DSİP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DSİP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2010

Yetmez Ama Evet Forumunda Yumurtalı Saldırı

Yetmez Ama Evet Forumunda Yumurtalı Saldırı

"Yetmez ama evet" forumunda yazar Adalet Ağaoğlu ile Osman Can’ın da aralarında bulunduğu konuşmacılar bir grubun yumurtalı saldırısına uğradı. Forumun düzenleyicileri saldırıyı kınadı; "Bu solculuk ve ilericilikle açıklanamaz" dedi.


İstanbul, - BİA Haber Merkezi,
05 Eylül 2010, Pazar

12 Eylül'de yapılacak anayasa referandumuyla ilgili yapılan "Yetmez ama Evet" forumunda, yumurtalı saldırı düzenlendi.

Taksim Square Otel'deki forumda aralarında yazar Adalet Ağaoğlu, Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı ve Anayasa Mahkemesi eski raportörü Osman Can, Devrimci Sosyalist İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı (DSİP) Şenol Karakaş'ın bulunduğu 14 konuşmacı, anayasa paketiyle ilgili görüşlerini açıkladı.

Yumurtalı saldırı dinleyiciler arasında bulunan bir gencin, "Söz almak istiyorum, burada bize hak düştüğünü düşünüyorum" sözlerinden sonra gerçekleşti. Konuşmacıların üzerine yumurta fırlatan yaklaşık altı kişilik grup, salondan çıkarıldı.

Forumun düzenleyicileri arasında bulunan DSİP ve "Yetmez ama Evet" girişimi daha sonra açıklama yaparak, saldırıyı kınadı. Açıklama şöyle:

"Adalet Ağaoğlu'na, Osman Can'a ve Şenol Karakaş'a, yapılan saldırıyı kınıyoruz. İnsanlara saldıran, provokasyon yapanlar solcu ya da ilerici olamaz. Yumurtalı saldırı, ifade, örgütlenme ve düşünce özgürlüğünün, demokrasinin hiçbir yerine oturtulamaz."

"Konuşmacılar dışında, salondan sözlü katılımın olmadığı bir toplantının olduğunu bilerek gelen grubun, sadece söz hakkı istediklerini söylüyor olmaları, konuşmacılara atılan yumurtaların nereden geldiğini açıklamaya yetmiyor. Grubun toplantıya gelirken sadece demokratik haklarını kullanmak için gelmedikleri, saldırmaya hazırlıklı oldukları ve hiç bir şekilde salondan gruba karşı şiddet uygulanmamasına rağmen yalan açıklamalar yapmalarını anlayamıyoruz. "

Açıklamada, "Yetmez ama Evet" aktivistleri tarafından salondan çıkarılan grubun, "saldırıya rağmen" polisçe gözaltına alınmalarına engel olunduğu, forum düzenleyicilerinin şikayetçi olmadığı belirtildi. (SP)

http://bianet.org/

1 Temmuz 2010

İKTİDAR HAKKINDA KLASİK FELSEFE NOTLARI: HALİL BERKTAY’A

İKTİDAR HAKKINDA KLASİK FELSEFE NOTLARI: HALİL BERKTAY’A

http://www.bizimsity.net/konuresimleri/felsefe.jpg
fotoğraf:www.bizimsity.net/

25 Haziran 2010

Kocaeli Üniversitesi Felsefe Bölüm Başkanı ve Felsefelogos dergisi Genel Yayın Yönetmeni Prof. Dr. Sinan Özbek, Halil Berktay'ın, DSİP ve marksist gelenekle yaptığı tartışmaya yanıt veriyor.
Platon, Hobbes, Locke, Rousseau, Marks, Lenin, Troçki, Gramsci ve Foucault'un iktidar kavramına dair görüşlerini ele alan Sinan Özbek, Paris Komünü ve Rusya'daki Sovyet deneyimini anlatıyor.

