Sivas Katliamı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sivas Katliamı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2010

ÖRSELENMEK VE UNUTMAK ÇELİŞKİSİNDE "SİVAS OLAYLARI" - 2 -


ÖRSELENMEK VE UNUTMAK ÇELİŞKİSİNDE "SİVAS OLAYLARI" - 2 -

TELEVİZYONLARDAN ADETA CANLI YAYINDA İZLENEN SALDIRI, İZLEYENLERİ DE ÇARESİZ BIRAKTI

Sivas olaylarına örselenme penceresinden bakış

ÖRSELENMEK VE UNUTMAK ÇELİŞKİSİNDE "SİVAS OLAYLARI"

Ve sonra her şey bitti. Arkadaşlar öldü. Kurtulanlar oldu; kurtulduğuna sevinemedi hiçbiri, hiçbir zaman... Yangından kurtulmanın utancı içindeydiler. Daha ilk dakikalardan başlayan unutturma çabaları, travma ile ilişkili ortaya çıkan süreğen nitelikli ruhsal örselenmenin giderek ağırlaşmasına, kalıcılaşmasına yol açtı. Bu noktada anlamlandırmanın gerçekleşmesi, muhasebenin tamamlanması için sorulacak soruların sayısı giderek arttı.

Ne, neden, ne için, nasıl, ne oluyor, nasıl olabilir, ne olacak, kim, kiminle, kimin için, amaç ne? Dönemin egemen siyasilerinin bazı kesimlere ders vermek için göz yumdukları bir 'Provokasyon' muydu? Kimilerine göre ise bir komplo'ydu, kimin yaptığı bir türlü anlaşılmayan. Bazıları gerici-dinci çevrelerle uzlaşmacı politikaların beklenen bir sonucu olduğunu vurguluyordu. Evet gerçekten olayların iç yüzü neydi? Hangisiydi. Hepsi ya da hiçbiri miydi?

ÖRSELENMEK VE UNUTMAK ÇELİŞKİSİNDE "SİVAS OLAYLARI" Muhasebe yapmanın zorlaştığı ilk nokta bu yaşananların adının ne olduğuydu. Bu bir 'felaket' miydi? Yoksa 'katliam' mıydı? Bir 'facia' olarak adlandırmak mı daha doğru olurdu? Entellektüelize edilmiş bir söylemle bu olsa olsa bir 'toplu öldürüm' olabilirdi. Yoksa sadece bir 'olay' mıydı? Öfkeli ifadelerde yer alan biçimiyle bir 'canavarlık' mıydı, ya da 'cinayet' miydi? Belki de hepsi birdendi. Olayları anlamlandırmadaki güçlük, belirsizlik ya da yanlılık yeni kavramlar üretmeye de zorluyordu tartışanları. Çok şey söylenmeye ve yazılmaya başlandı. En net anlatımıyla bu gerici bir siyasal kalkışma mıydı? Ya da yalnızca bundan mı ibaretti? Bazı çevreler beylik söylemle Cumhuriyetin temellerine yönelik bir saldırı olarak tanımlamayı tercih ettiler. Bazı siyasal muhalefet çevreleri yalnızca mülki amiri hedef göstererek 'iktidarsızlığın, basiretsizliğin sonunda yaşanan bir komplikasyon' olarak tanımladılar. Dönemin egemen siyasilerinin bazı kesimlere ders vermek için göz yumdukları bir 'Provokasyon' muydu yoksa, en klişe biçimiyle karanlık dış güçlere havale edilen? Kimilerine göre ise bir 'komplo'ydu, kimin yaptığı bir türlü anlaşılmayan. Bazıları gerici-dinci çevrelerle sürdürülen, ödün veren, uzlaşmacı politikaların beklenen bir sonucu olduğunu vurguluyorlardı. Yoksa kitle psikolojisinin kontrol edilmesi güç dürtüselliğinin bir biçimi miydi? Evet gerçekten olayların iç yüzü neydi? Hangisiydi. Hepsi ya da hiç biri miydi? Tüm bunlar bu olayların muhasebesini yapılmasında ne denli zor bir yerde durulduğunu ve toplumsal bellekte kilitlenen bu siyasal travmanın işlenerek yerleşmesi gereken yere gitmesinin ne denli güç ve aynı zamanda gerekli olduğunu göstermektedir. Aslında Sivas olaylarının yaşanış biçimi, 8 saati aşkın bir süre devam eden ve 37 insanın ölümüyle sonuçlanan arbedenin atmosferinin bu travmaya ilişkin bilgi işleme sürecindeki tıkanmanın ve güçlüğün en önemli kaynağı olduğunu söylememiz gerekir. Yukarıda sözü edilenler ise ancak bu tıkanıklığı daha da zorlaştırma ve karmaşıklaştırma işlevi yüklenebilirler.

ÖRSELENMEK VE UNUTMAK ÇELİŞKİSİNDE "SİVAS OLAYLARI" Olayların hemen sonrasında ulusal basında ve kamuoyunda tartışmalar başladı. Ne yazık ki gerçekleşen tartışmaların yaşanan bu acı deneyimin nedenselliğini ve mağdurunun-mağdur yakınlarının yangınını söndürecek biçimde sürdürüldüğünü söylemek oldukça güç.

