Marks etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Marks etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Temmuz 2010

İdeoloji Nedir? Marx ve Althusser'e göre ideoloji

İdeoloji Nedir? Marx ve Althusser'e göre ideoloji

Karl Marx

........Karl Marks ................... Louis Althusser



İdeoloji, her şeyden önce fikir (idée) demektir. İdeoloji, bir bütün, bir teori, bir sistem, hatta bazen bir zihniyet oluşturan fikirlerin tümüdür. Diğer bir deyişle, Siyasal veya toplumsal bir öğreti oluşturan, bir devletin, bir hükümetin, bir partinin, bir sınıfın ya da toplumsal bir kesimin davranışlarına yön veren politik, hukuksal, bilimsel, felsefi, dinsel, moral, estetik düşünceler bütününe ideoloji denir.

İdeolojik biçim denince, özelleşmiş bir alanda (bilim ve sanat alanı gibi) bir ideoloji oluşturan, özel fikirlerden bir bütün anlatılır. Din, ahlak, ideolojik biçimlerdir; Aynı şekilde, bilim, felsefe, sanat, edebiyat, şiir de ideolojik biçimlerdir.

İdeoloji teorisi içinde özellikle Marksist düşünürler önemli bir ağırlığı oluşturur. Marx, Lenin, Gramsci, Lukacs, Althusser gibi düşünürler bu alanda çalışmalar yürütmüşlerdir. Bunun dışında, ideoloji teorisiyle ilgilenen diğer düşünürler de marksizmle etkileşimli olarak (lehte veya aleyhte) çalışmalarını yürütmüşlerdir.

İdeoloji teorisi

Dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta ideoloji ile ideolojilerin birbirine karıştırılmaması gereğidir.
İdeoloji belli bir düşünce formunu ya da bilinç biçimini gösterir; Oysa ideolojiler ise, belirli bir anlamda bir araya toplanmış ve çeşitli toplumsal grupların kendilerini ifade etmek için oluşturdukları fikirler veya değerler kümesini ifade eder.
Ayrımı netleştirmek için ilkini ideoloji, ikincisini ise politik ideolojiler olarak anlamakta fayda vardır.


Kuramsal alanda, ideoloji teorisi olarak bilinen bir olgu mevcuttur. İdeolojinin tanımlanmasından, işleyiş mekanizmasının belirlenip ortaya konulmasına ve bu yönde diğer düşünce biçimlerinden ayrımlanmasına kadar, çeşitli konu başlıkları bu teorik alanın içeriklerini oluşturur. Kapsamı dolayısıyla ideoloji teorisi oldukça zorlu bir alandır ve bu konuda ortaya konulan çalışmalar her zaman çok katmanlı olmak durumdadır.

İdeoloji teorisi ya da kuramı, bir bilinç formasyonu olarak ideolojinin yapısı, işleyiş mekanizmaları, ideolojinin fonksiyonları ve öteki (toplumsal) bilinç biçimleriyle (bilim, felsefe, din vs.) ilişkileri ve ayrımlarını konu edinen ve kuramsal olarak bu alanı açıklamaya çalışan teorik çabaların toplamını ifade eder. Tek tek ideolojilerle ilgilenmektense, genel olarak ideoloji denilen şey ile ilgilenmektedir.

Bir çok farklı ideoloji teorisi sözkonusu olmakla birlikte, genel olarak bu alanda iki temel/ana eğilim olduğunu söylenebilir. Bunlarda biri, ideolojiye pozitif yaklaşımdır, ki buna göre ideoloji toplumsal bir bilinç biçimi olarak zorunlu bir yapıdır ve doğruluk-yanlışlık meselesiyle ilgili degildir. Bu yaklaşım doğruluk-yanlışlık, ideoloji-bilim vs. noktasında ideolojiyi değerlendirmenin olanaklı olmadığını ileri sürer. İkinci yaklaşım bunun tam tersi olarak, meseleye epistemoloji (bilginin doğası, kapsamı ve kaynağı ile ilgilenen felsefe dalı) düzleminde yaklaşmaktadır. Buna göre, ideoloji bir yanlış biliş meselesidir, yani yanlış bilinçtir. Doğal olarak bu yanılsamalı bilincin karşısına, hakikatın temsilcisi olan başka bir düşünce yapısı çıkarılır. Bilim-ideoloji ayrımının temel noktası da bir anlamda budur.

Marksist ideoloji teorisinin belirgin bir şekilde (özellikle Marx'ın başlangıç metinlerinde ve buna dayanan Marksizm yorumlarında) ideolojiye yaklaşımın bu bağlamda durduğu söylenebilir. İdeoloji teorisi Marx'ın kuramsal çalışmasında farklı yönelimler gösterir. Bunlar farklı Marksizmlerde ya da Marksizm-dışı değerlendirilmelerinde kendilerine belli bir alan bulurlar. Antonio Gramsci ve Louis Althusser gibi isimler, Marksist ideoloji teorisini ortodoks olmayan bir yönde gelişmeye zorlamışlardır ve önemli açılımlar (özellikle 20.yüzyılın ikinci yarısında olmak üzere) ortaya koymuşlardır. İdeolojinin epistemeoloji-dışı değerlendirilmesinde bu iki isim oldukce belirgin bir yer tutarlar. Ama yine de temel tez, yani ideolojinin yanlışlıkla ilgisi olduğu tezi devam etmektedir. Bu açıdan, ideoloji teorisinin özellikle Marx'a ve Marksizme çok şey borçlu oldugu görülür.

Karl Mannheim'ın İdeoloji ve Ütopya çalışması, ideoloji teorisi açısından öncü çalışmalardan birisidir. Hem konunun derlenip toparlanması hem de meselelere ışık tutulması bakımından bir temel kaynak sayılabilir. Epistemolojik ve epistemoloji-dışı ideoloji değerlendirmesinin izini süren ve bu eğilimlerin yürüttüğü tartışmalar doğrultusunda ideoloji teorisini belirgin bir çerçeveye oturtan, ilk olarak Karl Mannheim olmuştur. Bahsedilen bu iki ana eğilim, Marx'tan Foucault'ya gelindiğinde, yani bir anlamda Modernizm'den Postmodernizm'e ulaşıldığında birkaç yön değiştirmiş, başka bağlamlarda yeniden değerlendirilmiş ve her zaman önemini korumuştur. Psikanaliz, antropoloji ve dilbilim disiplerinin gelişiminden sonra ise, ideoloji teorisi, çok daha derinlikli bir yer edinmiştir.

Bilim, felsefe, ideoloji ve bunların alt başlıkları olabilecek konuların tamamı, neredeyse ideoloji teorisi başlığı altında değerlendirilmesi gereken meselelere dönüşmektedir. Değer yargıları, inançlar, bilgi, bilim, kimlik, Özne'lik, Din, Felsefe, Bakış açısı, Dünya görüşü, gibi kavram ve kategorilerin tamamı bir şekilde ideoloji ile ilişkilidir ve bu nedenle de ideoloji teorisinin içinde değerlendirilmeye tabi tutulurlar.

