Kürt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kürt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Haziran 2010

Şiddet sadece dışarıdan bu ülkeyi seyredenlerin işine geliyor


"GENÇTİK BİZİ KULLANDILAR"

T24 - Bahçelievler katliamından 32 yıl sonra konuşan eski ülkücü Haluk Kırcı, "Adalete hesap verdim. Şimdi sıra Allah'ta...
O zamanlar 20 yaşındaydım, bizleri kullandılar, 5 bin kişinin katili ben miyim?" dedi.

1978 yılında Bahçelievler'de Türkiye İşçi Partili (TİP) 7 genci öldürdükten sonra, 32 yıl cezaevinde kalan Haluk Kırcı, o dönemde yaşananları, yaşadıklarını anlattı.

Sabah gazetesi yazarı Sevilay Yükselir'in "Gençtik, bizi kullandılar!" başlığıyla (6 Haziran 2010) yayımlanan yazısı şöyle:


İşte karşimda

Gazetecilik zor meslek cidden. Düşünsenize benim durumumu. Bir insan var hayatınızda. Hiç tanışmamışsınız. Bir kez bile yüz yüze gelmemişsiniz ama hep nefret etmişsiniz. Adının geçtiği her yerde lanet okumuşsunuz. Ancak birgün kader sizi o insanla karşı karşıya getirmiş ve demiş ki; "İşte o katil karşında oturuyor. Haydi şimdi sor bakalım! Neden 1978'de Bahçelievler'de o 7 Türkiye İşçi Partili (TİP) genci öldürmüş? Neden o gencecik insanların canlarına kıymış?" diye. İşte bu haftaki röportajı tamamen bu ruh haliyle yaptım. Geçtiğimiz günlerde cezaevinden çıkan eski ülkücü katil Haluk Kırcı ile konuştum. Aklıma gelen her şeyi sordum. O da bütün samimiyetiyle cevap verdi. Saatler sürdü söyleşimiz. Röportajın sonunda kendisine de itiraf ettim: "Buraya gelirken ellerim ayaklarım titriyordu. Hatta bir ara gelmemeyi bile düşündüm. Ancak iyi ki gelmişim. Çünkü anlattıklarınızdan gençlere, özellikle şiddete meraklı gençlere ulaştıracak çok doğru mesajlar aldım.
Evet; bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş demektir. Şiddet, sadece şiddeti doğurur!"

****************************************


Bahçelievler katliamındaki rolünüzü kabul ettiniz. "Evet ben yaptım!" dediniz.

Evet kabul ettim. Reddetmedim.

Ama bana biraz önce de, "Pişman olsam neye yarar ki!" dediniz. Sonuçta siz bir katilsiniz! Nedir samimi duygularınız?

Ben yaşadıklarımın hesabını adalete verdim. Hatta fazlasıyla verdim. Bahçelievler olayı olduğunda 20 yaşındaydım. Şimdi 52 yaşındayım. Ben 20 yaşındayken Türkiye bir kardeş kavgasının içindeydi. Soğuk savaş operasyonları can alıyordu. Bugün o tecrübeleri yaşamış, o keşkelerin peşine düşmüş biri olarak söylüyorum. Bir insanın hayatından daha değerli bir şey olamaz. Ben "Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş demektir" diyen bir dine inanıyorum. Adalete hesap verdim. Asıl şimdi Cenab-ı Allah'a vereceğim bir hesap var. Şiddetle, vurarak, kırarak bir şeyleri çözmek mümkün değil. Şiddet şiddeti doğuruyor. Şiddet sadece dışarıdan bu ülkeyi seyredenlerin işine geliyor.


Oyuna getirdiler

Niye öldürdünüz?

Bu bir cinnet hali. Toplumsal cinnet hali. Ben ülkemin komünist işgal tehdidi ile karşı karşıya olduğuna inanmıştım. Bu tehdidi yapanlar şiddet uyguluyordu. Ellerinde silahlar kurtarılmış bölgeler ilan ediyor ve halk mahkemelerinde idam cezaları veriyorlardı. Bu devlete sahip çıkan, bu işgale direnen sadece biz vardık. Buna inanmıştık. Oyuna geldiğimizi anlayabilmek için 12 Eylül darbesinin yapıldığını görmemiz lazımdı. Sanal bir alemde yaşıyorduk ve çok kıyıcı olmuştuk. Benim yaptığım muhasebeyi bugün hayatta olan ve sokakta dolaşan 5 bin katil de yapıyor mu acaba?


Dİğer katiller nerede?

Ne demek istiyorsunuz yani?

