Travma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Travma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2010

ÖRSELENMEK VE UNUTMAK ÇELİŞKİSİNDE "SİVAS OLAYLARI" - 2 -


ÖRSELENMEK VE UNUTMAK ÇELİŞKİSİNDE "SİVAS OLAYLARI" - 2 -

TELEVİZYONLARDAN ADETA CANLI YAYINDA İZLENEN SALDIRI, İZLEYENLERİ DE ÇARESİZ BIRAKTI

Sivas olaylarına örselenme penceresinden bakış

ÖRSELENMEK VE UNUTMAK ÇELİŞKİSİNDE "SİVAS OLAYLARI"

Ve sonra her şey bitti. Arkadaşlar öldü. Kurtulanlar oldu; kurtulduğuna sevinemedi hiçbiri, hiçbir zaman... Yangından kurtulmanın utancı içindeydiler. Daha ilk dakikalardan başlayan unutturma çabaları, travma ile ilişkili ortaya çıkan süreğen nitelikli ruhsal örselenmenin giderek ağırlaşmasına, kalıcılaşmasına yol açtı. Bu noktada anlamlandırmanın gerçekleşmesi, muhasebenin tamamlanması için sorulacak soruların sayısı giderek arttı.

Ne, neden, ne için, nasıl, ne oluyor, nasıl olabilir, ne olacak, kim, kiminle, kimin için, amaç ne? Dönemin egemen siyasilerinin bazı kesimlere ders vermek için göz yumdukları bir 'Provokasyon' muydu? Kimilerine göre ise bir komplo'ydu, kimin yaptığı bir türlü anlaşılmayan. Bazıları gerici-dinci çevrelerle uzlaşmacı politikaların beklenen bir sonucu olduğunu vurguluyordu. Evet gerçekten olayların iç yüzü neydi? Hangisiydi. Hepsi ya da hiçbiri miydi?

ÖRSELENMEK VE UNUTMAK ÇELİŞKİSİNDE "SİVAS OLAYLARI" Muhasebe yapmanın zorlaştığı ilk nokta bu yaşananların adının ne olduğuydu. Bu bir 'felaket' miydi? Yoksa 'katliam' mıydı? Bir 'facia' olarak adlandırmak mı daha doğru olurdu? Entellektüelize edilmiş bir söylemle bu olsa olsa bir 'toplu öldürüm' olabilirdi. Yoksa sadece bir 'olay' mıydı? Öfkeli ifadelerde yer alan biçimiyle bir 'canavarlık' mıydı, ya da 'cinayet' miydi? Belki de hepsi birdendi. Olayları anlamlandırmadaki güçlük, belirsizlik ya da yanlılık yeni kavramlar üretmeye de zorluyordu tartışanları. Çok şey söylenmeye ve yazılmaya başlandı. En net anlatımıyla bu gerici bir siyasal kalkışma mıydı? Ya da yalnızca bundan mı ibaretti? Bazı çevreler beylik söylemle Cumhuriyetin temellerine yönelik bir saldırı olarak tanımlamayı tercih ettiler. Bazı siyasal muhalefet çevreleri yalnızca mülki amiri hedef göstererek 'iktidarsızlığın, basiretsizliğin sonunda yaşanan bir komplikasyon' olarak tanımladılar. Dönemin egemen siyasilerinin bazı kesimlere ders vermek için göz yumdukları bir 'Provokasyon' muydu yoksa, en klişe biçimiyle karanlık dış güçlere havale edilen? Kimilerine göre ise bir 'komplo'ydu, kimin yaptığı bir türlü anlaşılmayan. Bazıları gerici-dinci çevrelerle sürdürülen, ödün veren, uzlaşmacı politikaların beklenen bir sonucu olduğunu vurguluyorlardı. Yoksa kitle psikolojisinin kontrol edilmesi güç dürtüselliğinin bir biçimi miydi? Evet gerçekten olayların iç yüzü neydi? Hangisiydi. Hepsi ya da hiç biri miydi? Tüm bunlar bu olayların muhasebesini yapılmasında ne denli zor bir yerde durulduğunu ve toplumsal bellekte kilitlenen bu siyasal travmanın işlenerek yerleşmesi gereken yere gitmesinin ne denli güç ve aynı zamanda gerekli olduğunu göstermektedir. Aslında Sivas olaylarının yaşanış biçimi, 8 saati aşkın bir süre devam eden ve 37 insanın ölümüyle sonuçlanan arbedenin atmosferinin bu travmaya ilişkin bilgi işleme sürecindeki tıkanmanın ve güçlüğün en önemli kaynağı olduğunu söylememiz gerekir. Yukarıda sözü edilenler ise ancak bu tıkanıklığı daha da zorlaştırma ve karmaşıklaştırma işlevi yüklenebilirler.

