"Boynunu kimseye verme. Bu, senin sonun olur."
Evcioğlu
EvcioğluHaber- Sizlerinde ilgisini çekeceğine inandığım ve paylaşmak istediğim bir yazı bu.. Oldukça ufuk açıcı ve çok anlamlı, düşündürücü, konulara yaklaşımı ise çarpıcı bir yazı.. Haberçek.com/ sitesinde 21.07.2010 tarihinde; Değerli yazar, Hasan UYSAL'ın "Din ve cehalet" başlıklı yazısından bahsediyorum... Kendine has o özel uslubuyla, ülkemiz insanını ve yaşantısını bir sayfalık bir yazıyla öyle anlamlı özetlemişki; sizlerde okuduğunuzda farklı bir yaklaşımla karşılaşacaksınız ve değerlendirmelerinizde göz önünde tutacağınınz bir anektodunuz olacağına inanıyor ve sizlerle paylaşmak istiyorum.. 31.07,2010 İşte o özel yazı;*********************** Din ve cehalet hASAN uYSAL Etik değerleri ve ilkeleri kalmayan, kalitesi, eğitim ve zekâ düzeyi giderek düşen bir toplumda yaşıyoruz. Mutsuz, beklentisiz, işsiz insanlar; işi olanın da geçinemediği bir ortam… Borçlu olmayan yok, onbinlerce insan haciz tehditi altında… Her gün ya terörden, ya trafikten ya da kazalardan onlarca insanın öldüğü bir ülke. Kanser, kalp ve damar hastalıklardan kırılan bir toplum… Üniversiteleri, kurumları, bürokrasisi dökülen, ancak yolsuzluk ve rüşvetle çarkı dönen, dışarıya her bakımdan bağımlı, bırakın bağımlıyı emir alan bir ülke. Ofisinize çaycı diye almayacağınız kişilerin, hırsızlık zanlılarının yönettiği bir ülke. Ortaçağ düşüncelerinin giderek yaygınlaşıp benimsendiği, iki binli yıllarda başörtüsü, cami, namaz, ezan ve oruç tartışan insanlara sahip bir garip ülke! Ne diyor Goya; “akıl uyuyunca canavarlar ürer!” Onun için, nereden çıktı bu canavarlar diye sormayın. Zaten akıl fukarası ülkede, bir avuç akıllı da devre dışı değil mi? Bu ülkede sevilen, sayılan, güvenilen bir meslek grubu söyleyin bana! Siyasetçiler mi, hakimler mi, polisler mi, müteahhit, tacir, esnaf, hakimler mi… Mimar, mühendis, doktor mu… gazeteci, tv’ci, danışman, bankacı mı? İmamlar mı, din adamları mı, bürokratlar mı, mankenler mi, şarkıcı-türkücü mü, üniversite hocaları mı yoksa şoförler mi… hangisini saysanız ııh! Askerleri saymıyorum. Haklarında yazmanın yasak olduğu, kapalı olduğu için pis kokuların dışarıya taşınmadığı askerler sayılmaz. Geçin onları da bir kalem. Peki kimi seviyoruz, saygı duyuyoruz? Biraz düşününce görüyoruz ki, biz ölüleri seviyoruz, saygı duyuyoruz. Yaşarken sevilmeyen insanlar ancak ölünce sayılıyor doğal olarak. Boşuna ölü sevici bir toplum olmadık. Tıpkı boşuna dinci, ırkçı olmadığımız gibi… Böylesi bir ülkenin gidişatından, rejiminden kim memnun olur ki? Genci yaşlısı, kadını erkeği, Türkü Kürdü rahatsız. Peki yerine ne koyacak garibim? Okuması olup okumayan, yazması olup yazmayan insanlarla doldurulmuş bir ülkede, onca cahil, otla büyüyen insan hangi ideolojiyi seçecek? Tabii ki doğuştan eline tutuşturulan ve ideolojinin kucağına oturtulan din ya da ırkçılığın… Kısacası ya İslamcı ya da Alevici veya Türkçü ya da Kürtçü olacak. Kalanı ise Fener, Beşiktaş, GS tartışacak. Var mı zavallının başka şansı? Peki, dünyaya ırk ya da din gözlüğünden bakan, ancak o gözle algılayan bir toplumun