İşçi Sınıfı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İşçi Sınıfı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2010

Türkiye kara listeye alındı


Türkiye kara listeye alındı



Fotoğraf: Evcioğlu, 1 Mayıs

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Konferansı'nda Türkiye, temel sendikal haklar, yasa ve uygulama düzeyinde sözleşmelerine uymadığı için, Aplikasyon Komitesi'nin "Kara Liste" olarak bilinen listesine alındı.

17:58 | 14 Haziran 2010

DİSK Genel Başkanı Çelebi: "Türkiye yine temel sendikal hakları ihlal ettiği, yasa ve uygulama düzeyinde sözleşmelerine uymadığı için ILO'nun Aplikasyon Komitesi'nin gündemindeydi. Biz Türkiye'nin böyle bir tabloyla karşı karşıya kalmasından asla hoşnut değiliz" "Türkiye sendikal hak ihlallerinde dünyada ön sıralarda yer alıyor. İşsizliğe karşı çözümü patronlarla arayanlardan, işçiler lehine bir şey beklemek hayal olur. Ancak hükümeti uyarıyoruz emekçilere dayattıkları acı reçete, kendileri için acı sonuçlar doğurabilir" Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Başkanı Süleyman Çelebi, DİSK Genel Merkezi'nde Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) 99. Genel Konferansı'nın sonuçlarını değerlendirdi. ILO Konferansı'nda Türkiye için utanç verici bir tablo ile karşı karşıya kaldıklarını söyleyen Çelebi, "Türkiye yine temel sendikal hakları ihlal ettiği, yasa ve uygulama düzeyinde sözleşmelerine uymadığı için ILO'nun Aplikasyon Komitesi'nin gündemindeydi. Biz Türkiye'nin böyle bir tabloyla karşı karşıya kalmasından asla hoşnut değiliz. Daha önce de söyledik, yine söylüyoruz, hükümet Türkiye'nin Aplikasyon Komitesi'ne alınması konusunda hiçbir ders çıkarmamaktadır. Ülkemizde sendikal hak ve özgürlüklere ilişkin önemli adımların atılmamasının, 12 Eylül'den kalma baskı ve yasakların devam etmesinin utancını bizlere yaşatmaktadırlar" dedi.
Çelebi, Aplikasyon Komitesi'nin, Türkiye Hükümeti'nden talep ettiklerini şöyle sıraladı: "Yapılacak yasal düzenlemelerle ilgili nihai tarihleri açık ve net olarak belirlenmiş bir eylem planını çıkarmasını, 2821, 2822 ve 4688 sayılı yasalarla ilgili reformlar ile bu reformların eksiksiz ve ayrıntılı bilgileri ve bunların yanı sıra anayasa reformu ile ilgili bilgileri ILO'ya vermesi, ILO'nun daimi yardımını kabul edeceğini taahhüt etmesi, bu yılın sonunda elde edilen sonuçları uzmanlar komitesine sunmasını istemiştir."

ILO'NUN HÜKÜMETTEN TALEPLERİ

Aplikasyon Komitesi'nin taleplerinde Türkiye Hükümeti'nin, emekçilerin hak ve özgürlüklerini tanıyacığına dair duyulan kaygıların ne denli arttığının gözlendiğini belirten Çelebi, "Gerçekten de bu kararlarla hükümetten talep edilen şey, sendikalaşma hakkı ve örgütlenme özgürlüğü alanında atılacak bütün adımlarda hem sosyal taraflarla istişare halinde olmasını hem de bunların ILO'nun teknik gözetimi altında yapılmasını taahhüt etmesidir. Başka bir deyişle Türkiye ILO'nun periyodik incelemesi anlamına gelen 'sürekli teknik yardım'ı almayı taahhüt etmek zorundadır. Komite aynı zamanda, sağlık ve eğitim sektörlerinde çalışanların konuşma ve düşünce özgürlüğünü ciddi anlamda kısıtlayan düzenlemelerden rahatsızlık duyduğunu belirtmiş, en temel hak ve özgürlüklere saygının son derece vaz geçilmez olduğunu tekrarlamış ve hükümeti hiçbir baskı ve şiddetin söz konusu olmadığı bir ortamı yaratmak için gerekli bütün önlemleri almaya mecbur etmiştir" dedi.

AVRUPA'DAKİ EN UZUN ÇALIŞMA SAATİ TÜRKİYE'DE

Çelebi, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer'in, ikinci istihdam paketi ile ilgili açıklamalarına değienerek, sözlerini şöyle sürdürdü: "Yine acı reçeteden bahsedildi. Ne zaman bir istihdam paketi gelse, o zaman acı reçete dillere yapışıyor. Kıdem tazminatının kaldırılması, güvencesiz, esnek çalışma koşullarının yaygınlaştırılması, kiralık işçi uygulamalarına hukuki meşruiyet sağlanması bir çözümmüş gibi sunuluyor. Bakan'ın açıklamalarının satır aralarına iyi bakın. Amaç herkese insan onuruna yaraşır iş değil. Amaç, işsiz sayısını düşük göstermek, istatistiklerde oranı aşağılara çekmek. Peki bu nasıl olacak? İnsanlar güvencesiz, düşük zamanlı, en kötü koşullarda, sendikasız ve asgari ücretin de altında çalışacaklar ve ayda 1 saat çalışsalar bile işsiz sayılmayacaklar. Sonra da, cehenneme çevirdikleri çalışma yaşamında insanlara iş bulmakla övünecekler. Bakan diyor ki, 'Haftada 45 saat çalışması gerekirken, 53 saat çalışan var. Fazla mesai uygulaması olmasa 1 milyon kişiye iş buluruz'. Çalışma süreleri ile ilgili denklem doğru, ama reçete yanlış. Bakan samimi ise önce Avrupa'da 35-40 saat olan çalışma sürelerini esas alsın. Avrupa'da en uzun çalışma süreleri 45 saatle bizde. O zaman işsizliğe karşı en büyük yanıtı vermiş olurlar. Biz de kararı destekleriz. Yoksa insanların gelirlerini düşürerek, istihdamı azaltmak adına eksik istihdamı körükleyerek, rakamlarla oynayabilirsiniz ancak insanların hayatlarına açtığınız yaralar büyür. Çalışma yaşamında hükümetin tutumu ne yazık ki yıllardır değişmiyor. Sendikal haklarda, işçi haklarında Arap ülkelerini, Afrika'yı, Güneydoğu Asya'yı örnek alıyorlar, ancak üretimde esneklik modelleri denince yüzlerini Japonya'ya ve Batı'ya çeviriyorlar. Türkiye sendikal hak ihlallerinde dünyada ön sıralarda yer alıyor. İşsizliğe karşı çözümü patronlarla arayanlardan, işçiler lehine bir şey beklemek hayal olur. Ancak hükümeti uyarıyoruz emekçilere dayattıkları acı reçete, kendileri için acı sonuçlar doğurabilir."

