Din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Eylül 2010

REFERANDUM SÜRECİ VE AKP’NİN BÖLÜCÜ VE AYRIMCI TUTUMU

REFERANDUM SÜRECİ AKP’NİN BÖLÜCÜ VE AYRIMCI BİR POLİTİK MERKEZ OLDUĞUNU AÇIĞA ÇIKARMIŞTIR.

Turan Eser

Referandum arifesinde Başbakan ve ekibi iyice saldırgan oldu. Başbakan kucaklayan değil, ayıran, bölen ve dışlayan diline sığınıyor. Sivil toplum örgütlerini tehdit ediyor ve baskı altına alıyor. Yasadışı İslamcı İBDA-C’nın “taraf olmayanın bertaraf olur” sloganına sığınarak aba altından sopa gösteriyor.

AKP’ye ve Anayasasına HAYIR diyen Alevileri hedef göstermeye başladı.

Kürtlere yönelik ırkçı ve şoven duygularını dışarı vurdu. Başbakan toplumsal gerilim yaratacak yeni söylemini ise Alevilerin kendisini hapse attığı yalanını kullanacak kadar, bölücülüğün ve ayrımcılığın diline sığındı. Önce dedelik kurumunu rencide etti. Sonrada kendisini cezaevine gönderen yargının mezhepçi (Alevi) olduğu gibi, mesnetsiz ama tehlikeli bir gerilim yaratmayı göze aldı. Fakat sağduyu sahibi Aleviler hiçbir provokasyona düşmedi. Aleviler AKP ayrımcılığından tahrik olmadılar. Hukuksal ilkelere sığındılar. Referandum süreci Başbakanın ve AKP’nin bölücü ve ayrımcı bir politik merkez olduğunu açığa çıkarmıştır. Başbakanın ve AKP’nin sığındığı siyaset dili toplumun tüm kesimlerini kucaklayan değil, bölen, ayıran ve dışlayan bir dil olduğu için, politik hayatımız için sağlıklı ve iyi bir örnek teşkil etmediğinin de bilinmesi gerekir.

Başbakan hukukun evrensel kurallarını tanımıyor. Çünkü onun başvurduğu referans ulemanın fetvası ve beslendiği ideolojik kaynak ise Türk Sünni İslam Sentezidir. Bu nedenle de ayrım gözetmeden değil, bilakis ayrımcılık yaparak politik iletişim kuruyor. Ya soy-sop üzerinden ayrımcılık yapıyor. Ya da Türk Sünni İslam Sentezine sığınmış bir dil üzerinden Alevilerle ilişki kuruyor. Yargı ile tartışmasını yargının alanında kalarak değil, Alevilik ve Dedelik kurumu üzerinden sürdürmeye çalışıyor. Aleviliği ve dedeliği olumsuzlaştıran ve bunun üzerinde Sünnilere seslenen başbakan, Alevi istismarı üzerinden referandum kampanyasını sürdürüyor. AKP’nin ve Başbakan’ın Alevi ayrımcılığını açıktan sürdürmesine itiraz etmeyen ve bir söz söylemeyen sözde Aleviler ve söz de solcular, bu doğrudan ayrımcılık karşısında sus pus olmaları ise oldukça manidardır. Başbakan İstanbul’da Sünnilere adres gösteriyor ve Alevileri kastederek “bana bir mezhep ceza verdi ve hapse attırdı” diyebiliyor. Bu saçma, mesnetsiz bir yaklaşım olduğu gibi aynı zamanda ayrımcılığında açık bir ifadesidir.

BAŞBAKANIN AYRIMCILIK DİLİNE SESSİZ KALMAK,

Son günlerde HAYIR oy tercihlerinde önemli bir artışı ortaya koyan araştırmaların sonuçları AKP hükümetini ve başbakanı huzursuz etmiştir. Başbakanın saldırı, tehdit ve ayrımcılık diline sığınmasının bir nedeni de budur. Referandum süreci bir gerçeği daha ortaya çıkarmıştır. O da AKP’nin çıkardığı milli görüş gömleğini tekrar giydiği gerçeği. O gömleğini de tekrar giymek için, taktiksel ve dönemin ruhunu şekillendirmek için çıkardıklarını biz biliyorduk. Fakat her nedendir bilinmez bu “Yetmez ama Evet” tutumunun bize demokratikleşme olduğunu anlatmaya çalışan arkadaşlara anlatamadık. Geçmişte olduğu gibi, bugün dahi Alevilere, solculara, Kürtlere, demokratlara yönelik ayrımcılık ve kindarlık politikasını güden Gülen cemaatini ve AKP gölgesinde demokratikleşme derdine düşmüş liberaller ve solcular AKP gerçeğiyle henüz yüzleşememiştirler. Özgürlük ve eşitlik sözünü dilinde düşürmeyenler, Başbakanın sadece son beş mitinginde Alevilere ve Kürtlere yönelik, ayrımcı, dışlayıcı, ırkçı, mezhepçi ve şoven söylemlerine karşı sup pus kalmaları oldukça manidardır. “Yetmez ama EVET” diyenlerin oyunu değiştirmeye sözümüz belki “yetmez ama AKP bölücülüğüne ve ayrımcılığına karşı HAYIR” sözlerinin olmasını beklemek hakkımızın olduğunu bilmeleri gerekir. Çünkü sol buna mecburdur. Solcu solda ise….

AYIRAN DİL KUCAKLAYAMAZ VE DEMOKRATİKLEŞTİREMEZ

Toplumun farklı kültürel değerlerini eşit ve mutlu kılmayan bir siyaset dili, toplumsal kucaklaşmayı sağlayamaz. Toplumsal çeşitliği istismar eden dil, siyaset alanında toplumsal huzuru ve barışı da inşa edemez. İnsanı medeni, siyasi, hukuksal, demokratik, ekonomik, sosyal ve kültürel hakları ile kucaklamayan bir siyaset dili, ancak toplumsal çatışma ve siyasal alanda gerilim üretir. AKP’nin sığındığı Türk tipi siyaset retoriğine hakim olan da bu ayrımcı AKP retoriğidir. Siyasal iletişimde retorik önemlidir. Toplumsal huzur ve barış için elzemdir.

Peki dile bu kadar önem atfettiğimize göre, Başbakan Erdoğan’ın, “önemli olan boy değil, soy” ya da Alevilikte inançsal, sosyal ve eğitim hizmetlerini üstlenmiş dedelik kurumu rencide eden, farklı inançsal kimliklerin kutsalını siyasi istismar haline getiren siyaset dili insan hakları ve evrensel hukuk açısından nasıl ele alınmalıdır? Bir hükümet düşünün ! Bir Başbakan düşünün ki, insanla ve evrensel haklara sahip yurttaşla iletişim kurmuyor. Soy sop üzerinden ilişki kuruyor. İnsanları kategorileştiriyor. Diline, dinine, inancına ve cinsiyetine göre sesleniyor. Siyaset dilini din ekseninde millileştiriyor. Alevileri dinliyorlar, fişliyor. Dün kara derin devlet fişledi. Şimdi F tipi yeşil derin devlet dinliyor ve fişliyor.

BAŞBAKAN MEZHEPLER VE ETNİK NÜFUS MÜDÜRÜ MÜ?

Yurttaşlık ve yurttaşlık kültürü ve hakları Türkiye’ye yabancılaşmaya devam ediyor. Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi, Aleviyi, Sünniyi, Ermeniyi ve Gayri Müslimleri dinliyorlar ve fişliyorlar. Yeşil derin devlet korku imparatorluğunu kuruyor.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun Kürtlüğü ve Aleviliği Başbakanın ağzından düşmüyor. Şimdi Yargıda Alevi yurttaşların avına çıkmış mezhepler ve etnik nüfus müdürü gibi çalışıyorlar. Şimdi de Kürtlerin hakkını Kürt olmayanların savunamayacağını ifade ediyor. Kürt siyasetine yönelik ırkçı ve kafatasçı yaklaşım içindedir.

Başbakan şimdide Selahattin Demirtaş, Akın Birdal ile Ufuk Uras’a “önce bir Kürt olun” diyor, “Siz Kürt bile değilsiniz.. şirazeden çıkmışlar” diyor. Sonrada Başbakan hızını keserken basıyor tehdidini; “Çok konuşmayayım ama bunun faturasını da öderler. Kendileri öderler.” Başbakan bu sözleriyle hiçbir zaman Alevilerin, Kürtlerin ve diğer kültürel kimliklere sahip yurttaşların Başbakanı olmayacağını itiraf etmiştir. Başbakanlığını Türk-Sünni İslam anlayışıyla sınırladığını beyan etmiştir.

KÜLTÜREL BİRARADILIK NEDEN AKP’Yİ RAHATSIZ EDER?