Halil Berktay 21 Ocak 2010'da gazetedeki köşesinde, sosyalist siyaset ve teori açısından kavramakta zorlandığı bir durumu dile getiriyor. Berktay'ı sıkıntıya sokan; teorik görüşlerine asla katılmadığı bir Troçkist partinin, DSİP'in, "solun ahlak ve basiret enkazından kendini nasıl sıyırabilmiş" olması. Troçkizmin "tam bir illüzyon" olan teorisine rağmen doğru siyaset yapabilmesi. Berktay için bu sorunun cevaplanması, solun tarihi ve bugünü açısından önemli. Sorulara iki tespitle cevap vermeyi deniyor: İlk olarak benim pek de anlamadığım "Troçkizmin etik değer"inden bahsediyor. "Troçkizmin etik değeri" kavramını şöyle dolduruyor: Troçki'nin iktidar paylaşımı 1927'de son buluyor, kendisi ve taraftarları her yerde muhalefette kalıyor, sürekli devrim değilse de sürekli muhalefet Troçkizme belirli bir devlet pisliğine bulaşmamışlık hali getiriyor.
Berktay'ın burada söylediklerinden çıkacak sonuçlardan biri; iktidar olmanın bedelinin, kirlenmeyi göze almak olduğu.

Nitekim daha sonraki bir yazısında açıkça "iktidar kirletir" tezini dile getiriyor. "Sürekli muhalefet" olmanın, ahlaki bir temizlik verebileceği ironik bir ifadeye dönüşüyor. Yine bu ifadeler; günah işlememişlerin imanın da yarım olacağını söylemek olduğundan, iktidar olmayı başaranlara da en azından bir gülücük göndermek anlamına geliyor.
Berktay'ın, "etik değer" kavramını yanlış kullanmasını, bir kenara bırakıyorum. Bence Berktay'ın yapmaya çalıştığı çözümlemenin arkasında duran ve asıl tartışılması gereken kavram iktidar.

Platon ve Hobbes

İktidarın baskılayan, ezen bir güc olduğu, onu kullananların en basit ahlak kurallarını dahi çiğneyebildiği ilkçağlardan beri üzerinde düşünülen bir konudur. Daha Tevrat, Davut'un Günahı anlatısıyla iktidarın bu yönünü sorun haline getiriyor. Davut, ordusunun önemli kumandanlarından Hititli Uriya'yı, karısını elde etmek için ölüme gönderiyor.
Tevrat'ın bu trajik hikâyesi ile başlatabileceğimiz bir felsefe sorusu ortaya çıkıyor: İktidarın bu baskıcı, kötüye de kullanılan (kirleten!) tarafı nasıl sınırlanabilir?
Bu soruyu takip etmek başlı başına bir felsefe tarihi okuması gerektiriyor. Ana hatlarını aktarmayı deniyorum: İlk olarak Platon'da bir cevap denemesi söz konusu. Platon, devlet idare etmenin bir bilim olduğunu ve bilimlerin de en zoru olduğunu söylüyor. Bu bilime, son derece sınırlı sayıda insan sahip olabilir. İşte bu bilme sahip olanlar yani filozoflar devleti yönetirse, yönetimleri bir bilimin uygulaması olacağından yanlışlar, haksızlıklar ve kötülükler de ortadan kalkar. Ancak Platon'un bu doğrultuda süren düşüncesi hakikat zeminini kaybeder. Hakikatle bağları kopmuş bir çözüm, gerçek çözüm olamaz.

İktidarın zorunlu oluşunun mutlak onaylanmasına ilişkin görüşler belki de en saf haliyle Hobbes'ta karşımıza çıkıyor. Hobbes, sivil durumu bir devletin denetimi altında yaşamak olarak tanımlıyor. Bunun tersi olan, barbarlık durumudur ve orada "herkesin herkese karşı savaşı" vardır. Burada Hobbes'un, insanın doğuştan kötü olduğunu düşündüğü de hatırlanmalı. Hobbes, tarihe ve insana bu bakışının sonucu, "Kılıcın zoru olmadan ahitler sözden ibarettir ve insanı güvence altına almaya yetmez" (Hobbes, 2004, 129) diyor. Hobbes'un iktidarın yol açabileceği kötülüklere işarete edilmesine cevabı da son derece nettir: Bu büyük iktidar gücünden kötü sonuçlar çıkabileceği düşünülse de iktidarın yokluğunun sonuçları çok daha berbattır. Buna rağmen insanlar, iktidardan yakınabilir onu sınırlamak isteyebilirler.