Örseleyici bir deneyimin bireyin ruhsal dünyasındaki etkilerinin en aza indirilmesi için gerekenlerin başında mağdurunun bu deneyime anlam verebilmesi gelir.. Ne olduğunu anlayabilmesi, "neden ben?" sorusunun yanıtını bulabilmesi, daha doğrusu bu güne dek getirdiği ve var kalışının kaynağı olan temel inançlarına asimile edebilmesi ile olanaklıdır. Bunun gerçekleşmesi, yaralarının sarılması, kaybolan adalet duygusunun yeniden kurulması, olayın suçlularının -her aşamada- açığa çıkarılarak gereken cezanın verilmesi, bu örselenmenin ortadan kalkması için uygun bir iyileşme ortamının, yani uygun toplumsal ve siyasal koşulların oluşturulması, temel yaşam gereksinimlerinin ve güvenliklerinin sağlanması ile olanaklıdır. Daha ilk dakikalardan başlayan unutturma çabaları travma ile ilişkili ortaya çıkan süreğen nitelikli ruhsal örselenmenin giderek ağırlaşmasına, kalıcılaşmasına yol açacaktır. Bu noktada anlamlandırmanın gerçekleşmesi, muhasebenin tamamlanması için sorulacak soruların sayısı giderek artıyor. Ne, neden, ne için, nasıl, ne oluyor, nasıl olabilir, ne olacak, Kim, Kiminle, kimin için, amaç ne? ....

Bu sorulara yanıt bulmanın üç yolu var. Önce içerdeki sesleri duymak. Yananlar, yangından kurtulanlar ne diyor. Sonra dışarıdakiler, kapının hemen dışında, Madımak'ı değişik uzaklıklardan izleyenler? Bir de en dışarıdakiler. Ankara'dakiler, İstanbul'dakiler, siyasiler, yöneticiler...

İÇERDEN GELEN SESLER...

Olayların hemen başlangıcında insanlar umutluydular. Dışarıda gelen gürültüye inat sohbet ediyorlardı. Sıkışan zamanlarını iyi geçirmeye çalışıyorlar ve umutla bekliyorlardı. "Nasılsa dağıtırlar, dağıtacaklardır" diyorlardı birbirlerine. "Tokattan, Kayseri'den yardım geliyor, bizi kurtaracaklar" diyorlardı. Umutluydular. "İnönü güvence verdi, bizlerin kılına bile zarar gelmeden kurtulacağız". Saatler ilerledikçe kaygıları artmaya başladı. Tedirginlik yükseldi. İç konuşmaları değişmeye başladı. Kaygı belirsizlik ve sabırsızlık vardı. "Bu azgın güruh can almadan gitmeyecek" diyorlardı artık. Ölüm korkusu, ölümle savaşmak ve ölümle hesaplaşmak akıllara düşüyordu yavaş yavaş. Şairler, üç şair merdivende otururken tedirgindi. Ellerinde sopalarla bekliyorlardı bir yandan.. "Öleceğiz" diyorlardı. Bir yandan ise "korkak ölmek istemiyorlardı.

ÖRSELENMEK VE UNUTMAK ÇELİŞKİSİNDE "SİVAS OLAYLARI" ÖRSELENMEK VE UNUTMAK ÇELİŞKİSİNDE "SİVAS OLAYLARI"

Ve sonra her şey bitti. Arkadaşlar öldü. Kurtulanlar oldu. Kurtulduğuna sevinemedi hiçbiri, hiçbir zaman.. Yangından kurtulmanın utancı içindeydiler. "Sivas'ta kurban bizlerdik. Yarın kim ve nerede bilemem. Bildiğimiz tek şey artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak..." diyorlardı.


Sivas Katliamı konusunda yapılmış ve yurtdışında bilimsel bir dergide yayınlanmış bir psikiyatrik araştırma (1)

Sivas Olayları ve ruhsal sonuçları

2 Temmuz 1993 Sivas katliamının kolaylıkla unutulacağını sanmıyorum. Olayların üzerinden 14 yıl geçmesine rağmen bir çok alandaki izlerinin halen sürmekte olduğunu biliyoruz. Bunun en önemlilerinden birisi olayı yaşayan ve tanık olanların gösterdiği ruhsal tepkiler.

O dönem Ankara Üniversitesi'nde çalışan, şu anda Marmara Üniversitesinde olan Prof. Dr. Mehmet Sungur ile aynı zamanda olayların tanığı olan ve o dönem Cumhuriyet Üniversitesi'nde çalışmakta olan ve şu anda Gazi Üniversitesinde çalışan Doç. Dr. Burhanettin Kaya'nın Sivas olaylarını yaşayan, tanık olan ve yakılan otelden kurtulanlar üzerinde yaptıkları uzunlamasına araştırma bu konuda önemli ipuçları sunuyor. Bu araştırma felaketlere maruz kalan insanlarda görülen ve travma sonrası stres bozukluğu olarak adlandırılan hastalığı inceliyor.

Çalışma Deseni

Bu çalışmada Sivas olaylarına değişik biçimlerde maruz kalan bireylerde TSSB'nun başlangıcı ve uzun dönemdeki seyri araştırılmıştır. Sivas'ta yaşanan olaylara değişik biçimlerde maruz kalan 79 kişi, travmanın şiddetine göre üç ayrı grupta ele alınmıştır.

a) Yanan Madımak Oteli'nde bulunanların oluşturduğu grup: Otelden 39 kişi kurtuldu. Bunların sekizi değişik derecelerde yaralanmışlardı. Kurtulanlardan ulaşılabilen 27 kişi çalışmanın başlangıç aşamasında değerlendirildi. Bu grup tüm olguların yüzde 35'ini oluşturuyordu ve travmaya en yüksek derecede maruz kalan bireylerden oluşuyordu.

b) Kültür Merkezi grubu: Sanatsal etkinliklerin gerçekleştirildiği ve taşlı sopalı saldırıya uğrayan, kültür merkezinde bulunan izleyicilerden oluşuyordu. Ulaşılabilen 34 kişi çalışmaya alındı. Bu grup tüm olguların yüzde 43'ünü oluşturuyordu. Bu olguların bir kısmı hafif derecede yaralanmıştı. Uğradıkları travmanın şiddeti otel grubundan daha düşük, hastane grubundan daha yüksek olarak kabul edildi.

c) Hastane grubu: Bu grup ölülerin ve yaralıların getirildiği Cumhuriyet Üniversitesi Hastanesinde çalışan ve olay günü nöbetçi olan sağlık çalışanlarından oluşmaktaydı. Bu gruptaki olgular cesetlerle karşılaşmışlar ve yaralılara acil tedavi girişimlerinde bulunmuşlardı. Bu grup tüm olguların yüzde 22'sini oluşturuyordu ve travmaya en düşük şiddette maruz kalan gruptu.

