Acil yardım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Acil yardım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2010

BİR HEMŞİRENİN HAYATINDA "1 SAATLİK DOST"TAN ÖĞRENDİKLERİ


BİR HEMŞİRENİN HAYATINDA
"1 SAATLİK DOST"TAN ÖĞRENDİKLERİ


Bir Saatlik Dost (Yaşanmış Gerçek bir hikaye)

Hızlı bir çalışma temposunun ardından saatin beş olduğunu Kat nöbetini devretmeye gelen hemşire arkadaşlar sayesinde fark etmiştik.
Yoğun bir servisti çalıştığım servis, çocuk servisleri hastanelerin en yoğun ve gürültülü olan servisleridir. Artık günün yoğunluğu geçmiş servis sessiz bir hal almıştı. Akşam tedavilerini henüz bitirmiş ofiste çay içmeye gitme telaşındaydım. Çünkü; o günün ilk çayını içme fırsatı yakaladım diye kendi kendime düşünüyordum..
Kep dağılmış saç baş karışmış yorgun bitkin bir haldeydim tedavi odasından çıktığımda. Aynada kendimi tanıyamadım.
Ofise geldiğimde, hemşire odasının telefonu çalıyordu. Oturduğum yerden büyük bir güçlükle ayağa kalktım ve telefona gittim. Karşıdaki ses acilde trafik yaralılarının olduğunu içlerinde Çocuklarında bulunduğunu, damar bulamadıklarından dolayı acile yardıma gelmemi söylüyordu.
Tüm yorgunluğumu unutmuş hızla acil servisine yönelmiştim ki; diğer telefonda nöbetçi hekimin nöbetçi beyin cerrahı hekimiyle gelip gelmeme konusundaki tartışmasını duydum.


Nöbetçi hekimin sesi ortalığı çınlatıyordu:


— Ne yapalım? Bırakalım ölsün mü bu insanlar? Gelmek zorundasınız!
- ...
— Gittiğiniz davet beni ilgilendirmez! Nöbet değiştirseydiniz Çok önemli bir davetti madem.
-...
— Siz Hipokrat yemini etmediniz mi?
Konuşma böyle sürüp giderken gelen asansöre binerek koşarak acil servisine gittim, Her yer kan revan içinde ağlayan koşuşturan, yakınını bulmaya çalışan, bir yığın insan vardı. Bu kalabalıkta, sağlıklı bir iş nasıl yapılırdı, bilmiyordum. Ama herkes elinden geleni birilerine bakma gayretini gösteriyordu. Acil serviste yatak kalmamış sedyelere insanlar yatırılıp ilk müdahale yapılıncaya kadar bekletiliyor, yetersiz kalan personel yerine hastaları yukarı sevk edilen servise aileleri çıkartıyordu.

Onca kazazede içinde başında kimsesi olmayan ama durumu da oldukça ağır 15–17 yaş arası bir genç vardı. Gerekli müdahalesi yapılmış fakat, sevk edildiği beyin cerrahi hekimi henüz görev yerine gelmediği için orada bekletiliyordu.
Kendime ait serum ve tedavileri uyguladıktan sonra o çocuğun başına giderek ilgilenmeye çalıştım. Şuuru yerindeydi. Konuştuklarımı anlıyor fakat cevap veremiyordu. Son anlarını yaşadığını görüyor ve yalnız olduğu için korkunç derecede üzülüyordum. Onu orada yalnız bırakamıyordum. Zaten ben onunla ilgilenirken acil servis boşalmış, tüm hastalar gerekli servislere dağıtılmıştı.
Ellerimi sımsıkı tutuyordu, bırakma dercesine gözlerinden yaşlar süzüldükçe kendimi ben de tutamaz hale gelmiştim, eğildim. Yanaklarından öptüm.
'Bırakmayacağım seni sakin ol, Üzülme sakin' diyordum.
Hiç tanımadığım, daha önce hiç görmediğim bu insana anlatılmaz bir yakınlık hissediyor, sanki onun acısının aynısını çekiyordum. Çok acı çekiyordu. Hem yalnızlığından hem de geçirmiş olduğu beyin travmasından.