Hobbes'un bu durum hakkındaki düşüncesi son derece çarpıcıdır: "Her kim ki egemen gücün aşırı büyük olduğunu düşünerek onu azaltmayı isterse, kendini, onu sınırlayabilecek başka bir güce; yani, daha büyük bir güce tabi kılmak zorundadır" (Hobbes, 2004, 154). Hiç kuşku yok bu düşünce çizgisinde baskı (kirlenme!), meşru bir zemine radikal bir şekilde yerleşir.

Locke: Kuvvetler Ayrımı, Seçim ve Azletme

Locke ve Rousseau'da iktidarı gerekli gören ama onu sınırlamayı, denetlemeyi isteyen görüşlerle karşılaşıyoruz. Locke, mutlak monarşilerde yöneticilerin haksızlık edebilmeyi, sanki bir hak olarak görüldüğünü söylüyor. En güçlü olanın vereceği zarardan, nasıl korunabileceğini sormanın bile, nifak ve ayaklanma olarak algılandığını ekliyor. Ona göre insanların bir toplum içinde yaşamalarının asıl nedeni, özel mülklerinin korunmasıdır. Locke, devletin yasama ya da egemen iktidarına sahip olan kimselerin, yayımlanmış ve halk tarafından bilinen yasalarla yönetme yükümlüğünde olduğunu söylüyor. İktidarı kullanan kişilerin, bu yasalara uymadıkları durumda ise "tarafsız ve dürüst" yargıçların karar vereceğini ekliyor. Burada "tarafsızlığın ve dürüstlüğün" nasıl sağlanacağı sorusu boşlukta kalıyor. Locke yasaların, ancak toplumun onayıyla yasa olabileceğini ileri sürüyor. Yasalarla yönetmenin, görev sınırları içinde kalmayı sağlayacağını ve iktidarın amaç dışında kullanılmasını engelleyeceğini düşünüyor. Yasanın çıkar sağlamak için kullanılmasını engellemenin yolu olarak da yasamanın farklı ellere dağıtılmasını öneriyor. Yasamanın halkın güvenine karşı hareket etmesi durumunda ise yasamayı azletme ya da değiştirme halkın elindedir. Locke, bütün önlemlere rağmen iktidarı elinde tutanların yine de tam olarak denetlenemeyeceğini sezmiş gibidir.
Bu durum yeryüzünde insanlar arasındaki uzlaşmazlıkları halledecek bir yargıç yoksa iş, öte dünyaya, Tanrının yargıçlığına havale ediliyor. Kuşkusuz kuvvetler ayrımı fikri iktidarın denetlenmesi, sınırlanması doğrultusunda geliştirilmiş önemli bir düşüncedir. Ama yine de ayrılmış kuvvetlerin, birbirine girmesi engellenemiyor.