ÖRSELENMEK VE UNUTMAK ÇELİŞKİSİNDE "SİVAS OLAYLARI"

Bu araştırma dört aşamada yapılmıştır. Çalışmaya alınan olgular 45.gün - 6.ay -12.ay. -18.ay olmak üzere 4 aşamada değerlendirilmiştir. İlk değerlendirme akut etkileri, 2. değerlendirme kronik ve gecikmiş olguları saptamak amacını taşımaktadır. 12. aydaki değerlendirme yıldönümünün belirtilerde ne tür değişikliklere neden olduğunu, 18. aydaki değerlendirme ise mahkeme sonuçlarının ruhsal tepkileri nasıl etkilediğini saptamayı hedefliyor.

Çalışmada 1. aşamada gruplar arasında oransal olarak bir fark olmakla birlikte istatistiksel yönden bir fark bulunmamıştır. Bu sonuç travmaya verilen ilk tepkinin bir hastalık değil, doğal psikolojik bir tepki olduğunu göstermektedir. 2. aşama ve sonrasında ise otelden kurtulanlardan oluşan grup ile diğer gruplar arasında anlamlı bir fark olduğu saptanmıştır. Araştırmacılar bu sonucun TSSB oluşumunda en önemli faktörün travmanın şiddeti olduğu varsayımını doğruladığını belirtmektedirler. 3.aşamada olayın yıldönümünde olayları yeniden anımsamanın TSSB belirtilerini alevlendirdiği saptanmıştır. Bu dönemde azalma eğilimi gösteren ruhsal tepkiler yeniden artmaya başlamıştır. 4. aşamadaki değerlendirme mahkeme sonuçlandıktan sonra yapılmıştır. Bu değerlendirmede otel grubunda daha fazla olmak üzere tüm gruplarda hastalığı gösteren olguların sayısında bir artış gözlenmiştir. Araştırmacılar bu sonucu mahkeme sonuçlarının travmaya uğrayanlarda yarattığı hayal kırıklığı ve hoşnutsuzlukla açıklamışlardır.

ÖRSELENMEK VE UNUTMAK ÇELİŞKİSİNDE "SİVAS OLAYLARI"

TSSB'nin görülme biçimleri,sıklığı ve oranlarına bakıldığında olguların yüzde 50.5 'inde bozukluğun saptanmadığı, yüzde 20.3'ünde akut TSSB'nin oluştuğu, yüzde 12.7'sinde kronikleştiği, yüzde 16.5'inde gecikmiş tipinin ortaya çıktığı olduğu gözlenmiştir. Olguların yarısı TSSB'nin farklı biçimlerini göstermiştir

ÖRSELENMEK VE UNUTMAK ÇELİŞKİSİNDE "SİVAS OLAYLARI"

TSSB saptanan olgularda da bilinen 3 formun dışında akut tekrarlayıcı, kronik inatçı, kronik iyileşen, gecikmiş inatçı, gecikmiş iyileşen biçiminde tanımlanan alt formlar gözlenmiştir. Bu durumun oluşmasında, travma öncesi ve travma sonrasındaki bazı etkenlerin belirleyici rol oynadığı görülmüştür. Kronikleşmede belirleyici olan olay öncesi ve sonrası etkenler bozukluğun seyrini etkileme noktasında önemli görünmektedir.

ÖRSELENMEK VE UNUTMAK ÇELİŞKİSİNDE "SİVAS OLAYLARI"

03.07.2007

DOÇ.DR. BURHANETTIN KAYA

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilimdalı

KAYNAK: BİRGÜN GAZETESİ



6 Şubat 2010

Arif Sağ AKP'nin truva atı mı?

Arif Sağ AKP'nin truva atı mı?

Arif Sağ AKP'nin truva atı mı?

Arif Sağ'a sert eleştiriler


3 Şubat 2010 06:08

Alevi Bektaşi Federasyonu'nun protesto edip katılmadığı son Alevi Çalıştayı'nda Devlet Bakanı Faruk Çelik ve Ozan Arif Sağ arasında geçen fikir teatileri ve çalıştay sonrası basına yansıyan demeç ve haberler Alevi kesimde çeşitli tepkilere yol açtı.

Madımak Oteli'nin durumuyla ilgili yapılan özel konuşmada Arif Sağ'ın, "Madımak Oteli yıkılmalı. Buraya güller veya ağaçlar dikilmeli" önerisinde bulunduğu ileri sürüldü.

Peki eleştiriler hangi noktada yoğunlaşıyor?

Alevi dünyasının birçok akil ismi Madımak'ın 'utanç müzesi' olması konusunda hemfikir. Bunun yanında, Devlet Bakanı Faruk Çelik'in Çalıştaylar serisinde somut hiçbir adım atmamış olması CEM Vakfı dışındaki tüm Alevi örgütlerinin tepkisine yol açtı ve kurumlar Çalıştay'ı protesto ederek "Aldatma sürecine angaje olmayacağız" dedi.

Arif Sağ'ın söz konusu önerisi 'Yandaş Basın'da da büyük yankı buldu ve cemaatin gazetesi Zaman'ın yazarı Ali Bulaç şöyle yazdı: "Büyük ozan Arif Sağ katliamda hem Sünni, hem de Alevi kesimin, yani her iki kesimin de hatalı olduğunu söyledi. Bu çok doğru ve yerindeydi..."

