mesaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mesaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Haziran 2010

İletim ve iletişim süreci



İletim ve iletişim süreci

http://www.prodeshizmet.com/ozel-guvenlik-hizmetleri/images/iletisim-resim-1.gif
Ahmet Halhallı
Bu makalede, kadro ve ezilen sınıf arasında olması gereken iletişim sürecinin yeni bir solukla ifadesini açıklamaya çalışacağım.
İletişim; bireyler, örgütler ve toplumlar arasında söz, yazı, görüntü, el-kol hareketleri vb. simgeler aracılığıyla düşünce, dilek ve duyguların karşılıklı iletilmesini sağlayan bir süreçtir.
Yani iletişim, iki birim arasındaki ileti alışverişidir. Bu alışverişin amacı düşüncelerin, duyguların ya da tutumların benzemesi, ortak olmasıdır.Yani iletişim, örgüt ve örgütle oluşan temel belirlemelerin, sloganların ve yaklaşımların temel yapıtaşıdır.
1974'te Stevens'ın yaptığı bir araştırmaya göre uyku saatleri dışında kalan sürenin %75'i iletişimle geçmekte, bu zamanın da %30'unu konuşarak, %45'i ise dinleyerek geçmekte olduğu saptanmıştır.
İletişim sürecinde temel beş öğe vardır. Bunlar; kaynak, mesaj, kanal, alıcı ve dönüttür.
1-) Kaynak, başkasıyla paylaşılacak fikre sahip olan kimsedir. Kaynak, temelde birey olduğu gibi örgüt de olabilir. Her türlü iletişim sürecinin bir kaynağı vardır.
Örgütün kuracağı iletişimde kaynak genelde kadrolardır. Ancak örgütün bu konudaki anlayışı, ekip çalışmasını hedeflemelidir. Çünkü tek bir kişinin kaynak olduğu iletişim, zaten örgütlü bir anlayışın olmadığının açık bir göstergesidir. Bu tümce farklı anlamlara çekilmek istenebilir ama benim anlatmak istediğim, her alanda tek bir kişinin aktifliği -örnekleriyle sabittir- örgütün gelişiminin, evrenselleşmesinin ve uzun soluklu varolabilmesinin önünü tıkar. Yeni bir oluşum için her alanda tek bir kişinin aktifliğinin önüne geçilmesi, olmazsa olmazlardan bir kuraldır.
2) Mesaj, bir iletişim sürecinde iletişim malzemesi olan fikirlerdir. Bu, iletişimin kurulduğu alana göre değişir. Örneğin okuldaki bir öğretmen öğrencileriyle iletişim kurarken jest, mimik, ses, ışık, resim, yazı, işaret gibi sembolleri mesaj olarak kullanabilir. Mesajın taşıması gerekli olan niteliklere yazının ilerleyen bölümlerinde yer vereceğim.
3) Kanal, mesajın alıcıya iletilmesini sağlayan araç ve yöntemlerdir. Örgüt halkla iletişim kurarken en uygun kanalları saptamak ve kullanmak zorundadır.
4) Alıcı, kaynaktan gelen mesajın iletici araç ve yöntemleri takip ederek ulaştığı kişidir. Mesaj, kanaldan geçerek alıcının duyu organlarından en az birine iletilmelidir. Ne kadar çok duyu organı devreye girerse iletişimin etki derecesi de o kadar artar. Bu noktada kanal üzerine bir şey daha söylemek gerekir: En çok duyu organlarını devreye koyduğundan dolayı kanalda en etkili araçlar görsel-işitsel araçlardır.
5) Dönüt, kaynaktan gelen mesaja alıcının gösterdiği tepkinin tekrar kaynağa ulaşması sürecidir. Örgütler iletişim sürecinin en anlamlı öğesini dönüt olarak algılarlar. Bu doğrudur, çünkü örgüt için esas amaç iletişim kurmak istenen kitlenin tepki oluşturmasıdır.
Dönütün olmadığı iletişimler tek yönlüdür ve biz bu tarza 'iletim' adını veriyoruz.
Örneğin tv bir iletim aracıdır, çünkü dönüt -klasik anlamda- sağlanamaz. Teoriye göre iletişim, iletimden daha verimlidir. Ancak bu pratikte böyle olmamıştır. Çünkü örgütsel anlamda iletim iletişimden daha yoğun hale gelmiştir ve ayrıca daha az yoğunlukta gerçekleşen iletişimin içeriği de bozulmuştur. Stevens araştırmasını 1974'te değil de 2006'da yapsaydı, muhtemelen günlük yaşamdaki iletişim oranında ve bu zaman dilimindeki dinleme, konuşma oranında belirgin bir farklılık olacaktı.
Sağlıklı bir iletişimin gerçekleşmesi öncelikle alıcının kaynak tarafından çok iyi tanımlanması, iletilmek istenen özelliklerin alıcıya uygunluğunun ve mesajın alıcı üzerindeki anlamlılığının iyi bir şekilde belirlenmesine bağlı olarak meydana gelir. Yani kadroyla muhatabının (iletişim kurmaya çalıştığı kişi veya halk) ortak yaşam alanları ne kadar fazlaysa iletişimin gerçekleşme ihtimali de o kadar yüksektir.