ÖRSELENMEK VE UNUTMAK ÇELİŞKİSİNDE "SİVAS OLAYLARI" Olayların hemen sonrasında ulusal basında ve kamuoyunda tartışmalar başladı. Ne yazık ki gerçekleşen tartışmaların yaşanan bu acı deneyimin nedenselliğini ve mağdurunun-mağdur yakınlarının yangınını söndürecek biçimde sürdürüldüğünü söylemek oldukça güç.

Örseleyici bir deneyimin bireyin ruhsal dünyasındaki etkilerinin en aza indirilmesi için gerekenlerin başında mağdurunun bu deneyime anlam verebilmesi gelir.. Ne olduğunu anlayabilmesi, "neden ben?" sorusunun yanıtını bulabilmesi, daha doğrusu bu güne dek getirdiği ve var kalışının kaynağı olan temel inançlarına asimile edebilmesi ile olanaklıdır. Bunun gerçekleşmesi, yaralarının sarılması, kaybolan adalet duygusunun yeniden kurulması, olayın suçlularının -her aşamada- açığa çıkarılarak gereken cezanın verilmesi, bu örselenmenin ortadan kalkması için uygun bir iyileşme ortamının, yani uygun toplumsal ve siyasal koşulların oluşturulması, temel yaşam gereksinimlerinin ve güvenliklerinin sağlanması ile olanaklıdır. Daha ilk dakikalardan başlayan unutturma çabaları travma ile ilişkili ortaya çıkan süreğen nitelikli ruhsal örselenmenin giderek ağırlaşmasına, kalıcılaşmasına yol açacaktır. Bu noktada anlamlandırmanın gerçekleşmesi, muhasebenin tamamlanması için sorulacak soruların sayısı giderek artıyor. Ne, neden, ne için, nasıl, ne oluyor, nasıl olabilir, ne olacak, Kim, Kiminle, kimin için, amaç ne? ....

Bu sorulara yanıt bulmanın üç yolu var. Önce içerdeki sesleri duymak. Yananlar, yangından kurtulanlar ne diyor. Sonra dışarıdakiler, kapının hemen dışında, Madımak'ı değişik uzaklıklardan izleyenler? Bir de en dışarıdakiler. Ankara'dakiler, İstanbul'dakiler, siyasiler, yöneticiler...

İÇERDEN GELEN SESLER...

Olayların hemen başlangıcında insanlar umutluydular. Dışarıda gelen gürültüye inat sohbet ediyorlardı. Sıkışan zamanlarını iyi geçirmeye çalışıyorlar ve umutla bekliyorlardı. "Nasılsa dağıtırlar, dağıtacaklardır" diyorlardı birbirlerine. "Tokattan, Kayseri'den yardım geliyor, bizi kurtaracaklar" diyorlardı. Umutluydular. "İnönü güvence verdi, bizlerin kılına bile zarar gelmeden kurtulacağız". Saatler ilerledikçe kaygıları artmaya başladı. Tedirginlik yükseldi. İç konuşmaları değişmeye başladı. Kaygı belirsizlik ve sabırsızlık vardı. "Bu azgın güruh can almadan gitmeyecek" diyorlardı artık. Ölüm korkusu, ölümle savaşmak ve ölümle hesaplaşmak akıllara düşüyordu yavaş yavaş. Şairler, üç şair merdivende otururken tedirgindi. Ellerinde sopalarla bekliyorlardı bir yandan.. "Öleceğiz" diyorlardı. Bir yandan ise "korkak ölmek istemiyorlardı.

ÖRSELENMEK VE UNUTMAK ÇELİŞKİSİNDE "SİVAS OLAYLARI" ÖRSELENMEK VE UNUTMAK ÇELİŞKİSİNDE "SİVAS OLAYLARI"

Ve sonra her şey bitti. Arkadaşlar öldü. Kurtulanlar oldu. Kurtulduğuna sevinemedi hiçbiri, hiçbir zaman.. Yangından kurtulmanın utancı içindeydiler. "Sivas'ta kurban bizlerdik. Yarın kim ve nerede bilemem. Bildiğimiz tek şey artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak..." diyorlardı.