PSAKD'nin etkili isimlerinden Erdal Yıldırım tepkisini şu sözlerle ifade ediyor: "Şeyh İzzetin Doğan Efendi ve Arif Sağ Hazretleri önderliğinde, asimilasyona hizmette kusur edilmiyor ve 2 Temmuz 1993 yılında yaklaşık 8 saat ve tüm Türkiye'nin televizyonlardan naklen canlı izlediği ve günün sonunda 35 canımızın yakılarak katledildiği katliamın katilleriyle, onların yıllarca savunmalarını yapanlarla "tam tanış edilmeye" çalışılıyor, ve yine Arif Sağ Efendi'nin akşam rakı kadehleri eşliğinde ortalığı kahkahadan kırıp geçiren fıkralarıyla Alevi asimilasyonu işi kolay ediliyor."

Madımak Katliamı'nda yaşamını yitirenlerin ailelerinden biri olan Serdar Doğan da, "Aralıksız yedi yıl devam eden; zaman aşımı davalarıyla yeniden görülen Sivas Katliamı davasına sayın "sağ" kaç defa katılmıştır? Yurt içi-dışı Sivas anma gecelerinden daha az olduğunu ben biliyorum. En gerekli anda, dostları ve kendisi için yapması gerekeni yapmayan; yıllarca süren davaya katılmayan, her sorulduğunda unutmak üzerine nutuk çeken Arif Sağ; mümkünse, Madımağın geleceği için fikir yürütmesin. Akp'nin ya da birilerinin Truva atı olmasın.

Gerçek Alevi kanaat önderleri, samimi ve ehliyetli dernek yöneticileri, madımağı yüreğinde bir kor gibi taşıyan herkes yeniden sesini yükseltip, "madımak utanç müzesi" olacak diyebilmeli... " sözleriyle ifade ediyor düşüncelerini.

Televizyoncu Şükrü Yıldız ise Aşık Mahzuni'ye sarılıyor ve ekliyor;
"Bir elinde kadeh var nerden gelirsin canım /
İçip de ağlamayı derman bilirsin canım /
Dünya fani bahçedir bir gün ölürsün canım /
Adam olamadın gittin zevzek /
Beni bilemedin gittin zevzek..."


RENKHABER - ÖZEL

İşte o eleştiriler:

***

Vah zavallı büyük (!) Ozan Arif Sağ, vahhh…

Erdal YILDIRIM

Bildiğimiz gibi 9 Kasım 2008 tarihinde Alevi Bektaşi Federasyonu ve bileşenleri tarafından Ankara Sıhhiye'deki Büyük Alevi Yürüyüşü ile ilgili olarak Fetullah Gülen Efendi'nin en büyük dostu İzzettin Efendi',tüm basın yayın organlarına "bu mitingin liderliğine soyunanların Alevilikle ilgisinin olmadıklarını biliyorum" ve "oraya Alevi yurttaşların itibar edeceğini katılacağını zannetmiyorum. 25 -30 milyon insandan kaç kişinin katılacağını göreceğiz" sözlerini sarfetmişti. Ama o mitinge 135 bin kişinin katılmış ve İzzettin Efendi o tarihten sonra sus pus olmuştu… Çünkü Aleviler, Bektaşiler, Kızılbaşlar Alevi asimilasyonuna hizmet eden bu zata itibar etmemişlerdi, etmeyecekler de.

Ve geçtiğimiz 8 Kasımda Istanbul'un ve Kadıköy'ün asla görmediği 500 binden fazla kitle "Eşit Yurttaşlık Hakkı Talebiyle" alanlara çıkmıştı. İzzettin Efendinin sahibi olduğu Cem TV bu mitingi yayınlamak yerine, aynı gün yapılan MHP kongresini canlı yayınlamıştı.

9 Kasım 2008 Sıhhiye mitinginden sonra AKP hükümeti 2009 Haziranından itibaren bir dizi "Alevi Çalıştay"ları düzenlemeye başladı.. İlk çalıştaya Alevi örgütlerinin nerdeyse tamamının katılması, bu örgütlerin sorunun tespiti ve çözümüne yönelik olarak :

- Cemevlerinin; Cami, Havra, Sinagog ve Kilise gibi yasal bir statüde olması

- Zorunlu Din derslerinin zorunlu olmaktan çıkartılması, Dinler Kültürü Dersi adıyla seçmeli olması

- Madımak Oteli'nin Alevilerin talebine uygun bir şekilde Utanç Müzesi olması

- Alevi Köylerine Cami yapmaktan vazgeçilmesi ve köylerdeki Din görevlilerinin geri çekilmesi

- Alevi İnanç merkezlerinin Alevi kurumlarına teslimi

gibi tespitleri yapıp hükümete sunmuş olmasına rağmen, bu çalıştaylar dizisi ilgili – ilgisiz, Alevi asimilasyoncuları da dahil bir çok kişi, kurum ve kuruluşlar davet edilerek devam etti

Bu çalıştaylara davet edilen bir çok sanatçı Alevi – Kızılbaş öğretisine ve duruşuna denk düşen duruşlar sergiledi. Ama bu oturumlardan birisine katılmış olan Arif Sağ'ın, 2 Temmuz 1993 Madımak katliamında yitirdiğimiz Sivas Şehitlerini, ailelerini, sevenlerini ve kendisine insanım diyen herkesin kanının donduracak bir şekilde, saygısızca ve büyük bir pişkinlikle dile getirdiği, "Madımak Oteli'nin yıkılmasını, buraya güller veya ağaçlar dikilmesini" önermesi yukarıdaki başlığı yazmama neden oldu…

Yeni Şafak'tan Yasin Aktay 30 Ocak tarihli yazısında, Madımak'ın ne yapılacağı sorununu "rövanşist ve tepkili tutum" yerine Arif Sağ hazretlerinin buyurduğu gibi "makul bir çözüm" arayışı olarak tespit ve formüle edileceğini söylüyor ve Eski Diyanet İşleri Başkanı Tayyar Altıkulaç ile Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan için "aynı konuda iyi anlaşıyorlar" diye yazısını sürdürüyor. Ve devamla durumu "toplantıların arka planı ile ilgili netleşen durum, tam bir tanış olma, işi kolay kılma ve yolu yakın kılma hali" diye tespit ediyor.