Sinan Çiftyürek, ''Komünist parti ve onun kadrolarının, toplumu dönüşüme uğratmada, halka atbaşı misali öncülük edebilecekleri bir düzeyi tutturmaları gerekir. Halkın önünde yürüyerek; ama halktan kopmadan! Halkın önünde yürüyebilmek en başta halkı derinlemesine tanımakla olanaklıdır.'' der. (Kadro ve Gelecek, 1994, sy. 21) Bu ifade tam olarak açıklanmamıştır. Daha doğrusu asıl önemli olan noktaya değinilmemiştir. Kadronun salt tahlillerle bir yere varamayacağı açık bir gerçektir. Çünkü kadro halkı tanısa bile, ortak yaşam alanları oluşturulmadıkça iletişim sağlanamaz ve kadro kendi kendine anlatır durur. Çok acil bir şekilde kadrolar yaşamlarının toplumla kesiştiği noktaları belirlemeli ve o noktalardan yola koyulmalıdırlar.
Sağlıklı bir iletişimin kurulmasını engelleyen birkaç husus
a-) Genelde örgüt, özelde ise kadro ile halkın görüş çerçeveleri, duyguları ve heyecanları, yargı ve saplantılarının benzer olmaması durumu bu problemlerin başında gelir. Yani kadro bütün bir duruşuyla halkla ortak izleri taşımıyorsa kurmak istediği iletişimi gözden çıkarabilir.
b) Genelde örgüt, özelde ise kadro halk ile aynı dili konuşamıyorsa halkla etkileşimi unutmalıdır. Yani 'günlük konuşma dili entelektüelliğimize gölge düşürür' diye düşünen kadrolar kendilerini halka tanıtamazlar. Bol önermeli, felsefik terimlerle dolu kaynaklar iletişim sürecinin önünü tıkar.
c) Statü: Genelde örgüt, özelde ise kadro ve muhatabının sosyal ve formal statüleri, akademik ve mesleki gelişme farklılıkları çok önemlidir.

Örneğin bir Prof. Dr. X kişi, köylü Mehmet Efendi'yle bire bir görüşmesinde Mehmet Efendi eğer X şahsının ismi önündeki ona göre acayip gelen lafları duymuşsa, muhtemelen X şahsının dediği her söze evet deyip bir an evvel o X şahsından kurtulmaya çalışacaktır. Örgüt ve kadro bu konuda temkinli davranmalı, statüsüyle değil, o halkın sıradan bir ferdi olarak iletişim kurmaya çalışmalıdır. Ben, kadrolar yalan söylesin demiyorum, sadece böyle bir etkinin doğuracağı sorunlardan dolayı lazım olmadıkça statülerine değinmemeleri gerektiğini açıklamaya çalışıyorum.

d) Korunma: Genelde örgütün, özelde ise kadronun bazı yükümlülüklerin altına girmesi durumunda hazırlayacağı bazı savunma mekanizmaları. Genelde örgüt, özelde ise kadro halkla iletişim kurarken halkla arasına ''koruyucu'' simgeler yerleştirmemelidir. Halktan gelecek tepkiye klasik savunma mekanizmaları geliştirmek kısır döngülere sebep olur. Kendisinin dönütlük evresine girdiği dönemlerde tabii ki bazı farklı kaynakları kullanabilir, ama bu sistem halini almamalıdır.