Rousseau; Halkın kurultay halinde toplanması

Rousseau'nun iktidardan kaynaklanan ezici gücün nasıl sınırlanabileceği konusundaki verimli görüşü, kurultay fikridir.
Yüzlerce yıl önce Roma halkı, egemenlik haklarının ve yönetim haklarının bir bölümünü kullandığı toplantılar yapıyor. Rousseau da bu toplantıların benzerlerinin yasa gereği yapılmasını öneriyor. Önerdiği bu toplantıları, yasaların onaylanması, anayasanın saptanması ve yöneticilerin seçilmesiyle sınırlamıyor. Beklenmedik durumlarda da olağanüstü toplantılar öneriyor. Ülkenin büyüklüğünden dolayı bu tür toplantıların yapılamayacağını söyleyenlere; "başkent dönüşümlü olmalıdır, hükümet burada bulunmalıdır ve toplantılar dönüşümlü yapılmalıdır" diyor. Bu toplantılarla hükümetlerin her çeşit yargı hakkı ortadan kalkar, yürütme gücü işlemez, her bir yurttaşın varlığı yöneticininki kadar dokunulmaz olur. Rousseau, dünyanın her yerinde hükümetin kamu gücünü ele geçirdikten sonra, egemen gücü de ele geçirmeye kalkıştığını belirliyor. İşte bu halk toplantıları, kötülükleri engellemeye ya da geciktirmeye yarar. İktidarın sınırlanması ve çıkar için kullanılmasını engellemenin Rousseaucu çözümü halkın kurultay halinde toplanmasıdır.

Yukarda oldukça özet aktardığım görüşler, iktidarın baskıcı, boğan yanından nasıl kurtulacağı sorusuna bir cevap arayışıdır.
Kuşkusuz genel seçim, kuvvetler ayırımı geri çağırma gibi düşünceler sorunun çözümü için önemli adımlardır ve bunların hayata geçirilebilmesi son derece önemli demokratik kazanımdır. Çağdaş demokrasiler bu gelenekten süzülerek bir siyasal yapı oluşturmuştur. Bu süreçte Lockecu kuvvetler ayrımı fikri daha noksansız hale gelirken, geri çağırma mekanizması tamamen unutulmuştur. Bunun gibi Rousseau'nun "halkın kurultay halinde toplanması" önerisine hiç itibar edilmemiştir. Denilebilir ki iktidarı eline geçiren sınıf bu görüşleri, iktidarına zarar vermeyecek şekilde düzenleyerek kullanmıştır. Ortaya çıkan sonuçu da öyle sanıldığı gibi Marksistler bir hiç olarak görmez. Nitekim Lenin da, "Demokratik cumhuriyet, kapitalizmin mümkün en iyi siyasi kabuğudur" (Lenin 1978, 21) diyor. Bu Locke ile ifade bulan çizginin, kapitalizmin siyasi en yetkin anlatımı olarak onaylanmasıdır. Lenin bununla yetinmiyor ve devam ediyor: "Biz, kapitalist düzende proletarya için en iyi devlet biçimi olarak demokratik cumhuriyetten yanayız; ama en demokratik burjuva cumhuriyetinde bile halkın payına düşenin ücretli kölelikten başka bir şey olmadığını unutmaya da asla hakkımız yoktur" (Lenin, 1987, 28-29). Denen o ki diğerlerine yeğlenen demokratik cumhuriyet de emekçi sınıflar için bir diktatörlüktür. Öyleyse asıl hedef, bunun da ötesine geçen en iyi olana yönelmektir. Ama kapitalizm mümkün en iyi siyasi ifadesini demokratik cumhuriyette bulmuştur ve bu onun sınırıdır. Bu noktada tekrar Marx'ı hatırlamak gerekir: Marx devleti, uygar topluma yapışmış bir parazit olarak betimliyor. Bu parazitin, uygar toplumun ideal karşılığı olarak görüldüğünü söylüyor. Ve ekliyor: "Bütün devrimlerin sonucu sadece bu öldürücü kâbusu kaldırıp atacağı yerde, devlet aygıtını daha da yetkinleştirmek oldu" (Marx, 1968, 539).