Şeyh İzzetin Doğan Efendi ve Arif Sağ Hazretleri önderliğinde, asimilasyona hizmette kusur edilmiyor ve 2 Temmuz 1993 yılında yaklaşık 8 saat ve tüm Türkiye'nin televizyonlardan naklen canlı izlediği ve günün sonunda 35 canımızın yakılarak katledildiği katliamın katilleriyle, onların yıllarca savunmalarını yapanlarla "tam tanış edilmeye" çalışılıyor, ve yine Arif Sağ Efendi'nin akşam rakı kadehleri eşliğinde ortalığı kahkahadan kırıp geçiren fıkralarıyla Alevi asimilasyonu işi kolay ediliyor.

Gerici, şeriatçı ve faşist çevreler birden bire, çok kısa bir süre öncesine kadar Aziz Nesin, Arif Sağ'ı ve PSAKD yöneticilerini Sivas katliamının tahrikçileri oldukları, katledilmelerinin vacip olduğu tespitlerini bir kenara bırakıyorlar; Fettullah Efendi ve İzzettin Efendi kardeşliklerini yeterli görmüyorlar ve yeni bir hazreti, yani Arif Sağ'ı keşfediyorlar.
Zaman Gazetesinin yazarlarından Ali Bulaç da dünkü yazısında "büyük ozan Arif Sağ'ın katliamda hem Sünni, hem de Alevi kesimin, yani heriki kesimin de hatalı olduğunu söylediği" tespitinde bulunuyor ve ekliyor "bu çok doğru ve yerindeydi" diyor.

Hem 9 Kasım 2008 Sıhhiye, hem de 8 Kasım 2009 Kadıköy mitingleri öncesi Demokratik Alevi Hareketini, Alevi kitlelerini ve örgütlerini açık açık tehdit eden Devlet Bakanı Faruk Çelik'ın bu son çalıştayda da "Madımak'ı kurcalamayın" tespitlerine paralel fikirler üreten İzzettin Doğan efendi ve Arif Sağ hazretlerine, mutlaka Alevi toplumunun da, tarihin de diyecek çok sözleri olacaktır..

Eşit Yurttaşlık Hakkı taleplerimizin görmezden, duymazdan gelindiği, yaklaşık 8 aydır, Brezilya dizilerini aratmayan sahte Alevi Çalıştaylarının sorunlara çözüm getirmek yerine boş birer iddia olmaktan öte geçmediği gün gibi aşikardır.. İzzettin Efendiye bugüne kadar çok şey söylendi..

Şimdilerde asimilasyon politikalarından ve AKP'den medet uman, çalıştay akşamlarında elinde kadehler, dilinde fıkralarla katkıda bulunan, Sivas Madımak katliamını unutmamızı isteyen ve bu değirmene su taşıyan Arif Sağ'a diyorum ki :

Vah zavallı büyük (!) Ozan Arif Sağ, vahhh….

* PSAKD IX. Dönem Kültür Sanat Sekreteri

***

İlle Dostun Gülü...

SERDAR DOĞAN

Ne güzel söylemişsin güzel pirim; "şu ellerin taşı hiç bana değmez, ille dostun gülü yareler beni"… Diye. Madımak katliamın üzerinde on yedi yıl geçti, 2 Temmuz 1993 günü madımak oteli içinde kıstırılmış, sekiz saat taşlandıktan sonra ateşe verilerek, sevinç naraları içinde yakılmıştık.
İslami-faşizmin, onun yedeğindeki siyasal erkin, kolluk güçlerinin geçen bu on yedi yılda tavrı hiç değişmedi; bizi taşlamaya ve yakmaya devam ettiler. Madımak, katliamdan hemen sonra tadilat edilerek ve altında bir kebapçı dükkânı açılarak tütmeye, bizi kanatmaya devam etti. Kardeşlerimizin, dostlarımızın, ustalarımızın yanık karanfil kokulu gülüşleri, kebap kokusuyla servis edildi yıllarca. O dükkânın açıldığı, ocağının yandığı her gün, ateşinin harlandığı her saat; tekrar tekrar taşlanıp, yakıldık.
Pirimiz Koca Haydar'ı astılar, yetmedi; darağacının yerine diktikleri madımak otelinde 33 canımızı yaktılar, kesmedi; salyalı ağızlarıyla "et" yediler yıllarca…
Madımak yanarken yaptıkları gibi, sadece seyrettiler bizi…
Çünkü bizi incittiklerinin çok farkındaydılar…


Yakanlardan, yaktıranlardan, seyredenlerden yıllarda geçmiş olsa, başka bir tavır beklemek, eşyanın tabiatına aykırıdır.
Ama ya dost bildiklerimizden?
Madımak, geçen bu on yedi yıl içinde çok kişinin siyasetine, sazına, sözüne, partisine, rakı sofrasına meze oldu. Alevi Çalıştayı adı altında bir süredir devam eden saçmalıklar zirvesinden, yeni bir saçmalık daha yumurtlandı. Madımak Oteli yıkılmalı, yerine 37 ağaç ya da gül dikilmeli buyurdu bir bilen. Çok benimsendi masada oturan, Alevilikten, Madımakta yaşanan acıdan bi haber olanlar tarafından. Madımak yanarken alkışlayanlardan, kendilerini madımak katillerinin avukatı, savcısı, hamisi ilan edenlerden beklenebilecek bir davranıştı.
Bizi asıl yakan, bu teklifin Madımak mağduru, tanığı Arif Sağ'dan gelmesiydi.
Akp temsilcilerinin de mal bulmuş mağribi gibi sarıldıkları bir öneriydi. Katliamın 17. Yıldönümünün ilk günlerindeyiz ama geçen on altı yıl boyunca tek dileğimiz, en büyük mücadelemiz Madımak müze olsun diyeydi. Hatta bazı oportünist-tatlı su solcusu dernek yöneticisi ve yandaşlarının "madımak, barış ve kardeşlik müzesi olsun" dillendirmelerini bile önünü kesmiş, olacaksa madımağın bir "utanç" müzesi olması gerekliliğini kabul ettirmiş, duyarlı kamuoyununda desteğini almışken, üstelik madımak müze olsun bildirisinin altında sayın "sağ'ın" da imzası varken, hangi mantık, vicdan ya da muhasebeyle böyle bir teklifte bulunduğunun şokunu yaşamaktayız. Katliamın bilançosu 37, Madımak Otelinde öldürülenlerin sayısı 35 kişidir.