1970'li yıllarda tam 5 bin genç öldürüldü. Öldürülenler arasında benim canciğer arkadaşlarım vardı. 5 bin genç öldüyse, beş bin cinayet ve beş bin katil var demektir. Bu beş bin cinayetten yargılananlar arasında en uzun süre cezaevinde yatan kim? Bu cinayetlerin en fazla muhasebesini yapan kim? Sadece ben miydim katil olan? Ben cezamı çektim. Peki ya diğer katiller nerede? Geriye dönüp baktığım zaman kendim bile hayret ediyorum. Benim yedi sülalemde karakol yüzü gören insan yok. Ben cinayet işledim evet, adam öldürdüm. Allahın yarattığı bir canı almak akıl işi mi? Değil. Yüz bin kere değil. Bahçelievler olayı trajik bir olay. 12 Eylül öncesi cinayetlerinin sembolü oldu. Ama o öldürülen beş bin kişinin hepsinin katili ben değilim.


Bir de azmettirenler var değil mi?

Bu oyunun ne kadar çapraşık bir oyun olduğunu o dönemi yaşayanlar bilir. Çorum'u, Maraş'ı kim azmettirdi? 1 Mayıs 1977'yi kim planladı? O dönem Türkiye'yi yönetenlere bakın. Sokakta oluk oluk kan akıyor, parlamento aylarca Cumhurbaşkanı seçemiyor. İkisi de aynı işe hizmet ediyor. Darbeye! İşin ilginç yanı ne biliyor musunuz? Yıllar sonra ben 1999'da yakalanıyorum. Sayın Ecevit o zaman Başbakan. Dedi ki basına; "Haluk Kırcı vicdanını temizlemek için konuşsun!"
Eğer Türkiye'de vicdanı temizlemesi gereken insanlar varsa onlar, öncelikle o gün Türkiye'yi yönetenlerdir. Ben 20 yaşında genç, atak, kesin kabulleri olan sıradan bir insandım. Benim yaptıklarımla Türkiye eğer saplantıya girecekse, benim vicdanımı temizlememle Türk gençliği kurtulacaksa ben her şeyi yaparım. Ben 20 yaşındaydım, onlar ülkeyi yönetiyorlardı. Böyle bir saçmalık olabilir mi Sevilay Hanım?


Özel operasyonlar

Kontrgerilla mıydı peki?

O kadar basit değil. Ama Türkiye'de maalesef çok ciddi boyutta özel harp operasyonları yapılmıştır. Bu operasyonlardan birebir bildiklerim var. Bunu da çok açık şekilde söyleyeyim. Mesela Haziran 1979'da MHP Genel Merkezi'ni kimler kurşunladı? 1980'de Ziraat Mühendisleri Birliği'ne kimler saldırdı? Kimler oradaki insanları öldürdü?

Kimler?

Baksınlar. Bu olayların dosyaları orada duruyor. Yıllar sonra ordunun içinde birileri hakkında dosya açıldı, kapatıldı gitti.


Kİtabımda yazdım

Provokasyon mu diyorsunuz?

Evet provokasyondur. Bir tane değil ki; yüzlerce var. 'Adamların dosyası var' diyorum. Bu saldırıları yapanların asker kökenli oldukları tespit edildi. Ben size bir şey söyleyeyim. 1974'den sonra Kürt vatandaşlarımızın yoğun olarak yaşadığı bölgelerde Ülkü Ocakları kurulmuştur. Kimler kurdurtmuştur o ocakları? Oradaki arkadaşlarımıza kimler yardımcı olmuştur? Kimler bu arkadaşlarımıza silah ve mermi getirmiştir?


Asker mi diyorsunuz yani?

Yüzde doksan dokuz. Ben yazdım zaten. "Zamanı Süzerken" adlı kitabımda var. Maalesef o günkü şartlar değiştiği için kimseye anlatamıyorsunuz bunu.


28 Mayıs 2010

27 Mayıs Bakanlar Kurulu Tutanakları: İlk kez!


27 Mayıs Bakanlar Kurulu Tutanakları:
İlk kez!




Yapı Kredi Yayınları, 27 Mayıs darbesi sonrası askeri hükümetinin bakanlar kurulu tutanaklarını ilk kez ve sansürsüz yayımladı. Yakın tarihin sırları ortaya çıktı…

27 Mayıs 2010 Perşembe,

KÜRŞAD OĞUZ / ÖZEL HABER

50 yıl önce bugün, Türkiye’de darbeler dönemi başladı.

27 Mayıs 1960’ta, Türk Silahlı Kuvvetleri adına yönetime el koyan Milli Birlik Komitesi (MBK) TBMM ve hükümeti feshederek her türlü siyasal faaliyeti yasakladı. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, TBMM Başkanı Refik Koraltan ile bütün bakanlar kurulu üyeleri ve Demokrat Parti’nin önde gelen yöneticileri hemen tutuklandılar. İzleyen günlerde de birkaç istisna dışında bütün DP milletvekilleri gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında, Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun başta olmak üzere bazı yüksek rütbeli subaylar da vardı.