"VATAN HAİNİ İLAN EDİYORLAR"

15-16 Haziran tarihlerinin işçi sınıfı açısından son derece önemli olduğunu dile getiren Çelebi, bu yıl 16 Haziran saat 20.00'da Kartal Meydanı'nda işten atılan, işsiz kalan, mağdur edilen bütün işçilerle bir "Emek Kürsüsü" yaratacaklarını anlattı. Çelebi, "Çok net söylüyorum, DİSK ve KESK dışındaki örgütler, sanki bu Anayasa Değişikliği'nin çok önemli değişimler getireceği, sendikal reformaların temel taşını oluşturacağı gibi bir yaklaşım içerisindeler. Şunlar söyleniyor, 'Ya Türkiye'yi dışarıda jurnallemeyin, Türkiye'nin hakkında dışarıda konuşmayın', neredeyse vatan hainliği gibi görülüyor. Oysa aynı ülkenin temsilcileri orada cirit atıyorlar. 'Bizim ülkemizde herşey çok güzel' diyorlar ilgili bakanların temsilcileri, Anayasa değişiklikleri, 1 Mayıs'lar herşey güllük gülistanlık deniliyor, sendikal hak ihlalleri ile ilgili birşey söylenmiyor. Biz buna itiraz ettiğimizde burada neredeyse hain ilan ediliyoruz. 'Dışarıda bizi suçlayanlar yanlış yapıyorlar, yanlış uygulama içerisindeler, onları kınıyoruz' diyorlar. Biz de, bize bu cümleleri söyleyenleri kınıyoruz., Türkiye'yi bu utancın içinde tutanları buradan kınıyoruz." diye konuştu.

http://www.milliyet.com.tr/

11 Haziran 2010

15-16 Haziran Direnişi ve Barikatın İki Tarafı





15-16 Haziran Direnişi
ve Barikatın İki Tarafı

KONUŞMACILAR
Atilla Özsever -(Gazeteci/Öğretim Üyesi)
Serkan Öngel -(DİSK)
Zafer Aydın- (Kristal İş)

Tarih ve saat:
15 Haziran 2010 Salı- Saat 19.30

Eşitlik ve Demokrasi Partisi

Kadıköy İlçe Örgütü

Osmanağa Mah. Kırtasiyeci Sok. No: 32/1 Bahariye / Kadıköy
(Boğa Heykeli'nden Bahariye Caddesine girince ilk sağ sokak)

İletişim için

İlçe Tel No: 0216 338 9090
Nesrin Aslan: 0542 243 1536
********************************************

5-16 Haziran Direnişini konuşacağımız toplantıya katılacak Atilla Özsever hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler için güzel bir yazı:

Atilla ÖZSEVER İLE YAPILAN KONUŞMA
****************************************************

Barikatın Öte Yanında 15-16 Haziran

16 Haziran 1970 Salı günü Kurbalıdere Köprüsünde işçilere ateş etmeyen teğmen Atilla Özsever, işçi sınıfıyla ilk sıcak temasını anlattı. Atilla Teğmenin o gün başlayan teması hiç bitmedi. Gazeteci oldu. Haberleriyle emek dünyasına damgasını vurdu.

İstanbul - Bianet
15 Haziran 2001, Cuma

15 - 16 Haziran Olayları sırasında işçiler sık sık "İşçi Ordu Elele" sloganı atıyordu. İşçilerdeki bu "Ordu sevgisinin" ne kadar karşığılı vardı?

Bunu anlayabilmek için o sıcak günlerde muvazzaf bir genç subay olan Atilla Özsever'in tanıklığına başvurmak gerekiyor.

Milliyet gazetesi yazarlarından Atilla Özsever, 15-16 Haziran Olayları sırasında Kartal Maltepe 2. Zırhlı Tugay Komutanlığı Piyade Taburu'nda Takım Komutanı olarak görev yapıyordu. Özsever 1967'de Kara Harp Okulu'ndan Piyade Asteğmen olarak mezun olmuş, 1968'de de teğmen rütbesiyle Maltepe'deki birliğine atanmıştı.

Atilla Özsever 15-16 Haziran Olayları sırasında Fenerbahçe Stadının karşısındaki küçük köprü üzerinde barikat kuran askeri birliğin komutanı. Otosan fabrikası işçileri ile karşı karşıya gelindiğinde 1. Ordu Kurmay Başkanı General Vahit Güneri'nin "ateş" emrini uygulamayan genç subay...

Stalin, Maltepe 2. Tugay'da

Atilla Özsever ile 15-16 Haziran'ın "en sıcak" noktasını konuştuk.