Komün

Paris Komün'ü Marx tarafından "imparatorluğun doğrudan karşıtı" olarak tanımlanıyor. Ne demektir bu? Komün, iktidarın bizzat kendisini ortadan kaldırmaya yöneliyor. İlk kararnamesi, düzenli ordunun kaldırılması ve bunun yerini silahlı halk milislerinin alması.
Komün, küçük birimlerden gelen genel oy hakkıyla seçilmiş ve her an geri çağrılabilen üyelerden oluşuyor.
Parlamenter bir organ değil, yasamacı ve yürütmeci hareketli bir organ olarak çalışıyor. Polis, siyasi niteliklerinden arındırılıyor. Diğer bütün kamu görevlileri gibi yargıçlar da seçimle işbaşına geliyor. Bütün öğretim kurumları parasız olarak halka açılıyor. Komün'ün her görevlisi için geri çağırma ilkesi işletiliyor. Her mevki için aynı maaş ödeniyor. Daha sonra kilisenin maddi kaynakları kesiliyor. Marx, devlet aygıtının yerini alan bu yapıyı "devlet olmayan devlet" ve daha sonra da Engels komünite (Gemeinwessen) kavramıyla anlatıyor. Çünkü devlet aygıtı ele geçirilmemiş, "iktidar" olunmamış", parçalanıp atılmıştır. Peki Komün neden yeniliyor? Marx, Varsaille'de toplanan karşı devrim güçlerinin nasıl bir tehlike yaratacağının kavranmamasını ve bertaraf edilmemesini asıl neden olarak gösteriyor.

Lenin de Rusya'daki işçi konseylerini (sovyet), Paris Komünü biçiminde bir devlet örgütlenmesi olarak tanımlıyor. Serbestçe seçilmiş olan bu sovyetler halkın büyük çoğunluğunun gerçek örgütleri konumunda ve oradaki işçiler tıpkı Paris Komünü'nde olduğu gibi silahlı. Aslında Rusya'daki sovyetler, Paris Komünü'ndeki örgütlenmenin daha incelmiş biçimidir. Lenin, "komün, proletarya devriminin, burjuva devlet aygıtını parçalamak için giriştiği ilk adımdır.; parçalanan devlet aygıtı yerine konulabilecek ve konulması zorunlu olan, 'en sonunda keşfedilmiş' siyasi bir biçimdir" diyor. Yine Lenin'e göre sovyetler, devlet iktidarını üstlenebilir ve üstlenmelidir. İşte meşhur "Bütün iktidar Sovyetlere!" sloganı bu zemine dayanıyor. İkinci savaş öncesinde İtalyan Marksist Gramsci de fabrika konseylerinin proleter devletinin modeli olduğun söylüyor. İmdi Rusya'da olanın bu şekilde kavranabilmesi için araya giren ve rengini temel olarak Stalin'den alan düşünme biçimlerinin temizlenmesi ve Marksist klasiklerin bu gözle yeniden okunması gerekiyor. Marksist bir perspektifle tartışınca Berktay'ın "Troçki'nin alta düşmesi "ifadesiyle denediği ironi kırıntısı, boşluğa düşüyor. Rusya'da yenilgiye uğrayanın, konseyler olduğunu görmek gerekiyor.

Sonuç olarak

Foucault, tarihin derinliklerindeki siyasal yapıyı "pastoral iktidar" kavramıyla anlatıyor. Pastoral iktidar, sürü olarak halk ve onun çobanı olarak kral şeklindeki özetleniyor.
Buradan başlayıp tiranlıklardan, oligarşilerden, monarşilerden vb. geçip, demokratik parlamenter sisteme uzanıldığında, yeğlenecek olan hiç kuşkusuz sonuncudur. Ama Marksistler burada kalmaz yeni bir toplum önerisiyle ortaya çıkar. Kuşkusuz Berktay, Marksistlerin komünü tercih edilmesi gereken en son siyasi biçim olarak kavramasına karşı çıkabilir. Bunun bir hayal olduğunu da savunabilir. Bunda bir beis yoktur. Ama "eski komünistim" ifadesinde ciddi bir sorun var. Burada şaşırtan, sorun olan "eski" sıfatını kullanması değil, ona itiraz edilemez. Sorun kendini "komünist" görebilmiş olması. İşte o eskide düşündüklerini Marksizm sanmış olması ve sanmakta olmasıdır ki anlamasını zorlaştırıyor, kendini anlaşılmaz bir düşünce karmaşasına yuvarlıyor.