28 Mayıs’ta MBK, Orgeneral Cemal Gürsel’e MBK başkanlığının yanı sıra, başbakanlık, milli savunma bakanlığı ve başkumandanlık görevlerini de verdi. Gürsel asker ve sivil üyelerden oluşan bakanlar kurulu listesini aynı gün ilan etti.

Birinci Cemal Gürsel Hükümeti’nde (30 Mayıs 1960 – 5 Ocak 1961) görev alan üyelerin sayısı, yapılan değişikliklerle beraber otuzdu. Bu hükümette beş asker ve asker kökenli üye bulunuyordu. Başbakan da dahil olmak üzere toplam üç asker üye, aynı zamanda yasama yetkisini üzerine almış olan MBK’nın da (Milli Birlik Komitesi) üyeleriydi. Beş asker üyenin arasında, iki orgeneral, bir emekli korgeneral ve bir de tuğgeneral vardı. Sözü edilen üyeler Orgeneral Cemal Gürsel, Orgeneral Fahri Özdilek, Tümgeneral İhsan Kızıloğlu, kısa bir süre sonra tümgeneralliğe terfi edecek olan Tuğgeneral Sıtkı Ulay ve emekli Korgeneral Hüseyin Ataman’dı. Diğer üyeler arasına üniversite öğretim görevlileri, yargı mensupları, değişik bakanlıklardan gelenler ve bir de işadamı vardı.

Darbe sonrasının ilk Bakanlar Kurulu, 2 Haziran 1960’ta gerçekleştirildi…

SANSÜRSÜZ YAYIMLANIYOR
Ve bugün, Türk siyasi tarihinin yakın dönemine dair yayımlanabilen pek az sayıdaki belgeye bir yenisi ekleniyor: 27 Mayıs Bakanlar Kurulu Tutanakları... Yapı Kredi Yayınları, steno ile tutulup daktilo edilen, 2 Haziran 1960-16 Kasım 1961 tarihleri arasındaki 123 Bakanlar Kurulu tutanağından ulaşılabilen 111’ini kısaltmadan ve hiçbir sansüre uğratmadan yayımlıyor. Prof. Cemil Koçak’ın özenli çalışmasıyla hazırlanan kitap, yakın dönem siyasi tarihimize açılan çok önemli bir kapı niteliğinde.

Koçak, şöyle diyor: “27 Mayıs 1960’ın 50. yıldönümünde sanırım bu belgeler geçmişimize ilişkin tartışmalarımızda önemli rol oynayacaktır. Tutanakların önemi ve değeri hakkında herhangi bir yorumda bulunmak bile gereksiz. Uzun bir süre önce, Milli Birlik Komitesi Tutanakları, ama yalnızca açık toplantı tutanakları, TBMM tarafından, tıpkı TBMM Tutanak Dergisi gibi, araştırmacılara açılmıştı. 27 Mayıs Bakanlar Kurulu Tutanakları, bir dönemin zihniyetini açığa çıkarmak bakımından önemli belge niteliğindedir.”

İki ciltten oluşan tutanaklarda (2 Haziran 1960 – 6 Ocak 1961 ve 6 Ocak 1961 – 16 Kasım 1961), bugünün siyasi tartışmalarının kökenini de ortaya koyan pek çok kayıt mevcut. Cemil Koçak’ın bütün tutanakları elden geçirdikten sonra yaptığı değerlendirmeler de en az tutanaklar kadar önemli.

İşte tutanaklardan yola çıkarak Koçak’ın yaptığı değerlendirmelerden, önemli konulara ilişkin bazı bölümler…

“İKİNCİ CUMHURİYET”İN İLK TELAFFUZU
Birinci Cemal Gürsel Hükümeti’nin programında “kurulacak İkinci Cumhuriyet”ten söz ediliyordu. Cumhuriyetin bir kırılma noktasında bulunduğunu açıkça belirten bu tanımlama hızla yaygınlaşacak ve bugünden bakıldığında hayli hayret verici olsa da, döneme “İkinci Cumhuriyet” adını vermek olağanlaşacaktır.
Bugünden bakıldığında, cumhuriyete numara vermenin, 27 Mayıs darbesiyle başladığını hatırlamak hayli şaşırtıcı gelebilir. O sırada iktidarda bulunan asker – sivil bürokratik siyasal elitin cumhuriyetin yeni bir ruha ihtiyacı olduğu iddiasında bulunması, yaygın bir eğilimi temsil ediyordu. Eğer 27 Mayıs darbesinden itibaren hükümet programının açıklandığı güne kadar “İkinci Cumhuriyet” tanımı telaffuz edilmemişse, bu tanımı ilk kullananın bizzat 27 Mayıs’ın ilk hükümeti olduğunu söyleyebiliriz.