Başbakan Alevinin Sünnilerle yakınlaşmasını istemiyor o nedenle Referandum sürecinde Alevileri darbecilikle ilişkilendirip, “yargıyı ele geçirdiler” diyerek Sünnilere sesleniyor. Yani Sünnileri Alevilerde uzaklaştıran bir dil kullanıyor. “Beni hapse o mezhep attırdı” diyor. Basitleşen ve çirkinleşen diliyle…

Başbakan aynı dili Kürtlerle Türklerin yakınlaşmasına engel olmak için kullanıyor. Türklerin Kürt siyasetine destek verme hakkını ve istediği toplumsal kesimle dayanışma içinde olmasına demokratik hak olarak görmüyor. Kürt haklarını savunmak için “Kürt olma zorunluluğunu” dayatıyor. Bu kafatasçı siyaset tarzı, Ermenilerle, Türkiyelilerin dayanışmasını da istemiyor. Kadınlar üzerindeki baskıya erkeklerin destek olmasına da karşı. Çünkü AKP’nin ve Başbakanın topluma sunduğu siyaset tarzı kimlik siyasetidir. Kafa tasçı siyasettir. Erdoğan “Türk Türk partilerinde, Kürt Kürt partilerinde siyaset yapmalıdır” anlayışıyla toplumsal ayrışmanın ve siyasi kutuplaşmanın mimarlığını yapmaktadır.

Bu durumda AKP’nin Anayasasına EVET diyen Ufuk Uras’a, AKP’nin zerre kadar samimiyeti olmadığını anlaması için daha ne türden kanıtlar öne sürelim. AKP hangi politik ve hukuksal adımı atıyorsa, kendisi için atıyor. Çünkü AKP siyasal İslamcı ve kendine demokrat ve kendine özgürlükçüdür. Başbakanın kendi deyimi ile “size gıdım bile yok” ! Şimdi Ufuk Uras ve arkadaşlarının bu gerçeği görmesi gerekmez mi? Bu muhasebeyi yapmaları beklenmez mi? Ama bu yazının yazarı olarak, Başbakanın, Selahattin Demirtaş, Akın Birdal ile Ufuk Uras’a yönelik dilini ırkçı, şoven ve çirkin buluyorum. Bu ayrımcılık suçu karşında demokratik tutum, bu arkadaşların yanında yer almaktır.

AYRIMCILIK BİR HAK İHLALİDİR VE SUÇTUR

Başbakan, siyasette “boy değil, soy önemli” diyerek yurttaşı ya da bireyi değil, etnik kimliği muhatap alıyor, inancı muhatap alıyor. Etnik kimlik Kürt ve Alevi inancıda olunca, resmi görüşün kapsam alanı dışına düşüyor insan. Başbakanın etnik ve inanç kimlik üzerinden siyaset yapması, hem Anayasa’nın eşitlik ilkesini, hem de Türkiye Cumhuriyetinin altına imza koyduğu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin ihlal edilmesi anlamına gelir ve bir suçtur. Çünkü Başbakan bir yanda etnik köken, diğer yanda inanç ayrımcılığı fiilini gerçekleştirdiği için İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin ikinci maddesini ihlal ediyor. Aleviler, Kürtler AKP ırkçılığının ve dinci ayrımcılığının hedefi haline getiriliyor.

Başbakanın referandum sürecinde sığındığı politika oldukça tehlikelidir. Toplumsal huzur ve barışı tehdit eden ve bir referandum uğruna ülkeyi ırkçılık, bölücülük gibi toplumu sarmalayacak tehlikeli ve bulaşıcı bir hastalığın kucağına atmaya çalışıyor. Yıllardır ayrımcılık, bölücülük ve dışlama üzerine kurulu siyasete karşı mücadele eden insanlar olarak, AKP ile bu hastalığın politik virüslerinin yayıldığına tanık oluyoruz. Irkçılık ve ayrımcılık öldürücü bir hastalıktır. Bu hastalığı bulaştıranlara karşı, hukukun evrensel değerlerine sığınmak gerekir. Ayrımcılığa ve bölücülüğe dayalı siyaset diline sığınanlar, TBMM çatısı altında içtikleri milletvekili andına sadık kalmamıştırlar. Bireyin temel hak ve özgürlüklerin koruma üzerine olan yeminlerini çiğnemişlerdir. …

BİZ 72 MİLLETİN DİLİNE VE KÜLTÜRÜNE SIĞINIRIZ.

Bu ülkenin kültürel hayatına kattığı hoşgörü, sevgi, barış, kardeşlik gibi zengilikler ve Anadolu’nun Rönesansı olarak bilinen Bektaşi öğretisi, ayrımcılığa karşı herkesi kucaklayan 72 milletin diline ve kültürüne sığınmayı önermiştir. O nedenle Alevilerin sığındığı barış ve sevgi dilinde ayrımcılığa yer yoktur. Bu nedenle Başbakan gibi kişi yada kurumlarla olan ilişkimizi ve tartışmalarımızı etnik ve mezhepleri üzerinden kurmayı doğru bulmuyoruz. Bu nedenle biz siyaset dilinin eşitlikçi ve kucaklayan bir dil olmasını arzu ve talep ediyoruz.

BAŞBAKAN’A EVRENSEL HUKUK NASİHATLARI

İnsan haklarının ihlal edilmemesi için, siyasetçilere, başbakanlara ve hükümetlere hata yapması ve ayrımcılık dilini kullanmaması için, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi uyarılarda bulunmuş ve insan haklarını ayrımcılığa karşı korumak için evrensel ilkeler belirlemiştir.

Biz Alevice bir yaklaşımla Başbakana doğru yolu göstermekle kendimizi sorumlu tutalım. Hukukun evrensel değerlerine sığınarak ve şimdilik Başbakana bazı önemli hatırlatmalarda bulunarak yetinelim.

Birinci hatırlatma; Evrensel Hukuk örneğin yöneticilerin soy-sop ile iletişim kurmamasını önermiş ve demiş ki; “bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdanla donatılmışlardır, birbirlerine kardeşlik anlayışıyla davran.”

İkinci hatırlatma; Başbakanın kamu kurumlarıyla derdi varsa, kamu ait dil kullanmalıdır. Kişiyle derdi varsa bireysel zeminde yurttaşla iletişim kurmayı öğrenmelidir. Evrensel hukuk bu konuda; “Herkes ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka türden kanaat, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş veya başka türden statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, bütün hak ve özgürlüklere sahiptir” ifadesi ile siyasette ayrımcılığı dışlamıştır.

Üçüncü hatırlatma; Başbakan’a ayrımcılık ve bölücülük dilini kullanmanın evrensel hukukun eşitlik ilkesine ilişkin “Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasa tarafından eşit korunmaya hakkı vardır. Herkes, herhangi bir ayrımcılığa ve ayrımcı kışkırtmalara karşı eşit korunma hakkına sahiptir.” kuralını hatırlatmak isterim.


Dördüncü hatırlatma; Birleşmiş Milletlerin Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Sözleşmede “ırk ayrımcılığı" terimi, siyasî, ekonomik, sosyal, kültürel veya toplumsal yaşamın herhangi bir alanında, insan hakları ve temel özgürlüklerin tanınmasını, uygulanmasını, bu hak ve özgürlüklerden yararlanılmasını ortadan kaldırmak veya zayıflatmak amacına ya da etkisine yönelik, ırk, renk, soy ya da ulusal veya etnik kökene dayalı her türlü ayrım, dışlama, kısıtlama ya da tercih anlamındadır.

Beşinci ve son hatırlatma; Yine Birleşmiş Milletler Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesinin Ayrımcılık yasağını düzenleyen maddesi der ki; “Bu Sözleşmeye taraf her Devlet, bu Sözleşmede tanınan hakları ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya diğer bir fikir, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğum veya diğer bir statü gibi herhangi bir nedenle ayrımcılık yapılmaksızın, kendi toprakları üzerinde bulunan ve egemenlik yetkisine tabi olan bütün bireyler için güvence altına almayı bu ve haklara saygı göstermeyi taahhüt eder.”

İşte bu nedenle Türkiye’nin Alevileri, Kürtleri, Gayri Müslimleri, Lazları, Çerkezleri ve tüm farklı kimlikleri, Başbakandan etnik kökenine ve inancına dayalı ayrımcılık yapmasını değil, saygı göstermesini talep ediyor.

Turan Eser
Ankara/ Türkei

turaneser@​gmail.com

Kaynak: grup mail

08.09.2010

24 Mayıs 2010

Derneğimizin Kuruluş Nedenleri İle Karşılaştığımız Zorluklar

Derneğimizin Kuruluş Nedenleri İle Karşılaştığımız Zorluklar


Derneğimiz, Anadolu Aleviliğine (Bektaşiliğe) özgü bir yaşama tarzıyla, birbirleriyle dayanışma içerisinde yaşamaya alışkın insanların, köylerinden büyük şehirlere göçünce oradaki yalnızlığının, güçsüzlüğünün verdiği sıkıntıları aşabilmek için, bir araya gelme, dayanışma içine girme arzusundan doğmuştur.

Tarihsel bir olguyu iyice anlamak, bazı ayrıntılarını birbirlerine karıştırmamak için, incelenen olgunun hangi toplumsal zorlamaların sonucu olarak doğduğuna, ortaya çıktıktan sonra toplumu nasıl etkilediğine, en yüksek aşamasına ne zaman geldiğine, ne zaman durgunlaşıp sönümlenmeye başladığına kısaca bakmak gerekir derler; bizde öyle yapalım.