Marks'a göre İdeoloji

Marksla birlikte ideoloji kavramında önemli değişiklikler ve önemli yaklaşım farklılıkları olduğunu görmekteyiz. Ancak Marks’tan önce başta Kant olmak üzere Hegel ve Feuerbach’ın ideoloji konusunda yazdıkları ve düşünceleri, Marksist ideoloji anlayışını olumlu ya da olumsuz olarak etkileyen saptamalar olmuştur. Sözgelimi Hegel’e göre; insan aklı, insanın içinde bulunduğu koşulları anlamasına kolay kolay izin vermez, bu konuda sınırlamalar söz konusudur. Ancak yine de insan o andaki durumunu, yani içinde bulunduğu durumu, o andaki görüş koşullarına bağlı olarak ve sınırlı biçimde değerlendirebilir.

Hegel’in “dünya görüşü” kavramı böyle bir şeydir ve Marks’ın ideoloji adını verdiği kavramla çok yakınlaşmaktadır. Feurbach ise uygarlığın kültür ürünlerini anlamak için onları elle tutulur, gözle görülür yaşam özelliklerine bağlamak gerekir görüşünü savunarak, tahayyül veya düşten gerçeğe geçişin ancak praxis felsefesi (Praxis, Marks’ta dünyayı dönüştürmeyi amaçlayan etkinliklerin tümü olarak tanımlanmıştır. Bu terimin hem felsefi bir özelliği hem de eyleme dönük bir yanı bulunmaktadır) yoluyla olabileceğini ileri sürmektedir. Bu tez Marks’ı çok etkilemiştir. Ona göre toplumsal yaşantı bilinci belirlemektedir. İnsan birçok özelliğini dışarıdan almaktadır. Bu konuda Marks aynen Condillac gibi kaynağın çevre olduğunu ve bilincin dışarının bir bağımlı değişkeni olduğunu ileri sürmektedir. Bilginin unsurları dışarıdan gelir ve aynen bir plak gibi dışarıdan gelen ses dalgaları plak üzerine yerleşir. Ancak bu olay böylesine basit değildir. Marks’a göre yanlış bilinç önemli yanılgılara yol açar ve insanın izleyicisidir. Tıpkı buğulu gözlük takmış gibi birey dünyayı farklı görüp yorumlamaktadır. Bu noktada ideolojinin etkisi vardır.

Marks toplumsal olaylarda değerlendirmeyi ters çevirip doğru olanı yakalamaya çalışmıştır. Belirleyici olanın dış dünya girdileri olduğu, insanın toplumsal bir canlı olup bağımlı bir değişken olarak çevre ile etkileştiği, maddenin esas olduğu Marksla birlikte daha doğrusu Marks’ın sayesinde anlaşılabilmiştir. Marks’ta birbirinden farklı altı tane ideoloji tanımı bulunmaktadır. Michael Rosen, “Marksın çalışmalarında ideoloji kuramı yerine, ideoloji olgusunun mekanizmasını açıklamada kullanılabilecek beş ayrı ideoloji modeli bulunmaktadır” demektedir. Marks’ta ideoloji, tümüyle altyapıya bağlı, onun etkisinde kalarak gelişip, oluşan bir değerlendirme, yorumlama biçimidir. İdeoloji, altyapının bağımlı değişkenidir. Burada belirleyici olan toplumun altyapısı, üretim ilişkileri ve maddi ortamdır. Bu tanım ve yorum özellikle genç Marks’ın sistematiğinde önemli bir yer tutar.
Daha sonra bu görüşte yumuşama olmuş ve ideolojinin alt yapıyla etkileştiği yani hem etkilediği hem de etkilendiği görüşü ağır basmıştır.

Yaşlı Marks ve Engels’e göre ideoloji, altyapıya bağlı fakat aynı zamanda onunla etkileşen bir oluşumu ifade etmektedir. Yine Marks’a göre “İdeoloji gerçeğin bir parçasını, insani zayıflığı; ölümü, acıyı, güçsüzlüğü içinde taşır. Böylece yorumlanmış ve aktarılmış gerçekle bir bağıntısı olduğundan bu gerçeğe geri dönebilir ve gerçekten canlı olan insanlara kurallar ve sınırlar koyabilir. İdeoloji dünyayı nasıl görmek gerektiğini bildirir ve yaşam biçiminin yorumlanmasını sağlar. Yani belirli bir noktaya kadar ‘praksis’e izin verir. İdeoloji kendilerini haklı görmek isteyen, göstermek isteyen egemen oluşuma yardım eder. O, bir dünya görüşüdür ya da dünya görüşünü temsil eder”.

Marks bir toplumda egemen sınıfın çıkarı ile egemen düşüncenin birlikte var olmak zorunda olduklarını belirterek ideolojik oluşumun bu ilkeye bağlı olarak oluşup yaşadığını söyler. Yine Marks’a göre, ideoloji gerçeklik hakkında bir yanılsama, bir illüzyon değil, onun bilinç üzerindeki izi ya da görünümüdür. Bu durumda ideoloji, kapitalist düzende siyasal iktidarı meşrulaştırmaya, bireyi sisteme entegre etmeye yardımcı fakat genellikle de yanlış fikirler kümesi olarak tanımlanmaktadır. Marks alt sınıfların yani işçi sınıfının kendi toplumsal deneyimlerini, toplumsal ilişkilerini ve dolayısıyla kendilerini, kendilerine ait olmayan fikirler aracılığıyla anlamaya yönlendirildiklerini söyler. Bu fikirler ekonomik ve dolayısıyla siyasal ve toplumsal çıkarları onlardan farklı olan ve etken biçimde onlara karşı olan bir sınıfın fikirleridir. Proletarya yanlış bilinç içinde tutulmaktadır. Bu nokta çok önemlidir. Gerçekten bu özelliğinden dolayı proletarya kendi gerçeklerini bir türlü öğrenemez, bu konuda sağlıklı bir değerlendirme yapamaz. Yine bu nedenledir ki proletarya kendisi ile ilgili değerlendirmelerde olduğu kadar genel değerlendirme ve karar alma süreçlerinde sürekli yanlış yapar. Siyasal tercihlerinde yanılır. Bu aksaklık bir türlü düzelmez. Yine bu yüzden toplumda proletarya ile zengin kesimlerin beklentisi, anlayış ve değerlendirmeleri arasında bir fark yok sadece yaşantılarda fark vardır. Bu kapitalist toplumun yaşamasında ve kendini yeniden üretmesinde çok önemli bir dayanak noktasıdır. Proletarya bir dünya pratiği olarak kendi aleyhine işleyen bir toplumsal ve ekonomik sistemi sırtlar, ona destek verir.