geleceği ne olur? Üniversite öğrencisi… Benim dönemimin orta son öğrencisi kadar bilgiye ve zekâya sahip değil. Algı gücü çok düşük, zaten öyle bir çabası da yok… Kendi öğrencilerimden söz ediyorum. Oturunca, düşük belli pantolonu yüzünden kıçı ve kıçının üzerine giydiği ip donu ortada. Kısıtlı kelimelerle kurduğu cümlelerin büyük bölümü, sevmediği, kıskandığı kızlar ile hoşlandığı erkekler üzerine kurulu. Ve bir dindar bir dindar. Bana sorduğu soruya asla unutmayacağım; “Hocam siz gerçekten Darvin’e mi inanıyorsunuz?” Kızamazsınız ki… Hiçbir şey bilmiyor, Darvin’i Tanrı’nın alternatifi sanıyor. Kafası karışık. İşe ilkokul hayat bilgisi dersinden başlatmak gerekiyor. Taşrada ne gördüyse orada kalmış. Üniversite okuyacağım diye gelmiş, hocaları eğitime muhtaç. Prof. olmuş çalma çırpma tezlerle, verdiği dersi bile bilmiyor. O konuda yazılmış kitapların fotokopilerini okuyor derste öğrencilerine. Ne olur bunların öğrencisi? Aslında anlatmak istediğim bu değil. Ne anlatacaktık, nelere daldık… “Okuyun, yalnız çocuklarınız değil, ana babalar da okuyacak. Ana baba okumazsa çocuğunu da okutamazsın.
*** *** ***
Japonya’da kişi başına insanlar günde ortalama 34 dakika okumaya ayırıyorlarmış. Girmeye kalktığımız AB ülkelerinde ise bu ortalama 26 dakikaya iniyor. Bence çok düşük, bir insan 24 saatin nasıl sadece yarım saatini okumaya ayırabilir? Peki ülkemizde ne kadar bu süre… 6 saniye, evet yazıyla da altı saniye. Hayvanlara hakaret olmasın ama bu 6 saniye ile hayvan bile olunmaz. Hayvan yararlı hiç olmazsa… Hayvan olarak çizildiği için dava açtı başbakan; dua etsin o karikatürist, hayvan dava açmadı ona, başbakan olarak çizildiği için!
Hafta sonu Kapadokya’daydım. Ürgüp’den geçerken, yitirdiğimiz Mustafa amcayı anımsadım. Mustafa Güzelgöz’ü sanırım hiç duymadınız. Anadolu köylerinin aydınlanması için, 1950’li yıllarda, merkep sırtında köylere kitap taşıyan “merkepli kütüphaneci”dir o. Hani Fakir Baykurt’un bir romanında anlattığı “merkepli kütüphaneci” Mustafa Güzelgöz. Merkeple dolaşamadığı için, son yıllarında Ürgüp’ün Çökek, Cemil ve Karacaören köylerine sabit kütüphaneler kurmuştu. Ve sıkı durun, Kültür Bakanlığı, eleman yetersizliğini gerekçe göstererek bu üç kütüphaneyi de kapattı. Kütüphane açması gereken Kültür Bakanlığı, aydınlanmacı, idealist bir insanın açtığı kütüphaneleri kapatıyor iyi mi? Biliyor ki, okuyan, bilinçlenen bir toplumda onlara ne prim ne oy çıkar. Halk kara cahil kalmalı ki, kendileri pis işlerini rahatça yürütsün.
Okuduğunuz zaman öğreneceksiniz, bileceksiniz, anlayacaksınız, kavrayacaksınız. Ancak o zaman Tayyip’ler ve benzerleri analarını alıp giderler!” diye bağırmak geçti meydanda kalabalığa karşı.
Bunları yazarken asla kötümserlik yayma düşüncesinde değilim.
Çünkü bir süredir, Türkiye’nin önünü tıkayan Deniz Baykal’dan kurtulduk. CHP ve Türkiye’nin önü açıldı. Ancak biliyorum ki Kılıçdaroğlu ve arkadaşları geliyor gelmesine de; işlerinin ne kadar çetin ve çetrefelli olduğunu da görüyorum.
Yani sözün özü, vakit enseyi karartma vakti değil, gözümüzü daha çok açıp çalışma ve dayanışma vakti.