Yine soruna böyle bakınca "iktidar kirletir" ifadesinin tam manasıyla süslü boş bir söz olduğu görülüyor.
Politikayla uğraşan insanların, ana sütü saflığında olduğunu düşünebilmek ve iktidarda kirlendiğini söylemek nasıl bir klişe tekrarıdır, nasıl bir sıradanlıktır! Asıl sorun Berktay'ın iktidarı ele geçirilecek bir şey olarak kavrıyor olması. Çarpıcı olansa bugün söylediklerinin, içinde şekillendiği geleneğin sınırlarını bir nebze dahi aşmıyor olması. Berktay sosyalizmi, iktidar aygıtını ele geçirme olarak kavradığı için, güçler arasında ittifak arayışlarını meşru görmesi kaçınılmaz oluyor. Daha da korkunç olan insanların bunu görmediğini sanması. Eski arkadaşlarını Silivri'ye götüren nedenin tam da bu olduğunu asla kavramıyor. Marksistler umursamaz ama eski arkadaşlarına haksızlık ediyor. İktidarsız bir Perinçek; konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor...

Sinan Özbek
***************************

Kaynakça

Foucault, Michael, Seçme Yazılar: 2; Özne ve İktidar, Çev. Osman Akınay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2005.
Hobbes, Thomas, Leviathan. Çev. Semih Lim, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2004.
Gramsci, Antonio, İtalya'da İşçi Konseyleri Deneyimi, Çev. Yusuf Alp, Belge Yayınları, İstanbul, 1989.
Locke, John, Hükümet Üzerine İkinci İnceleme. Çev. Fahri Bakırcı, Babil Yayınları, Ankara 2004.
Lenin, V.I, Devlet ve Devrim. Çev. M. Halim Spatar- Celal Üster, Aydınlık Yayınları, İstanbul, 1978.
Lenin, V.I, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, Çev. M. Ardos, Sol Yayınları, Ankara, 1975.
Lenin, V.I, Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği, Çev. M. Ardos, Sol Yayınları, Ankara, 1977.
Marx, Karl, Bürgerkrige in Frankreich, MEW Band 17. Dietz Verlag, Barlin 1968.
Marx, Karl, Erster Entwurf zum "Bürgerkrieg in Frankreich, MEW Band 17. Dietz Verlag, Berlin, 1968.
Platon, Devlet Adamı, Çev. Behice Boran-Mehmet Karasan, Sosyal Yayınları, İstanbul, 2001.
Platon, Devlet, Çev. Sebahattin Eyüpoğlu-M. Ali Cimcoz, Remzi Kitapevi, İstanbul, 1995.
Rousseau, J.J, Toplum Sözleşmesi, Çev. Vedat Günyol, Adam Yayınları, İstanbul, 1984.


http://www.marksist.org/

7 Mart 2010

YENİ SOL PARTİ KURULUYOR ADI: EŞİTLİK VE DEMOKRASİ PARTİSİ

YENİ SOL PARTİ KURULUYOR
ADI: EŞİTLİK VE DEMOKRASİ PARTİSİ

07.03.2010

Yeni Sol, Türkiye'den Ankara'ya davet ettiği mücadele arkadaşlarıyla Eğitim-Sen Genel Merkezi toplantı salonunda, gelinen süreç hakkında bilgilendirme yapılarak katılımcılarla bir değerlendirme toplantısı yapıldı.

Toplantıya katılanlara, süreç hakkında ilk değerlendirmeyi Atilla AYTEMUR yaptı.