Althusser'e göre İdeoloji

Fransız düşünür Louis Althusser’e (1918-1990) göre ideoloji, toplumsal yaşantıyı farklı biçimde fakat her zaman ve her aşamada kendiliğinden etkileyen bir oluşumdur. Daha doğrusu toplumsal pratik ile ideoloji iç içedir. Tüm sisteme yayılmış, toplumsal varoluşun tüm biçimlerinde yer etmiştir. Althusser sadece siyasal bilim değil iletişim bilimleri açısından da çok önemli sonuçlar doğuracak, ideoloji ile ilgili üç ana tez ileri sürmekte ve bunları şöyle sıralamaktadır:

İdeolojinin tarihi yoktur.
İdeoloji bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla aralarındaki hayali ilişkilerini temsil eder, bu ilişkilerin bir tasarımıdır.
İdeoloji bireyleri özne olarak çağırır.
Althusser bu ana tezlerden neden-sonuç ilişkisi içinde ara tezler üretmiştir. Bunlardan “İdeolojinin varoluşu maddidir ” (Idéologie a une existence matérielle) biçiminde formüle ettiği ara tez, insanı farklı düşünmek kadar farklı çözümlere ve özgün saptamalara da yöneltebilecek nitelikte bir tezdir. İdeoloji maddi bir varlığa sahiptir tezi toplumsal bilimler platformunda adeta bir deprem yapmış gibidir. Bu tezlerle Althusser’in ideolojiye hem çok büyük bir önem verdiği hem de onun oluşum ve işlevini öncülü olan bütün düşünürlerden tümüyle farklı yorumladığı görülmektedir. Althusser’in ideoloji ile ilgili olarak yapmış olduğu kavramsallaştırma biraz şematik olarak gözükse de, bu kavramsallaştırma anlık değil uzunca bir süredir yaptığı çalışmaların sonucudur. Althusser hem bu durumu açıklamış hem de bu tezlerin düzeltilebilir olduğunu özellikle belirtmiştir. Yapısalcı bu düşünüre göre ideoloji, toplumsal formasyonla birlikte varolan, her şeyi etkileyen önemli bir yapı ve güçtür. İdeoloji yaymada kullanılan aygıtlar devletin olabileceği gibi devlet dışı da olabilirler. Devletin hem baskıcı aygıtları hem de ideolojik aygıtları vardır. Ama aralarında kesin sınır yoktur. İdeolojik çaba hem kullanılan aygıtta hem de onun eylem ve işleminde konuşlanmıştır ve yaşam pratiğiyle birlikte yürür. Üretim ilişkilerinin yeniden üretimini de sahip olduğu ideolojik gücü kullanarak, devletin bu iki tür aracı sağlar. Bu iki kaynağın çabaları, kimi kez birbiriyle örtüşür.

Althusser’e göre ekonomik yapı ya da temel tek başına çalışmaz, işlemez. O, birazdan göreceğimiz gibi, toplumsal formasyonun farklı düzeylerinin işleyişi ile bağıntılıdır hatta iç içedir. Bu savlar Marksist açıklamalara, Marksist sosyolojiye hiç uymaz. Üstyapı öğesi olan ideolojinin oluşumu farklı gerekçeler üzerine oturmaktadır. Çok daha önemlisi altyapı ile üstyapı içindeki alt sistemler arasında bulunan sınır ortadan kalkmış gibidir. Yine bu önerme ile Marksist sistematik bozulmakta, olayları daha iyi anlamak için getirilen açıklama ve saptamalar (altyapı-üstyapı şeması gibi) tartışılır duruma gelmektedir. Gerçi Klasik Marksizm’de maddi yapının kendini yeniden üretimi uzun bir tartışma konusudur ama bu tartışmada ve özellikle sistemin kendini yeniden üretmesinde ideolojiye verilen önem çok gerilerde ve çok küçüktür. Marksist kuramda üstyapının temele karşı göreli (izafi) bir özerkliği vardır. Üst yapı bileşenlerinin kendi güçleriyle kendi başlarına gerçekleştirecekleri şeyler vardır. Kuşkusuz Marksizm altyapı-üstyapı etkileşimini açıklamış, kertelerin birbirini etkilediğini ileri sürmüştür ama bu kuramda ideolojiye önemli ve belirgin bir rol vermemiştir. Marksizm her toplumun yapısını özgül bir belirlemeyle, eklemlenmiş “düzey” ya da “kertelerden” oluştuğunu varsaymaktadır. Burada anılan etmenler içinde ideoloji vardır ama rolü ve önemi gerilerdedir.4 Oysa Althusser, ideolojinin gücü ve oluşumunu oldukça farklı bir biçimde yorumlamıştır.

Althusser’e göre, ideoloji yapının özne üzerindeki bir etkisidir. Yalnızca zihinsel bir işlem değildir, bir pratiktir; hem de yaşamın içinde oluşan ve ondan kaynaklanan bir pratik. Yaşamla eşzamanlı ve gidişiyle eşyönlüdür.
Bu bağlamda çizilen ideoloji modeli kültüre çok yaklaşmaktadır. İdeoloji, Althusser’e göre bir sınıfın diğerine kabul ettirdiği, empoze ettiği bir düşünceler dizgesi değil tüm sınıfların katıldığı, geçmişten gelen fakat geleceğe de uzanan, her yana yayılmış pratikler toplamıdır.

Ondan kaçmak olanaksızdır. İdeoloji bireylere, egemen değer ve nosyonları benimseterek onların yaşadıkları sistemle uyumlu hale gelmelerini ya da yeni uyumlu yaşam sistemleri kurmalarını sağlar. Althusser’e göre bu işleyiş adeta otomatiktir ve ideoloji; kavrayışla ilgili değil deneyimle, pratikle ilgili bir gerçektir. Onu insanların beynini sarmış, somutlaşması olmayan manevi bir varoluş biçimi olarak tanımlamak yanlıştır. Oluşumu maddidir ve maddi yapılar tarafından belirlenir. Ona göre bu misyonun özel olarak belirlenmesine gerek de yoktur. Ne var ki bu özellikler, sürekli olarak görmezlikten gelinmiş, ideolojinin gücü, oynadığı önemli rol Marksist öğretiye ters düşebilir korkusuyla, endişesiyle uzun yıllar akademik tartışma dışında tutulmuştur. Althusser işte bu örtülü gerçeği gün ışığına çıkarmak için büyük bir çaba harcamıştır. Yapıtları iyi incelenirse görülür ki Althusser, Marksizmi çağdaş veriler ışığında, eleştirel aklın yardımıyla yeniden yorumlayan, belirli

segmentleri örneğin ideoloji segmentini materyalizmin ışığında yeniden kuran bir düşünürdür.

Çağdaşları kendisini Marksistten daha çok “Yeni Aristocu” diye eleştirmişlerdir. Çünkü Aristo’nun ideoloji benzeri kavramlara verdiği önemle Althusser’in ideolojiye verdiği önem arasında büyük bir fark yoktur. Ancak Althusser’in ideolojiye yüklediği görev çok farklıdır. Ayrıca bilinmektedir ki Marks da, Aristo’ya özel bir değer vermektedir. Çok daha önemlisi ideolojinin oluşumu konusunda ki, eleştirel akla uygun fakat aynı zamanda yenilikçi açıklamasıyla Althusser, öncellerinin tümünden ayrılmaktadır. Althusser çok eser vermiş bir düşünür değildir. Hatta biçimsel planda bir “üniversite
kariyeri” yapmış olduğu dahi söylenemez. 1975’de Amiens Üniversitesinde bir tez savunmasıyla doktorluk derecesi almıştır. Ama hemen eklemek gerekir ki, toplumsal sistemi incelemede benimsediği yaklaşımlar, toplumsal formasyonun oluşumu ve onu yaratan etmenler ve olayların sınıflandırılması konusunda kullandığı ve itibar ettiği göstergeler konusunda Althusser çok gerçekçi ve çok farklıdır. Bu düşünürü Amerikan pragmatizmine ezdirmemek ve onu, yazdıklarıyla tekrar tekrar yorumlayıp güncelleştirmek gerekir.