Anadolu Aleviliğinin temelinde olgun insan ( “insanı kamil- ehli kamil insan) anlayışı yatar. Onlara göre her şeyin temeli insandır; bu yüzden aranacak her şey insanda aranmalıdır. Bu anlayışı Hacı Bektaşi Veli “hararet nardadır, sacda değildir; Keramet baştadır, taç da değildir; Her ne arar isen insanda ara, Kudüs’te, Mekke’de, Hacda değildir” diye ifade etmiştir. Bir çok alevi şairi gibi bu sözleri şiirlerinde işleyen, Yunus Emre, bir deyişinde “Her ne arar isen, kendinde ara; Kudüs’te Mekke’de Hacda değildir; Kabul et Yunusun ergen sözünü, tezcek gelir başa, geç de değildir” der .

Onlara göre
“insan, okunacak en büyük kitaptır”. Hz. Ali bir sözünde: Bir kur’an-ı sâmit, bir de kur’an-ı Natık vardır ( bir cansız konuşmayan kuran, birde canlı, konuşan kuran vardır) dediği gibi; onlar insanı “kuran’ı natık: canlı kuran” olarak görürler. Onlara göre her şeyin yapıp, yaratıcısı olan insandır; bu anlayıştan dolayı bir alevi şairimiz: “Kainatın aynasıyım, madem ki ben bir insanım/ Hakkın varlık deryasıyım mademki ben bir insanım / Tevrat’ı yazabilirim, İncili dizebilirim, Kuranı sezebilirim, mademki ben bir insanım / İnsan Hakta Hak insanda, arıyorsan bak insanda çok keramet var insanda, mademki ben bir insanım / Daimiyim harap benim, ayaklara turap benim, aşk ehline şarap benim, mademki ben bir insanım”.der.

Anadolu Alevileri insanı, tanrının özünden, Onun ruhundan yaratılmış yüce bir değer, yüce bir varlık olarak görürler. Onlara göre tanrı insanda, insanın özünde, gönlünde, kalbinde, kalbinin içindedir. Ehli Kamil olan insan kendini tüm olumsuzluklardan arındırarak, özündeki bu cevherle birleşen, onunla hem hal olup ikiliği aradan kaldırıp o özle yek vücut olan yetkin insandır. Bu varlığa (İnsana), kötülük etmek şöyle dursun, Anadolu Alevi anlayışına göre insanın kalbini kırmak bile, tanrının evini – gönül Kabe’sini - yıkmakla özdeştir. Anadolu Aleviliğinin en temel düşüncelerinden biri olan bu anlayış, yine en güzel ifadelerini, bu anlayışın temellerini atan, bir nevi Hacı Bektaşi Velinin bu günlere kadar gürleyerek gelen sesi, sedası olan Yunus Emre’nin şiirlerinde en olgun ifadelerini bulur; yeri gelmişken burada bu şiirlerden birkaç dizeyi analım:

Çalış kazan ye yedir, bir gönül ele getir
Bin Kabe’den yeğrektir, bir gönül ziyareti.
Eğer bir müminin kalbin kırarsan
Hakka eylediğin secde değildir.
Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi, elin yüzün yumaz değil.
Yunus Emre der hoca: gerekse bin var Hacca
Hepsinden iyice bir gönüle girmektir.

Bu düşünce alevi ozanlarının şiirlerinde sürekli işlenen bir oya gibidir; Sümmani: “kimi Sevap için Kabeye Varır / Kabe kapınızda bilmez misiniz” derken, Katibi: “Gönül Kabe’sini tavaf ederiz / Günde yüz bin kere hacımız bizim” diyor; bir başka şairimizse: “Gönül bir Kabe’dir yap da ol Hacı / Davut Sulari’de nişan eylesin” diye bu düşünceyi daha da somutlu yor. ... “Benim Kabem insandır” deyip, ibadetlerini yaparken halka şeklinde oturup, birbirlerine yüzlerini dönmeleri, birbirleriyle yüz yüze gelmeleri bu anlayışın sonucudur.

Elbette burada yüceltilip, korunan insan, bütün insanlık alemidir. Kulluktan insanlığa yüceltilen bu varlığı, her hangi nedenle olursa olsun, bir birlerinden ayrı görmek; birilerini diğerlerinden üstün yada aşağı görmek, hem suçtur hem de en büyük günahtır. Pir Sultan “Gelin canlar bir olalım” diye çağırırken, bu birlik çağrısını dili, dini, ırkı, vatanı,cinsiyeti ne olursa olsun bütün insanlığa yapar.
“Bizim Yunus ...,” bu konuyu işlediği dizelerinde, bize şöyle seslenir:

“yetmiş iki millete bir nazarla bakmayan ,
Halka müderris ise de hakikatte asidir.

“Sen sana ne sanırsan, Ayruğa da onu san
Dört kitabın manası budur, eğer var ise.

“Hakkı gerçek sevenlere,
Cümle alem kardeş gelir.

“Biz kimsenin dinine kötü demezük,
Muhabbet doğarsa din tamam olur” diyor.

İnsana zarar vermek şöyle dursun, insanın kalbini kırmayı (“gönül Kabesini yıkmayı”) bile suç sayan, günah bilen, Anadolu Alevileri, bu anlayışlarını günlük hayatlarına sindirerek, yüz yıllardır süren hayatları içerisinde buna özgü bir yaşam biçimi kurup, bunu gelenekselleştirmişlerdir.
Bu yüzden Alevi köylerinde bütün işler, halkın gönüllü katılımına dayanarak, imece usulüyle ortaklaşa yapılır; Köyün yolu suyu, seteni, “ayin-i cemi” köylülerin gönüllü katılımıyla, elbirliği içerisinde yapıldığı gibi, köyde yapılacak düğünde, ölümde köylünün ortak sorunu, elbirliğiyle yapacağı işlerdir. Alevi köyünde doğup büyüyen bir insan, doğal olarak bu işlerin her yerde de böyle yapıldığını sanır; bu yüzden bu yaşam biçiminin önemini de, değerini de anlayamaz bile; ne zamanki köyünden çıkar, farklı anlayışlardaki yaşam biçimlerini görür işte o zaman kendi yaşamlarının değerlerini, farkını fark eder; işte o noktadan sonrada, o değerleri anlamaya, kendi kendine bilinçlenmeye başlar. Buda kendi gibi olanları arayıp bulmasının, bu değerleri yaşayıp, yaymak için toplanıp örgütlenme içine girmesinin temel dinamiğidir. Derneğimiz bu dinamiklerin sonucu oluşmuş var olan koşulların özgül biçimidir.