10.03.2010 çarşamba günü kuruluş dilekçesinin verileceğini söyleyen Sn; Atilla AYTEMUR, özetle şunları söyledi;

Değerli arkadaşlar, yaklaşık 8-9 aydır devam eden çalışma sonunda kurulacak “Yeni Sol Partı”nin Tüzük ve Proğram Taslağı hakkında, gelinen sürece ilişkin sizleri bilgilendirme ve kafalarda oluşacak soruların giderilmesi ihtiyacı doğmuştur. Bu bağlamda; Tüzük ilk haliyle internet ortamında sizlerin bilgisine sunulmuş, tartışmaya açılarak gelen öneriler doğrultusunda değişikler güncellenerek tekrar bilgilendirilmiştir. Kongreye kadarda gelecek yeni öneriler doğrultusunda yeni değişikliklerin yapılacağını bilmenizi istiyorum.

Ancak; aynı zamanda bu önerilerin diğer katılımcılarında ortak kanaatlerinde önemli olduğunu bilmeliyiz arkadaşlar.

Eleştirilecek çok yanı olabilir, ama ortak yaşamı istiyorsak, birlikte olunacak bir belgedir. Yeterlimi ? Hayır.

Değişim devam ediyor.
Zamanla büyük buluşmayı gerçekleştirecek olması açısından önemlidir.

Arkadaşlar, yeni bir ÖDP kurmuyoruz. Çünkü, bizim dışımızda da partnerlerimiz var. O nedenle, geniş yelpazeli ve bugün için en olumlu ve en uygun, günümüz ihtiyaçlarını karşılayacak niteliktedir.” dedi

Kurulacak partinin ismi hakkındaki süreci de değerlendiren AYTEMUR; Şunları söyledi.

Yeni Sol, NBTİP ve SHP den gelen tüm öneriler toplanarak, içimizde var olan iletişimci uzman arkadaşlara verildi. Önerilen isimler elemeye tabi tutularak elendi. Sonuç olarak; “TEP” Toplumsal Eşitlik Partisi olarak deklere edildi. Son ana kadarda değiştirilebilinirmi? Evet, daha iyi bir isim bulunursa olabilir.”

Partinin kuruluşu hakkında; 10 mart 2010 çarşamba günü dilekçemizi vererek partimizi kuracağız diyen AYTEMUR;

Kurucular kurulu 120 kişi olacak ve SHP 13 mart cumartesi yapacağı kurultayından sonra kendini fesh ettikten sonra 60 kişininde oradan katılacağı ve kurucular kurulunun 180 kişi olacağını belirti. 13 mart 2010 günü 120 kişiyle yeni kurucular kurulu oluşarak ve parti yeni ismini alacak.

Bu kurucular kurulu yapılacak Kongreye kadar doğal deleğe olacak ve yeni kongreye katılım oranı % 1 e düşecek ve doğal deleğelik filan ortadan kalkmış olacak. “ dedi.

Parti Başkanı hakkında da bilgi veren Aytemur;

“Parti başkanı belirleme sürecinde bazı zorluklar yaşandı. Biz, işin başında bizimle birlikte olan tüm çevrelere kendi önerdikleri Genel Başkanları kabul edilmediği taktirde, süreçten çekilmeyeceklerini deklere etmelerini ve kayda geçilmesini istedik ve kayda geçti.. Bizim için, vizyonu olan, toplumun bütün kesimlerince sıcak karşılanabilecek bir adayın olmasının iyi olacağın düşündük ve böyle baktık. Bizim dışımızdaki arkadaşlar ise; ağırlıkla, bu partinin marjinalleşmemesine vurgu yaparak, kitleselleşmeyi gerçekleştirecek bir başkan olmasının önemini vurguladılar.

İki aday önerildi ve bunun içinden NBTİP'nin önerdiği Sn; Ziya HALİS yeni partimizin başkanı olacak.