Öldürülenlerin 33'ü Pir Sultan dostu, torunu, sanatçısı, diğer iki insan ise; sahiplerinin bile kaçtığı oteli; bizden korumaya, kollamaya çalışmak için kalan iki genç, emekçi otel görevlisidir.
Oteli yıkıp, 37 gül dikelim dediğinde Arif Sağ; bizi yakmaya doyamamış, öfkesini boşaltamamış iki katilinde (nasıl öldüklerini devlet yetkilileri anlatmalı) dostlarımız, kardeşlerimiz, ustalarımızla birlikte anılacağı anlamını gelir... Hangi ortalama insan vicdanı; katille kurbanın mezar taşını ortaklaştırabilir? Üstelik o katillerin hedefi olmuş iken… Ben kendi adıma, sayın "sağ" dan daha tutarlı direngen bir tavır beklemiyordum, geçen bu 16 yıl içinde çokta farklı bir tutum içinde olmadı. Pek çok TV programında, gazete röportajında "unuttuğunu, unutmak gerektiğini" söylemiştir. Her sakala bir tarak "gazeteci" savaş ay'ın, akıllara zarar Sivas programında sayın "sağ"; "unutmanın" erdemini sıraladıktan hemen sonra; savaş ay, çıkarttığı dansöz ile, kısmen de olsa oluşan efkârı dağıtmıştı…
Geçen bu 16 yıl boyunca sayın "sağ"'ın Büyük Birlik Partisi Sivas il yönetimi için yaptığı aklama konuşmalarının da bir anlamı olmalı. Kendisi dışında, otelden büyük birlik partisine geçen 43 kişi; oteldeki ateş ve dumandan can havliyle kaçmaya çalışırken BBP yöneticileri tarafından nasıl tartaklandıklarını, hakarete uğradıklarını; şayet, saldırmak yerine, ilk anda içeriye alsalardı, belki otelde kimsenin ölmeyeceğini söylemişken. Aziz Nesin Hocanın koruması; komiser Mehmet' de, karşılaştığı zorbalık sonrası; kimlik kartı ve beylik tabancasıyla nasıl "ikna ettiğini" anlatmışken. Yıllar önce donarken kurtardığı bir faşistin, o yanarken de onu kurtardığını ve ödeştiklerini anlattığı onlarca konuşmasına şahit olmuşsunuzdur.
Öldürülen 33 dostumuzun tek suçları, yaşarken bir faşistle tanışmamış olmalarımıdır?
2008 Kasım ayında Ankara Sıhiye Meydanında yürüyen 150.000 insanın, 2009 yılı Kasım ayında Kadıköy'de toplanıp haykıran 500.000 kişinin taleplerinin en başında; madımak müze olacak gerçeği vardı.

Alevi Bektaşi Federasyonu; başkanı, madımak mağduru Ali Balkız; Kazım Genç ve Fevzi Gümüş liderliğinde Pir Sultan Dernekleri ' Yüz binleri toplayıp slogan olarak attırdıkları "madımak müze olacak" gerçekliğini; bir madımak mağduru, akp temsilcilerinin olduğu bir yerde; yerle bir ederken neden sustular, susmaya devam ediyorlar? Arif Sağ popülizmi her şeyin, her anlayışın önünde midir? Örgütün mü, kişilerin mi temsilcisisiniz!

Aralıksız yedi yıl devam eden; zaman aşımı davalarıyla yeniden görülen Sivas Katliamı davasına sayın "sağ" kaç defa katılmıştır? Yurt içi-dışı Sivas anma gecelerinden daha az olduğunu ben biliyorum. En gerekli anda, dostları ve kendisi için yapması gerekeni yapmayan; yıllarca süren davaya katılmayan, her sorulduğunda unutmak üzerine nutuk çeken Arif Sağ; mümkünse, Madımağın geleceği için fikir yürütmesin. Akp'nin ya da birilerinin Truva atı olmasın.

Gerçek Alevi kanaat önderleri, samimi ve ehliyetli dernek yöneticileri, madımağı yüreğinde bir kor gibi taşıyan herkes yeniden sesini yükseltip, "madımak utanç müzesi" olacak diyebilmeli...

Katliam üzerinden 17 yıl geçti ama acımız, öfkemiz, özlemişliğimiz dün gibi taze. Bilmeyenlere, yeni doğan çocuklarımıza, özellikle unutanlara inadına Madımağı anlatmaya devam edeceğiz. Bugüne kadar yapılanlar, bundan sonra yapılması gerekenler belliyken, son dönemdeki boş vermişliği son vermek zorundayız. Belki kurmayı düşledikleri parti yoğunluğundan, Sivas Davasına katılmayan Pir Sultan Genel Merkezi yöneticilerine; özellikle avukat olan genel başkanına ve her etkinlikte madımak üzerine söz söyleyip bir kez olsun davalara katılmayan kurum yöneticilerine neredesiniz demeliyiz. 23 Aralık 2009 tarihinde Viyana'da yapılan Maraş Paneli sonunda, "neyse, havayı dağıtıp biraz gülelim, son söz olarak bir fıkrayla konuşmamı bitireyim" diyerek, Sivas için fıkra anlatabilen Ozan Emekçi'ye; katillerimizin, yakarken ve bu geçen 17 yıl içinde ne kadar ciddi olduklarını hatırlatıp, en azından cellâtlarımız kadar ciddi olmaya davet edip; Üzerine Madımağın isi, 33 ölümsüzümüzün anıları sinmiş olan Arif Sağ'a; Madımak utanç müzesinden başka bir şey olmamalı, sözlerinle madımağı bir daha "yakma" diyebilmeliyiz…

Ruhi Su ustanın bir şiirinde söylediği gibi; "ağaç demiş ki baltaya; sen beni kesemezdin ama ne yapayım ki sapın benden; bak şu ağacın bilgeliğine sen; ölen ben, öldüren benden"… Sivas Madımak acısı için bir şey yapmayacaksanız, gölge etmeyin, başka ihsan istemeyiz…

(Madımak Ölümsüzleri Aileleri Adına)
SERDAR DOĞAN

***

Adam olamadın gittin zevzek!