-Ordu'da olası işçi eylemleri için hazırlık var mıydı?

"Vardı. Bize manevra mermileriyle birlikte gerçek mermiler de dağıtılmıştı. Birliğin dışında araziye çıkmış ordugah düzeni kurmuştuk."

-İşçilerle ilk temasınız nasıl oldu?

"15 Haziran öğle üzeri Tugayın nizamiyesinde sivil polisler yürüyüş yapan işçilerden birini yakalamışlar. Üst düzey bir sivil işçinin iki yakasını tutmuş 'Nerede ulan Rubleler? Stalin'in verdiği Rubleler...' diye kendinden geçmiş biçimde haykırıyordu."

-İşçi ne diyordu?

"Zavallı 'vallahi billahi ben Türküm ve müslümanım' diye inliyordu."

Demirel'in fabrikasında

Atillan Özsever yukarıda aktardıklarına 15 Haziran öğleden sonra göreve giderken tanık oluyor. Atilla Teğmen'in istikameti Kartal Maltepe'deki Haymak Fabrikası...Haymak dışardan gelen işçiler tarafından işgal ediliyor. Fabrikanın ortakları arasında dönemin başbakanı Süleyman Demirel'in kardeşi Şevket Demirel de var.

-İşçiler sizi nasıl karşıladılar?

"Önce sevgi gösterileri yaptılar. 'İşçi Ordu El Ele'falan... Fakat fabrikanın etrafını çevirmeye başlayınca dostluk sloganları kesildi. Bir işçi benim bulunduğum kariyerin (zırhlı personel taşıyıcı) üzerine fırladı, göğsünü açarak 'Vurun, beni de vurun' diye bağırmaya başladı."

-Siz ne yaptınız?

"Sakin olmasını söyledim. Niye eylem yaptıklarını bildiğimizi anlattım. Araçtan indi."

15 Haziran gecesi Atilla Teğmen, ertesi gün de olayların devam edeceğini tahmin ederek emrindeki askerleri topluyor. Arazide çadırların arasında "bugün yaşadığımız olaylar" diyerek anlatmaya başlıyor:"Siz de yarın terhis olduğunuzda bugün gördüğümüz işlerin arasında olacaksınız. Direniş yapan işlerin sendikaları kapatılmak isteniyor. Onlar da sendikalarına sahip çıkıyorlar. Yarın emirler doğrultusunda müdahale edebiliriz. İşçileri 'düşman' gibi görmeyin."

-Neden böyle bir şeye gerek gördünüz?

"Müdahale olursa sert davranmasınlar istiyordum. Biz de sert karşılık almayalım. Çatışma çıkmasın... Böyle düşünüyordum."

16 Haziran sabahı

16 Haziran sabahı gelen bir emirle Atilla Teğmen'in bölüğü doğrudan 1. Ordu Komutanlığı Kurmay Başkanı General Vahit Güneri'nin komutasına veriliyor.

O günün ilk saatlerini Özsever şöyle anlatıyor: "Bizim bölük 14 kariyerle Kadıköy Yoğurtçu Parkı'nda üslendik. İki kariyerle çaprak olarak köprüyü kestik."

-Niye oraya gittiniz ki? İşçiler bugün E-5 olarak bilinen Ankara Asfaltı'ndan yürümüyorlar mıydı?

"İzmit ve Gebze yönünden gelen işçilerin yolu bizim Maltepe'teki 2. Zırhlı Tugay önünde kesilmiş, yürüyüş kolu Bağdat Caddesi'ne doğru çevrilmişti. Bu kasıtlı mı yapılmıştı, yoksa bilinçsizce mi bilemiyorum. Çünkü işçiler öfkeliydi, Bağdat Caddesi de İstanbul en zengin bölgeleri arasındaydı."

-Peki Bağdat Caddesi üzerinde tahribat yaptılar mı?

"Yapmadılar..."

Kadın işçiler en öndeydi

16 Haziran 1970 Salı günü öğle saatlerinde işçiler Atilla Teğmen'in Kurbalıdere Köprüsü üzerine kurduğu barikata dayanıyorlar. Kurmay Başkanı Vahit Güneri Paşa arkada, emir subayı aracılığıyla Teğmen Atilla Özsever'le irtibat sağlıyor.

-Köprünün üzerini anlatır mısınız?

"Zaten küçük bir köprü, iki kariyerle kestim. Önüne askerleri dizdim. Askerler gergindi. Benim de çok rahat olduğum söylenemez tabii. Henüz 21-22 yaşlarındayım."

-İşçi tarafı nasıldı?

"Otosan parkartını görüyordum. En önde kadın işçiler vardı."

-Neden?

"Bilemiyorum, herhalde askerler kadınlara karşı daha ölçülü olurlar diye mi düşünmüşlerdi? Bilmiyorum..."

-İşçiler nereye gitmek istiyorlardı?

"Kadıköy'e inip oradan vapurlarla karşıya geçmek, Avrupa yakasındaki işçilerle birleşmek istiyorlardı. Yaklaşmaya başladıklarında emir subayı geldi, 'Teğmen manevra mermilerini dağıt' dedi."

-Dağıttınız mı?

"Ben mermileri hangi kariyere koyduğumu bulamıyorum diyerek geçiştirdim. Fakat kısa bir süre sonra emir subayı tekrar geldi ve bu sefer kesin bir dille, 'Teğmen mermileri dağıt ve hemen ateş et, işçiler çok yaklaştı' dedi.

-Bu sefer ne yaptınız?

"Bir türlü mermi sandığını hangi kariyere koyduğumu hatırlayamadım!!!"

-Ne oldu?

"İşçiler gelip bizim barikatı 'dostça yardılar' kariyerlerin üzerinden atlayıp yollarına devam ettiler."

-Peki Komutanlar ne dediler?