Kapalı köy hayatı içerisinde, birbirleriyle dayanışma içerisinde yaşayan, bunu bir yaşam biçimi haline getiren Aleviler, büyük şehirlere göçüp oralarda yaşamaya başlayınca, yeni hayatlarının her sıkıntılı anlarında, birbirlerinin yardımına koşup, birbirleriyle dayanışma içerisine girerler. Özellikle bir hastaları olduğunda, yada bir ölüm olduğunda, köylüler- hemşehriler birbirlerinin yardımına koşar, toplanan insanlar gerekli bütün işleri ortaklaşa yaparlar. Özellikle cenazelerin defnedilmesi, cenazenin köyüne götürülmesi için para toplanmaya başlanır. Toplanan bu paralar bazı anlar artar, bunu bir yerde biriktirip, başka bir zamanda gerekli olunca o fondan kullanmaya başlarlar. Zaman içerisinde bunun kolaylıkları, yararları anlaşıldıkça, iyi günlerinde de bu fona para vermeye, buraya para toplamaya başlanır. Böyle başlayan bir sürecin içerisinde, büyük şehirlerde (Ankara’da) yaşayan alevi köylerinden insanların oluşturduğu “ölü gömme sandıkları” oluşur. Bu sandıkların bir araya getirdiği insanlar zaman içerisinde bu sandıklara hukuki bir biçim vermek için, o alevi köyünün adıyla anılan köy dayanışma derneklerini kurmaya başlarlar. İşte bizim derneğimizde bu sürecin sonucu doğan, alevi köy derneklerinden biridir.
Derneğimiz, Banaz Köyü Pir Sultan Abdal Turizm ve Dayanışma Derneği” adıyla, 8 Ağustos 1988 yılında, Ankara’da kurulur . Adından da anlaşıldığı gibi bir yöre derneği (bir köy derneği) olarak doğan derneğimiz, 26 Kasım 1990’da yapılan 1. Olağan Kongresinde hem tüzüğünde hem de adında değişiklikler yaparak bu günkü haline gelir.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, bu iç değişiminden sonra, bu yaşam biçimini içine sindirmiş, böyle yaşayıp kendileriyle dayanışma içerisinde olacak, bütün dostlarını, yeni komşularını da içlerine alarak, gelişip, büyüyerek bu günkü – Çağdaş Demokratik Kitle örgütü – haline gelir. Derneğimizin bu niteliğinden dolayı, derneğimizin bütün kademelerinde, geçmiş aidiyeti, inançları ne olursa olsun bu yaşam biçimini içine sindiren, bütün insanlara açık olmuştur. Derneğimizde, din, dil, ırk, milliyet, cinsiyet vb. ayrımlar asla yapılmaz. Bu olgu dernek tüzüğümüzün amaçlar bölümünde şöyle belirtilir: “ Derneğin Amacı : Pir Sultan Abdal’ın yaşamı ve felsefesi doğrultusunda sosyal, kültürel çalışmalar yapmak, başta Anadolu Alevi kültürü olmak üzere tüm kültürleri yaşatmak, geliştirmek ve yaymanın yanı sıra Demokrasi, Laiklik ve insan hakları gibi değerlere sahip çıkmaktır.” Derneğin yapacağı işler bölümünde ise: Dernek, “Çalışmalarını ırk, dil, inanç, cinsiyet ve siyasal görüş ayrımı gözetmeden sürdürür.” denmektedir.
2 Temmuz Katliamından sonra ülkemizin birçok yerinde derneğin şubeleri açılmaya başlanır; Adana Pir Sultan Abdal Kültür Derneği de bu süreçte 21.12.1993’de kurulur.
Karşılaştığımız zorluklara gelince, bunları da şöyle bir sırayla anlatmamız uygun olur:
Derneğimizin kuruluşuna nasıl geçmişten süzülerek bugünlere gelen olumlu değerlerimiz neden olduysa, yine en büyük ayak bağımız da kökleri çok derinlerde olan yanlış inanışlarla geleneklerimizdir; Bizler gördük ki, bu günde bize güç veren, değişip dönüşerek çağdaş değerlerle kaynaşacak geleneklerimizde var, bu gün ki çağdaş yaşamda, bizlere ayak bağı olacak, onlardan acilen kurtulmamız gereken anlayışlarımızda var.
Asırlardır Anadolu Aleviliği “Halk Mezhepler” içerisinde görülmeyip, hep “Beşinci Mezhep” olarak görülerek dışlanmış, Aleviler hakkında çok kötü iftiralar uydurulmuş; Aleviliğin yok edilmesi için “onların kanı katli helaldir” diye fetvalar verdirilerek, bu günlere gelinmiş. Bu tarihsel birikimlerin sonucu olacak ki, 1993 yılının, 2 Temmuzunda Sivas’ta saz çalıp, semah dönerek Pir Sultanı anmakta olan canlarımızın kaldığı Madımak Oteli, Cuma namazı için camilerde bulunan insanların kışkırtılması sonucu ateşe verilip, yakılmıştır. Bu, nereden bakılırsa bakılsın, acı bir olaydır; bizce bu olayın düşünülmesi gereken önemli bir yanı da, bunu yapanların sıradan, her hangi bir yerden değil de, ibadet için camilerde toplanmış insanlardan oluşlarıdır. İbadet için camilere toplanan bir kitlenin bu hale nasıl geldiği, yada nasıl olup ta bu hale getirildiği, gelecek güzel günler için araştırılıp, gerekli önlemler alınmalıdır. Ne yazık ki, bu güne kadar ne üniversitelerimizden, ne devlet kuruluşlarımızdan, nede demokratik kitle örgütlerimizden bu işe soyun olmamıştır. Bizce buda üzerinde düşünülmesi gereken acı bir sonuçtur.
Bize her yıl, lisede, hatta üniversitede okuyan gençlerimizden gelip, “Aleviler mum söndürür mü, horoz çırpındırma işi nedir, Aleviler niye yıkanmazlar ...vs” diye çeşitli sorular soranlarımız olur. Bu çağda, bu türlü sorulara muhatap olup, uzun uzun açıklamalar yapmak zorunda kaldığımız için üzülürüz. Milli Eğitimimizin ders programları demokratikleştirilip, -örneğin felsefe dersinde – Alevilik felsefesi ile Alevilik düşüncesi incelenemez mi, tarih dersinde, tarihi bu olaylar, objektif bir gözle okutulup, eleştiri süzgecinden geçirilemez mi? İnsanlarımızın birbirlerini sevip kaynaşması için, geçmişlerini bilmesini, birbirleriyle uzlaşmasını kim yada kimler sağlayacak, bu iş bu gün değilse ne zaman yapılacak, bizler yapmayacaksak kimler yapacak?...
Alevi insanlarımızın önemli bir çoğunluğu da, gelişmeleri iyice anlamadan, çağa kendilerini uyduracakları yerde, geçmişte kalması gereken bazı anlayışları bu günde olduğu gibi yaşamak istemekteler. Örneğin, ayin-i cem dışında semah dönülmesine karşı çıkılması; Alevi kökeninden gelmeyen gençlerle çocuklarının evlenmelerinde problemler çıkarılması; koltuklara oturarak değil de, dededen babadan görüldüğü gibi yerlere oturarak “Ayin-i cem” yapılması; bütün mahkemelerin jüri sistemine geçip, daha adil, demokratik bir yargılama sistemine geçilmesi için çalışmak varken hala bu işin cemlerde görmeyi düşlemek; bazı geleneklerin, bazı anlayışların bilimsel eleştirileri karşısında tutuculaşmak vb. sayıla bilinir.
İnançlarımızın gereği bazı gelişmelere tavrımızdan dolayı da çeşitli baskılara uğruyoruz. Örneğin Alevi inancı insan canına kastetmeyi dıştalar, insanı öldürmeyi reddeder; Alevi cemlerinin en büyük cezası, suçluyu “düşkün” ilan edip, düşkün olan kişiyle her türlü ilişkiyi keserek, onu her şeyden mahrum etmek, onunla selamı sabahı kesmektir. Bu ceza suçlunun topluma geri kazanılması olanağını da ortadan kaldırmaz. Bu temel inancımızdan dolayı, 2 Temmuz Sivas Katliamı sanıklarının suçlu bulunup, idam cezasına çarptırıldığında, bizler “evet bunlar suçludurlar, ama bizler idama karşıyız bunlara başka bir ceza verilsin” diye bir tavır aldığımızda, üyelerimizden bazı arkadaşlarımızı da yanlarına alan bir gurubun baskısına uğradık; dönem değişti, bu defa, Abdullah Öcalan’ın idam edilmesine aynı anlayışımız nedeniyle karşı çıktığımızda da bu defada başka güçlerin baskısına uğradık. Bizler doğru bulduğumuz bir ilkemizi, kişisel durumlara göre değiştiremeyiz ki.
Ülkemizde oldum olası, özgürce siyasal çalışmalar yapmanın önünde birçok engeller, yasaklar bulunduğundan dolayı, yasaklı siyasal hareketler çalışmalarını bir kuruluşun altında kendilerini kamufle ederek, oralarda gizlenerek yapa gelmişlerdir; Bu o kuruluşta, genleriyle oynandığından tadı, kokusu, görüntüsü değişen bitkilerdeki gibi, acayip değişikliklere yol açar. Adana’da bizim derneğimiz kurulduğunda, bazı sol, sosyalist düşüncelerden insanlar geldiler, tabi ki gelirken kendileriyle beraber alışkanlıklarını, huylarını, suylarını da beraberlerine getirdiler. Bunun çok çeşitli sıkıntıların çektik, zorluklarını gördük.
Bu süreçte bir şeyi de gördük ki, çoğu zaman bir fikir, onu ortaya atanlardan da bağımsız olarak, bütün mantıki sonuçlarına çabukça ulaşıyor.
Örneğin kendilerine “milliyetçi sosyalist – ulusal sol” diyen bir siyasal hareket, bir siyasi parti, derneğin yolunu, izini bilmeyen üyelerini derneğe üye ederek, kongrede derneği ele geçirip, derneği partilerinin yan bir kuruluşu gibi kullanmaya başladı. Nehirlerin yollarını alırken içine giren yabancı nesneleri dışarı atıp, kendi kendini arındırdığı gibi, dernek kitlemizde derneği terk edip onları yalnız bıraktı. Bu süreç sonunda dernek işlevsizleşerek kapandı. Derneğimizi yeniden açıp, canlandırmaya başladığımızda, bu yüzden, çok büyük zorluklarla, sıkıntılarla karşılaştık.
Devletin güvenlik birimlerinin bizim gibi derneklere bakışı, çalışmalarını gözlemleyişi genellikle olumsuz; bundan dolayı her zaman çeşitli zorluk çıkarılıyor. Derneğin bir etkinliği için izin alacağımızda, dosyayı önce Valilikten onaylatıp, sonra Emniyet Müdürlüğü, Dernekler Masasına götürülüyor. Burada kumar kulüplerine, bir takım ticaret yapan kuruluşlara bakan bir birim, bizim gibi kültür kuruluşlarına da aynı hassasiyetle bakıp, bir takım zorluklar çıkarıyorlar.