Abdullah Akçay’ın tedavisinin cezaevi koşullarında gerçekleştirilemeyeceğinin anlaşılması üzerine, Adlî Tıp Kurumu’na 4 Mart 2010’da başvuru yapılmış; Nur Birgen’in başkanlığındaki Adlî Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu, 21 Mayıs 2010’da “tedavisi cezaevinde yapılabileceği” gerekçesiyle başvuruyu reddetmişti. Aynı İhtisas Kurulu, yaklaşık on bir aydır tedavi gördüğü İstanbul Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin hazırladığı “Akçay’ın tedaviye yanıt vermediği, hayatî tehlike altında bulunduğu ve tedavisinin tutukluluk koşullarında yapılamayacağı” şeklindeki raporu üzerine, 14 Temmuz 2010’da hapis cezasının infazının ertelenmesi yönünde karar almıştı. Bu karar Silivri İnfaz Hâkimliği’ne iletilmiş ve infaz erteleme kararı alınmıştır. Ancak Abdullah Akçay hakkında Yargıtay’da beklemekte olan dosyalar nedeniyle Akçay serbest bırakılmamış ve 21 Temmuz 2010’da da yaşamını yitirmiştir. 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunu’nun “hapis cezasının infazının hastalık nedeni ile ertelenmesi” başlıklı 16. maddesinin 2. paragrafı, “(…) ancak bu durumda bile hapis cezasının infazı, mahkûmun hayatı için kesin bir tehlike teşkil ediyorsa mahkûmun cezasının infazı iyileşinceye kadar geri bırakılır” şeklindedir. Görüldüğü gibi mevcut yetersiz düzenlemelerin gereği bile yerine getirilmemiş, tüm bilimsel raporlara rağmen Abdullah Akçay’ın sağlık hakkı elinden alınmış ve aylardır herkesin tanıklığında, göz göre göre ölüme terk edilmiştir. Abdullah Akçay’ın ölümünden, başta Adlî Tıp Kurumu ve Adalet Bakanlığı olmak üzere, hükümet sorumludur. Devletin güvencesi altında olması gereken sağlık hakkı özellikle tutuklu ve hükümlüler açısından daha bir önem taşımaktadır. Buna karşın cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlüler gerektiği gibi tedavi edilmemekte ve önlenebilir birçok sağlık sorunu ölümle sonuçlanmaktadır. Bakanlık bu durumu, sağlık personelinin ve donanımlarının yetersizliği, yönetim mekanizmasının ağır işlemesi gibi bir dizi teknik sorunla açıklamaktadır. Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Dokümantasyon Merkezi’nin derlediği verilere göre cezaevlerinde, 2009 yılında 37 kişi, 2010 yılının başından 21 Temmuz 2010’a kadar geçen sürede de 24 kişi yaşamını yitirmiştir. Kamuoyu ile sıklıkla paylaştığımız gibi, halen 96 tutuklu ve hükümlü de karşı karşıya oldukları ciddi sağlık sorunları nedeniyle yaşam savaşı vermektedir. İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) 2009 yılı Cezaevleri Raporuna göre ise, 554 tutuklu ve hükümlü sağlık sorunları yaşadığı halde uygun tedavileri yapılmamaktadır. Cezaevlerinde yaşanan sorunlara insanı temel alan bir anlayışla yaklaşılmalı, benzer sorunlarla yüz yüze olan ve yaşam savaşı veren yüzlerce tutuklu ve hükümlü için sağlık hakkının korunması yönünde gerekli önlemler bir an önce alınmalıdır. Ayrıca, İHD ve TİHV olarak, Abdullah Akçay’ın ölümüyle ilgili, sorumlular hakkında etkili bir soruşturma başlatılması için suç duyurusunda bulunuyoruz. İnsan Hakları Derneği Başkanı Öztürk Türkdoğan Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı
22 Temmuz 2010
EvcioğluHaber- Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve İnsan Hakları Derneği'nce yapılan ortak açıklamada; 'cezaevlerinde tutuklu bulunan ve geri dönüşümsüz bir hastalığa yakalanmış ve cezaevi koşullarında tedavilerinin yapılmalarının da mümkün olmaması ve bu durumun Adli Tıp Kurumuncada raporla tesbit edilmesi koşuluyla, tahliye edilmeleri Kanunen zorunlu olan hastaların salıverilmeyerek bir bir ölümleri gerçekleşmektedir' denilmektedir..