"İşçiler bizim barikatı aşınca onlar da oradan ayrılmışlardı."

-Peki hiç pişman olmadınız mı, görev ihmali falan?

"Hayır. Çünkü manevra mermisi kullansaydık işçiler bunun hakiki mi yoksa manevra mı olduğunu anlayamazlardı. Çok büyük bir çatışma içine düşebilirdik. Sağduyulu bir güvenlik görevlisi benim yaptığımı yapardı. Nitekim benim bulunduğum bölgede kimsenin burnu kanamadı. Bu sonuç da doğru yaptığımın bir kanıtı değil mi?"

-İşçi sınıfıyla ilk temasınız mıydı?

"Evet işçilerle ilk kez bu kadar yakın oluyordum. Bu olaydan sonra işçi sınıfı üzerine düşünüp okumaya hız verdim."

Bir daha işçi sınıfından kopmadı

Özsever, bu olaydan sonra Tatvan'a tayin edildi. Daha sonra 12 mart'ın hışmından o da nasibini aldı. 1972'de Ordu'dan 1974'te de Af Yasası'yla cezaevinden çıktı. İktisat dalında yüksek lisans yaptı.

Atilla Teğmen'in, Haziran'da Kurbağalıdere Köprüsü üzerinde işçilerle başlayan "sıcak teması" hayatı boyunca bir daha hiç kopmadı.

Önce Yol-İş Federasyonu'nda basın danışmanı olarak çalıştı. Sonra basın emekçisi olarak uzun yıllar aynı ratodan sapmadan yürüdü. Sırasıyla Hürriyet, Söz, Milliyet, Günaydın, Sabah ve yeniden Milliyet gazetelerinde "Emek ve İnsan" adlı köşeler yaptı. İşçi sendika sayfaları, haberleri hazırladı.

Atilla Özsever, "uyandırma haberleriyle" işçi sınıfına toplu sözleşmeler kadar parasal kazançlar sağladı. Örneğin yasa değişikliklerinin satır aralarında eritilmesi planlanan "İşçi Nemaları" onun sayesinde hak sahiplerine geri ödendi.

Özsever, halen Milliyet gazetesinin yanı sıra İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, Maltepe Üniversitesi'nde ve Akademi İstanbul'da gazetecilik dersleri veriyor.


http://bianet.org/
*******************************








Atilla ÖZSEVER 18.12.2007 Tarihinde Eklendi.
Yerli, Yazar

Hayatı ;
1948 yılında Ankara'da doğdu. 1967 yılında Kara Harb Okulu'ndan mezun oldu. 12 Mart döneminde Piyade Üsteğmen iken siyasi görüşleri nedeniyle re'sen emekliye sevk edildi, iki buçuk yıl cezaevinde kaldı. Daha sonra İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'ni bitirdi. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde sosyal siyaset dalında yüksek lisans yaptı. Doktorasını İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde tamamladı. Gazeteciliğe 1974 yılında TRT Haber Merkezi'nde muhabir olarak başladı. Politika Gazetesi'nde çalıştı; kısa bir süre Yol-İş Sendikası'nın basın danışmanlığını yaptı. 1978 yılında Ecevit Hükümeti döneminde Adalet Bakanlığı Basın Müşavirliği görevinde bulundu. 12 Eylül döneminde Yurt Ansiklopedisi'nde "Türkiye'de İşçi Hareketleri, Sendikacılık ve Sosyal Güvenlik " bölümleriyle ilgili metin yazarlığı görevini üstlendi. 1984 yılında tekrar yazılı basına dönerek sırasıyla Hürriyet, Milliyet, Günaydın ve Sabah gazetelerinde çalıştı. 1993 yılında ikinci kez Milliyet gazetesinde göreve başladığında "Emek ve İnsan" isimli köşeyi hazırladı. Doktora tezini bitirmek amacıyla 2002 yılında Milliyet'ten ayrıldı. Bu arada Flash ve CNBC-e televizyonlarında çalışanların sorunlarıyla ilgili programlar yaptı. Özsever, 36 yıllık çalışma yaşamında 7 kez işsiz kaldı. Hürriyet gazetesinde Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) sendika temsilciliğinin yanı sıra, 1989-1991 yılları arasında Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu üyeliği ile 1998-2000 döneminde de Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Yönetim Kurulu üyeliği görevinde bulundu. 2001-2003 yılları arasında İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde dışardan görevli olarak "Medya Ekonomisi ve Planlaması" dersini verdi. Eylül 2003'ten itibaren de Maltepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nde kadrolu öğretim görevlisi olarak sosyal politika, çalışma ekonomisi ve iş hukuku derslerini okutuyor.

http://www.edebik.com/

19 Mart 2010

Yeniden sol mümkün mü?

Yeniden sol mümkün mü?

07/02/2010

Doğa-insan, cinsiyet, ırk, inanç, ulus, etnisite, sınıf eşitsizliklerinin aslında iç içe geçmiş ve birbirini besleyen eşitsizlikler olduğunu görmek gerek

FARUK ALPKAYA (Arşivi)

Sol, tarihsel yükünün altında eziliyor.
Yalnızca sol mu?
Bugüne kadar dünyayı anlamak, yorumlamak ve değiştirmek için kullandığımız bütün kavramların içi boşaltılıyor ya da eskidi denerek bir kenara atılıyor. Kavramların tarihsel birer araç olduğu, bizlere belli olanaklar sunduğu ve engeller çıkardığı düşünülürse, onlardan bu kadar kolay vazgeçmemek gerekir. Tam aksine, kavramları gözden geçirerek tarihsel yükleriyle hesaplaşmak, onları yeniden dolaşıma sokup sokamayacağımızı araştırmak kaçınılmaz bir görevdir.