Sivas Katliamı konusunda yapılmış ve yurtdışında bilimsel bir dergide yayınlanmış bir psikiyatrik araştırma (1)

Sivas Olayları ve ruhsal sonuçları

2 Temmuz 1993 Sivas katliamının kolaylıkla unutulacağını sanmıyorum. Olayların üzerinden 14 yıl geçmesine rağmen bir çok alandaki izlerinin halen sürmekte olduğunu biliyoruz. Bunun en önemlilerinden birisi olayı yaşayan ve tanık olanların gösterdiği ruhsal tepkiler.

O dönem Ankara Üniversitesi'nde çalışan, şu anda Marmara Üniversitesinde olan Prof. Dr. Mehmet Sungur ile aynı zamanda olayların tanığı olan ve o dönem Cumhuriyet Üniversitesi'nde çalışmakta olan ve şu anda Gazi Üniversitesinde çalışan Doç. Dr. Burhanettin Kaya'nın Sivas olaylarını yaşayan, tanık olan ve yakılan otelden kurtulanlar üzerinde yaptıkları uzunlamasına araştırma bu konuda önemli ipuçları sunuyor. Bu araştırma felaketlere maruz kalan insanlarda görülen ve travma sonrası stres bozukluğu olarak adlandırılan hastalığı inceliyor.

Çalışma Deseni

Bu çalışmada Sivas olaylarına değişik biçimlerde maruz kalan bireylerde TSSB'nun başlangıcı ve uzun dönemdeki seyri araştırılmıştır. Sivas'ta yaşanan olaylara değişik biçimlerde maruz kalan 79 kişi, travmanın şiddetine göre üç ayrı grupta ele alınmıştır.

a) Yanan Madımak Oteli'nde bulunanların oluşturduğu grup: Otelden 39 kişi kurtuldu. Bunların sekizi değişik derecelerde yaralanmışlardı. Kurtulanlardan ulaşılabilen 27 kişi çalışmanın başlangıç aşamasında değerlendirildi. Bu grup tüm olguların yüzde 35'ini oluşturuyordu ve travmaya en yüksek derecede maruz kalan bireylerden oluşuyordu.

b) Kültür Merkezi grubu: Sanatsal etkinliklerin gerçekleştirildiği ve taşlı sopalı saldırıya uğrayan, kültür merkezinde bulunan izleyicilerden oluşuyordu. Ulaşılabilen 34 kişi çalışmaya alındı. Bu grup tüm olguların yüzde 43'ünü oluşturuyordu. Bu olguların bir kısmı hafif derecede yaralanmıştı. Uğradıkları travmanın şiddeti otel grubundan daha düşük, hastane grubundan daha yüksek olarak kabul edildi.

c) Hastane grubu: Bu grup ölülerin ve yaralıların getirildiği Cumhuriyet Üniversitesi Hastanesinde çalışan ve olay günü nöbetçi olan sağlık çalışanlarından oluşmaktaydı. Bu gruptaki olgular cesetlerle karşılaşmışlar ve yaralılara acil tedavi girişimlerinde bulunmuşlardı. Bu grup tüm olguların yüzde 22'sini oluşturuyordu ve travmaya en düşük şiddette maruz kalan gruptu.

ÖRSELENMEK VE UNUTMAK ÇELİŞKİSİNDE "SİVAS OLAYLARI"

Bu araştırma dört aşamada yapılmıştır. Çalışmaya alınan olgular 45.gün - 6.ay -12.ay. -18.ay olmak üzere 4 aşamada değerlendirilmiştir. İlk değerlendirme akut etkileri, 2. değerlendirme kronik ve gecikmiş olguları saptamak amacını taşımaktadır. 12. aydaki değerlendirme yıldönümünün belirtilerde ne tür değişikliklere neden olduğunu, 18. aydaki değerlendirme ise mahkeme sonuçlarının ruhsal tepkileri nasıl etkilediğini saptamayı hedefliyor.