Ne kadar süre daha onunla kaldığımı hatırlamıyorum.
Avucumu bırakmasıyla kendime geldim. O artık aramızda değildi, bu dünyayı terk etmişti. ve ben gelmeyen doktoru suçluyor, içimden Lanetler yağdırıyordum.
Derken beyin cerrahı hekim gelmişti.
Hastanın daha doğrusu ex (Ölmüş) gencin üzerindeki çarşafı almamı söyledi.
Çarşafı kaldırdığımda doktorun hiç bir şey söyleme fırsatı olmadan yere düştüğünü gördüm.
Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.
Yemekli bir davetten gelmişti.
Acaba çok mu sarhoştu. Yada, kalp krizimi geçiriyordu diye düşünürken diğer hekim arkadaşları olaya müdahale etmişlerdi bile.
Ölen o gencecik insanin babasıydı bu doktor ve kendi evladının tedavisi için çok geç kalmıştı ne yazık ki.
Kötü günde oğlunun acısıyla felç geçirmiş ve görevine yeniden dönememişti.


Seni yeniden andım KEREM ruhun şad olsun hayattaki bir saatlik dost bana yıllardır yaşattığın tecrübeyle dost kalan dost.
Yıl 1986
.
MUTLAKA 2-3 Ayda bir bu yazıyı okurum ben. Size de tavsiye ediyorum.

*Dostluk her gün 2-3 kere telefonla konuşmak değildir...

*Dostluk yapılması gereğine inanılan telefon görüşmeleri sırasında diğer insanların dedikodusunu yaparak karşılıklı bir şeyler paylaşıldığını zannetmek değildir...

*Dostluk; dost bildiğin kişinin en ince detaylarını bilme ihtiyacı ve gereğide değildir...
*Dostluk; dost bildiğin kişinin senin en karışık detaylarını bilmesi gerektiğide değildir...


*Dostluk her hafta 3-5 kere görüşmek değildir...

1 ay, 1 sene, 5 sene seni aramayan, senin de aramadığın bir insani birdenbire arayıp, dertleşmek, hatır sormak istersen ve o insan da seni Geri Çevirmez ve sanki daha az Önce konuşmuşsun gibi kaldığınız yerden konuşmaya devam ederse, ve daha da Önemlisi, bu 1 ay, 1 sene, 5 sene ayrılığa rağmen bu insanin başı gerçekten sıkıştığında yardımına koşacak ilk insanlardan biriysen, ve ayni şekilde onun da Öyle olduğunu biliyorsan;
EMINOL Kİ; O kişi senin DOSTUNDUR...

*Sen de O'nun...


' Her tür ilişki avuç içinde duran kum taneleri gibidir. Avucumuzu sıkmadan, gevşekçe tutarsak, kum taneleri kaymaz, durur.
Avucumuzu kapatıp, sıkmaya başladığımız an kum taneleri parmaklarımızın arasından akmaya baslar.
Bir kısmını tutmayı başarsanız da, Çoğu akıp gider.
İ
lişkiler de böyledir.
Esneklik varsa, diğer insana saygı duyuluyor ve özgürlük tanınıyorsa ilişkiler bozulmaz.
Ama, diğer insanı Çok bunaltırsanız ilişki de yavaş yavaş bozulur ve biter.
Hayatta pek Çok insanla karsılaşırsın.!
Ama; sadece gerçek dostlar senin kalbinde bir iz bırakır.'


GERÇEK DOSTLARINIZI BULUP HİÇ KAYBETMEMENIZ DİLEĞİYLE!!!

Not: Bu gerçek bir öyküyü bize ulaştıran; dostluğun bir yüce değer olduğu, ama günümüzde ne yazıkki: unutulmaya yüz tutan, insani değerlerden bir örnek olan yukarıdaki yazıyı sizlerle paylaşmamıza imkan veren değerli dostuma çok teşekür ediyor sevgilerimi sunuyorum.. H.ATA

"

5 Nisan 2009

Bu ikiliye dikkat!

Bu ikiliye dikkat!

Ece TemelkuranKıyıdan
okur@ecetemelkuran.com

1 Nisan Çarşamba 2009

Her televizyon kanalının kendine göre maddi ve manevi yatırım yaptığı teknolojik abrakadabraları olsun, o kanallardaki canlı yayınlarda araştırma şirketleri temsilcilerinin “Benim dediğim çıkacak mı?” başlıklı gergin bekleyişi olsun, ‘açılan sandık sayısı’ lafını tekrar etmekten ‘saçılan mandık kayısı’ diyecek kadar yorgun düşen spikerler olsun, Melih Gökçek’in kıyamet gününe kadar Ankara’nın ümüğüne çökeceği kâbusunun pekişmesi, Deniz Baykal’ın her seçim sonrasında girdiği ‘görünmez adam’ kılığı olsun...
Bir seçimi daha devirmiş bulunuyoruz.