14 yaşında tutuklanmış ve yakalandığı ölümcül hastalık sonucunda 18 yaşında hayatını kayıp eden ; "Abdullah Akçay’ın Cezaevi Koşullarında Ölümü Bir Cinayettir" denilen açıklama şöyledir...
14 yaşında tutuklanan ve Maltepe Çocuk Cezaevi’ne konulduktan 2 yıl sonra kendisine lösemi teşhisi konan Abdullah Akçay (18), dün (21 Temmuz 2010’da) yaşamını yitirdi. 2010 yılının başından 21 Temmuz 2010’a kadar cezaevinde yaşamını yitiren tutuklu ve hükümlü sayısı 24’ü buldu.
Oysa asıl sorun insanı temel alan bir ceza-infaz anlayışının/sisteminin bulunmamasıdır.
Bu nedenle, hasta tutuklu ve hükümlüler ya Abdullah Akçay ve pek çok diğer örnekte olduğu gibi, cezaevi koşullarında ölüme terk edilmekte ya da kamuoyunun yakından izlediği Güler Zere ve Kuddusi Okkır örneklerinde olduğu gibi, mevcut yasal düzenlemelerin bile ruhuna aykırı bir şekilde, tedavi edilmeleri amacıyla değil, yalnızca yaşamlarının son birkaç gününü “dışarıda” geçirsinler ve mümkünse cezaevinde ölmesinler diye ölümlerinden hemen önce cezaevinden salınmaktadır.
İşte bu görüntülere aldanmayın; Üzerinde Türk bayrağı var diye aldanmayın.. Onun altında BAZ İSTASYONU var.. Orası Mamak-Saime Kadın Semtindeki; Ankara'nın en güzel yürüyüş parkurunun bulunduğu ve her gün yüzlerce insanın sabah sporu yaparak sağlıklı kalmak için orada buluştuğu yerdir.. Fotoğraflardan da görüleceği gibi, bir tarafında Türk Bayrağı ve diğer tarafında Mamak Belediyesinin logosu bulunan kamuflenin altında "dev bir Baz İstasyonu.".. Sağlıklı kalmak için spor yapan genç-yaşlı tüm insanlara, Kanser yapan Kanserojen madde yaymaya ve hasta etmeye devam ediyor.. Sizlere bir örnek daha vereceğim; Anıtkabirin hemen karşısında kurulu bir spor tesisi var.. Adı, Anıttepe Spor Tesisleri.. Oradada her sabah, binlerce insan sağlıklı kalabilmek için yürüyüş ve çeşitli sporlarını yapmaktadırlar.. Bu spor tesisinin üç ayrı noktasında da baz istasyonu vardır.. Dışarıdan bakıldığında sanki spor tesisinin reklam direği ve panosu gibi görülen bu yer yine kamufilaş yapılmış; Baz İstasyonlarıdır.. Yani; aldanmayın...! Kesinlikle yapılabilecek mutlaka bir şeyler vardır.. Bu durum, bazen elektrik direği, bazen bina üzerinde baca gibi karşımıza çıkarlar... Ama, bilmelisinizki; insanların tamda yaşam alanlarıyla içiçe girmiş bu tesisler, bizlerin sağlığını tehdit ettiği gibi.. Çocuklarımızın sağlıksız bir geleceğe doğru yol alırken, bizlerin seyrediyor oluşu.. düşündürücüdür.. Onları büyütürken, hasta olduğunda acaba kaç kez gece uykularımızı bölerek kalkıp; hastaneye götürmek için telaş içinde koşuşturmadık.. geleceğimiz olan çocuklarımızı bebekken gösterdiğimiz hassasiyeti neden şimdi göstermiyoruz..? ÖNEMLİ NOT; Ankara'nın bir semtinde oturan bir vatandaş; dört katlı binasının üzerine, BAZ İSTASYONU kurdurur... Hem de, Turcell, Avea ve Vodefon Telefon operatörlerının hepsinin bazını çatıya diktiriyor.....! KENDİSİNE ŞÖYLE BİR SORU YÖNELTİM: *-Bey efendi, en üst daire de sen ve çocukların oturuyor.. Diğer dairelerde de kardeşlerin ve kiracıların oturuyor.. Peki! değermi 15.000 dolar için bu insanların hayatını riske atmaya ? dediğimde.. İfadesi aynen şöyle idi.. *-Bazcı Şahıs: 15.000 dolar değil 45.000-dolar.. Üç operatöründe bazını kurdurdum.. Yaydığı iddia edilen radyasyona gelince; Araştıttırdım..! O baz istasyonlar, alttaki dairedeki yaşayanlara zarar vermiyorlarmış....!? *- Ya nereye veriyorlarmış.? *-Bazcı Şahıs: binanın karşısındakilere zarar veriyorlarmış.. *-Peki.! Karşıdaki komşuların çocuklarının ve kendilerinin sağlığı ne olacak.. Onların sağlığını bozmuyormu..? dediğimde aldığım cevap çok daha dikkat çekiciydi....! *-Bane ne onların sağlığında.. Hasta olurlarsa olsunlar.. Ben alacağım paraya bakarım.. Buyurun, sağlıklı kalın.. Bir de çevremizde çıkarcı ve menfaatçi para düşkünü insanlar varken; Hiç birşey yapmadan nasıl sağlıklı kalınacak..? Hep birlikte düşünmek zamanı değilmidir.. ? Aşağıda bir kaç örnek fotoğraf lütfen inceleyin.... Ne kadar ustaca kamufle edilmek suretiyle süslenmiş,, Değerli Mahsuni Şerif'in türküsünde söylediği gibi; "Gül boyanmış karayılan" misali... Güzel günlerde görüşmek üzere ...! 27.06.2010-pazar *********************************************************
SPOR TESİSİLERİ VE BAZ İSTASYONLARI İÇİÇE..
Ah! o güzel ve temiz insanlarımız ise; kendilerine karşı, sırf para için kurulan tuzağın farkında değiler..
Uzmanlar her gün basında, tv.ler de, toplantılarda canı pahasına insanları aydınlatmak için çırpınmaktadırlar.. Ancak; paradan başka hiç birşey düşünmeyen ve gözünü hırs bürümüş kapitalistler ve onun işbirlikçileri ise; oturduğumuz binaların üstlerine kadar baz istasyonu kuruyorlar..
EvcioğluHaber
Kötü Tanıklar: Dünya Kamuoyu EvcioğluHaber; Bianet- İnternet haber sitesinde 29 Nisan 2003 de, Sn; İncilay CANGÖZ'ün Irak'ta yaşanan savaş ve şiddet ortamına ilişkin yazdığı yazıda; insanların yaşadığı travmaların acısını hiç bir zaman unutmadıklarını ve ömür boyu bu acıyı bilinçlerinde taşıdıklarını ifade etmektedir.. Bu gün 23.06.2010. Yani yedi yıl önce yazılmış bir yazının konusuna bakıldığında, bu gün dünyanın her köşesinde ve ülkemizde yaşanan olaylar binlerce ve milyonlarca insana yeni, yeni acı, ölüm ve ömür boyu unutamayacı travmalar yaşatmakta ve yeni düşmanlıkları yaratmaktadır... İşte sizlere yedi yıl önce yazılmış aşağıdaki okuyacağınız yazıyla, sözde "barış ve demokrasi" getireceğiz söylemlerinin ardında yaşanan Savaş,Kan ve gözyaşına başta gazeteciler olmak üzere bizlerin kötü tanıklığına ve bu kötü gidişatın durulmasına yetmedinin tanımıdır.. İşte bu güzel yazı; Eskişehir - BİA Haber Merkezi Güçlüyü mü haber yapmalı, yoksa güçsüzün acısını mı aktarmalı? Prof. Dr. Cem Kaptanoğlu* "Üniversite ve Savaş" başlıklı bir panelde savaşın bir travma olduğunu belirtirken; insanın travmanın izlerini tüm yaşamı boyunca taşıyacağını dile getirdi. Travmanın etkilerini ve dinamiklerini anlatan Kaptanoğlu, dolaylı olarak da Irak'taki aktif çatışmaların bitmesinden sonra kurulacak siyasi otoriteyle bu kaos ortamının sona ereceğini; egemen söylemde örtük ve aleni yollarla sıklıkla ifade edilen Iraklıları, "ferah" ve "özgür", "varsıl" günleri beklediğini düşünmemizin ne kadar yanıltıcı olduğunu fark ettirdi. Kaptanoğlu'nun