Eski sol
Fransız Devrimi, “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” şiarıyla patladığında, bütün dünyadaki algılamayı kökten değiştiren bir süreci başlattı.
O andan itibaren, siyaset “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik”in sınırlarını çizmek üzerinden yapılmaya başlandı. İlk ayrım, eski ayrıcalıklarını korumaya çalışan muhafazakârlar ile bu ayrıcalıkları tasfiye etmeye çalışan liberaller arasındaydı. Kısa bir süre sonra, liberallerin bu şiarı ulus-devletin sınırları içine hapsettikleri ve yalnızca mülk sahibi yurttaşlar için talep ettikleri ortaya çıktı. Muhafazakârlar, gönülsüzce de olsa, yasa karşısında eşitlik, girişim özgürlüğü ve ulus kardeşliğine indirgenen bu liberal programı kabul etmek zorunda kaldı. Liberal programın çizdiği sınırları yetersiz bulan radikaller ise “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik”in çerçevesini genişletmek üzere harekete geçti: Devrimin sol ucu, “Eşitler Komplosu”nu hazırlayan Gracchus Babeuf’tü. Onu Saint-Simon, Robert Owen ve Charles Fourier izledi.
Radikal akımlar, 1789-1848 arasında sendikalizm, anarşizm, anarko-sendikalizm, Blanquizm gibi geniş bir yelpazeye yayıldı.
1848’de, Marx ve Engels bu akımların reformizmi ile radikalizmi arasında denge kuran aşamalı bir program önerdi: İşçi sınıfı önce ulusal bir sınıf olacak, sonra insanlığı kurtaracaktı.
Bu program 1875’te, Almanya’da Sosyal Demokrat Parti’nin kurulmasıyla solun egemen akımı olduğunu tescil ettirdi. O noktadan itibaren sol, sosyalizme nasıl geçileceği tartışmaları ekseninde yeniden çeşitlendi.

Sanayileşmiş merkez ülkelerde kalabalık bir işçi sınıfı vardı. Bu sınıf, sendikalarda ve partilerde örgütlenmiş, genel ve eşit oy hakkının kazanılmasına paralel olarak siyasete ağırlığını koymaya başlamıştı. Dolayısıyla bu sınıfın partisinin sistem içinde kalarak devlet iktidarını ele geçirmesi ve reformlarla dünyayı dönüştürmesi olası görünüyordu. Sanayinin belli ölçülerde geliştiği ama geniş bir köylü nüfusunun olduğu yarı-çevre ülkelerde hem biçimsel demokrasi yoktu hem de işçi sınıfı nüfus içinde azınlıktaydı. Dolayısıyla, bu ülkelerde seçimle iktidarı ele geçirmek neredeyse imkansızdı. O halde, yapılması gereken işçi-köylü ittifakı oluşturmak ve parti önderliğinde bir devrimle iktidarı ele geçirmekti. Sanayinin neredeyse hiç olmadığı, çoğu sömürge ya da yarı-sömürge olan çevre ülkelerde ise öncelikli sorun bağımsızlığı kazanacak bir ulusal kurtuluş hareketi örgütlemekti.

1900’lerin başlarında sosyal demokrat, Leninist ve ulusal kurtuluşçu olarak üçe bölünen sol, temel tartışmayı iktidarı ele geçirme sorununa odaklarken, bu sorun dışındaki sorunları ikinci plana attı. İktidarı ele geçirmeden önce bu sorunları gündeme getirenleri bozguncu, hatta hain olarak damgalamaktan çekinmedi. 1945’ten itibaren, Immanuel Wallerstein’ın saptamasıyla, “eski sol”un üç türü de kendi ülkelerinde iktidarı ele geçirmeyi başardı, ancak dünyayı dönüştürme konusunda başarısız oldu. Taktik başarının yol açtığı stratejik başarısızlıklar, bu akımlara itibar kaybettirdi ve bu ortamda “yeni sol” doğdu.

Yeni sol
“Eski sol”un iktidarı ele geçirme konusunda başarılı, “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik”i gerçekleştirme konusunda büyük ölçüde başarısız olması, o güne kadar üzeri örtülen, iktidarı ele geçirdikten/devrimden/bağımsızlıktan sonraya ertelenen sorunlara odaklanan çok sayıda hareketin ortaya çıkmasına yol açtı.
Cinsiyetler arası eşitliği savunan kadın hareketi, doğayla eşitliği savunan çevre hareketi, barış hareketi, etnik ve dinsel azınlık haklarını savunan hareketler, insan hakları hareketi, ırk, ulus, cinsel yönelim temelli özgürlük hareketleri 1968’den sonra, “hemen şimdi” talebiyle büyük bir patlama yaşadı, eski solun meşruiyetini sarsarak kendine alan açtı.

Eski solun devlet iktidarı odaklı, “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” üçlüsünden yalnızca eşitliği temel alan, onu da iktisadi eşitliğe indirgeyerek sosyalist ya da halk cumhuriyetlerinin içine hapseden çizgisi 1991’de yıkıldı. Hemen ardından “eski sağ” da çöküş sürecine girdi. Ancak, klasik sağ-sol ayrımının ortadan kalkmaya başlaması, yeni sol hareketlerin başarılı olması sonucunu doğurmadı: Yeni sol, eski sola benzer kurumsal yapılar oluşturarak eleştirdiğine benzemeye başladı. Eski sol ise başarısız da olsa, yeni solun vurguladığı sorunları programına katmaya çalıştı. Siyaset sahnesi ise asıl olarak, klasik tanımlamayla sağ mı sol mu olduğu belirsiz, kültürel alanda muhafazakâr, siyasal alanda radikal, iktisadi alanda liberal bir çizgi izleyen yeni partiler ile geçmişteki çizgisi ne olursa olsun, değişime direnen, kültürel, siyasal ve iktisadi alanda savunmacı ve gittikçe küçülen partiler arasında paylaşıldı.