Gençliği Nazilerle mücadele içinde geçen hatta bir ara Nazi Kampına gönderilen Althusser’in son yılları, eşini öldürmesi nedeniyle hiç de iyi geçmemiştir. 1990 yılında kendi hayatına kendi eliyle son veren Althusser, ortaya koyduklarına, yazdıklarına yöneltilen eleştirileri göğüsleyerek ideolojiyi, Marksizmin geleneksel platformundan alıp, yeni bir platform içine, hem de Marksizme belirli ölçüde karşı gelerek, daha doğrusu, katkıda bulunarak konuşlandırmaya çalışmıştır. Althusser Marksizmin temel yaklaşımlarını Marksist sistematiği kullanmakta fakat özellikle ideolojinin yerini ve işlevini farklı görüp yorumlamaktadır. Amacı Marks üzerine biraz daha fazla ışık tutmaktır. Daha doğrusu Marksizm üzerine Marksist ışık tutmaktadır. Ancak belirtmek gerekir ki bu noktada Althusser özellikle Marksistler tarafından çok eleştirilmiştir.
Sözgelimi onun uzun yıllar öğrenciliğini yapan Balibar, Althusser’i “Marksizmin ana taşlarını oynatan, “yapı sökümüne” kadar varacak önermeler ortaya atan” kişi olarak eleştirmeye başlamıştır. Daha sonraları Lucien Sève, G.Labica gibi dönem düşünürleri de Althusser’i eleştirmekten geri kalmamışlardır. Kuşkusuz tüm öteki düşünürler gibi Althusser de önceli olanlardan etkilenmiş, onlardan belirli kavramları ve tanımları almıştır. Görüşlerine katılmamakla hatta karşı çıkmakla birlikte diyalektiğin açımlanmasında Hegel’in etkisindedir. Yaklaşımlarında sığ olmakla eleştirdiği Gramsci’den yine de etkilendiği bilinmektedir. “Üstbelirleme” kavramını Freud’dan, ikinci tezinde önemli bir yer tutan, ana temayı oluşturan “çağırma” kavramını Lacan’dan almıştır.


Epistemolojik kesinti kavramını Gaston Bachelard’dan ödünç aldığını söylemektedir. Doğruluğun genel bir ölçütü olduğu düşüncesini yıkan Hollandalı filozof Spinoza’ya büyük bir yakınlık duymuştur. Spinoza’ ya göre ideoloji “mukaddemi olmayan muhassaladır” yani başlangıcı olmayan bir sonuçtur. Spinoza’nın bu tanımı, ideolojinin tarihi yoktur, o bir ortamı ifade eder diyen Althusser’in ideoloji tanım ve anlayışı ile büyük bir yakınlık, benzerlik göstermektedir..

http://www.uyurgezer.net/

1 Temmuz 2010

İKTİDAR HAKKINDA KLASİK FELSEFE NOTLARI: HALİL BERKTAY’A

İKTİDAR HAKKINDA KLASİK FELSEFE NOTLARI: HALİL BERKTAY’A

http://www.bizimsity.net/konuresimleri/felsefe.jpg
fotoğraf:www.bizimsity.net/

25 Haziran 2010

Kocaeli Üniversitesi Felsefe Bölüm Başkanı ve Felsefelogos dergisi Genel Yayın Yönetmeni Prof. Dr. Sinan Özbek, Halil Berktay'ın, DSİP ve marksist gelenekle yaptığı tartışmaya yanıt veriyor.
Platon, Hobbes, Locke, Rousseau, Marks, Lenin, Troçki, Gramsci ve Foucault'un iktidar kavramına dair görüşlerini ele alan Sinan Özbek, Paris Komünü ve Rusya'daki Sovyet deneyimini anlatıyor.

Halil Berktay 21 Ocak 2010'da gazetedeki köşesinde, sosyalist siyaset ve teori açısından kavramakta zorlandığı bir durumu dile getiriyor. Berktay'ı sıkıntıya sokan; teorik görüşlerine asla katılmadığı bir Troçkist partinin, DSİP'in, "solun ahlak ve basiret enkazından kendini nasıl sıyırabilmiş" olması. Troçkizmin "tam bir illüzyon" olan teorisine rağmen doğru siyaset yapabilmesi. Berktay için bu sorunun cevaplanması, solun tarihi ve bugünü açısından önemli. Sorulara iki tespitle cevap vermeyi deniyor: İlk olarak benim pek de anlamadığım "Troçkizmin etik değer"inden bahsediyor. "Troçkizmin etik değeri" kavramını şöyle dolduruyor: Troçki'nin iktidar paylaşımı 1927'de son buluyor, kendisi ve taraftarları her yerde muhalefette kalıyor, sürekli devrim değilse de sürekli muhalefet Troçkizme belirli bir devlet pisliğine bulaşmamışlık hali getiriyor.
Berktay'ın burada söylediklerinden çıkacak sonuçlardan biri; iktidar olmanın bedelinin, kirlenmeyi göze almak olduğu.

Nitekim daha sonraki bir yazısında açıkça "iktidar kirletir" tezini dile getiriyor. "Sürekli muhalefet" olmanın, ahlaki bir temizlik verebileceği ironik bir ifadeye dönüşüyor. Yine bu ifadeler; günah işlememişlerin imanın da yarım olacağını söylemek olduğundan, iktidar olmayı başaranlara da en azından bir gülücük göndermek anlamına geliyor.
Berktay'ın, "etik değer" kavramını yanlış kullanmasını, bir kenara bırakıyorum. Bence Berktay'ın yapmaya çalıştığı çözümlemenin arkasında duran ve asıl tartışılması gereken kavram iktidar.

Platon ve Hobbes

İktidarın baskılayan, ezen bir güc olduğu, onu kullananların en basit ahlak kurallarını dahi çiğneyebildiği ilkçağlardan beri üzerinde düşünülen bir konudur. Daha Tevrat, Davut'un Günahı anlatısıyla iktidarın bu yönünü sorun haline getiriyor. Davut, ordusunun önemli kumandanlarından Hititli Uriya'yı, karısını elde etmek için ölüme gönderiyor.
Tevrat'ın bu trajik hikâyesi ile başlatabileceğimiz bir felsefe sorusu ortaya çıkıyor: İktidarın bu baskıcı, kötüye de kullanılan (kirleten!) tarafı nasıl sınırlanabilir?
Bu soruyu takip etmek başlı başına bir felsefe tarihi okuması gerektiriyor. Ana hatlarını aktarmayı deniyorum: İlk olarak Platon'da bir cevap denemesi söz konusu. Platon, devlet idare etmenin bir bilim olduğunu ve bilimlerin de en zoru olduğunu söylüyor. Bu bilime, son derece sınırlı sayıda insan sahip olabilir. İşte bu bilme sahip olanlar yani filozoflar devleti yönetirse, yönetimleri bir bilimin uygulaması olacağından yanlışlar, haksızlıklar ve kötülükler de ortadan kalkar. Ancak Platon'un bu doğrultuda süren düşüncesi hakikat zeminini kaybeder. Hakikatle bağları kopmuş bir çözüm, gerçek çözüm olamaz.