Çalışmada 1. aşamada gruplar arasında oransal olarak bir fark olmakla birlikte istatistiksel yönden bir fark bulunmamıştır. Bu sonuç travmaya verilen ilk tepkinin bir hastalık değil, doğal psikolojik bir tepki olduğunu göstermektedir. 2. aşama ve sonrasında ise otelden kurtulanlardan oluşan grup ile diğer gruplar arasında anlamlı bir fark olduğu saptanmıştır. Araştırmacılar bu sonucun TSSB oluşumunda en önemli faktörün travmanın şiddeti olduğu varsayımını doğruladığını belirtmektedirler. 3.aşamada olayın yıldönümünde olayları yeniden anımsamanın TSSB belirtilerini alevlendirdiği saptanmıştır. Bu dönemde azalma eğilimi gösteren ruhsal tepkiler yeniden artmaya başlamıştır. 4. aşamadaki değerlendirme mahkeme sonuçlandıktan sonra yapılmıştır. Bu değerlendirmede otel grubunda daha fazla olmak üzere tüm gruplarda hastalığı gösteren olguların sayısında bir artış gözlenmiştir. Araştırmacılar bu sonucu mahkeme sonuçlarının travmaya uğrayanlarda yarattığı hayal kırıklığı ve hoşnutsuzlukla açıklamışlardır.

ÖRSELENMEK VE UNUTMAK ÇELİŞKİSİNDE "SİVAS OLAYLARI"

TSSB'nin görülme biçimleri,sıklığı ve oranlarına bakıldığında olguların yüzde 50.5 'inde bozukluğun saptanmadığı, yüzde 20.3'ünde akut TSSB'nin oluştuğu, yüzde 12.7'sinde kronikleştiği, yüzde 16.5'inde gecikmiş tipinin ortaya çıktığı olduğu gözlenmiştir. Olguların yarısı TSSB'nin farklı biçimlerini göstermiştir

ÖRSELENMEK VE UNUTMAK ÇELİŞKİSİNDE "SİVAS OLAYLARI"

TSSB saptanan olgularda da bilinen 3 formun dışında akut tekrarlayıcı, kronik inatçı, kronik iyileşen, gecikmiş inatçı, gecikmiş iyileşen biçiminde tanımlanan alt formlar gözlenmiştir. Bu durumun oluşmasında, travma öncesi ve travma sonrasındaki bazı etkenlerin belirleyici rol oynadığı görülmüştür. Kronikleşmede belirleyici olan olay öncesi ve sonrası etkenler bozukluğun seyrini etkileme noktasında önemli görünmektedir.

ÖRSELENMEK VE UNUTMAK ÇELİŞKİSİNDE "SİVAS OLAYLARI"

03.07.2007

DOÇ.DR. BURHANETTIN KAYA

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilimdalı

KAYNAK: BİRGÜN GAZETESİ



23 Haziran 2010

Kötü Tanıklar: Dünya Kamuoyu


Kötü Tanıklar: Dünya Kamuoyu

http://www.kerkuk.net/lib/photographs/57093.jpg

EvcioğluHaber; Bianet- İnternet haber sitesinde 29 Nisan 2003 de, Sn; İncilay CANGÖZ'ün Irak'ta yaşanan savaş ve şiddet ortamına ilişkin yazdığı yazıda; insanların yaşadığı travmaların acısını hiç bir zaman unutmadıklarını ve ömür boyu bu acıyı bilinçlerinde taşıdıklarını ifade etmektedir..

Bu gün 23.06.2010. Yani yedi yıl önce yazılmış bir yazının konusuna bakıldığında, bu gün dünyanın her köşesinde ve ülkemizde yaşanan olaylar binlerce ve milyonlarca insana yeni, yeni acı, ölüm ve ömür boyu unutamayacı travmalar yaşatmakta ve yeni düşmanlıkları yaratmaktadır...
İşte sizlere yedi yıl önce yazılmış aşağıdaki okuyacağınız yazıyla, sözde "barış ve demokrasi" getireceğiz söylemlerinin ardında yaşanan Savaş,Kan ve gözyaşına başta gazeteciler olmak üzere bizlerin kötü tanıklığına ve bu kötü gidişatın durulmasına yetmedinin tanımıdır..

İşte bu güzel yazı;


Eskişehir - BİA Haber Merkezi

Savaş, çatışma ve kriz durumlarında gazetecilerin tanıklıkları; neleri aktardıkları, neleri aktarmadıkları, bilinçli veya bilinçsizce kimin tarafında saf tuttukları önem kazanıyor.

Güçlüyü mü haber yapmalı, yoksa güçsüzün acısını mı aktarmalı?