Yeniden sol

Baştaki soruya dönersek, solun yeniden canlanması mümkün mü? Bu sorunun yanıtı evet ise ne yapmak gerekir ya da özetlediğimiz tarihsel yükten nasıl kurtulabiliriz? Bu noktada, işe ahlaki bir tercihle başlamak kaçınılmaz: Her şeyden önce amaca ulaşmak için araçları meşrulaştırmaktan vazgeçmeli, araç ile amaç ilişkisini yeniden kurmalıyız. Bu temel tercihten sonra geçmişin ışığında yapmamız gerekenler belirginleşiyor: Geçmişte yöntem noktasında ayrışan ve örgüt bağnazlığına kapılan eski sol, demokratik meşruiyet zemininde yeniden biraraya gelmeli.
Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik kavramlarından birini diğerlerine yeğlemekten vazgeçmeliyiz. Bu kavramlar birbiriyle yarışan değil, birbirini tamamlayan kavramlardır, yeter ki iktisadi eşitliğe indirgenmiş bir eşitlik anlayışından kurtulabilelim.

Farklı düzeylerdeki eşitsizlikleri, yasakları ve düşmanlıkları birbirine öncelemeyelim. Yani, doğa-insan, cinsiyet, ırk, inanç, ulus, etnisite, sınıf eşitsizliklerinin aslında içiçe geçmiş ve birbirini besleyen eşitsizlikler olduğunu görelim. Bunlardan birinde eşitlik yönünde atılmış bir adımın diğerlerinin de önünü açacağını fark edelim. Kardeşliği eşitlik ve özgürlük temelinde kurmayı başarabilelim.

Çözümleri birbirine bağlayıp ertelemeyelim: Kadın-erkek eşitliğini, yaş kuşakları arasındaki eşitliği, etnik eşitliği, inanç grupları arasındaki eşitliği hemen şimdi kurmaya başlayabiliriz. Sınıfsal eşitsizliklerin varlığı bu konularda pozitif ayrımcılık yapmamıza, kotalar oluşturmamıza engel değildir. Tıpkı cinsiyetçiliğin, ırkçılığın ve ayrımcılığın her biçimine ve her düzeyde şimdiden yüksek sesle karşı çıkmamıza engel olmadığı gibi.

Gerçekçi olalım: İktidarı ele geçirince dünya yeni baştan kurulmayacak, ama dünyanın yeniden kurulması için elimizde iyi bir dayanak olacaktır.
Evet, yeniden sol mümkündür: Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik ülküsü insanları hâlâ çağırıyor.


FARUK ALPKAYA: Dr., AÜ. SBF

http://www.radikal.com.tr/

* *

14 Şubat 2010

İşçi Sınıfı Neden Devrim Yapamaz?.





İşçi Sınıfı, Neden Devrim Yapamaz?.
Demir Küçükaydın kullanıcısının resmi
Demir KÜÇÜKAYDIN
Tam da Tekel işçilerinin direnişiyle kendine sosyalist diyenlerin moral buldukları şu anda İşçi sınıfının neden devrim yapamayacağından söz etmek pişmiş aşa su katmak gibidir.