İktidarın zorunlu oluşunun mutlak onaylanmasına ilişkin görüşler belki de en saf haliyle Hobbes'ta karşımıza çıkıyor. Hobbes, sivil durumu bir devletin denetimi altında yaşamak olarak tanımlıyor. Bunun tersi olan, barbarlık durumudur ve orada "herkesin herkese karşı savaşı" vardır. Burada Hobbes'un, insanın doğuştan kötü olduğunu düşündüğü de hatırlanmalı. Hobbes, tarihe ve insana bu bakışının sonucu, "Kılıcın zoru olmadan ahitler sözden ibarettir ve insanı güvence altına almaya yetmez" (Hobbes, 2004, 129) diyor. Hobbes'un iktidarın yol açabileceği kötülüklere işarete edilmesine cevabı da son derece nettir: Bu büyük iktidar gücünden kötü sonuçlar çıkabileceği düşünülse de iktidarın yokluğunun sonuçları çok daha berbattır. Buna rağmen insanlar, iktidardan yakınabilir onu sınırlamak isteyebilirler.

Hobbes'un bu durum hakkındaki düşüncesi son derece çarpıcıdır: "Her kim ki egemen gücün aşırı büyük olduğunu düşünerek onu azaltmayı isterse, kendini, onu sınırlayabilecek başka bir güce; yani, daha büyük bir güce tabi kılmak zorundadır" (Hobbes, 2004, 154). Hiç kuşku yok bu düşünce çizgisinde baskı (kirlenme!), meşru bir zemine radikal bir şekilde yerleşir.

Locke: Kuvvetler Ayrımı, Seçim ve Azletme

Locke ve Rousseau'da iktidarı gerekli gören ama onu sınırlamayı, denetlemeyi isteyen görüşlerle karşılaşıyoruz. Locke, mutlak monarşilerde yöneticilerin haksızlık edebilmeyi, sanki bir hak olarak görüldüğünü söylüyor. En güçlü olanın vereceği zarardan, nasıl korunabileceğini sormanın bile, nifak ve ayaklanma olarak algılandığını ekliyor. Ona göre insanların bir toplum içinde yaşamalarının asıl nedeni, özel mülklerinin korunmasıdır. Locke, devletin yasama ya da egemen iktidarına sahip olan kimselerin, yayımlanmış ve halk tarafından bilinen yasalarla yönetme yükümlüğünde olduğunu söylüyor. İktidarı kullanan kişilerin, bu yasalara uymadıkları durumda ise "tarafsız ve dürüst" yargıçların karar vereceğini ekliyor. Burada "tarafsızlığın ve dürüstlüğün" nasıl sağlanacağı sorusu boşlukta kalıyor. Locke yasaların, ancak toplumun onayıyla yasa olabileceğini ileri sürüyor. Yasalarla yönetmenin, görev sınırları içinde kalmayı sağlayacağını ve iktidarın amaç dışında kullanılmasını engelleyeceğini düşünüyor. Yasanın çıkar sağlamak için kullanılmasını engellemenin yolu olarak da yasamanın farklı ellere dağıtılmasını öneriyor. Yasamanın halkın güvenine karşı hareket etmesi durumunda ise yasamayı azletme ya da değiştirme halkın elindedir. Locke, bütün önlemlere rağmen iktidarı elinde tutanların yine de tam olarak denetlenemeyeceğini sezmiş gibidir.
Bu durum yeryüzünde insanlar arasındaki uzlaşmazlıkları halledecek bir yargıç yoksa iş, öte dünyaya, Tanrının yargıçlığına havale ediliyor. Kuşkusuz kuvvetler ayrımı fikri iktidarın denetlenmesi, sınırlanması doğrultusunda geliştirilmiş önemli bir düşüncedir. Ama yine de ayrılmış kuvvetlerin, birbirine girmesi engellenemiyor.

Rousseau; Halkın kurultay halinde toplanması

Rousseau'nun iktidardan kaynaklanan ezici gücün nasıl sınırlanabileceği konusundaki verimli görüşü, kurultay fikridir.
Yüzlerce yıl önce Roma halkı, egemenlik haklarının ve yönetim haklarının bir bölümünü kullandığı toplantılar yapıyor. Rousseau da bu toplantıların benzerlerinin yasa gereği yapılmasını öneriyor. Önerdiği bu toplantıları, yasaların onaylanması, anayasanın saptanması ve yöneticilerin seçilmesiyle sınırlamıyor. Beklenmedik durumlarda da olağanüstü toplantılar öneriyor. Ülkenin büyüklüğünden dolayı bu tür toplantıların yapılamayacağını söyleyenlere; "başkent dönüşümlü olmalıdır, hükümet burada bulunmalıdır ve toplantılar dönüşümlü yapılmalıdır" diyor. Bu toplantılarla hükümetlerin her çeşit yargı hakkı ortadan kalkar, yürütme gücü işlemez, her bir yurttaşın varlığı yöneticininki kadar dokunulmaz olur. Rousseau, dünyanın her yerinde hükümetin kamu gücünü ele geçirdikten sonra, egemen gücü de ele geçirmeye kalkıştığını belirliyor. İşte bu halk toplantıları, kötülükleri engellemeye ya da geciktirmeye yarar. İktidarın sınırlanması ve çıkar için kullanılmasını engellemenin Rousseaucu çözümü halkın kurultay halinde toplanmasıdır.

Yukarda oldukça özet aktardığım görüşler, iktidarın baskıcı, boğan yanından nasıl kurtulacağı sorusuna bir cevap arayışıdır.
Kuşkusuz genel seçim, kuvvetler ayırımı geri çağırma gibi düşünceler sorunun çözümü için önemli adımlardır ve bunların hayata geçirilebilmesi son derece önemli demokratik kazanımdır. Çağdaş demokrasiler bu gelenekten süzülerek bir siyasal yapı oluşturmuştur. Bu süreçte Lockecu kuvvetler ayrımı fikri daha noksansız hale gelirken, geri çağırma mekanizması tamamen unutulmuştur. Bunun gibi Rousseau'nun "halkın kurultay halinde toplanması" önerisine hiç itibar edilmemiştir. Denilebilir ki iktidarı eline geçiren sınıf bu görüşleri, iktidarına zarar vermeyecek şekilde düzenleyerek kullanmıştır. Ortaya çıkan sonuçu da öyle sanıldığı gibi Marksistler bir hiç olarak görmez. Nitekim Lenin da, "Demokratik cumhuriyet, kapitalizmin mümkün en iyi siyasi kabuğudur" (Lenin 1978, 21) diyor. Bu Locke ile ifade bulan çizginin, kapitalizmin siyasi en yetkin anlatımı olarak onaylanmasıdır. Lenin bununla yetinmiyor ve devam ediyor: "Biz, kapitalist düzende proletarya için en iyi devlet biçimi olarak demokratik cumhuriyetten yanayız; ama en demokratik burjuva cumhuriyetinde bile halkın payına düşenin ücretli kölelikten başka bir şey olmadığını unutmaya da asla hakkımız yoktur" (Lenin, 1987, 28-29). Denen o ki diğerlerine yeğlenen demokratik cumhuriyet de emekçi sınıflar için bir diktatörlüktür. Öyleyse asıl hedef, bunun da ötesine geçen en iyi olana yönelmektir. Ama kapitalizm mümkün en iyi siyasi ifadesini demokratik cumhuriyette bulmuştur ve bu onun sınırıdır. Bu noktada tekrar Marx'ı hatırlamak gerekir: Marx devleti, uygar topluma yapışmış bir parazit olarak betimliyor. Bu parazitin, uygar toplumun ideal karşılığı olarak görüldüğünü söylüyor. Ve ekliyor: "Bütün devrimlerin sonucu sadece bu öldürücü kâbusu kaldırıp atacağı yerde, devlet aygıtını daha da yetkinleştirmek oldu" (Marx, 1968, 539).