konuşmasının dinleyiciler açısından çok önemli olan bir noktası vardı ki; travmanın atlatılmasında ve olası travmaların engellenmesinde "tanıkların çok önemli" olduğu bilgisiydi. İyi ve kötü tanıklar Kaptanoğlu bunu "iyi" veya "kötü tanık" olma kavramlarıyla ifade etti. "İyi tanıklar" yani tepki gösteren, doğrunun ve adil olanın yanında olan, toplumsal adalet için mücadele eden yani, inisiyatif koyabilen tanıklar, travmanın derinleşmesini ve tekrarlanmasını engelleme gücüne sahip olabiliyor. Örneğin işkenceyi ört-bas etmeyen doktorlarla, bu uygulamalara tepki gösteren sivil toplum kuruluşlarıyla, vatandaşlarla bu tarz uygulamalar azalabilir. Tüm dünya olarak Amerika'nın Irak'a hiçbir ikna edici kanıtı olmaksızın teknoloji harikası insan öldürme makineleriyle saldırmasına, ardından da dünyanın en değerli tarihi ve kültürel zenginliği arasında kabul gören eserlerin talan edilmesine göz yummasına tanığız. Hemen belirtmek gerekir ki, tüm dünya olarak çok kötü tanıklarız. Her ne kadar değişik coğrafyalardan barış severler "savaşa hayır" diyen seslerini duyurmaya çalışıyorlarsa da azınlıkta kaldıkları için de ciddi yaptırımları olamıyor. Bunların dışında kalan ezici çoğunluk ise olan-biteni sesiz sakin izliyor birer edilgin ve kötü tanık olarak. İnsanlar ilaçsızlıktan ölüyorsa Sadece Bağdat'taki hastanelerden gelen görüntüler bile insanlık ayıbını hissetmeye yetecek boyutlarda... Ama dünya kamuoyu hissetmiyor. Egemen söylemin ve edimin, yıllarca Saddam gibi bir diktatörün ve ülkesinin ambargoya layık olduğu şeklindeki argümanın artık meşru bir dayanağı da yok, sorun Saddam ise artık o da yok. Bugün hâlâ Irak'taki hastalar ilaçsızlık yüzünden ölüyorsa, acıya mahkum oluyorsa; savaş yüzünden pek çok kadın erken doğum yapıyorsa ve bu bebekler sadece teknik donanım ve ilaç eksikliğinden yaşayamıyorsa tüm dünya insanları olarak artık hepimizin insanlığımızdan utanç duymasının zamanıdır. CNN Türk televizyonunda Bağdat'taki Kadın ve Çocuk Hastanesinde genç bir doktor artık çaresizlikten gözyaşları dökerken "biz kimseden hiçbir şey istemiyoruz, kendimize yetecek kadar petrolümüz var sadece bunu istiyoruz" diyor. Görünürde çatışmalar bitmiş durumda, kaldı ki savaş ortamında da, tüm dünya insani yardım ve tıbbi destek konusunda bu kadar duyarsız kalmak zorunda mı? Bölgeye gerekli ilaç, tıbbi malzeme ulaştırılması hatta gönüllü hemşire, doktor veya farklı meslek gruplarından insanların destek vermesinin önü açılması bu kadar mı zor? Nerede bu uluslararası yardım kuruluşları? Siyasiler ve askerler kozlarını paylaşırken ilke düzeyinde hastanelerin özel olarak korunması, sağlık hizmetlerinin aksamaması bu kadar mı olanaksız? Şıklıkta ve sosyal etkinlikte medyanın sıklıkla konuğu olan dünya "first lady"leri nerede? Kadın duyarlılığının ve dayanışmasının birleşmesi için bundan daha iyi bir fırsat olabilir mi? Doğum sancılarını, erken doğan bebeğinin yaşam mücadelesini, savruk bir kurşunla yaralanan çocuğunun acısı ilaçsızlık yüzünden dindirilemeyen bir annenin dramını en iyi bir başka annelerin anlaması beklenir; ama anlaşıl(a)mıyor? Kısacası kötü tanıklarız, hem