e) Alan: Genelde örgüt, özelde ise kadro ve muhatabı arasındaki uzaklık miktarı iletişim sürecini doğrudan etkiler. Örneğin Amerika'daki Afrikalı bir komünist parti kadrosu, Afrikalılarla ne kadar verimli bir iletişim kurabilir?

f) Hiyerarşi: Kelime itibarı ile derece düzenidir. İletişimin önünü tıkayan temel nedenlerden biri hiyerarşinin doğadaki boyutundan farklı bir boyutta insanla buluşmasıdır. Kastlarda tabandaki bireylerle üstleri arasında iletişim yoktur, orada yalnızca, dönütün olmadığı tek taraflı bir aktarım vardır, bu da iletişim değil, iletidir. Burada öncelikle hiyerarşinin doğada var olup olmadığını irdelemek gerekir. Bence hiyerarşi doğanın işleyişindeki en temel olgulardan biridir. Bir kısım anarşist için bu doğru değildir, ancak hiyerarşiyi bilimsel açıklamasıyla kavramış anarşistler ise sadece doğadaki şekillerinden farklı biçimde hayata giren hiyerarşik yapılanmaları reddederler, yani hiyerarşinin doğadaki varlığını kabul ederler. Bunlara karşın hiyerarşiyi emir-komuta zinciri olarak tanımlayan anarşistler ise her türlü hiyerarşiye karşı olduklarını savunurlar. Burada görülüyor ki bu kabul, hiyerarşinin tanımıyla ilgili bir hadisedir.
Örneklendirecek olursak; büyük kütlenin küçük kütleyi çekmesi, hazırladığımız afiş veya bildiride bazı kelimelerin büyük puntolarla, bazılarının küçük puntolarla yazılması (yazınsal hiyerarşi), besin zinciri piramidi gibi bir çok doğal olgu hiyerarşinin doğadaki varlığını ispatlıyor. Hele hele yazınsal hiyerarşiyi en fazla retçi anarşistler kullanır... Asıl temel alınması gereken husus, hem kadroların kendi aralarında hem de halkla iletişim kurarken hiyerarşide doğal sınırları zorlamalarının iletişimsizliğe neden olacağıdır. Eklemeliyim; unutulmamalıdır ki hiyerarşinin doğal sınırlarının dışına çıkıldığı yerlerde ortaya çıkan sorunların (baskı, anti demokratik uygulamalar, her türlü rant vb.) temel nedeni iletişimsizlikten doğan yersiz korkulardır. Bu nedenle hiyerarşi her ne kadar örgütlülüğün bir gerekliliği ise de böyle bir sorunun çıkabileceğinden dolayı doğal sınırları iyi bilmek ve ona göre davranmak gerekli.

g) Uyutma: Mesajların iletim yöntemlerindeki organların mesajları ihmal etmesi, gereksiz saymasıdır. Bir afiş veya bildiride devamlı açıklayıcı öğelere başvurulmalıdır. ''Herhalde bunu da anlarlar'' mantığıyla iş yürümez, zaten okuyamayan halkın her ifadenin karşılığını bilmesini beklemek iletişime verilen önemin derecesini gösterir.

h) Sınırlama: Mesajların iletim sırasında bazı araçlar gereği gizli tutulması... Genelde örgüt, özelde ise kadro halkıyla iletişimi aralıksız tutarken, aynı zamanda şeffaf davranmalıdır. Hiçbir konuda tartışmasına sınır koymamalıdır. İstek varoldukça üretmelidir. Bu da iletişimin sağlığı açısından çok önemlidir.

İletişim gibi geniş bir konuyu bir makale ile aktarmaya çalışmanın imkansızlığı bir tarafa, bunu bir alana sıkıştırmak daha da imkansız bir iştir. Bulunduğum yerin öznel sorunlarından yola çıkarak aktarmaya çalıştığım iletişim sorunu ne bulunduğum yere özgü kaldı, ne de tam anlamıyla aktarılabildi.
Yalnızca iletişim sürecinin bizimle ilgili kısmını aktarmaya çalıştım. Bu durumun bize dayattığı en temel faktör; bizi okuyan, takip eden herkes bu tartışma ve araştırma sürecine katılmalıdır.
Yarın geleceğimiz noktayı eleştirecekler bugünden bize doğru olduğuna inandıkları düşüncelerini tartışma süreci olan şu günlerde aktarmalıdırlar. Aksi taktirde yarın söyleyecekleri çok sözlerini bu durumdan dolayı söylememeyi tercih edebilirler...

http://www.mesop.net/

19 Mayıs 2010

Bu mesaja dikkat!