Şükrü Yıldız

Biz Maraşlıların ruhiyatını en güzel Aşık Mahzuni dile getirmiştir.
Toprağımızın tozunu sevişimizi, gurbetteki direngenliğimizi, aşktaki çaresizliğimizi, siyaseti ve siyasetteki duruşumuzu hep o resmetmiştir.

Kimi zaman Elbistan"ın düzüne inmiş, göresi gelmiş Berçenek"i, kimi zaman "domdom kurşunu" yemiş binlerce gençle, "Amerikan katil" demiş.

Diyeceksiniz nereden çıktı bu muhabbet? Ozan olmanın, adam olmanın farkı belki, son günlerdeki Alevilerle ilgili haberlere bakınca adamın Mahzuni gibi hadi oradan "Adam olamadın gittin zevzek" diyesi geliyor.

Niye mi?

AK Parti tarafından organize edilen „Alevi Çalıştay"larının sonuncusunda, Alevi asimilasyonuna yönelik yapılacak düzenlemelerin üstü kapatılarak, güya Arif Sağ tarafından önerilmiş, devletlû ekip tarafından pişirilmiş Madımak Oteli tartışmaları damgasını vurmuşa benziyor. Habere bak hizaya gel; "Fikir birliği oluşan öneri Arif Sağ"ın. Buna göre, Madımak Oteli ve bitişiğindeki binalardan da pay alınarak bir alan yaratılacak. Buraya ilk etapta güllerle donatılmış bir park yapılacak Madımak"ın yeni bir kin ve nefret yerini çağrıştırmayacak şekilde yeniden dizayn edilmesi konusunda fikir birliği oluştu."

Demek Madımak müze olursa, yeni kin ve nefret tohumları ekilmiş olacak!
Öyle mi?
Almanya"nın Solingen kentindeki Nazi artıklarının yaktığı ev müze olunca, Alman devleti yeni kin ve nefret tohumları mı ekmiş oldu!
Orada her yıl yapılan anmalar kin ve nefreti mi geliştiriyor? Oradaki törenlere katılınca, bu söylediğinizi hatırlayıp utanmayacak mısınız?

Niyetinizi, amellerinizle örtemezsiniz.

Artık Alevilerin içindeki "Ergenekon", MİT, it ayağı tekrar masaya yatırılmalıdır.

Uzağı bir kenara bırakarak, Sivas"tan başlanmalıdır.

Gazi, basına bir çok yönleriyle yansıdı.

Önce küfredip, sonrada gece yarısı darbesiyle "hizaya gelin" denince, küfrettiklerinin kapısında el pence duran Alevi örgütlerinin yöneticilerinin ilişkileri gözden geçirilmelidir.

Eski başkanlarının MİT"le çalıştığını her yerde dile getirip bunla övünenlerin Alevi Dergahlarına yönetici olmasından utanılmalı, kaldıysa düşkünlük olayı hayata geçirilmelidir

Hiç tartışmasız Aleviler içindeki bu engerek"onları kusmalıdırlar.

Gocunmamalıdır…

Kendimizle yüzleşme zamanı geldi...

Bu utanç resmini haketmiyoruz.

Ayıptır, günahtır...

Sözü Mahzuni"ye verelim:

Bir elinde kadeh var nerden gelirsin canım
İçip de ağlamayı derman bilirsin canım
Dünya fani bahçedir bir gün ölürsün canım
Adam olamadın gittin zevzek
Beni bilemedin gittin zevzek

Yürü be yürü insan değilsin
Kendini bilmeyen canım eli ne bilsin
Halk"ı hak"ı ne bilsin

Hele bak şu aynaya yüzün yüze benzer mi
Ta sabahtan uyumuş gözün göze benzer mi
Vay o boyun devrilsin özün bize benzer mi
Adam olamadın gitti zevzek
Beni bilemedin gitti zevzek

Yürü be yürü insan değilsin
Kendini bilmeyen canım eli ne bilsin
Halk"ı Hakk"ı Ne Bilsin

Mahzuni bu halinle nereye vardın canım
Sen bu ele gelmeden nerde yatardın canım
Belinde barabellom kimi kurtardın canım
Adam olamadın gitti zevzek
Beni bilemedin gitti zevzek

Yürü be yürü insan değilsin
Kendini bilmeyen canım eli ne bilsin
Halk"ı Hakk"ı Ne Bilsin

AŞIK MAHZUNİ ŞERİF

http://www.renkhaber.com/
03.02.2010 06:08:46


EvcioğluHaber-16.12.2010

3 Ekim 2008

Aleviler Kendi Bayramlarının Unutulmasından Endişeli

Aleviler Kendi Bayramlarının Unutulmasından Endişeli

http://www.renkhaber.com/haberler/haberresim/cp139723_644501331.jpgAleviler, Ramazan orucu tutmayıp, bayramını da kutlamadıkları halde toplumsal baskı nedeniyle süreç içinde bu ayı ve bayramı kısmen de olsa kabullenmek zorunda kalmışlar. ABF'den Kenanoğlu, Alevi bayramlarının unutulmasından ve genç kuşakların bunlardan bihaber olmasından dolayı endişeli.