Gandhi ve Nehru
Şahsi kanaatim, seçimin yıldızının CHP’li Gürsel Tekin olduğudur.
Kemal Kılıçdaroğlu Gandhi ise Gürsel Tekin de kendine göre, Ortadoğulu aromalı bir Nehru sayılabilir. Araları nasıldır, bu duruma kendileri nasıl bakarlar bilmem ama bu seçim Türkiye’ye bir siyasi ikili kazandırmıştır: Kemal Kılıçdaroğlu ve Gürsel Tekin.

Cindoruk’la canlı yayın
Her köşe yazarı gibi tabiatıyla biz de bir canlı yayına katılmış bulunuyorduk seçim gecesi. Kılıçdaroğlu’nun ve ardından Gürsel Tekin’in ‘kazanıyoruz’ yollu fena halde erken açıklaması geldiğinde tabiatıyla yorumlar yapıldı.
Hüsamettin Cindoruk ile birlikteydik Habertürk’te. Cindoruk, “CHP’li sandık görevlilerini sandık başında tutmak için yapıyorlar” dedi.
Arkasından AKP ile CHP arasında açıklama savaşları başladı. Benim yorumum ise daha oy verme işlemi biteli üç saat olmadan ‘seçimin starı’nın belli olduğuydu.
Tekin, karşısındaki son derece agresif rakibe karşı aynı yöntemle, biraz da alaycı sokak politikası mekanizmasını işletmeye başlamış ve istediği olmuş, AKP’yi ekrana çıkarıp rakibin sinirini bozmuştu.
Seçim gecesinin, önümüzdeki döneme dair fikir veren olayı bu açıklama hamlesiydi. Tekin ve Kılıçdaroğlu, her bakımdan birbirlerinden farklı gibi görünseler de fiili durumda iyi paslaşan bir ikili yaratmış oldular.
Kötü bir kabare reklamı gibi olacak ama içimden öyle demek geliyor: Bu ikiliye dikkat!

Turuncu ekmek meselesi
Seçim gecesinin benim için ikinci meselesi ise ekmekti. Canlı yayın uzun, ‘açılan sandık sayısı’ sonsuz. Bazen Cindoruk’un dediği gibi, ‘şişiyorsun’.
Düşünmeye başlıyorsun. Haritalar, oranları gösteren renkler, rakamlar arasında aklım seçimin öncesinde ve o gece konuşulan ‘sadaka kültürü’ meselesine takıldı. Başından beri söylediğim değişmedi:
İnsanların zaten hakkı olan ekmek siyasi iktidarın lütfu haline getiriliyor.
Her ne kadar Tunceli’de oylar beyaz eşyaya değil sola çıksa da gece boyunca AKP’nin yükselen ‘turuncu’ yüzdelerine bakarken bu ekmek meselesini ve bu söylediklerimizin nasıl algılandığını düşündüm.

Ekmeksiz sol

Biz, “Sadaka olmasın, sosyal hak olsun” falan filan derken, adam aç.
Adam bir şekilde, öyle ya da böyle eline bir ekmek geçirmiş.
Kamyondan dağıtılmış, partisi sorulup verilmiş, çiğneye çiğnene almış vesaire, ne olursa olsun, adamın elinde bir ekmek var. Acaba biz sosyal hak diye söylenince,
“O ekmek zaten senin hakkın” dedikçe adam elindeki ekmeği istediğimizi mi sanıyor?
“Ekmeği sen geri ver, biz onu eşit olarak yeniden dağıtacağız” diyoruz adama bir bakıma. Niye versin ki? Eşit dağıtıldığını görmüş mü hiç? Hayır. “Eşit dağıtacağız” diyenler muktedir olabilmiş mi?
Ona da hayır.
Adam ekmeği niye reddetsin ki? Aç karınla sosyal hak, mosyal hak bunu mu düşünecek adam.
Rakamlar inip çıkarken, haritalar turuncuya boyanırken bunu düşündüm.
Sol, ekmek meselesini daha iyi anlatmalı. Acil yardım işlevi görecek, “Ekmek yerine para, neye ihtiyacın varsa harca” diye adlandırılabilecek ‘Vatandaşlık Geliri’ meselesini acilen ortaya koymalı.
AKP’den özeleştiri isteyen herkes kendi özeleştirisini de ekmekten başlayarak verebilmeli.

Milliyet