Bu mesaja dikkat!

Bu mesaja dikkat!




19.05.2010

Bilgisayar güvenlik firması Sophos, Facebookbir kızın fotoğrafının bulunduğu mesaj direkt olarak Facebook'tan seyredilemiyor.

Facebook videoyu izlemek isteyen kullanıcıları, bilgisayarda gerekli olan codec programının olmadığı gerekçesiyle uyarıyor. Bu dosyanın yüklenmesiyle sond erece zararlı bir yazlımın bilgisayarınıza girmiş oluyor.

Firmanın yaptığı uyarıya göre mesajın en önemli özelliği, listenizde bulunan arkadaşlarınızdan geliyor gibi düzenlenmiş olması...

Sophos kullanıcıları bu mesaja asla inanmamaları konusunda uyarıyor kullanıcılarını, bu ağdan yollanan 'dünyanın en seksi videosu' başlığıyla gelen mesajın virüs yaydığı konusunda uyardı. Egzersiz bisikleti üzerinde mini etekli

http://www.milliyet.com.tr/

3 Aralık 2009

Doğan Cüceloğlu " Yaşadıklarından ders çıkarmak"

"Yaşadıklarından ders çıkarmak"


EvcioğluHaber-
Değerli Doğan Cüceloğlu'nun bir söylevinden derlediğim ve sizlerle paylaşmamın önemine inandığım aşağıdaki anlatımı umuyorumki sizlerde beğenmiş olacaksınız.. Bir sevginin ve bir canın nasıl var olabileceğine eşsiz bir örnek..
Kendi adıma benzersiz bir anlatım.. Beğeninize sunuyorum..

Yaşadıklarımdan Ders Çıkartmak.!'

Doğan Cüceloğlu

Kaliforniya' da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi' nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı.

Bu genç bayanın şu özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı.
Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, 'Armudun iyisini ayılar yer' düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi. Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.

Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti: 'Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?
'Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini
'Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?
Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda Sally'nin mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.'
Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, 'O şahane bir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim' dedi.

O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeğine, 'Sen benim kahramanımsın' duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım.

'Nasıl yani?' dedim.
'Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor.'

Kendime kızdım. Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu 'ayı' olarak görüyordum. İçimdeki pislikten utandım. Bir süre sonra Sally'nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer' diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık, sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally'nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı.

Bir kaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los Angeles'in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. 'Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir, ' dedi ve iki gün sonra, 'Ailemle konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,' dedi.
Dört-beş hafta sonra San Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim. Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, 'O gün ben de aileme gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz, ' dedi.
Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach'ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık. Sally'nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş.

Çok güleryüzlü bir aileydi. Brian'ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı. Ziyaret ettiğim bu güler yüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally'nin babası George'un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi.
Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğu belliydi. Sally'ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. 'Evet' yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum. 'Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz', dedi.

Tüylerim diken diken oldu. Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim.

Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George'a 'Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!' dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, 'Tabii, onlar küçük insanlar!' yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?' diyordu. O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.

Bu güler yüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'nin ağabeyi Brian'ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14'te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: 'Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat baş başa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.

Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlıkduygusu, bir 'keşke' olmayacak.

Sally'e sordum: 'Baban seninle randevulaşır mıydı?' 'Evet', dedi, 'yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla baş başa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, 'Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!'. Gülümseyerek, 'Nereden biliyorsun?' diye sordum. 'Biz Frank'le konuştuk' diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.

Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı. Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.

Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, 'Ne yapabilirim? ' sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir.

Sally'nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede, var oluşun beş boyutunu da doya, doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın', mesajı alır ve çocuğun CAN'ı beslenir.

Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim', mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık biriyim!' diye yoğrulur.

Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, var oluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN'dır.
çocuk sevgisi