Bizim derdimiz ise pişmiş aşa su katmak değil, piştiği sanılan aşın pişmediğini ve böyle pişemeyeceğini göstermektir.
Başlıktaki önermeyi daha da genelleştirelim. Sınıflar devrim yapamazlar.
Ya da bu önermeyi şöyle bir ifade daha doğru ve dakik olacaktır: devrimleri sınıflar yapmazlar ve de yapamazlar.
Devrimler için sınıflar gerekli değildir. Sınıfsız toplumlarda da devrimler olur.
Devrimler üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin o günkü biçimine uygun yeni bir üstyapının kuruluşlarıdırlar.
Marks’ın ifadesiyle: “İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder.” Ama böyle değişiklikler sınıfsız toplumlarda da olur.
Diyelim ki avcılık ve toplayıcılığa dayanan komünden, bitki ve hayvanların ehlileştirilmesine dayanan köy komününe geçiş de bir devrimdir (ki bu devrimin bayramıdır Kurban bayramı ve gerçeğe yakın bir tasviridir bu devrimin Kurban Bayramı söylencesi)
Ama bu devrim hiç de sınıf mücadeleleri biçiminde gerçekleşmemiştir. Çünkü sınıflar yoktur.
Diğer bir ifadeyle Tarih Öncesi’nde de devrimler olmuştur. Bir bakıma mitolojiuler e kimi peygamberler bu devrimlerin hikayelerini anlatırlar.
Zaten tanımı gereği, sınıflara dayanan bir devrim teorisi olamaz, çünkü sınıfsız toplumlarda da devrimler olur ve onlarda sınıflar yoktur.
Öte yandan sınıflı toplumlar tarihi göstermektedir ki, sınıflar ve onların mücadeleleri devrimlere yol açmaz, genellikle çöküşlere yol açar, toplumsal çatışmalara yok açar ama sınıflar sınıf olarak devrim yapmazlar.
Klasik tarihte, yani beş bin yıl boyunca sınıfların hiçbir yerde devrim yaptığı görülmemiştir. Ezilen sınıfların zaman zaman iktidara geldikleri görülmüşse de (Karamıtalar, Taipingler) bunlar, yıktıklarının bir benzerini kurmaktan öteye gidememişler; yeni bir toplum düzeni, yani bir topluluk tanımı yapmayı başaramamışlardır.
Modern tarihte isi, burjuvazinin ve İşçilerin devrim yaptığını söyleyecektir. Klasik Marksist burada.
Ama işçilerin yaptığı Ekim devrimi ayrı bir topluluk tanımı yapmamış, sadece burjuvazinin aydınlanma ile yaptığı tanıma dayanan bir devrim yapmaya, ama bunu işçiler eliyle yapmaya kalkmıştır.
Burjuva devrimlerini ise burjuvazinin yaptığı ayrıca tartışılmaya ve yeniden araştırılmaya değer.
Aydınlanma devrimini Paris’in donsuzları yapmıştır,ama donsuzlar olarak değil, yurttaşlar olarak,ya da insanlar olarak. Burjuvazi bu devrime daha başından her adımda ihanet etmiş ve tıpkı Mekke eşrafının İslam’ı ele geçirmesi gibi ele geçirmeye çalışmış ve ele geçirerek Muaviye benzeri bir Ulusçuluk gericiliği kurmuştur. Aydınlanma devriminin Muaviye’si Napoleon’dur. İşçilerin yaptığı Aydınlanma devriminin Muaviye’si de Stalin’dir.
Aydınlanma dini, tıpkı Emeviler döneminin İslam’ı gibi, yayılmasını, gerici biçimi içinde (Uluslar ve ulusçuluk biçiminde) gerçekleştirmiştir.
Ama konuyu dağıtmamak için burada keselim ve sınıflı toplumlarda sınıflar ve devrimler ilişkisine yeniden bakalım.
Elbette devrimleri sınıflı toplumlarda var olan düzenden çıkarlı olmayan ezilenler yaparlar. Gayrı memnunluk devrimci olmanın ilk şartıdır. Bu anlamda bütün devrimleri alt sınıfların yaptığından söz edebiliriz.
Ancak alt sınıflar sınıf olarak devrim yapamazlar. Devrim yapabilmeleri için yeni bir topluluk (din, üstyapı) tanımlaması yapmaları, yeni bir din kurmaları, o günkü üretim ve ekonomi ilişkilerine uygun yeni bir dini savunmaları gerekir.
Bunu şöyle ifade edebiliriz. Köleler köle olarak isyanlar etmişlerdir fakat devrim yapamamışlardır, ama köleler, Hıristiyan olduklarında, Hıristiyanlar olarak bir devrim yapabilmişlerdir. Hıristiyan olmak için ise Köle olmak gerekmez.
Mekke’nin plepleri particilere, yani Kureyşli asillere karşı bir mücadele içindeydiler ve İslam bir anlamda ve başlangıçta onların partisiydi. Ama onlar birer plep olmaktan çıkıp bu partiyi yeni bir dine dönüştürdüklerinde, yani plepler Müslüman olduklarında bir devrim yapabilmişlerdir. Ama Müslüman olmak için plep olmak gerekmez.
Modern devrimi ne Donsuzlar ne de işçiler yapabilmiştir. Donsuzlar ve İşçiler, aydınlanmacı veya demokrat olduklarında devrim yapabilmişlerdi.
Sınıflı bir toplumda, verili bir topluluk veya din veya toplum biçimi içinde, ezilen ve egemen sınıfların mücadelesi elbette veridir. Bu mücadelenin aracı partiler ve tarikatlardır. Partiler ve tarikatlar devrim yapamazlar.
Devrim o parti veya tarikatlar, onları bir parti veya tarikat olmaktan çıkaracak, bir din yapacak bir mutasyon geçirdiklerinde, yani yeni bir dine, yeni bir topluluk tanımına, yeni bir üstyapı tasavvruna dönüştüklerinde devrim yapabilirler.
Örneğin Hıristiyanlık, Yahudilik içinde bir tarikat olarak kalabilirdi diğer yüzlercesi gibi, ama Yahudi olmayanları da kapsayıp, yeni bir topluluk tanımına geçtikten sonra yeni bir din olup bir devrim başarabilmiştir. Tarikat,yani bir Parti, yani bir sınıf mücadelesi aracı olarak kalsaydı, diğer yüzlerce benzeri gibi yok olup giderdi.
O halde bundan günümüze ilişkin çıkarılacak sonuç şudur:
İşçi sınıfı sınıf olarak devrim yapamaz!
Tıpkı köleler veya plepler, köle ve plep olarak nasıl devrim yapamadılarsa; köle ve plep partilerinde örgütlendikleri sürece yapamadılarsa, İşçiler de işçiler olarak, işçi partilerinde, sosyalist partilerde örgütlenerek devrim yapamazlar. Evet çıkarlarını savunabilirler, bir sınıf mücadelesi verebilirler ama devrim yapamazlar. Çünkü Partiler, var olan dini ya da topluluğun nasıl belirlendiğini tartışmaz, o topluluk içinde bölüşümü tartışırlar.