Avrupa Birliği Raporları'na göre Türkiye'de 15 ila 20 milyon Alevi bulunuyor. İnançlarını özgürce yaşayabilmek için yıllardır mücadele eden bu kesim, 75 milyonluk ülkenin neredeyse 3'te birini oluştursa da varlıkları hala resmi makamlarca kabul edilmiş değil.

Sunni Müslüman bayramları devletin üst makamları tarafından kutlanıp, uzun tatillerle süslenirken bu büyük kesimin bayramlarda neler yaptığını soran yok.

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Ali Kenanoğlu, "Ramazanda Alevi Olmak" isimli bir yazısında şu ankedotu aktarıyor:

"Benim çocukluğumun geçtiği sokak çoğunlukla Aleviydi. Bizim sokakta inadına mıydı, yoksa bize mi öyle geliyordu bilemiyorum, ama davul sesi daha çok gürültülü çıkıyordu. İstanbul'a ilk taşındığım yıl geceleyin davulun sesiyle korkudan yatağımdan nasıl fırladığımı unutamam. Tabi bir de bizim köyde davulun hiç, yani düğünlerde bile çalınmadığını da düşünürseniz, yaşadığımın kolay bir şey olmadığını anlayabilirsiniz.

Bizim amcaoğlu bu konularda biraz deli dolu birisiydi, gecenin o saatinde kalkar ve davulcuyla münakaşaya girerdi. Bir keresinde davulcuyu önüne kattığı gibi aşağı sokağa kadar kovalamıştı. Hani haksız da değildi, kaç kere de uyarmıştı: bu sokakta oruç tutan yok bu sokakta davul çalma! diye. İlerleyen yıllarda oturduğum bir mahallede ben de kalkıp davulcuya: bir daha bu evin önünde davul çalma! diye münakaşa etmek zorunda kalmıştım. Bir de Ramazan bittikten sonra kapıya gelmezler mi, ağabey bir ay boyunca geceleri davul çaldık diyerek para istemeye."

Siz hiç münakaşa ettiğiniz birine bahşiş verdiniz mi?

Aleviler veriyor işte : "al kardeş eline sağlık".

Aleviler, Ramazan orucu tutmayıp, bayramını da kutlamadıkları halde toplumsal baskı nedeniyle süreç içinde bu ayı ve bayramı kısmen de olsa kabullenmek zorunda kalmışlar. Kenanoğlu Ramazan bayramının anlamını bianet'e yaptığı açıklamada şöyle özetliyor:

"Ramazan orucu Alevilerce kabul görmez. Yani Aleviler Ramazan orucu tutmazlar. Bu sebeple de Ramazan Bayramı ya da şeker bayramı diye bir bayram da bilmezler. Ancak Kentlerde mecburi olarak yaşanılan komşuluk ilişkileri nedeniyle Sünni komşularla bayramlaşma yapılmaktadır. Dışlanmamak nedeniyle. Fakat Aleviler kendileri böyle bir bayram bilmez ve kutlamazlar."

Kenanoğlu, Alevilerin kutladığı iki büyük bayram olduğunu belirtiyor; bunlardan biri Hıdırellez ve diğeri de genel kabul gören Kurban Bayramı.

Hıdırellez Bayramı, Hızır orucunun bitiminde başlıyor. Tarih olarak Ocak sonu – Şubat başına denk gelen bu bayramda alevi halkı en yakınında bulunan kutsal mekanlara ziyarette bulunuyor, lokmalar dağıtıyor. Bir gün süren bayram boyunca akrabalarla bayramlaşılıp toplu yemekler yenirken, o günün akşamında bayram cemi (Hıdırellez cemi) yapılıyor, dualar edilip semahlar dönülüyor.

Sünni Müslümanlar gibi Aleviler için de kurban kesmek, kutsal bir dini tören. Bu nedenle de Kurban bayramında kurbanlar kesiliyor, mezarlıklar ziyaret ediliyor.

Kenanoğlu, Kurban bayramını kutlamakta bir sıkıntı yaşamayan Alevilerin Hıdırellez bayramını kentlerde yaşayamadıklarını belirtiyor; "Çünkü Alevilerin orucu oruç, bayramı da bayram olarak kabul görmüyor. Köylerde ise kutlamalar hala rahatlıkla yapılıyor."

Kenanoğlu, Sünni Müslüman bayramları gölgesinde kalan Alevi bayramlarının unutulmasından ve genç kuşakların bunlardan bihaber olmasından dolayı endişeli.

"Hıdırelez bayramı ve diğer geleneksel bayramlar kentlerde maalesef yapılamıyor. Köylerde de yaşlı kuşağın bulunması nedeniyle kutlanıyor. Böylelikle bayramlarımız tamamen unutulmaya yüz tuttu. Alevi genç kuşak böyle bir bayramın varlığından bile haberdar değil."(SÇ/EÜ)

Alevilikte kutsal günler ve anma günleri
Muharrem Orucu: 10 Ekim 680 de Ali'nin oğlu ve Hz.Muhammed'in torunu Hüseyin ile ailesi ve takipçileri (toplam 72 kişi) Kerbela'da öldürüldüler. Aleviler bu olayı anmak için, her yıl Muharrem Ayında 12 gün oruç tutarak yas tutarlar. Aleviler Muharrem orucu ile Hüseyin`in şahsında Ehlibeyt'e bağlılıklarını dile getirirler ve aynı zamanda zalimin zulmü olarak nitelendirdikleri bu olayı lanetlerler.
Aşure Günü
Hızır Orucu
Hz. Hüseyin'in katledilmesi(Kerbela Olayı)
21 Mart-Hz. Ali'nin doğum günü ve Newroz
Gadırhum
5–6 Mayıs: Hıdırellez
6–7 Haziran: Abdal Musa Anma Törenleri
2 Temmuz-Sivas Katliamının yıldönümü
16–18 Ağustos: Hacı Bektaş-ı Veli'yi anma törenleri

Alevionline
02.10.2008 15:28:17 Semra ÇELEBİ / Bianet