SİYASETTE EĞİTİM KRİTERİ VEHBİ KOÇ’A TAKILDI
Bakanlar Kurulu’nun yedinci toplantısında, siyasal partilerin ocak ve bucak örgütlenmelerinin kaldırılmak ve siyasete katılmak için de eğitim seviyesi konulmak istenmesi üzerinde durulmalıdır. Ancak yeterli eğitimden geçmiş olan kişilerin politika yapabilecekleri görüşü, bu türden elitist bir yaklaşım, burada kendini bir kez daha açığa çıkarmaktadır…
Görüşmelerin seyrinden anlaşıldığı kadarıyla, ancak lise mezunu olan kişilere politika yapma hakkı tanınmak istenmektedir. Seçmen olabilmek için, herhangi bir eğitim derecesinin aranmasına gerek görülmemişti. Fakat bu görüş de yabana atılmamalıydı ve dikkate alınan bir görüştü. Hükümetin asker kanadından Sıtkı Ulay’ın, Vehbi Koç’un da eğitiminin yetersizliğine dikkat çekip, bu koşullarda onun da politikaya katılamayacağını hatırlatması, bu konudaki kısıtların bazı sonuçlarına dikkat çekmek bakımından anlamlıdır.

27 MAYIS’IN PROPAGANDA FAALİYETLERİ

Hükümetin geniş kitlelere yönelik propagandaya verdiği önem dikkat çekicidir. Bu önem, aynı zamanda karşı propagandanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır. Karşı propagandanın yoğunluğu ve dikkate değer yönleri, hükümetin her fırsatta propagandaya olan ihtiyacını doğuruyor ve arttırıyordu. Bakanlar Kurulu’nun yedinci ile on üçüncü ve otuz beşinci toplantılarında, propagandaya özel olarak değinildiğini görüyoruz. Radyo yayınlarının ve radyo alıcılarının daha geniş kitlelere ulaşabilmesinin sağlanmasına çalışılması, hükümetin propagandaya verdiği önemi göstermektedir. Basın ve kitap aracılığıyla halka ulaşılması da hedef olarak zikrediliyordu. Bu anlamda hükümet, tek parti döneminin halk ve halkçılık söylemine geri dönmüşe benzemektedir. Halkla buluşma, halka karşı sevecen ve anlayışlı tutum ve nihayet halkın her konuda yeniden aydınlatılması ve bilgilendirilmesi ve bunun için de halka yönelik doğrudan hitap yöntemlerinin ve kanallarının geliştirilmesi, hep gündemdedir. Bakanlar Kurulu üyelerinin büyük bir kısmı da, basınla iyi geçinmenin öneminden söz etmektedirler. Bakanlar Kurulu’nun otuz beş ve otuz yedinci toplantılarında zikredilen basına kağıt temini, bu ilişkinin iyi bir örneği olarak karşımıza çıkmaktadır.

“SUBAYLARI PERİŞANLIKTAN KURTARMAK İÇİN…”
Bir askeri hükümette elbette orduyla ilgili meseleler ön planda yer alacaktır. Nitekim, Bakanlar Kurulu’nun daha üçüncü toplantısında, başbakan, ordu içi terfilerde yaşanan sorunu dile getirmişti bile… Terfi edemeyen subaylar, Danıştay nezdinde itiraz ederek terfilerini sağlıyorlardı. Danıştay, idari yargı olarak, ordu içindeki terfilerin itiraz merci halindeydi. Bu durum, anlaşılan ordunun üst yönetim kademesinde sıkıntı yaratmıştı ve bir an önce bu usulden vazgeçilmek isteniyordu.

Orduya gösterilen yakın ilgi, yalnızca manevi alanda kalmayacak, fakat tıpkı memurlara gösterilen yakın ilgide olduğu gibi, subayların da maddi imkânlarının geliştirilmesine gayret edilecektir. Bu konuda özellikle başbakanın vurgulamaları ve hatırlatmaları dikkate değerdir. Başbakan, Bakanlar Kurulu’nun dördüncü toplantısında,, “subayları içinde bulundukları perişanlıktan kurtarmak” için, “milletin ordusuna olan sevgisinden istifade” etmek gerektiğinden söz ediyordu.

Birinci Cemal Gürsel Hükümeti’nde gerçekleşen geniş tasfiyeden sonra, ordu içindeki tasfiyenin etkilerini yumuşatma operasyonu olarak da nitelendirilebilecek gelişmeler gözden kaçmamalıdır.