Prof. Dr. Cem Kaptanoğlu* "Üniversite ve Savaş" başlıklı bir panelde savaşın bir travma olduğunu belirtirken; insanın travmanın izlerini tüm yaşamı boyunca taşıyacağını dile getirdi.

Travmanın etkilerini ve dinamiklerini anlatan Kaptanoğlu, dolaylı olarak da Irak'taki aktif çatışmaların bitmesinden sonra kurulacak siyasi otoriteyle bu kaos ortamının sona ereceğini; egemen söylemde örtük ve aleni yollarla sıklıkla ifade edilen Iraklıları, "ferah" ve "özgür", "varsıl" günleri beklediğini düşünmemizin ne kadar yanıltıcı olduğunu fark ettirdi.

Kaptanoğlu'nun konuşmasının dinleyiciler açısından çok önemli olan bir noktası vardı ki; travmanın atlatılmasında ve olası travmaların engellenmesinde "tanıkların çok önemli" olduğu bilgisiydi.

İyi ve kötü tanıklar

Kaptanoğlu bunu "iyi" veya "kötü tanık" olma kavramlarıyla ifade etti. "İyi tanıklar" yani tepki gösteren, doğrunun ve adil olanın yanında olan, toplumsal adalet için mücadele eden yani, inisiyatif koyabilen tanıklar, travmanın derinleşmesini ve tekrarlanmasını engelleme gücüne sahip olabiliyor.

Örneğin işkenceyi ört-bas etmeyen doktorlarla, bu uygulamalara tepki gösteren sivil toplum kuruluşlarıyla, vatandaşlarla bu tarz uygulamalar azalabilir.

Tüm dünya olarak Amerika'nın Irak'a hiçbir ikna edici kanıtı olmaksızın teknoloji harikası insan öldürme makineleriyle saldırmasına, ardından da dünyanın en değerli tarihi ve kültürel zenginliği arasında kabul gören eserlerin talan edilmesine göz yummasına tanığız.

Hemen belirtmek gerekir ki, tüm dünya olarak çok kötü tanıklarız. Her ne kadar değişik coğrafyalardan barış severler "savaşa hayır" diyen seslerini duyurmaya çalışıyorlarsa da azınlıkta kaldıkları için de ciddi yaptırımları olamıyor. Bunların dışında kalan ezici çoğunluk ise olan-biteni sesiz sakin izliyor birer edilgin ve kötü tanık olarak.

İnsanlar ilaçsızlıktan ölüyorsa

Sadece Bağdat'taki hastanelerden gelen görüntüler bile insanlık ayıbını hissetmeye yetecek boyutlarda... Ama dünya kamuoyu hissetmiyor. Egemen söylemin ve edimin, yıllarca Saddam gibi bir diktatörün ve ülkesinin ambargoya layık olduğu şeklindeki argümanın artık meşru bir dayanağı da yok, sorun Saddam ise artık o da yok.

Bugün hâlâ Irak'taki hastalar ilaçsızlık yüzünden ölüyorsa, acıya mahkum oluyorsa; savaş yüzünden pek çok kadın erken doğum yapıyorsa ve bu bebekler sadece teknik donanım ve ilaç eksikliğinden yaşayamıyorsa tüm dünya insanları olarak artık hepimizin insanlığımızdan utanç duymasının zamanıdır.

CNN Türk televizyonunda Bağdat'taki Kadın ve Çocuk Hastanesi’nde genç bir doktor artık çaresizlikten gözyaşları dökerken "biz kimseden hiçbir şey istemiyoruz, kendimize yetecek kadar petrolümüz var sadece bunu istiyoruz" diyor.

Görünürde çatışmalar bitmiş durumda, kaldı ki savaş ortamında da, tüm dünya insani yardım ve tıbbi destek konusunda bu kadar duyarsız kalmak zorunda mı?

Bölgeye gerekli ilaç, tıbbi malzeme ulaştırılması hatta gönüllü hemşire, doktor veya farklı meslek gruplarından insanların destek vermesinin önü açılması bu kadar mı zor?

Nerede bu uluslararası yardım kuruluşları?

Siyasiler ve askerler kozlarını paylaşırken ilke düzeyinde hastanelerin özel olarak korunması, sağlık hizmetlerinin aksamaması bu kadar mı olanaksız?

Şıklıkta ve sosyal etkinlikte medyanın sıklıkla konuğu olan dünya "first lady"leri nerede? Kadın duyarlılığının ve dayanışmasının birleşmesi için bundan daha iyi bir fırsat olabilir mi?