Komün

Paris Komün'ü Marx tarafından "imparatorluğun doğrudan karşıtı" olarak tanımlanıyor. Ne demektir bu? Komün, iktidarın bizzat kendisini ortadan kaldırmaya yöneliyor. İlk kararnamesi, düzenli ordunun kaldırılması ve bunun yerini silahlı halk milislerinin alması.
Komün, küçük birimlerden gelen genel oy hakkıyla seçilmiş ve her an geri çağrılabilen üyelerden oluşuyor.
Parlamenter bir organ değil, yasamacı ve yürütmeci hareketli bir organ olarak çalışıyor. Polis, siyasi niteliklerinden arındırılıyor. Diğer bütün kamu görevlileri gibi yargıçlar da seçimle işbaşına geliyor. Bütün öğretim kurumları parasız olarak halka açılıyor. Komün'ün her görevlisi için geri çağırma ilkesi işletiliyor. Her mevki için aynı maaş ödeniyor. Daha sonra kilisenin maddi kaynakları kesiliyor. Marx, devlet aygıtının yerini alan bu yapıyı "devlet olmayan devlet" ve daha sonra da Engels komünite (Gemeinwessen) kavramıyla anlatıyor. Çünkü devlet aygıtı ele geçirilmemiş, "iktidar" olunmamış", parçalanıp atılmıştır. Peki Komün neden yeniliyor? Marx, Varsaille'de toplanan karşı devrim güçlerinin nasıl bir tehlike yaratacağının kavranmamasını ve bertaraf edilmemesini asıl neden olarak gösteriyor.

Lenin de Rusya'daki işçi konseylerini (sovyet), Paris Komünü biçiminde bir devlet örgütlenmesi olarak tanımlıyor. Serbestçe seçilmiş olan bu sovyetler halkın büyük çoğunluğunun gerçek örgütleri konumunda ve oradaki işçiler tıpkı Paris Komünü'nde olduğu gibi silahlı. Aslında Rusya'daki sovyetler, Paris Komünü'ndeki örgütlenmenin daha incelmiş biçimidir. Lenin, "komün, proletarya devriminin, burjuva devlet aygıtını parçalamak için giriştiği ilk adımdır.; parçalanan devlet aygıtı yerine konulabilecek ve konulması zorunlu olan, 'en sonunda keşfedilmiş' siyasi bir biçimdir" diyor. Yine Lenin'e göre sovyetler, devlet iktidarını üstlenebilir ve üstlenmelidir. İşte meşhur "Bütün iktidar Sovyetlere!" sloganı bu zemine dayanıyor. İkinci savaş öncesinde İtalyan Marksist Gramsci de fabrika konseylerinin proleter devletinin modeli olduğun söylüyor. İmdi Rusya'da olanın bu şekilde kavranabilmesi için araya giren ve rengini temel olarak Stalin'den alan düşünme biçimlerinin temizlenmesi ve Marksist klasiklerin bu gözle yeniden okunması gerekiyor. Marksist bir perspektifle tartışınca Berktay'ın "Troçki'nin alta düşmesi "ifadesiyle denediği ironi kırıntısı, boşluğa düşüyor. Rusya'da yenilgiye uğrayanın, konseyler olduğunu görmek gerekiyor.

Sonuç olarak

Foucault, tarihin derinliklerindeki siyasal yapıyı "pastoral iktidar" kavramıyla anlatıyor. Pastoral iktidar, sürü olarak halk ve onun çobanı olarak kral şeklindeki özetleniyor.
Buradan başlayıp tiranlıklardan, oligarşilerden, monarşilerden vb. geçip, demokratik parlamenter sisteme uzanıldığında, yeğlenecek olan hiç kuşkusuz sonuncudur. Ama Marksistler burada kalmaz yeni bir toplum önerisiyle ortaya çıkar. Kuşkusuz Berktay, Marksistlerin komünü tercih edilmesi gereken en son siyasi biçim olarak kavramasına karşı çıkabilir. Bunun bir hayal olduğunu da savunabilir. Bunda bir beis yoktur. Ama "eski komünistim" ifadesinde ciddi bir sorun var. Burada şaşırtan, sorun olan "eski" sıfatını kullanması değil, ona itiraz edilemez. Sorun kendini "komünist" görebilmiş olması. İşte o eskide düşündüklerini Marksizm sanmış olması ve sanmakta olmasıdır ki anlamasını zorlaştırıyor, kendini anlaşılmaz bir düşünce karmaşasına yuvarlıyor.

Yine soruna böyle bakınca "iktidar kirletir" ifadesinin tam manasıyla süslü boş bir söz olduğu görülüyor.
Politikayla uğraşan insanların, ana sütü saflığında olduğunu düşünebilmek ve iktidarda kirlendiğini söylemek nasıl bir klişe tekrarıdır, nasıl bir sıradanlıktır! Asıl sorun Berktay'ın iktidarı ele geçirilecek bir şey olarak kavrıyor olması. Çarpıcı olansa bugün söylediklerinin, içinde şekillendiği geleneğin sınırlarını bir nebze dahi aşmıyor olması. Berktay sosyalizmi, iktidar aygıtını ele geçirme olarak kavradığı için, güçler arasında ittifak arayışlarını meşru görmesi kaçınılmaz oluyor. Daha da korkunç olan insanların bunu görmediğini sanması. Eski arkadaşlarını Silivri'ye götüren nedenin tam da bu olduğunu asla kavramıyor. Marksistler umursamaz ama eski arkadaşlarına haksızlık ediyor. İktidarsız bir Perinçek; konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor...

Sinan Özbek
***************************

Kaynakça

Foucault, Michael, Seçme Yazılar: 2; Özne ve İktidar, Çev. Osman Akınay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2005.
Hobbes, Thomas, Leviathan. Çev. Semih Lim, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2004.
Gramsci, Antonio, İtalya'da İşçi Konseyleri Deneyimi, Çev. Yusuf Alp, Belge Yayınları, İstanbul, 1989.
Locke, John, Hükümet Üzerine İkinci İnceleme. Çev. Fahri Bakırcı, Babil Yayınları, Ankara 2004.
Lenin, V.I, Devlet ve Devrim. Çev. M. Halim Spatar- Celal Üster, Aydınlık Yayınları, İstanbul, 1978.
Lenin, V.I, Nisan Tezleri ve Ekim Devrimi, Çev. M. Ardos, Sol Yayınları, Ankara, 1975.
Lenin, V.I, Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği, Çev. M. Ardos, Sol Yayınları, Ankara, 1977.
Marx, Karl, Bürgerkrige in Frankreich, MEW Band 17. Dietz Verlag, Barlin 1968.
Marx, Karl, Erster Entwurf zum "Bürgerkrieg in Frankreich, MEW Band 17. Dietz Verlag, Berlin, 1968.
Platon, Devlet Adamı, Çev. Behice Boran-Mehmet Karasan, Sosyal Yayınları, İstanbul, 2001.
Platon, Devlet, Çev. Sebahattin Eyüpoğlu-M. Ali Cimcoz, Remzi Kitapevi, İstanbul, 1995.
Rousseau, J.J, Toplum Sözleşmesi, Çev. Vedat Günyol, Adam Yayınları, İstanbul, 1984.


http://www.marksist.org/

14 Şubat 2010

İşçi Sınıfı Neden Devrim Yapamaz?.