Ordudan uzaklaştırılan subaylar için üniversiteye girişte kolaylık sağlanmasına çalışılması, bu çerçevede ele alınmalıdır. Öneri, Bakanlar Kurulu’nun otuz ikinci toplantısında, MBK üyesi de olan hükümetin askeri kanadından Milli Savunma bakanı Org. Fahri Özdilek’ten gelmişti ve askeri kanattan bir başka hükümet üyesi olan Sıtkı Ulay’ın da desteğine sahipti. Nitekim, başbakanın da bir kolaylık talep etmesi, bu meselenin yumuşatıcı etkisini göstermektedir.

Milli eğitim bakanı ise yeni emekli olmuş bir albayın Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi’ne yaşamayan diller bölümüne bir nolu öğrenci olarak kaydını yaptırmıştı ve bundan şeref duyduğunu açıklıyordu. Öyle anlaşılıyor ki, Bakanlar Kurulu’nun sivil bürokratları da iç hiyerarşiyi özümsemiş gibiydi.

Diğer yandan, Bakanlar Kurulu’nun otuz sekizinci toplantısında, bu kez yine emekli edilmiş olan subaylara Petrol Ofisi bayiliği verilmesi isteğine, ordudan tasfiye edilen subaylara karşı bir yumuşa(t)ma operasyonu olarak da bakılabilir.

GÜRSEL’İN ÖNERİSİ: KÜRT TEHCİRİ

Başbakanın daha ilk toplantılardan birinde, Bakanlar Kurulu’nun üçüncü toplantısında, Kürt sorunundan söz etmesi manidardır. Başbakanın bu konuşmasından, eski iktidar mensupları gibi, pek çok Kürt aktivistin de gözetim altına alındığı belli olmaktadır. Daha da önemlisi, eski iktidar ile Kürtler arasında kurulan ama asla kurulmaması gerektiği belirtilen ilişki de dikkat çekicidir. Başbakan, özellikle Demokrat Parti iktidarını Kürtlere yakın davranmakla suçlamıştı. Başbakan, diğer yandan, komünistlerin de bu konudaki girişimlerini vurguluyordu. Daha ilk adımda, Doğu’dan Batı’ya göçürülme gündeme gelmişti bile… Bu da, tek parti dönemi politikalarına bir geri dönüşün işareti idi. Oysa Başbakan, Türkiye’de Kürt olmadığı kanısındaydı.

Bakanlar Kurulu’nun dördüncü toplantısında, başbakan, Doğu’dan Batı’ya göçürülmeyi ciddiyetle önermektedir. Tutuklamalar, yalnızca eski iktidar mensuplarıyla sınırlı kalmamış ve Doğu’da da epey tutuklama olmuştu. İşin ilginç yanı, başbakanın Kürtçülük hareketini teşvik edenin Moskova olduğundan hiç kuşkusunun olmamasıydı.

Bakanlar Kurulu’nun yedinci toplantısında ise, başbakan, Kürt aktivisti toplam 164 kişinin Sivas’ta gözetim altında tutulduğunu açıklıyordu. Başbakanın talebi, Doğu’dan Batı’ya göçürülme idi. İçişleri bakanı da aynı görüşteydi. Fakat yasaların yetersizliğinden de şikayetçiydi. Bu konuda 5398 sayılı yasa ile 1947-50 yılları arasında benimsenmiş olan yasalar da mevcuttu. Fakat “eski kanun, tehcir esasına dayanıyordu.” O zamanlar Doğu’dan Batı’ya göçürülme, İskân Kanunu temelinde gerçekleştirilmişti. İçişleri bakanının verdiği bilgiye göre, Muş, Bitlis, Van, Diyarbakır ve Erzurum bölgelerinden 164 kişi gözetim altına alınmıştı. Fakat bütün bunlar, “esas 85 aile” idi. Aile efradı ise eski bölgelerinde kalmıştı. Aslında görünen odur ki, bütün bunlar, tek parti döneminin iskân politikalarının tekrarı bir girişimdi.

Bakanlar Kurulu’nun yedinci toplantısında gündeme gelen bu görüşler, yine o birinci toplantıda da, Kürtler için “tehcir”e kadar uzanan önlemler paketi ile dikkat çekmektedir. Hükümet üyeleri de, bunun “demokrasi”yle ilgisini kurmakta zorlanıyor ve daha sonra gelecek olan hükümetlerin “demokrasi prensipleri üzerine hürriyetleri iade edebileceğinden” söz ediyordu.