Alevi kökenli dernekler ile vakıflar, 2002 yılında, bir üst birlik oluşturarak, kurdukları bir konfederasyon çatısı altında birleştiler.
Ankara’da ki bir yerel mahkeme, isminde Alevi sözcüğü bulunduğu gerekçesiyle bu konfederasyonu kapatma kararı aldı. Bu karar kamuoyuna “Alevi dernekleri kapatılıyor” gibi yansıtıldı yada böyle algılandı. Bu ise gerek üyelerimiz, gerekse de sevenlerimizin içinde endişelere yol açtı. Bunun üzerine, Adana’da çalışmalarını sürdüren üç Alevi derneği olarak, bu endişeleri giderip kamuoyunu bilgilendirmek için, derneğimizde, basınında çağrıldığı bir toplantı yaparak, durumu aydınlatacak açıklamalarda bulunduk; sohbet ettik. Bundan dolayı savcılık hakkımızda soruşturma açtı; ifadelerimizi almak için, bütün yönetim kurulu üyelerimizi Emniyet Müdürlüğünde toplatıp, verilen günde toplu halde savcılığa gelmemiz için bizlerden imza aldırdı; ilk iki gidişimizde savcı beyin olmadığından dolayı ifadelerimiz alınamadı; Nihayet üçüncü kez adliyeye getirilişimizde savcı bey tek tek ifadelerimizi almaya başladı. İfade vermek üzere savcının makamına çağrıldığımda, “size bir şey sorabilir miyim” diye izin alıp; “savcı bey bizim derneklerimizin adresleri, telefon numaraları belli, bir çağrı çıkartsanız, yada telefon ettirseniz bizler koşarak gelirdik, bizleri böyle polis nezaretinde getirmeniz bizlere reva mıdır?” diye sordum. Bunun üzerine savcı bey gayet serçe bana bakıp “burası neresi?” dedi, “Cumhuriyet savcılığı” dedim, “peki ben kimim?” dedi, “Cumhuriyet savcısınız” dedim, “nasıl yapacağımı sana mı danışacaktım, ukalalık etme çık dışarı” dedi. Çok kötü olmuştum, halkın “et kokarsa tuz atarsın, ya tuz kokarsa ne yaparsın” dediği gibi, tarifi imkansız bir çaresizlik içerisinde, koridora çömelmiş, kara kara düşünüyordum; bizim gurubun yaşlılarından biri yanıma gelip, beni teselli etmek için “üzülme, boş ver, Allah’a havale et” dedi. Bu durum aklıma bir düşünürün söylediği “Din vicdansız bir toplumun, vicdanıdır ...” sözünü getirdi; ne acıdır ki bizler hala yapılan haksızlıkların cezasını toplumsal olarak verip, kamu vicdanını rahatlatamadığımızdan, hala bunları “ilahi adalete” havale ederek rahatlıyoruz.

Eskiden derneğimize gelen bütün dergileri, isteyenler faydalansın diye kitaplığımıza koyardık, polis dernekte yaptığı kontrollerde, toplatılmış bazı dergiler bulmuş, bu yüzden yönetici arkadaşlarımıza büyük para cezaları verildi, bizde hiçbir dergiyi derneğe kabul etmemeye başladık; biz hangi derginin toplatılıp toplatılmadığını bilemeyiz ki.
Bütün bu zorlukların belki de en kötüsü, bir iki dönem dernek çalışmalarında görev alan arkadaşlarımızın bu zorluklardan bıkıp kendilerini geri çekmeleridir. Bizlere büyük katkıları olacak, çalışmalarımızı zenginleştirecek bir çok arkadaşımızı bu yüzden yanımızda bulamıyoruz.

Bu zorlukların başında, temelinde sayacağımız, sürekli hissettiğimiz zorluğumuzsa, toplumumuzun maddi zorlukları; fakirliğimizdir. Biz yoksul bir halk tabanına dayanıyoruz, bundan dolayı da kurum olarak her adımımızda halkımızın yoksulluğunu bizde sürekli hissediyoruz. Yapmayı düşündüğümüz birçok etkinliğimizi, parasızlıktan dolayı ya hiç yapmıyoruz yada istediğimiz şekilde yapamıyoruz; her işi mümkün olduğu kadar ucuza mal etmeye çalışıyoruz. Buda zaman zaman başımıza daha büyük dertler açıyor. Örneğin bu sene (18 Ağustos 2002) Hacı Bektaşi Veliyi Anma Etkinliklerinden gelirken başımıza gelen kazanın asıl sorumlusu, toplumumuzun bu yoksulluğudur.

Hacı Bektaşi Veli Derneği bu yıl ki Hacıbektaş’a gidiş, gelişi düzenlerken, yoksul kitlemizden daha çok insanın gidebilmesini düşünmüş olmalı ki, bu işi daha ucuza yapacak arabalar bulmuş. Kaza yapan arabanın sahibi de olan şoför, parasızlıktan olmalı ki, arabasının hiç bakımını yaptırmamış; arabanın fren balataları yıpranıp tamamen bitmiş, yağı eskiyip, bozulmuş, bunların üstüne üslük, şoför biraz daha az mazot yakayım diye vitesi boşa almış. Elbette bunlar toplumsal bir yoksulluğumuzu; şehirler arası yolcu taşıma ruhsatı olan bir aracın kamusal olarak neden denetlenmediği sorusunu sormamızı, bu toplumsal eksikliğimizi göz ardı etmemizi gerektirmez ama, eğer şu gözü kör olası yoksulluğumuz olmasaydı, o zaman bizlerde daha iyi arabalarla gitmeyi düşünürdük. Toplumsal denetim eksikliğiyle, yokluk, yoksulluk birleşince işte böyle felaketlere yol açıyor.
Bütün bunlar açıkça gösteriyor ki, toplumun durumu nasılsa, sizin durumunuzda öyle oluyor; ne yaparsanız yapın toplum sizi de kendi seviyesine çekiyor. Bunca olumsuzluklar içerisinde bulunan bir toplumda, siz ne yaparsanız yapın, bu zorluklarla karşılaşmadan bir hayat sürdüremiyorsunuz. Sonuç olarak; spor karşılaşmalarına bile, cenge gider gibi gidilen bir toplumda, siz bir şenlik düzenleyip, sazlar çalıp, semahlar dönerek, Pir Sultanı anmaya çalışırken, ibadet amacıyla, Cuma namazını kılmak için camilerde toplanan insanlar kışkırtılıp, gelip sizi, (saz çalıp semah dönen o topluluğu) yakabiliyor.
Bir ebem vardı da, böylesi durumlar için, “Arafat’ta kurban kessen, kelp düşer kurbanına” derdi; eğer bütün toplumunuzun durumu iyi değilse ne yaparsanız yapın erinde geçinde bela gelip, sizi de buluyor; başınız bir türlü dertten kurtulmuyor; bu tarihsel bilincimizden dolayı biz, yakınımızda yada uzağımızda, içimizde yada dışımızda osun, her sorunu toplumsal bir sorun olarak algılıyoruz.
Cevabımızı, derneğimize adımını atan herkesin, göreceği bir yere koyduğumuz o çağrımızı buraya da alarak bitirelim:

Gelin tanış olalım
İşi kolay kılalım
Sevelim sevilelim
Dünya kimseye kalmaz
27 Kasım 2002

A. Rıza Aydın
Pir Sultan Abdal kültür Derneği
Adana Şube Sekreteri.

...........................................................
Bu yazı, Çukurova Ü. Eğ. Fak. Öğrencilerinin, “Sivil toplum örgütlerinin kuruluş nedenleri ile karşılaştıkları zorluklar” konulu araştırmaya-soruşturmaya yanıt olarak hazırlanmıştır.

Yunus Emre konumuzla ilgili bir şiirinde şöyle diyor:
Ka’be ve put iman benim /Çark uruban dönen benim
Bulut olup göğe ağan /Yağmur olup yağan benim
Yaz yaratıp yer donatan / Gönlümüz evi yöneten
Hoşnut atadan anadan / Kulluk kadri bilen benim
Yıldırım olup şakıyan / Kakıyıp nefsin dokuyan
Yer karasından börküyen / Şol ağulu yılan benim
Hamza’yı Kaf’dan aşıran / Elin ayağın şaşıran
Çokları tahtan düşüren / Hikmet ıssı sultan benim
(Et ü deri süngük çatan/ hükmeyleyip diri dutan
Kudret beşiğinde yatan / hikmet südin emen benem )
A. Gölpınarlı- nüshası.

Bir niceye verdim emir / Devlet bile sürdü ömür
Yanan kömür kızan demir / Örse çekiç salan benim
Kar yağdıran yer donduran / Hayvanların rızkın veren
Şöyle bilin yol gösteren / Ol rahim ü rahman benim
Gerçek âşık gelsin beri / Göstereyim doğru yeri
Makamlar gönüller şarı / Irılmayıp duran benim
Yere göğe bünyad uran / Irılmadan daim duran
Denizlere göl çağıran / Adım Yunus umman benim

Çok işlenen bu kavramla ilgili olarak, iki ozanımızın deyişi anmak istiyorum:
“... Tarikat abıyla cismimiz yuduk / Hak buyurdu müminin kalbi Beytullah.” Virani

“... İkilik perdesi kalktı gözümden /
Şükür hakkı birlemişim özümden / Evvel iki sandığıma ağlarım.”
Aşık Sefil Sadık

Bu günün egemen (ezen), toplumumuzun insanları bunu başkasına tanınan bir lütuf gibi görebilir ama o gün bunun anlamı farklıydı. Bütün ezilenler gibi, “Etrak-ı bi-idrak” diye horlanıp aşağılanan bu insanlarda buna bütün halklar eşittir, 72 alem birdir diye böyle tepki göstermişler.
Hacı Bektaş’ın “Anlamadığınız duaya amin demeyin” sözü de bu tepkinin bir sonucudur. Aslında herkesin eşitlendiği yerde, küçük görünen herkes gibi kendileri de böylece eşitlerin seviyesine yükseltilmiştir.