İşçi Sınıfı, Neden Devrim Yapamaz?.
Demir Küçükaydın kullanıcısının resmi
Demir KÜÇÜKAYDIN
Tam da Tekel işçilerinin direnişiyle kendine sosyalist diyenlerin moral buldukları şu anda İşçi sınıfının neden devrim yapamayacağından söz etmek pişmiş aşa su katmak gibidir.

Bizim derdimiz ise pişmiş aşa su katmak değil, piştiği sanılan aşın pişmediğini ve böyle pişemeyeceğini göstermektir.
Başlıktaki önermeyi daha da genelleştirelim. Sınıflar devrim yapamazlar.
Ya da bu önermeyi şöyle bir ifade daha doğru ve dakik olacaktır: devrimleri sınıflar yapmazlar ve de yapamazlar.
Devrimler için sınıflar gerekli değildir. Sınıfsız toplumlarda da devrimler olur.
Devrimler üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin o günkü biçimine uygun yeni bir üstyapının kuruluşlarıdırlar.
Marks’ın ifadesiyle: “İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder.” Ama böyle değişiklikler sınıfsız toplumlarda da olur.
Diyelim ki avcılık ve toplayıcılığa dayanan komünden, bitki ve hayvanların ehlileştirilmesine dayanan köy komününe geçiş de bir devrimdir (ki bu devrimin bayramıdır Kurban bayramı ve gerçeğe yakın bir tasviridir bu devrimin Kurban Bayramı söylencesi)
Ama bu devrim hiç de sınıf mücadeleleri biçiminde gerçekleşmemiştir. Çünkü sınıflar yoktur.
Diğer bir ifadeyle Tarih Öncesi’nde de devrimler olmuştur. Bir bakıma mitolojiuler e kimi peygamberler bu devrimlerin hikayelerini anlatırlar.
Zaten tanımı gereği, sınıflara dayanan bir devrim teorisi olamaz, çünkü sınıfsız toplumlarda da devrimler olur ve onlarda sınıflar yoktur.
Öte yandan sınıflı toplumlar tarihi göstermektedir ki, sınıflar ve onların mücadeleleri devrimlere yol açmaz, genellikle çöküşlere yol açar, toplumsal çatışmalara yok açar ama sınıflar sınıf olarak devrim yapmazlar.
Klasik tarihte, yani beş bin yıl boyunca sınıfların hiçbir yerde devrim yaptığı görülmemiştir. Ezilen sınıfların zaman zaman iktidara geldikleri görülmüşse de (Karamıtalar, Taipingler) bunlar, yıktıklarının bir benzerini kurmaktan öteye gidememişler; yeni bir toplum düzeni, yani bir topluluk tanımı yapmayı başaramamışlardır.
Modern tarihte isi, burjuvazinin ve İşçilerin devrim yaptığını söyleyecektir. Klasik Marksist burada.
Ama işçilerin yaptığı Ekim devrimi ayrı bir topluluk tanımı yapmamış, sadece burjuvazinin aydınlanma ile yaptığı tanıma dayanan bir devrim yapmaya, ama bunu işçiler eliyle yapmaya kalkmıştır.
Burjuva devrimlerini ise burjuvazinin yaptığı ayrıca tartışılmaya ve yeniden araştırılmaya değer.
Aydınlanma devrimini Paris’in donsuzları yapmıştır,ama donsuzlar olarak değil, yurttaşlar olarak,ya da insanlar olarak. Burjuvazi bu devrime daha başından her adımda ihanet etmiş ve tıpkı Mekke eşrafının İslam’ı ele geçirmesi gibi ele geçirmeye çalışmış ve ele geçirerek Muaviye benzeri bir Ulusçuluk gericiliği kurmuştur. Aydınlanma devriminin Muaviye’si Napoleon’dur. İşçilerin yaptığı Aydınlanma devriminin Muaviye’si de Stalin’dir.
Aydınlanma dini, tıpkı Emeviler döneminin İslam’ı gibi, yayılmasını, gerici biçimi içinde (Uluslar ve ulusçuluk biçiminde) gerçekleştirmiştir.
Ama konuyu dağıtmamak için burada keselim ve sınıflı toplumlarda sınıflar ve devrimler ilişkisine yeniden bakalım.
Elbette devrimleri sınıflı toplumlarda var olan düzenden çıkarlı olmayan ezilenler yaparlar. Gayrı memnunluk devrimci olmanın ilk şartıdır. Bu anlamda bütün devrimleri alt sınıfların yaptığından söz edebiliriz.
Ancak alt sınıflar sınıf olarak devrim yapamazlar. Devrim yapabilmeleri için yeni bir topluluk (din, üstyapı) tanımlaması yapmaları, yeni bir din kurmaları, o günkü üretim ve ekonomi ilişkilerine uygun yeni bir dini savunmaları gerekir.
Bunu şöyle ifade edebiliriz. Köleler köle olarak isyanlar etmişlerdir fakat devrim yapamamışlardır, ama köleler, Hıristiyan olduklarında, Hıristiyanlar olarak bir devrim yapabilmişlerdir. Hıristiyan olmak için ise Köle olmak gerekmez.
Mekke’nin plepleri particilere, yani Kureyşli asillere karşı bir mücadele içindeydiler ve İslam bir anlamda ve başlangıçta onların partisiydi. Ama onlar birer plep olmaktan çıkıp bu partiyi yeni bir dine dönüştürdüklerinde, yani plepler Müslüman olduklarında bir devrim yapabilmişlerdir. Ama Müslüman olmak için plep olmak gerekmez.
Modern devrimi ne Donsuzlar ne de işçiler yapabilmiştir. Donsuzlar ve İşçiler, aydınlanmacı veya demokrat olduklarında devrim yapabilmişlerdi.
Sınıflı bir toplumda, verili bir topluluk veya din veya toplum biçimi içinde, ezilen ve egemen sınıfların mücadelesi elbette veridir. Bu mücadelenin aracı partiler ve tarikatlardır. Partiler ve tarikatlar devrim yapamazlar.
Devrim o parti veya tarikatlar, onları bir parti veya tarikat olmaktan çıkaracak, bir din yapacak bir mutasyon geçirdiklerinde, yani yeni bir dine, yeni bir topluluk tanımına, yeni bir üstyapı tasavvruna dönüştüklerinde devrim yapabilirler.
Örneğin Hıristiyanlık, Yahudilik içinde bir tarikat olarak kalabilirdi diğer yüzlercesi gibi, ama Yahudi olmayanları da kapsayıp, yeni bir topluluk tanımına geçtikten sonra yeni bir din olup bir devrim başarabilmiştir. Tarikat,yani bir Parti, yani bir sınıf mücadelesi aracı olarak kalsaydı, diğer yüzlerce benzeri gibi yok olup giderdi.
O halde bundan günümüze ilişkin çıkarılacak sonuç şudur:
İşçi sınıfı sınıf olarak devrim yapamaz!
Tıpkı köleler veya plepler, köle ve plep olarak nasıl devrim yapamadılarsa; köle ve plep partilerinde örgütlendikleri sürece yapamadılarsa, İşçiler de işçiler olarak, işçi partilerinde, sosyalist partilerde örgütlenerek devrim yapamazlar. Evet çıkarlarını savunabilirler, bir sınıf mücadelesi verebilirler ama devrim yapamazlar. Çünkü Partiler, var olan dini ya da topluluğun nasıl belirlendiğini tartışmaz, o topluluk içinde bölüşümü tartışırlar.