İSTANBUL’DAKİ SERSERİLER MUŞ’A…

Bu arada, hazırlanan ve Bakanlar Kurulu’nda tehcire benzetilen yasa tasarısından da söz edilmelidir. İçişleri bakanı bile, tasarının tehcire benzediğini ve antidemokratik göründüğünü ifade etmişti. Doğu’dan 400 aile tehcire uğrayacaktı. İskân Kanunu da yenilenecekti. İstanbul’dan da serseriler Muş’a sürülecekti. Başbakan da bütün bunlara taraftardı. Yörenin emniyeti ve idarecileri, gereken soruşturmaları tamamlayacak; tehlikeli ve şüpheli gördükleri isimleri, Bakanlar Kurulu’na bildirecekti. Bakanlar Kurulu’nun kararıyla bu isimler tehcir edilecekti.

Başbakana göre, Alevilere Kürt denildiğinden, Aleviler, Şiiler ve Bektaşiler otomatikman Kürt oluyordu. Sünniler de, onlara düşman oluyordu. Çözüm, onlara kendi benliklerini öğretmekti. Mezhep farklılıkları, ayrılıkları ve çatışmaları da bu meseleyle yakından ilgiliydi. Amaç, mezhep ayrılıklarını ortadan kaldırmak olmalıydı. Aleviliğin içinde bulunduğu durum düzeltilmeliydi. Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Alevilik masası oluşturulmalıydı. Böylece, Aleviler, Kürtçülükten ayrılırlardı. Kürtçülük, Alevilik ve din meselesi iç içe girmişti. Başbakan, İmralı’ya yobazları doldurmak istiyordu. Din reformu gerekiyordu ve ibadet dili Türkçe olmalıydı. Ayrıca camilere tertemiz sıralar konulmalıydı. Amaç, İslamı modern ve tertemiz bir hale getirmek olmalıydı.

Bakanlar Kurulu’nun 35. toplantısında ise, Kürt aktivisti memurların görevlerinden uzaklaştırılmaları ve öğretmenler arasında Kürtçe konuşan Kürt asıllı öğretmenlerin de yine aynı şekilde görevlerinden alınmaları talep edilmişti. Kürt asıllı olanlar, Doğu’da öğretmen olarak görevlendirilmemeliydi.

RADYODA TÜRKÇE KURAN TARTIŞMASI
Bakanlar Kurulu’nun otuz beş ve otuz sekizinci toplantılarında, Türk öğrencilerin eğitim için Mısır’daki el-Ezher Üniversitesi’ne kayıt olmalarının engellenmesi gündeme gelmişti. Bu, Araplaşma olarak da görülüyordu. Bu türden eğilimlerin engellenmesi için de, Türkiye’deki imam-hatip okullarında ve ilahiyat fakültelerinde reform yapılması söz konusuydu. Başbakan, ezanın Türkçe okunmasından yanaydı. Türkiye’de halihazırda toplam 19 imam-hatip okulu vardı. Bu sayı İstanbul’da iki – üç taneydi.

Maliye Bakanı Kemal Kurdaş, arkadaşından bir mektup aldığını anlatıyordu. Arkadaşı, mektubunda, 1959 yılının ramazan ayında sokaklarda ezan sesinden geçilmediğinden şikayetçi olmuştu. Kurdaş’a göre bu, bir münevverin feryadı idi. Kurdaş’a göre de taviz verilmemeliydi. Radyoda Kuran okunmamalıydı. Aksi davranış taviz olurdu. Dışişleri Bakanı Selim Sarper de, Kuran’ın Türkçe okunmasından yanaydı.

Adalet Bakanı Ekrem Tüzemen de, Bakanlar Kurulu üyelerinin tamamının radyoda Kuran okunmasından yana görüş bildirdiğine dikkat çektikten sonra; radyoda Kuran okunmasın diyen bir üyenin bulunmadığını tekrar ettiğinde, Osman Tosun, bu öneriye karşı çıkan tek üyenin kendisi olduğunu hatırlatmak ihtiyacı duymuştu. Tüzemen, teenni ile hareket edilmesinden yanaydı ve ona göre Atatürk bile zamanında öyle yapmıştı. Bakana göre dinciler çıkarcıydı. Ancak, zaten yeni vergi yasaları hayli tepki doğurmuştu. Şimdi bir de bununla ilgili tepkiler doğmamalıydı.

SAİD-İ NURSİ’NİN MEZARI ISPARTA’DA
Bakanlar Kurulu’nun beşinci toplantısındaki görüşmelerden açıkça anlaşılmaktadır ki, Said-i Nursi’nin Isparta’da ölmesi ve Urfa’da defnedilmesi rahatsızlık yaratmıştı. Başbakana göre Urfa, bu nedenle ve bu vesileyle Kürtlüğün merkezi haline gelebilecekti. Başbakan Said-i Nursi’nin Isparta’da defnedilmesinden yanadır ve bunu da kamuoyuna sunarken, yine dini ve ruhani bir atmosferde sunmayı tercih etmektedir. Güya bizzat Said-i Nursi, defin yeri olarak Isparta’yı tercih ettiğini açıklayacaktır.