Merkezi Ankara’da olan derneğin kurucuları: Murtaza Demir (başkan), İlyas Budak, Özer Demir, Adıgüzel Türkan, Hüseyin Demir, Hasan Canik, İhsan Kılıç.
Aslında, Pir Sultan’ın adıyla anılan ilk dernek, Yıldızeli’nin Banaz köyünde, “Banaz Köyü Pir Sultan Abdal Turizm ve Tanıtma derneği” adıyla 1976 yılında kurulmuştur. Banaz’daki 8 metre boyundaki anıt 1978’de bu dernek tarafından yapılıp, anma etkinliklerinede ilk defa bu dönemde başlanmıştır. 12 Eylül’ün askeri yönetimince kapatılan bu derneğin süreci ayrı bir konu olduğu için burada sadece anıyoruz.


29.05.2008

http://www.pirsultan.net/

23 Mayıs 2010

O İMAM DA LİSTEDE


O İMAM DA LİSTEDE

23.05.2010 17:33

CHP kurultayında, Parti Meclisi (PM) ve Yüksek Disiplin Kurulu (YDK) üyelikleri için seçimlere geçildi.

Delegeler, 80 kişilik PM ve 15 kişilik YDK üyelerini belirleyecek.
Hazırlanan listedeki isimlerden biri de; Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Türkan Saylan’ın cenaze töreninde yaptığı konuşmayla dikkat çeken imam İhsan Özkes.

İhsan Özkes son olarak “DARALTILAN DİN TARTILAN İMAN” adıyla bir kitap kaleme almış, kitabında Saylan’ın cenaze töreninden sonra yazılanların ve konuşulanların yanında, Madımak Katliamı, İslam’da sağ ve sol kavramları, Çorum olayları ve Aleviler gibi birçok konuya değinmişti.

*********************************************

İHSAN ÖZKES KİMDİR

1957 yılında Çorum’da doğdu. 1976’da Ankara İmam Hatip Lisesinden mezun oldu. Bir müddet Çorum Alaca İlçe merkezinde İmam-hatip olarak görev yaptı. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü (Gece Bölümü) Tefsir Hadis Bölümünden 1981’de birincilikle mezun oldu. Yüksek öğrenim esnasında Beyoğlu’nda Kuran Kursu öğreticiliği yaptı. 1981’ de Sinop Gerze Müftüsü olarak atandı. Balıkesir’de Asteğmen öğrencilik, Elazığ’da Asteğmen olarak vatani görevini yaptı.

Yozgat-Sorgun Müftüsü olarak birkaç (1983-1985) yıl hizmet verdi. İlmî araştırmalar yapmak üzere Mısır ile Türkiye’nin kültür mübadelesi çerçevesinde Diyanet İşleri Başkanlığınca devlet memuru olarak iki yıl (1985-1987) süreyle Mısır’a gönderildi. 1987’de Bolu-Akçakoca Müftüsü oldu. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde Hadis Ana Bilim Dalında Mastır yaptı. Bu arada Diyanet İşleri Başkanlığı Haseki Eğitim Merkezi İhtisas Kursuna katıldı.

İstanbul Merkez Vaizliği yaparken 1992’de Üsküdar Müftüsü olarak atandı. 11.01.1999 tarihinde DSP Üsküdar Belediye Başkan Adaylığı için görevden ayrıldı. 14.06.1999’da Şile Müftüsü olarak tekrar göreve döndü. 11.10.1999’da Beyoğlu Müftülüğüne naklen tayin edildi. 08.08.2002’de CHP İstanbul Milletvekili Aday Adaylığı için görevinden ayrıldı. 09.12.2002’de Adana Yüreğir Müftülüğüne atandı. 2003 yılında emekli oldu. Evli ve beş çocukludur.

Yayınlanmış Eserleri:
1. Riyazu’s-Salihin Tercümesi ve Şerhi (genellikle cami imamlarının yararlandığı, dini eserler arasında meşhur bir hadis kitabının Türkçe tercümesi ve açıklamasıdır) 6 cilt olarak 1990 yılında basılmıştır.
2. Peygamberimiz Döneminde Kadınlar
3. Oruç, Mübarek Geceler ve Bayramlar
4. İnanç Sömürüsü İslam’a ve Uygarlığa Büyük Engeldir
5. Siyasallaştırılan Din Dinleştirilen Siyaset
6. Daraltılan Din Tartılan İman.


Odatv.com

25 Nisan 2010

ABF : AKP TEHLİKELİ İŞLER YAPIYOR!...

ABF : ALEVİ BEKTAŞİ FEDERASYONU

resim


A
KP TEHLİKELİ İŞLER YAPIYOR!...

  • DİYANET’İ RESMEN FETVA KURUMUNA DÖNÜŞTÜRÜYOR.
  • TÜRKİYE’Yİ İRANLAŞTIRIYOR.
  • HALKI AYRIŞTIRIYOR.

Basına ve Kamuoyuna

AKP hız kesmiyor.

Freni patlamış kamyon hızıyla ülkemizi şeriata doğru götürüyor.

Anayasa Tartışmaları, Başkanlık Sistemi, Yargı’ya Müdahale Tartışmaları sürerken, bu toz-duman içinde hükümet, sessiz sedasız, “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevlerini düzenleyen kanun’da” önemli değişiklikler içeren bir tasarıyı TBMM’de komisyondan geçirdi. Muhalefet partileri de buna onay verdi.

Bu yasa tasarısı Meclisten geçerse, şunlar olacak:

DİB Türkiye’nin en büyük KİT’i olacak ve doğrudan Başbakan’a bağlı olacak,
  • Diyanet İşleri uzmanı, uzman yardımcısı, imam-hatip ve müezzin-kayyımlar dışında, uzman imam-hatip, baş imam-hatip, baş müezzin, kuran kursu öğreticisi, kuran kursu uzman öğreticisi, kuran kursu baş öğreticisi gibi yeni kadrolar oluşturulacak.
  • İl ve ilçe müftülüklerinde, ihtiyaca göre şube müdürlükleri kurulacak,
  • Başbakanlık müşavirliklerinin sayısı on beş’e çıkartılacak.
  • Türk Diyanet Vakfı ile doğrudan organik ilişkiler kurularak kamu görevlilerinin bu vakıfta çalışabilmesinin önü açılacak.
  • DİB, Dini Yayınlar Döner Sermaye İşletmesi’nin sermayesi yirmi katına çıkartılacak,
  • DİB’na bağlı tüm personel’e dokunulmazlık sağlanacak, görevleriyle ilgili bir suç işlemeleri halinde, amirinin izni olmaksızın yargılanamayacaklar.
  • Din İşleri Yüksek Kurulu, istek üzerine görüş bildirmek yerine, bundan böyle karar verebilecek.
  • Başbakanlığın havalesine gerek kalmaksızın, bundan böyle, eserleri dini bakımdan doğrudan inceleyip mütalaa verebilecek,
  • Kendilerince hatalı ve noksan buldukları eserleri Sulh Hukuk Mahkemesi kararı ile toplatıp imha edebilecekler. Resmi anlayış dışındaki hiçbir İslam yorumuna izin vermeyecekler. Kenan Evren gibi kitaplar yakabilecekler.

Ve daha bir çok şey.

DİB büyüyor.

Yetkileri genişliyor.

Parası, kadrosu artıyor.

Biz Aleviler başta olmak üzere, ülkemizin, demokratik, laik, çağdaş, ilerici, solcu, sosyalist insanları; “din devletten, devlet dinden elini çeksin, laik bir devlette böyle bir kurum olmaz, devlet dini örgütleyemez, finanse edemez, kullanamaz ve aynı zamanda din de devletten beslenemez, laik devletin olanaklarını kullanamaz. Bu kurum lağvedilmelidir.” derken ve bunun için mücadele ederken; AKP, herkese inat “alın size yeni Diyanet” diyor.

Bu, tehlikeli bir durumdur.

Bu, İran’a benzeme çabasıdır.

Bu, şeriata doğru giden yolda “alıştıra-alıştıra” atılan adımlardan biridir.

Ne Almanya’da muhalefet, muhalefet olabilseydi, ne de İran’da… Ne Hitler iktidar olabilirdi, ne de Humeyni.

Halihazırda namaz vakitlerinde çarşılarda, bütün dükkanlar kepenklerini kapatmak zorunda kalıyorlarsa, yarın aynı şey, devlet daireleri, okullar ve kışlalar da da olacaktır.

Eğer örgütlenmezsek, eğer güçlerimiz birleştirmezsek, eğer mücadele edip direnmezsek, ya türban giyip takke takacağız ya da kendimize yeni bir ülke arayacağız.

Bu uzak bir olasılık değil, yarın gibi yakındır. Halkımızı, bu gerçeği bir kez daha görmeye, tedirgin olmaya, uykusuz kalmaya davet ediyoruz.

Saygılarımızla.21.04.2010

Ali BALKIZ

Alevi Bektaşi Federasyonu

Genel Başkanı


20 Nisan 2010

PSAKD Mamak Şb. Aylık Kadın Komisyonu Toplantısı

PSAKD Mamak Şb. Aylık Kadın Komisyonu Toplantısı

18.04.2010-pazar

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Mamak Şubesince her ay düzenli olarak Kadın Komisyonunca yapılan ve özellikle Mamaklı kadınlara yönelik çeşitli konuları içeren çalışmalardan bir diğeri olan; "Alevilikle ilgili sohbet "Yolumuzu öğreniyoruz", " Kültürümüzü yaşatıyoruz" Paneli pazar günü PSAKD. Mamak Şubesine ait kendi salonunda yapıldı..
Alevi Kadınlar Birliğinin katkıları ve katılımıyla gerçekliştirilen panele yüz kişinin katılması ve panelin sonuna kadar dinlemeleri ve sorularıylada katkı sundukları gözlemlenmiştir..