Ancak yeni bir dinin paradigması bu ufku aşabilir,
İşçi sınıfı ancak, yeni bir dinin kuruluşuna giriştiğinde devrim yapabilir.
Bu günkü dünyanın ilişkileri, tıpkı Muhammet’in İbrahim’e dönmesi ve geleneği yozlaşmalardan arındırması gibi, Aydınlanma’nın programına ve ideallerine bir geri dönüş gerektirmektedir.
Aydınlanma, komün ve uygarlık dinlerinin, yani soyların ve “inançların” topluluğu tanımladığı bir dünyada doğmuş ve onları bir özel ve politik ayrımı aracılığıyla topluluğun tanımlanmasından dışlayarak topluluğu tanımlamıştı. Yani kendisinin din olmadığı söyleyen bir din olarak ortaya çıkmıştı.
Bu din daha doğarken kendi içinde bir karşı devrim geçirdi ve ulusçuluk biçimindeki gerici biçim bu dine egemen oldu.
Bu nedenle bugün, ulusların ve ulusal devletlerin tüm dünyayı kapladığı buna karşılık, dünya ticaretinin ve üretimin kıyaslanamayacak ölçüde globalleştiği bir çağdayız. O halde, Aydınlanma’nın tanımını bugünkü dünyaya göre yeniden yapmak gerekmektedir. Bu tanm aydınlanmanın ilk tanımını (Yani “inançların” ve soyların hiçbir politik anlamının olmaması) da içermeli ama onu aşmalıdır.
Bunun tek biçimi, tıpkı eski dönemin soyları veya dinleri gibi bu günün uluslarının da politik olandan dışlanması, ulusal aidiyetin özel bir sorun olarak tanımlanması olabilir.
Yani İnsan Hakları Bildirgesini bir de ulusları da kapsayacak şekilde genişletmek gerekmektedir.
Yani ulusları ve ulusal devletleri yıkma, ulustan olmayı bütünüyle kişilerin özel bir sorununa indirgeme çağrısı; bir insanlık topluluğu tanımı yapılmalıdır.
Diğer bir deyişle, işçiler İnsan oldukları takdirde, tıpkı Roma’nın kölelerinin Hıristiyan oldukları, Mekke’nin Pleplerinin Müslüman oldukları takdirde devrim yapabilmeleri gibi, devrim yapabilirler.
Elbet her işçi biyolojik bir varlık olarak insandır. Burada kastedilen bu değildir.
Her hangi bir ulustan olmanın hiçbir politik anlamı olmamasını savunanlar, uluslara ve ulusal devletlere karşı savaşanlar ancak insan olabilirler.
Diğer bir ifadeyle, işçiler her hangi bir ulustan olmanın politik bir anlamı olmamasını savunduklarında; ulussuz olma hakkını savunduklarında; daha somut olarak uluslara ve ulusal devletlere karşı bir “Kutsal savaş” başlattıklarında, İnsan olduklarında; işçi olarak değil İnsan olarak mücadele ettiklerinde devim yapabilirler ve var olan toplumun en iyi kalp ve beyinlerini kendi saflarına kazanabilirler.
İşçiler, sadece kendi ekonomik ve sınıfsal çıkarları için değil; tüm yeryüzünde yeni bir düzen için mücadele ettiklerinde devrimci olabilirler ve devrim yapabilirler.
Bu önermeler, bugün dünyada İşçi Sınıfı’nın nasıl devrim yapabileceğini gösterir.
Ama bugünkü Türkiye’ye gelirsek var olan somut mücadeleler içinde bu görev şöyle tanımlanabilir.
Türkiye de işçiler, tutarlı demokratlar olduklarında, yani ulusun tanımından her türlü dil, din, soy, tarih belirlenimini dışladıklarında; ulusu böyle tanımlamaya karşı tanımladıklarında Türkiye’de bir demokratik devrim yapabilirler.
Türkiye’de sosyalistler eğer bir demokratik devrime öncülük etmek istiyorlarsa, öncelikle kendilerinin demokrat olmaları ve işçilere demokrasiyi “tebliğ” etmeleri gerekmektedir.
İşçilerin sınıf mücadelesinin kıçına hayranlıkla bakıp, en gericisinden ırkçı bir ulus anlayışıyla tanımlanmış bir devlette sosyalizm kurmaktan söz etmek, egemen sınıflar arasındaki mücadelede basit bir piyon olmaktan başka bir sonuç vermez.
*
Türkiye’nin sosyalistleri eğer dünya çapında bir sosyalist düzen içir mücadele etmek istiyorlarsa önce, dünyadaki işçilere insan olma uluslara ve ulusal devletlere karşı savaş çağrısı yapmalıdırlar. Bu çağrıyı yapmayan her çaba var olan ulusal devletlerin savunusu ve onlar arasındaki çatışmaların bir piyonu olma sonucunu verir.
Şimdiye kadar olan anlayış ve strateji ters yüz edilmelidir. Şimdiye kadar olan şöyledir: Her biri ulus ilkesin göre belirlenmiş devletlerin sosyalistleşmesi ve sonra bir sosyalist cumhuriyetler birliği kurularak giderek bir dünya cumhuriyetine ulaşmak.
Yani önce Sosyalist sonra İnsan olmak.
Ne teorik kavramlar ne de yaşanan deneyler bunun olmadığını ve olamayacağını göstermiştir.
Yapılması gereken ve izlenmesi gereken strateji tam da bunun tersidir. Önce uluslara karşı savaş ve bir dünya cumhuriyeti, sonra Sosyalizm.
Yani işçiler önce İnsan olmalıdırlar Sosyalist bir toplumda yaşayabilmek ve işçi olmaktan kurtulabilmek için.
Yani önce İnsan sonra Sosyalist olmak.
Bu gün Türkiye’deki (ve Dünyadaki) sosyalistler ne Demokrattır ne de İnsan.
İnsanların ve Demokratların görevi öncelikli görevi İnsan ve Demokrat olmayan bu sosyalistlere karşı mücadele etmektir.
Sosyalistler çözümün değil problemin bir parçasıdır bugün.
Çünkü onlar İnsan veya Demokrat değil, Türk’türler (Kürt, Alman, Amerikalı, Çinli).
Tıpkı işçiler gibi. İşçiler Türk işçileri ve Türk olmaktan çıkmadan ne Demokrat ne de İnsan olabilirler.
***********

Not: Konuya farklı bir bakış açısıyla yaklaşılan yukarıdaki yazı ile, "Bu yazı bence aynı zamanda Aleviler Neden Özgürleşemez? Kürtler Neden Kendi Kaderini Tayin Edemez? Femistler Neden Kadın Meselesinde Başarılı Olmaz sorularınında cevabını içermektedir. Veya Şöyle söyleyelim 'Yeni Bir Sol Harkete Neden Yeni Olamaz' " diyen Uğur TÜRE arkadaşıma, bu yazıyı iletmesinden ötürü teşekür ediyorum.
H.ATA

Kaynak: http://www.koxuz.org/