Doğum sancılarını, erken doğan bebeğinin yaşam mücadelesini, savruk bir kurşunla yaralanan çocuğunun acısı ilaçsızlık yüzünden dindirilemeyen bir annenin dramını en iyi bir başka annelerin anlaması beklenir; ama anlaşıl(a)mıyor?

Kısacası kötü tanıklarız, hem de çok kötü...

Gazeteciler

Olayların bir başka önemli tanıkları ise gazeteciler. İşte bu tarz, savaş, çatışma ve kriz gibi durumlarda gazetecilerin tanıklıkları; neleri haber olarak aktardıkları neleri ise aktarmadıkları, bilinçli veya bilinçsizce kimin tarafında saf tuttukları çok daha önemli bir konu oluyor.

Bir başka şekilde ifade etmek de mümkün, güçlünün propaganda ya da halkla ilişkiler çalışmalarına destek verici tarzda mı haber yapmalı, yoksa güçsüzün acısını mı aktarmalı?

Nerede yer almak veya ne yapılmak istendiğinin yanıtı doğal olarak bu sorunun da yanıtını oluşturuyor. Amerikan askerlerinin içine gömülerek, sahip oldukları teknoloji ve profesyonellik karşısında gözleri kamaşarak olayın güçlü tarafını ekranlara taşımak da mümkün; olanca tehlikesine karşın bağımsız kalmayı tercih ederek Irak halkıyla empati kurulmasını sağlayacak, savaşın acısını yansıtan hatta iz bırakan tarihi belgeler arasında yer alacak haber ve fotoğraflar üretmek de mümkün.

Bugün pek çok insan Vietnam'ın acısını cesur ve insani duyarlılığı kaybetmemiş gazeteciler sayesinde biliyor. Yani, iyi tanıklıklar Vietnam'ın unutulmasına izin vermiyor; tarihte bu insanlara hak ettikleri onuru bahşediyor.

Bugün Amerikan askerlerinin ruh halini ve teknoloji üstünlüğünü görüntüleyen gazetecilerden ya da barışa duyarsız kalan insanlardan kaçı tarih sahnesinde ve hangi rolle yer bulabilecek? (İC/NM)

* Prof. Dr. Cem Kaptanoğlu: Osmangazi Üniversitesi, Tıp Fakültesi Psikiyatr Bölümü öğretim üyesi ve Bölüm Başkanı.

* Yrd. Doç. Dr. İncilay Cangöz: Anadolu Üniversitesi, İletişim Fakültesi


http://bianet.org/

3 Ocak 2010

Tedavisi en pahalı 10 hastalık

Tedavisi en pahalı 10 hastalık

Amerika'nın ünlü ekonomi dergisi Forbes, tedavisi en pahalı 10 hastalığın listesini yayımladı.

Derginin haberine göre Michigan'daki Altarum Enstitüsü'nde görevli sağlık ekonomisti Charles Roehrig'in hazırladığı listede tedavisi en pahalı hastalığın ruhsal bozukluklar olduğu belirtiliyor. Bu hastalıkların tedavisi yanında ilaçları da oldukça pahalı.




Tedavisi en pahalı 10 hastalık


Ruh sağlığı bozuklukları

Hükümet, bu hastalığın tedavisine yaklaşık 142,2 milyar dolar harcıyor. Yıllık artan harcama oranı ise yüzde 6. Alzheimer ve Parkinson hastalığı, depresyon, bunalım ve şizofreni gibi hastalıklar ruh sağlığı bozuklukları arasında yer alıyor. Psikiyatrik bozukluklar için maliyet artışı, faydası sınırlı olmasına rağmen yeni çıkan pahalı ilaçlar ile yükseliyor.

Kalp hastalıkları

Hükümet, bu hastalığın tedavisine yaklaşık 123,1 milyar dolar harcıyor. Yıllık artan harcama oranı yüzde 5. Kalp krizleri halen ülkelerin bir numaralı ölüm nedeni. Ancak, bu hastalığın masrafları düşen bir ortalamada ilerliyor. Çünkü, daha az insan sigara içiyor. Sigara kalp krizi için büyük bir risk faktörü. Kolesterol düşürücü ilaçlar da kalp krizlerini önleyebilir.