Bakanlar Kurulu’nun on birinci ve on ikinci toplantılarında, Said-i Nursi’nin mezar yerinin değiştirilmesinin gerçek nedenleri, mezarın siyasi bir merkez olma ihtimali karşısında mezar yerinin değiştirilmesi planı ve planın uygulanması ile gerçek mezar yeri de tutanaklardan anlaşılmaktadır. Görünen, planın fikir babasının başbakan olduğudur. Öyle anlaşılıyor ki, uygulama içişleri bakanına düşmüştü. Cenazenin nakil senaryosu tamamen tertiptir. Günümüze kadar yeri hayli tartışmalara neden olan mezarın Isparta’da olduğu artık açıkça anlaşılmaktadır.

1960’TA 520 BİN GAYRİ MÜSLİM AZINLIK
Bakanlar Kurulu’nun beşinci toplantısında yapılan görüşmelerden anlaşıldığı kadarıyla, devletin elinde gayri Müslim azınlıklara ilişkin resmi rakamlar vardı. Buna göre, Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin, Süryanilerin ve Keldânilerin nüfusları, üstelik bağlı oldukları mezheplere göre derlenmişti. Toplam 520 bin civarında gayri müslim azınlık nüfus saptanmıştı. 1960 yılında yapılan nüfus sayımına göre, Türkiye nüfusu yaklaşık olarak 27.800.000’di. Bu durumda gayri Müslim azınlıkların toplam nüfus içindeki oranı yaklaşık olarak sadece yüzde iki idi.

“İŞÇİLER PAZAR GÜNÜ DE ÇALIŞSIN”

Bakanlar Kurulu’nda sosyal sorunların bir alt dalı olarak işçiler de gündeme gelmekteydi. Ancak işçilere yakın ilgi gösterildiğini söyleyemeyiz. Nitekim, Bakanlar Kurulu’nun sekizinci toplantısında, işsizlik sorunu gündeme geldiğinde, işsizlik sigortası oluşturulması yönündeki öneriye, ekonomik yetersizlikler ve istikrar önlemleri adına karşı çıkılacaktır. İşçi ücretlerine yapılacak zam sözkonusu olduğunda da benzer bir tepki gösterilecektir.

Bakanlar Kurulu’nun kırkdördüncü toplantısında, subaylara ekstra kömür dağıtımı gündeme geldiğinde, hemen ardından işçilere ücretli izin verilmesi talebi tepkiyle karşılanacaktır. Başbakan da buna katılmıştı. Askerler, hep çalışılmasından yanaydı. Aynı şekilde Kızıloğlu da, pazar günleri bile çalışılmasından yana olduğunu söyleyecektir. Memurlara gösterilen tolerans, işçiler sözkonusu olduğunda hiç hatırlanmıyordu bile…


MEMURLAR İÇİN HARCAMAYA HOŞGÖRÜ

İlginç olan nokta, ekonomik yatırımlara ara verilmekte olan bir dönemde, memurlar için harcamalarda gösterilen hoşgörü ve destektir. Bu da, bürokrasinin hükümet üzerindeki itibarını göstermektedir. Bu anlamda memurlar baştacı edilmiştir. Hükümet üyeleri, memurlara karşı son derece anlayışlı ve onları destekler durumdadır. Döviz darlığına karşın, memur ailelerinin yurtdışında tedavi sorununun gündeme gelmesi ve sorunun olumlu yönde çözülmesi de buna işarettir. Buna karşılık, işçilere ve işsizlikle mücadeleye aynı oranda ilgi gösterildiği söylenemez.


http://www.haberturk.com

Economist'ten Kılıçdaroğlu yorumu

Economist'ten Kılıçdaroğlu yorumu


28.05.2010 Cuma 10:05

Haftalık Economist dergisi, Türkiye'de geçen haftasonu ana muhalefet partisi CHP'nin liderliğine seçilen Kemal Kılıçdaroğlu'na ilişkin bir değerlendirmeye yer veriyor.


Kılıçdaroğlu'nun ülkedeki muhalefete yeni bir umut aşıladığını yazan dergi, yazısına "Yeni bir Kemal" başlığını kullanıyor: "CHP liderini değiştirdi, peki lider acaba partisini değiştirebilecek mi?

Türkiye'de bugünlerde ağzı laf yapanların en çok konuştuğu konu bu

." "Kılıçdaroğlu'nun sürpriz çıkışı, uzun zamandır AKP karşısında umutsuzca güvenilir bir alternatif arayan ülkedeki milyonlarca laik seçmen için yeni bir umut kapısı oldu."