Panel Yöneticisi ve aynı zamanda Kadın Komisyonu Başkanı olarak panelin düzenlenmesine ve başarıyla yönetilip sonuçlandırılmasında büyük emeği geçen Sn; Sultan Aydoğdu'dan edinilen bilgiye göre;

Panelistler
: -Piri ER (araştırmacı yazar)
-Umut GÖK (akademisyen)
-Semah ve Müzik gösterisi


Açılış konuşmasını Sultan Aydoğdu'nun yaptığı; Her ay kadın komisyonuyla derneğimizde yapmış olduğumuz toplantılarımızı, bu ayda konumuz "Alevilik" olmak üzere , Alevi Kadınlar Birliğininde katkılarıyla yapıldığını belirterek;
-Katılımcıların örgütlenmemizde destek olmaları,Aleviliğin Asimile edilişiyle ilgili bilgilendirilmenin yapılacağı;
-Semah, Tiyatro, Bağlama kursları gibi çalışmaların verileceği,
-2 Mayıs 2010 da Afyon termal tesislere gezi düzenleneceği konusunda bilgi verdiği panelde;

-PSAKD Mamak Şb.Başkanı Mustafa Demirtaş'ın konuşması (PSA örgütlülüğü hakkında konuşma yaptı)

-Panelistlerin konuşması -Piri Er : "Anadolu Alevi İnançları" başlıklı bir konuşma yaparak, Anadoluda geçmiş tarihten günümüze Alevi İnanç oluşumunun etkilendikleri ve yaşadıkları olaylar hakkında genel bir bilgilendirme yaptı..

-Umut GÖK :Alevilerin Örgütlenmesi, Alevi kadınlarının örgütlenmesi konusundaki sunumundan özetle şunlar özetlenebilir..
-Alevilerin örgütlenmesi,
-Cem evleri talebimizin artması,
-Cenaze kaldırma yöntemleri geliştirmeliyiz,
-İmparatorluk dan sonra Cumhuriyette Alevilerin etkin olmaları bayağı zor olmuştur,
-Anayasal bir yurttaşlığa ihtiyaç var,
-Yeni Anayasada Alevilik,
-Alevilik, islamın içindemi dışındamı,
-Açılım:Cem evleri, Din dersleri vs.....
-Dedelere ihtiyaç var,
-Gelecek nesilleri bizler belirliyoruz(kültür,aile ortamı,inançlar)
-Aktif kadınlara teşekkürler.

Konuşmaların son bulmasından sonra, soru- cevap bölümüne geçildi..
Panelin son bölümünde ise; PSAKD Mamak Şb.Semah ekibi tarafından, Semah gösterisi yapıldı..
Panelin dağılmasından sonra toplantıya katılanlar tarafından, böyle bir toplantının yapılmasından dolayı memnuniyetlerini dile getirdikleri ve bu tür toplantıların devamlı ve sürekli yapılmasının çok yararlı olacağı yönünde görüş belirtterek memnun ayrıldıkları gözlendi..


Haber Kaynak: PSAKD-Mamak Şb.YKÜ. Sultan Aydoğdu
Haber: Evcioğlu


Toplantıdan Fotoğraflar



25 Ocak 2010

Unutmadık, unutturmayacağız

Unutmadık, unutturmayacağız

Bombalı saldırı sonucu 24 Ocak 1993’te yitirdiğimiz gazetemiz yazarı Uğur Mumcu’yu aramızdan ayrılışının 17. yıldönümünde özlemle andık.

Cumhuriyet

Ankara Bürosu- Cumhuriyet Gazetesi yazarı Uğur Mumcu’nun katledilmesinin 17. yıldönümünde başkentteki ilk tören Batıkent Uğur Mumcu Parkı’nda gerçekleştirildi. Parktaki Mumcu büstü kırmızı karanfillerle süslenirken, parka Mumcu’nun Ulusumuzun bağımsızlığında, bütünlüğünde ve onurunda birleşmezsek ne zaman birleşeceğiz?” ifadesinin yazıldığı bir pankart asıldı. Sabahın erken saatlerinde parka gelen yurttaşlar ellerinde Mumcu’nun fotoğraflarının yanı sıra “Unutmadık, unutturmayacağız”, “Ben tam bağımsız Türkiye’den yanayım” ve “Ben yobazlar, hırsızlar, vurguncular ve çıkarcıların düşmanıyım” yazılı dövizler taşıdı. Bazı yurttaşların ellerinde gazetemizi taşıdıkları gözlendi.

Parktaki tören saygı duruşunun ardından okunan İstiklal Marşı’yla başladı. CHP Batıkent Temsilciliği’nden Zekeriya Vurmaz, Mumcu’yu kaybetmenin verdiği hafifletmenin tek yolunun Mumcu’nun kavgasını verdiği yüksek değerleri devam ettirmekten geçtiğini kaydetti. Vurmaz, “O henüz yaşarken neden öldüreleceğini ağzıyla söylemişti. Ama onu öldüren korkaklar, onu neden öldürdüklerinin arkasında durabiliyorlar mı? Halkın bu yiğit evladına sahip çıkması onları adeta çıldırtıyor” diye konuştu.

Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi Yaşar da Mumcu’nun Türkiye’nin kendi yurttaşları tarafından idare edilmesini, emeğin saygınlığını ve hukukun üstünlüğünü isteyen büyük bir düşünür olduğunu kaydetti. Türkiye’de tam bağımsızlığı savunanların, emeğe saygı duyanların büyük acılar çektiğini ifade eden Yaşar, yurttaşların korku iktidarına karşı tek yürek olmak zorunda olduğunu kaydetti. Yaşar, “Bizim görevimiz böyle günlerde ağlamak değil, böyle günlerde güçlü olduğumuzu, yılmayacağımızı, yıldırılamayacağımızı göstermektir” dedi.

Batıkent’teki anma etkinliğinin ardından Uğur Mumcu’nun evinin olduğu “Uğur Mumcu’nun Sokağı”nda gerçekleştirilen törene geçildi. Mumcu’nun evinin olduğu sokaktaki törene CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, CHP Genel Sekreteri Önder Sav, CHP Genel Başkan Yardımcısı Yılmaz Ateş, bazı CHP ve DSP milletvekilleri, eski DSP Genel Başkanı Zeki Sezer, gazetemiz çalışanları ve çok sayıda yurttaş katıldı. Sokağı dolduran yaklaşık 2 bin yurttaş ellerinde “Unutmayacağız, unutturmayacağız” yazılı pankartlar, yakalarında da Uğur Mumcu’nun fotoğraflarını taşıdı. Yurttaşlar Mumcu’nun saldırıya uğradığı yeri kırmızı karanfillerle donanıtırken, bazı yurttaşlar da yaktıkları mumlarla Mumcu’yu andı. Yurttaşlar, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Devrim şehitleri ölümsüzdür”, “Susma sustukça sıra sana gelecek” sloganları attı.
Beşiktaş’ın taraftar grubu Çarşı’ya üye “Çarşı faili meçhule karşı” yazılı bir pankart açtı.

‘Bekleyişimiz sürüyor’

Mumcu’nun evine giderek eşi Güldal Mumcu ile görüştükten sonra gazetecilerin sorularını yanıtlayan Baykal, “Olayın bağlantıları, doğrudan sorumluları ortaya çıkar. Bu umudumuzu, bu bekleyişimizi sürdürüyoruz” dedi. Baykal, cinayetin üzerinden 17 yıl geçtiğini hatırlatarak hala somut bir sonucun ortaya çıkmadığını söyledi. Kendilerine herhangi bir resmi yetkili tarafından olayla ilgili resmi bir bilgi de verilmediğini anlatan Baykal, şöyle devam etti:

“Biz, Uğur Mumcu’nun niçin öldürüldüğünü çok iyi biliyoruz.
Önemli olan bu bilincin toplum tarafından sahiplenilmesi ve paylaşılmasıdır. Yani bugün önümüze bir isim koymasalar da çete koymasalar da Mumcu’nun, temsil ettiği değerlere karşı bir tertibin kurbanı olduğunu bilmeliyiz. Kim yaptıysa yaptı, onu temsil ettiği temel ilkeler için ortadan kaldırmak istediler. Neydi o temel ilkeler? Türkiye’nin ulusal bütünlüğü, laik, demokratik cumhuriyet, inançların siyasi amaçlarla istismar edilmemesi, terörün, ticaret, din ve siyaset bağlantılarının ortaya çıkartılması, bu konudaki gerçeklerin yılmadan cesaretle kararlılıkla topluma anlatılması. Bu anlayışa tahammül edemediler. Bu anlayışı göze alamadılar. Onların temsil ettiği anlayışı çok ciddi tehdit ettiğini gördüler. Bunun için ortadan kaldırdılar. Biz, Uğur’un aydınlık düşüncesi, çağdaş, ilerici anlayışı, bağımsızlık duygusu, Mustafa Kemal sevgisi, laik, demokratik, bağımsız Türkiye özlemi doğrultusunda verdiği mücadeleye karşı, bu mücadeleyi etkisiz kılmak için iç, dış bazı çevrelerin dayanışması sonucunda bu cinayetin ve suikastın işlendiğini düşünüyoruz. Bu konuda bir tereddütümüz yok.”