Travma (Zihin sarsıntısı)

Bu hastalığın tedavisine yaklaşık 100,2 milyar dolar harcanıyor. Arabalar artık daha güvenli olmasına rağmen, travma maliyetleri artmaya devam ediyor. Çünkü, her vakayı tedavi etmek için daha fazla para gerekiyor. Bilgisayarlı tomografi taramaları ve diğer teşhis amaçlı testler çok fazla paraya mal oluyor.

Kanser

Hükümet, bu hastalığın tedavisine yaklaşık 99,4 milyar dolar harcıyor. Yıllık artan harcama oranı yüzde 7. 1996 yılından 2005 yılına kadar tüm tıp maliyetlerinin artmasıyla tüm kanser tedavilerinin maliyeti de artış gösterdi. Ancak, kolon, göğüs ve prostat kanserlerinin tedavi maliyetleri iki haneli oranlarda arttı.

Göğüs hastalıkları

Bu hastalığın tedavisine harcanan miktar 64,6 milyar dolar iken, yıllık artan harcama oranı yüzde 6. Akciğer hastalıklarının bu kategorisinde astım, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) bulunuyor. KOAH'ın maliyetleri, sigara içme oranlarında azalma ve birkaç iyi tedavinin varlığından dolayı yavaş yavaş artıyor.

Hipertansiyon

Hükümet bu hastalığın tedavisine yaklaşık 50,2 milyar dolar harcıyor. Yıllık artan harcama oranı yüzde 9. Yüksek kan basıncı üzerindeki maliyetler sürekli yukarı doğru tırmanıyor. Çünkü, doktorlar hastaları çoklu ilaçlarla daha saldırganca tedavi ediyor. Bu zaman periyodu boyunca, Norvacs gibi popüler birçok pahalı markalı kan basıncı ilacı bulunuyor. Eğer doktorlar, daha ucuz muadil ilaçlara geçerse, bu maliyetler gelecekte düşebilir.

Osteoartrit

Hükümet, bu hastalığın tedavisine yaklaşık 48 milyar dolar harcıyor. Yıllık artan harcama oranı yüzde 8. Kambur bel çizgisi artritlerin niçin maliyetinin arttığının bir sebebi olabilir. Obezite de artritler için büyük bir risk faktörü. Vioxx ve Celebrex gibi pahalı ilaçların ise 2000 yıllarında tedaviye eklenmesiyle masraflar daha da arttı. Vioxx isimli ilaç, 2004 yılında kalp krizi riskini artırdığına dair bağlantı ortaya çıkınca piyasadan toplatıldı. Pfizer tarafından satılan Celebrex ise toplatılan ilaç kadar popüler değil.

Sırt problemleri

Hükümet sırt problemlerinin tedavisine yaklaşık 40,1 milyar dolar harcıyor. Yıllık artan harcama oranı yüzde 9. Maliyetin büyük çoğunluğunu omurilik ameliyatları oluşturuyor. Bir nedeni ise sırt ameliyatlarının giderek daha karmaşık ve pahalı olması. Sırt ağrısını tedavi etmek için narkotik ilaçlar daha fazla popüler oluyor. American Medical Association dergisinde yayınlanan bir çalışma, tüm harcamaların insanların daha iyi hissetmesine yardımcı olmadığını göstermiş.

Böbrek hastalığı

Hükümetin böbrek hastalığının tedavisi için ödediği miktar ise yaklaşık 35,9 milyar dolar. Yıllık artan harcama oranı yüzde 13. Diyalizin icadı böbrek yetmezliği tedavisinin biçimini değiştirdi. Böbrek hastalığı için diğer pahalı tedavi ise eritropoietin hormonu (EPO), böbrek hastalarındaki kansızlığın tedavisi için Amgen firması tarafından geliştirilmiş bir ilaçtır.

Şeker hastalığı

Hükümet, şeker hastalığının tedavisine yılda yaklaşık 35,8 milyar dolar harcıyor. Yıllık artan harcama oranı yüzde 8 civarında. Yaklaşık 24 milyon Amerikalı şeker hastası varken, Türkiye'de ise bu rakam tahminen 3 milyon 200 bin. Ancak, bu sayı obezitenin yayılmasıyla her geçen yıl daha da artıyor. Maliyetlerin daha yüksek olmamasının nedeni ise şeker hastalığı ölümlerinin birçoğunun kalp hastalığından kaynaklanıyor olması. Bunun maliyeti de ayrı olarak değerlendiriliyor.

http://www.hurriyet.com.tr/