Ziya HALİS'in parti politikalarından çok uzakta olmadığı ve başkanlığa uygun olduğu kabul edilmiştir. Bilinenler olduğu için söylüyorum; Barış Meclisi Üyesi ve Ermenilerden özür diliyoruzun imzacılarından ”

Bir katılımcının, DSİP'le ilgili neden konuşulmuyor diye sorunca:

Saruhan; “DSİP son zamanlarda aramıza katıldı. İstanbuldaki toplantıda, Doğan Tarkan, bu partiyi Kemalistlere bırakmayacağız diyerek herkesi suçladı. Ayrıca, partiyi kurmayalım, seçime bağımsız adaylarla katılalım. Seçilen arkadaşlar partiyi kursunlar doğrultusundaki bakışları. Esas temel ayrılık noktaları ise; partinin temel proğramına yöneliktir. Ancak, bu güne kadar herhangi bir şekilde, nerede ve nasıl olacakları bilinmiyor.”

Bu değerlendirmelerden sonra; Toplantıya katılanlar üçer dakika söz alarak, Tüzük ve Proğramatik Taslak Metin hakkında olumlu olumsuz eleştirilerini aktardılar.

Bazı konuşmacıların, biz bu oluşum içinde kayıp oluyoruz ve bu tüzük ve proğramın içinde bize ait bir şey yok şeklinde görüş belirtmeleri dikkati çekti.

Bir çok konuşmacı ise, evet bizim dışımızda da bu sürece katılan diğer katmanların olduğunu biliyoruz. Her zaman bizlerin istediği yönde olmamasından daha doğal bir şey olabilirmi. Çünkü biz, sosyalist bir parti kurmuyoruz. Öyle olsaydı işimiz kolaydı. Kimin ne söyleyeceği üç aşağı beş yukarı belliydi.

Toplumun tüm mağdur ve mazlum kesimine hitap edecek bir partiden bahsediyorsak, elbet söylemlerimiz ve dilimiz o yönde uygun olmalıdır.. Eğer; iktidarı hedefliyorsak.! Yok, hep mualefette ömür boyu kalacaksak sorun yok o zaman. İstediğimiz gibi konuşabiliriz.. Ama; biz iktidarı hedefleyen ve kitlesel bir parti olacağız.
“İçinde Alevilerin olduğu, ama Alevi olmayan: içinde Kürtlerin olduğu ama Kürt olmayan; içinde Sosyalistlerin olduğu ama, Sosyalist olmayan. İçinde Sosyaldemokratların olduğu ama sosyaldemokrat olmayan bir parti olacağız.
"
Yani Eşitlik, Adalet ve Özgürlüklerin ön planda olduğu bir parti olacağız.."

Konuşmacılardan biri; Proğramatik bildirgenin bir maddesinde İmam Hatip Liselerinin yeniden yapılandırılacağı ve ihtiyaca yönelik ve ihtiyaç kadar imam yetiştirileceği yönündeki maddenin doğru olmadığını, o maddenin oradan çıkarılması gerektiğini aksine; Diyanet İşleri Başkanlığının bu haliyle devam edeceği anlamına geldiğini ve emekçilere verilmeyen, asgari ücretliye 580 TL. ile yaşamak reva görülürken, bu kuruma 3,5 milyar dolar bütçe ayrılmasının ahlaki olmadığını söylediği görüldü.
Ayrıca; İnsanı düzeltince,
"Dünya kendiliğinden düzeldi" adında birde öykü anlatınca, katılımcılardan olumlu tepkiler verildiği gözlendi.

Konuşmaların ardından;

Proğramatik belgeye ilişkin itirazların not alındığı ve düzelmelerin yapılacağı bildirildi.

Konuşmacılardan gelen eleştiri ve endişelerin giderilmesi yönünde Temas Heyetindeki arkadaşlarca yapılan açıklamalardan sonra akşam saat 17:30 toplantı sona erdi. Toplantı bittiğinde herkesce bu toplantının yararlı geçtiği ve bu tartışmalar sonrasında daha dik durulacağını ve çalışmaların aynı hızla devam edeceği deklere edildi.


Not: 10.03.2010 da "Eşitlik ve Demokrasi Partisi " olarak kuruldu.
Haber ve fotoğraf: Evcioğlu

ANKARA TOPLANTI FOTOĞRAFLARI :1, 2

"