Ancak yeni bir dinin paradigması bu ufku aşabilir,
İşçi sınıfı ancak, yeni bir dinin kuruluşuna giriştiğinde devrim yapabilir.
Bu günkü dünyanın ilişkileri, tıpkı Muhammet’in İbrahim’e dönmesi ve geleneği yozlaşmalardan arındırması gibi, Aydınlanma’nın programına ve ideallerine bir geri dönüş gerektirmektedir.
Aydınlanma, komün ve uygarlık dinlerinin, yani soyların ve “inançların” topluluğu tanımladığı bir dünyada doğmuş ve onları bir özel ve politik ayrımı aracılığıyla topluluğun tanımlanmasından dışlayarak topluluğu tanımlamıştı. Yani kendisinin din olmadığı söyleyen bir din olarak ortaya çıkmıştı.
Bu din daha doğarken kendi içinde bir karşı devrim geçirdi ve ulusçuluk biçimindeki gerici biçim bu dine egemen oldu.
Bu nedenle bugün, ulusların ve ulusal devletlerin tüm dünyayı kapladığı buna karşılık, dünya ticaretinin ve üretimin kıyaslanamayacak ölçüde globalleştiği bir çağdayız. O halde, Aydınlanma’nın tanımını bugünkü dünyaya göre yeniden yapmak gerekmektedir. Bu tanm aydınlanmanın ilk tanımını (Yani “inançların” ve soyların hiçbir politik anlamının olmaması) da içermeli ama onu aşmalıdır.
Bunun tek biçimi, tıpkı eski dönemin soyları veya dinleri gibi bu günün uluslarının da politik olandan dışlanması, ulusal aidiyetin özel bir sorun olarak tanımlanması olabilir.
Yani İnsan Hakları Bildirgesini bir de ulusları da kapsayacak şekilde genişletmek gerekmektedir.
Yani ulusları ve ulusal devletleri yıkma, ulustan olmayı bütünüyle kişilerin özel bir sorununa indirgeme çağrısı; bir insanlık topluluğu tanımı yapılmalıdır.
Diğer bir deyişle, işçiler İnsan oldukları takdirde, tıpkı Roma’nın kölelerinin Hıristiyan oldukları, Mekke’nin Pleplerinin Müslüman oldukları takdirde devrim yapabilmeleri gibi, devrim yapabilirler.
Elbet her işçi biyolojik bir varlık olarak insandır. Burada kastedilen bu değildir.
Her hangi bir ulustan olmanın hiçbir politik anlamı olmamasını savunanlar, uluslara ve ulusal devletlere karşı savaşanlar ancak insan olabilirler.
Diğer bir ifadeyle, işçiler her hangi bir ulustan olmanın politik bir anlamı olmamasını savunduklarında; ulussuz olma hakkını savunduklarında; daha somut olarak uluslara ve ulusal devletlere karşı bir “Kutsal savaş” başlattıklarında, İnsan olduklarında; işçi olarak değil İnsan olarak mücadele ettiklerinde devim yapabilirler ve var olan toplumun en iyi kalp ve beyinlerini kendi saflarına kazanabilirler.
İşçiler, sadece kendi ekonomik ve sınıfsal çıkarları için değil; tüm yeryüzünde yeni bir düzen için mücadele ettiklerinde devrimci olabilirler ve devrim yapabilirler.
Bu önermeler, bugün dünyada İşçi Sınıfı’nın nasıl devrim yapabileceğini gösterir.
Ama bugünkü Türkiye’ye gelirsek var olan somut mücadeleler içinde bu görev şöyle tanımlanabilir.
Türkiye de işçiler, tutarlı demokratlar olduklarında, yani ulusun tanımından her türlü dil, din, soy, tarih belirlenimini dışladıklarında; ulusu böyle tanımlamaya karşı tanımladıklarında Türkiye’de bir demokratik devrim yapabilirler.
Türkiye’de sosyalistler eğer bir demokratik devrime öncülük etmek istiyorlarsa, öncelikle kendilerinin demokrat olmaları ve işçilere demokrasiyi “tebliğ” etmeleri gerekmektedir.
İşçilerin sınıf mücadelesinin kıçına hayranlıkla bakıp, en gericisinden ırkçı bir ulus anlayışıyla tanımlanmış bir devlette sosyalizm kurmaktan söz etmek, egemen sınıflar arasındaki mücadelede basit bir piyon olmaktan başka bir sonuç vermez.
*
Türkiye’nin sosyalistleri eğer dünya çapında bir sosyalist düzen içir mücadele etmek istiyorlarsa önce, dünyadaki işçilere insan olma uluslara ve ulusal devletlere karşı savaş çağrısı yapmalıdırlar. Bu çağrıyı yapmayan her çaba var olan ulusal devletlerin savunusu ve onlar arasındaki çatışmaların bir piyonu olma sonucunu verir.
Şimdiye kadar olan anlayış ve strateji ters yüz edilmelidir. Şimdiye kadar olan şöyledir: Her biri ulus ilkesin göre belirlenmiş devletlerin sosyalistleşmesi ve sonra bir sosyalist cumhuriyetler birliği kurularak giderek bir dünya cumhuriyetine ulaşmak.
Yani önce Sosyalist sonra İnsan olmak.
Ne teorik kavramlar ne de yaşanan deneyler bunun olmadığını ve olamayacağını göstermiştir.
Yapılması gereken ve izlenmesi gereken strateji tam da bunun tersidir. Önce uluslara karşı savaş ve bir dünya cumhuriyeti, sonra Sosyalizm.
Yani işçiler önce İnsan olmalıdırlar Sosyalist bir toplumda yaşayabilmek ve işçi olmaktan kurtulabilmek için.
Yani önce İnsan sonra Sosyalist olmak.
Bu gün Türkiye’deki (ve Dünyadaki) sosyalistler ne Demokrattır ne de İnsan.
İnsanların ve Demokratların görevi öncelikli görevi İnsan ve Demokrat olmayan bu sosyalistlere karşı mücadele etmektir.
Sosyalistler çözümün değil problemin bir parçasıdır bugün.
Çünkü onlar İnsan veya Demokrat değil, Türk’türler (Kürt, Alman, Amerikalı, Çinli).
Tıpkı işçiler gibi. İşçiler Türk işçileri ve Türk olmaktan çıkmadan ne Demokrat ne de İnsan olabilirler.
***********

Not: Konuya farklı bir bakış açısıyla yaklaşılan yukarıdaki yazı ile, "Bu yazı bence aynı zamanda Aleviler Neden Özgürleşemez? Kürtler Neden Kendi Kaderini Tayin Edemez? Femistler Neden Kadın Meselesinde Başarılı Olmaz sorularınında cevabını içermektedir. Veya Şöyle söyleyelim 'Yeni Bir Sol Harkete Neden Yeni Olamaz' " diyen Uğur TÜRE arkadaşıma, bu yazıyı iletmesinden ötürü teşekür ediyorum.
H.ATA

Kaynak: http://www.koxuz.org/