağız. Halkı aydınlatacağız, halkı kucaklayacağız. Onun dertlerine derman olacağız.

ONLARIN DERDİ BİZİM DERDİMİZ: Yatağa her akşam aç giren çocuğun acısı; ürettiği malı 5 kuruşa maledip, 3 kuruşa satan çiftçinin acısı bizim acımızdır. Kepenk kapatan esnafın; Zonguldak'ta yerin yüzlerce metre altında kara elması kendisine tabut yapan işçinin; İşsiz kocası akşam eve yemek getirmediği zaman, ekmek getirmediği zaman, tenceresi kaynamayan kadının, aybaşını getiremeyen emekçinin derdi bizim derdimiz olacaktır. Bunları dert edindik. Bu dertleri çözeceğiz. derdi bizim derdimizdir. Bu sorunları çözmeden politika olmaz. Bizim için değil, cebimiz için değil, akrabalarımız için değil. Halk için politika yapacağız. Beraber kazanacağız, halkla bölüşeceğiz.

BEN YOK, BİZ VARIZ. Türkiye hepinizle gurur duyacak. Çünkü ben yok, biz varız. Biz yola çıkıyoruz. Beraber gideceğiz, beraber çaba harcayacağız, hiçbir beklenti içine girmeden. Biz başka birşey istemiyoruz. Biz zengin olmayacağız, yakınlarımız zengin olmayacak, alınteriyle kazanılmış paraya her zaman saygı duyacağız, ama birisi kazandığının hesabını veremiyorsa, siyaseten ona da hesap soracağız. Kusura bakmasınlar.

BİR ORMAN GİBİ KARDEŞCESİNE KOŞACAĞIZ: İiktidar yürüyüşü dedim ama arkadaşlar buna iktidar koşusu diyelim dediler. İktidar koşusunu yapacağız. İktidar koşusuna hazır mısınız. Hazır mısınız. Siz hazırsanız, söz veriyorum, ben de hazırım. Doğuda, batıda, kuzeyde, güneyde aynı sloganla yola çıkacağız. Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçe yürüyeceğiz.
 
http://www.radikal.com.tr