de çok kötü... Gazeteciler Olayların bir başka önemli tanıkları ise gazeteciler. İşte bu tarz, savaş, çatışma ve kriz gibi durumlarda gazetecilerin tanıklıkları; neleri haber olarak aktardıkları neleri ise aktarmadıkları, bilinçli veya bilinçsizce kimin tarafında saf tuttukları çok daha önemli bir konu oluyor. Bir başka şekilde ifade etmek de mümkün, güçlünün propaganda ya da halkla ilişkiler çalışmalarına destek verici tarzda mı haber yapmalı, yoksa güçsüzün acısını mı aktarmalı? Nerede yer almak veya ne yapılmak istendiğinin yanıtı doğal olarak bu sorunun da yanıtını oluşturuyor. Amerikan askerlerinin içine gömülerek, sahip oldukları teknoloji ve profesyonellik karşısında gözleri kamaşarak olayın güçlü tarafını ekranlara taşımak da mümkün; olanca tehlikesine karşın bağımsız kalmayı tercih ederek Irak halkıyla empati kurulmasını sağlayacak, savaşın acısını yansıtan hatta iz bırakan tarihi belgeler arasında yer alacak haber ve fotoğraflar üretmek de mümkün. Bugün pek çok insan Vietnam'ın acısını cesur ve insani duyarlılığı kaybetmemiş gazeteciler sayesinde biliyor. Yani, iyi tanıklıklar Vietnam'ın unutulmasına izin vermiyor; tarihte bu insanlara hak ettikleri onuru bahşediyor. Bugün Amerikan askerlerinin ruh halini ve teknoloji üstünlüğünü görüntüleyen gazetecilerden ya da barışa duyarsız kalan insanlardan kaçı tarih sahnesinde ve hangi rolle yer bulabilecek? (İC/NM) * Prof. Dr. Cem Kaptanoğlu: Osmangazi Üniversitesi, Tıp Fakültesi Psikiyatr Bölümü öğretim üyesi ve Bölüm Başkanı. * Yrd. Doç. Dr. İncilay Cangöz: Anadolu Üniversitesi, İletişim Fakültesi http://bianet.org/
|
Ankara- KESK bu gün sözünü tuttu. Tüm TÜRKİYE genelinde grev yaparak sokağa çıktı.. Bundan 4 ay önce Tekel işçilerinin Ankara'nın ayazında 78 gün süren direnişlerininin tam ortasında (kendilerine ilişkin bir karar çıkacağını beklerken, hayal kırıklığına uğratılan Tekel işçilerine rağmen) ama yine de bir Genel Grev kararı almış olmaları açısından önem arz edilen 26 Mayıs 2010 grev kararı idi.. 6 sendika konfederasyonunun biraraya gelerek aldıkları ve Türkiye işçi sınıfı açısından tarihi bir karar olarakta algılanmasına neden olan bu grev malisef alındığı tarih ve içinde bulunulan konjoktör açısındanda değerlendirildiği taktirde, nasılki; Tekel Emekçilerini üzmüş ise, bu günde aldıkları kararların, verdikleri sözün arkasında durmayarak caydıklarını utanmadan da deklere eden; kendilerini işçilerin ve emekçilerin örgütü olarak gören ama bunların sözde olduğunu yaptıklarıyla ortaya koyan; başta Türk-İş, Kamu-Sen, Memur-Sen gibi sarı sendikalar bu gün grev yapmaktan vaz geçtiler..
KESK ise; "BİZ SÖZ VERDİK SÖZÜMÜZDE DURUYORUZ" diyerek yine emekçilerin öz örgütü olduğunu ortaya koydu..
Bu gün grev günüydü..
TMMO, TTB. ve Diğer demokratik kitle örgütleri ve DİSK'e bağlı sendikalarında katılımıyla, ziya gökalp caddesinde görkemli bir miting düzenlendi..
Bir grup Tekel işçisinin, Türk-İş genel merkezine girerek vaz geçilen grev kararını protesto etmek istemesi üzerine, polisin müdahelesi üzerine Türk-İş binasından gözaltına alınmışlardır..
Haber ve fotoğraf: Evcioğlu