‘Büyük bir simgedir Uğur’

Bir gazetecinin “Hala umudunuz var mı?” sorusu üzerine CHP Genel Başkanı Baykal, şunları söyledi:

“Umudumuzu hiç kaybetmedik ama umudumuz bir ifşaattan çok Mumcu’nun temsil ettiği değerlerin gittikçe daha çok sahiplenilmesi. Uğur Mumcu’nun anlattıklarının, aradan bunca yıl geçtikten sonra, 17 yıl oldu onu kaybedeli, belki 20 yıl önce yazdığı yazılarda dile getirdiği bağlantılar, ortaya koyduğu tespitlerin, teşhislerin günümüz için ne kadar önemli, değerli ve yapıcı olduğunu çok açıkça görüyoruz. Şunu inançla söylüyorum; Mumcu, bugün yaşadığı dönemden daha günceldir. Bu herkes için söylenir bir söz değildir ama Uğur Mumcu için bunu söyleyebiliriz. Mumcu, bugünün Türkiye'sine yönelik güncel değerlendirmeler yapmıştır, güncel anlayış sergilemiştir, o bakımdan yaşıyor. Uğur Mumcu’nun değeri, önemi, her geçen gün hepimizin gönlünde, zihninde çok saygın bir yer tutuyor. Artık olay nitelik değiştirdi. Cinayetin ifşaatı olmaktan çıktı. Büyük bir simgedir Uğur. O simge kimliği daha da belirginleşiyor ve netleşiyor. Değeri, önemi her geçen gün daha çok farkediliyor.”

Yurttaşlar “Buradaydık” adlı sinevizyon gösterisini ilgiyle izlemesinin ardından Mumcu’nu eşi ve TBMM Başkanvekili Güldal Mumcu, kızı Özge Mumcu, oğlu Özgür Mumcu, sokaktaki bulunan anıta karanfil bıraktı. Daha sonra yapılan saygı duruşunun ardından yurttaşlar Mumcu’nun sevdiği türküleri Ufuk Karakoç ile hepbirlikte söylediler. Mumcu’nun evinin önündeki törenin ardından da Mumcu’nun gömütünün bulunduğu Cebeci Asri Mezarı’nda bir tören düzenlendi. Mumcu’nun sevenleri, Mumcu’nun mezarını da kırmızı karanfillerle donatarak mum yakarken mezarın üstüne “Unutmadık, unutturmayacağız” yazılı pankartlar bıraktılar. Güldal Mumcu ve çocukları Mumcu’nun gömütüne de gelerek karanfil bırakıp mum yaktı.

Mumcu için dün saat 19.00’da da Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde, “Uğur Mumcu Sesleniyor 2009: Güdümlü Hukuk, Peşin Yargı, Siyasal Kin” başlıklı bir sinevizyon gösterimi yapıldı. Gösterimin ardından Uğur Mumcu Korosu konser verdi. Batıkent Ahmet Taner Kışlalı Konferans Salonu’nda da Gürsel Gökçe’nin hazırladığı “Uğur Mumcu’nun Ardından” başlıklı fotoğraf gösterisi gerçekleştirildi.

Altan Öymen arkadaşını anlattı

ADANA (Cumhuriyet Bürosu) - 17 yıl önce öldürülen yazarımız Uğur Mumcu Adanada anıldı. CUMOKun Mumcu anısına düzenlediği konferansta konuşan Altan Öymen, “Uğur Mumcu’yu öldürdüler ama onun izinden giden binlerce insan var. Türkiye bu karanlıktan kurtulacaktır” dedi.

Mavi Sürmeli Otelinde gerçekleştirilen etkinliğe sendika, meslek odası, siyasi parti ve demokratik kitle örgütü temsilcisiyle Cumhuriyet okurları katıldı. Etkinlikte Uğur Mumcunun yaşamını yansıtan sinevizyon gösterimi gerçekleştirildi. Adana CUMOK Temsilcisi Okan Toygar, Uğur Mumcunun fikirlerinin hâlâ yaşadığına dikkat çekti. Adana CUMOKun Çukurova Aydınlanma Toplantıları kapsamında Uğur Mumcu anısına düzenlediği “Öfkeli Yıllar” konulu konferansta konuşan eski CHP Genel Başkanı, gazeteci-yazar Altan Öymen, yakın bir arkadaşını yitirmiş olmanın üzüntüsünü yaşadığını belirterek suikastın iç yüzünün hâlâ aydınlatılamadığını vurguladı. Öymen, Aradan geçen zamanda 11 hükümet, 7 başbakan, 14 İçişleri bakanı değişti. Yargılamada 3 kişi mahkûm edildi ama bunları kimin yönlendirdiği hâlâ belli değil. Abdi İpekçi de katledilmişti. Onun katili kahraman gibi karşılanıyor. Mumcu yaşarken Ağcanın ilişkilerini sorgulamış, kitaplar yazmıştı. O da birçok aydın gibi öldürüldü. Ocak ayı kötü bir ay. Mumcu’yu öldürdüler ama onun izinden giden binlerce insan var” dedi.

Adaletini 17 yıldır arayan dava

Cumhuriyet gazetesi yazarı Uğur Mumcunun katledilişinin üzerinden geçen 17 yıl boyunca adalete de, kıyımın ve tetikçilerin ardındaki “asıl güce” de ulaşılamadı. Mumcunun aracına bomba konulmasına gözcülük ettiği belirtilen Oğuz Demir ise 17 yıldır firari ve bulunamadı.

Cumhuriyet gazetesi yazarı Uğur Mumcunun katledilişinin üzerinden 17 yıl geçti. Bu süreçte, 13 hükümet, 15 İçişleri Bakanı, 13 Adalet Bakanı değişti ancak olay tüm boyutlarıyla aydınlatılamadı. 7 yıl boyunca faili meçhul dosya olarak tozlu raflarda bekleyen Mumcu suikastı dosyası, İstanbulda terör örgütü Hizbullahın İlim grubuna yönelik 17 Ocak 2000deki operasyonda elde edilen CD ve disketlerdeki bilgiler üzerine yeniden açılabildi. Elde edilen bilgiler ışığında Mumcu suikastının faillerini yakalamak amacıyla 21 Şubat 2000 tarihinde “UMUT” (Uğur Mumcu Uzun Takip) operasyonuna başlandı.

Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı suikastının faili olarak 14 Mayıs 2000de Ankarada gözaltına alınan Necdet Yüksel’in yer göstermesi sonucu, Sincanda çok sayıda patlayıcı ve mühimmat bulundu. Dönemin DGM Savcısı Hamza Keleş, 11 Temmuz 2000de, 9 kişi hakkında idam istemiyle olmak üzere 17 sanık hakkında dava açtı, 111 kişi hakkında takipsizlik kararı verdi.

Mumcunun aracına bombayı yerleştiren Ferhan Özmen, Necdet Yüksel ve Rüştü Aytufanın da aralarında bulunduğu sanıklar, 14 Ağustos 2000de yargılanmaya başlandı. Sanıklar Özmen, Yüksel ve Aytufan, mevcut anayasal düzeni silah zoruyla yıkıp, yerine din kurallarına dayalı devlet kurmak için oluşturulan silahlı çeteye üye olup, anayasal düzeni değiştirmeye cebren teşebbüs ettikleri gerekçesiyle ölüm cezasına çarptırıldı.

Dosyanın temyiz için gittiği Yargıtay 9. Ceza Dairesi, idama mahkûm edilen Yüksel ve Aytufanın cezasını müebbete dönüştürerek onadı, ölüm cezasına çarptırılan Özmenin de aralarında bulunduğu 8 sanık hakkında verilen mahkûmiyet kararlarını ise eksik soruşturma gerekçesiyle bozdu. DGMlerin kapatılması üzerine Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesine devredilen davada, Özmen, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

Dosyanın temyiz için ikinci kez gönderildiği Yargıtay 9. Ceza Dairesi, sanık Özmen’in ağırlaştırılmış müebbete çarptırılması kararını onadı. Böylece Mumcu suikastı yönünden dosya kesinleşmiş oldu. Ancak dosya kapsamında Ferhan Özmen dışında da tutuklu hiç kimse kalmadı.

17 yıl süren firar

-Mumcunun aracına bomba konulmasına gözcülük ettiği belirtilen Oğuz Demir ise 17 yıldır firari ve bulunamadı.
-Demir
in İrana kaçtığı yönünde belirlemeler yapıldı. Ancak bugüne değin Demirin bu ülkede olup, olmadığının kesinleştirilmesi ve iadesi konusunda adım atılmadı.
-
Cinayetin hükümlülerinden olan ve 2005 yılında tahliye edilen Mehmet Ali Tekine Küçükçekmece Kaymakamlığı’ndan 2 bin TL’lik yardım yapıldığı ortaya çıktı.
-Davada 12 yıl hapse mahkûm olan
Muzaffer Dağdeviren ise alacak-verecek meselesi yüzünden çıkan silahlı çatışmada öldürülmüştü.

FOTO GALERİ İÇİN TIKLAYINIZ

TÜRKİYE'NİN ACI GÜNÜ: 24 OCAK

Cumhuriyet-24 Ocak 2010