"AKP'nin iktidarı sımsıkı kavrar gibi görünen meydan okunamaz duruşu, bu partinin ülkeyi diktatörlüğe taşıdığı yorumlarını bile beraberinde getirmişti."

"Kılıçdaroğlu, CHP ile özdeşleşen elitist duruştan partisini uzaklaştırabilir mi? Sosyalist klişelerle süslenmiş zafer konuşmasına bakılırsa, hayır."

"Alevi ve Kürt olmasına rağmen Kılıçdaroğlu, Alevilere yönelik ayrımcılıktan söz etmedi, Kürt meselesi hakkında ise çok az şey söyledi."

"Dış politika konusunda söylediği tek şey ise Hindistan ve Çin'e daha fazla dikkat edilmesi gerektiği oldu."

"Kılıçdaroğlu, ezilenlerin hamisi olma rolünü AKP'den alma eğiliminde görünüyor. Ayrıca yüzde 10'luk seçim barajını da indirme sözü verdi."

"Kemal Kılıçdaroğlu'nun en güçlü kartı ise temiz geçmişi. 2009'da İstanbul belediye başkanlığı için yarışırken AKP ile bağlantılı çeşitli yolsuzluk skandallarını ortaya çıkartarak kamuoyunun dikkatini çekmişti."

"Ayrıca CHP'yi tenekeye benzeten başbakan Erdoğan'ın kibri de bir diğer avantajı olabilir. Erdoğan ayrıca medyada Kılıçdaroğlu'nu destekleyenleri Alevilerin kullandığı bir söze atıfla 'Candaş' medya olarak tanımlayarak bu inancı hedef alıyor gibi görünüyor."

"Son anketler CHP'nin yeni liderle yüzde 32 oy alabileceğini gösteriyor. Bu da AKP'nin bir kez daha tek başına iktidar olmasını önlemeye yeterli bir rakam."

http://www9.gazetevatan.com/

5 Mayıs 2010

'Askere sivil yargı yolunun açılması'na 336 evet oyu..

'Askere sivil yargı yolunun açılması'na 336
evet oyu..


04.05.2010

http://www.drtus.com/yeni/modules/News/images/haberler/43811tbmm1.jpg

T24 - TBMM Genel Kurulu'nda süren Anayasa değişikliği teklifi 2. tur görüşmelerinde, teklifin 16. maddesi 72 ret oyuna karşı 336 oyla kabul edildi. Görüşmelere kısa bir ara verilirken aranın ardından "Anayasa Mahkemesi'nin görev ve yetkileri"yle ilgili değişiklik öngören 17. madde görüşülüp oylanacak. CHP lideri Deniz Baykal Anayasa Mahkemesi ve HSYK'nın görev ve yetkileriyle ilgili maddenin paketten düşmesi halinde kalan maddelerle ilgili oylama katılıp, ellerinden geleni yapcaklarını söylemişti. Bu arda ilk turda 331 kabul oyu alan 17. madde, ilk tur oylamasında en az kabul oyu alan maddeydi.

Baykal: 2 madde de düşerse 'evet' diyeceğiz

Genel Kurulda gizli oylamaya 410 milletvekili katıldı. Oylamada 336 kabul, 72 ret oyu kullanıldı. Oylamada, 1 çekimser ve 1 de boş oy çıktı.

Teklifin 16. maddesiyle Anayasa'nın ''Askeri Yargı'' başlıklı 145. maddesinde değişiklik yapılıyor. Yeni düzenlemeyle askeri kişilere sivil yargı yolu açılıyor, sivillerin savaş hali dışında askeri mahkemelerde yargılanamayacağı hükmü getiriliyor.

Birinci turda, teklifin 16. maddesine ilişkin gizli oylamaya 407 milletvekili katılmış; oylamada 337 kabul, 70 ret oyu kullanılmıştı.

'Türkiye, Filistin değil'

Madde üzerinde verilen önerge nedeniyle söz alan BDP Van Milletvekili Fatma Kurtulan, TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin'in partili milletvekili arkadaşlarına karşı ''ayrımcı'' tutum izlendiğini öne sürdü.

''Savaş var bu ülkede dediği için bir arkadaşının susturulmak istendiği'' görüşünü savunan Kurtulan, ''Toplumca kabul edilen bir gerçeğin üstünü örtmenin gereği yok. Hala ülkemizin dört bir yanına cenazeler gidiyorsa, 50 bin insanımızın ölümünden söz ediliyorsa bunun adı savaş değil de nedir, sormak isterim'' diye konuştu.

Kurtulan, dün akşam (3 Mayısı 2010) da bir arkadaşının ''çocukların neden taş attığının gerekçelerini anlatmaya çalıştığını, bu arkadaşının susturulmak istendiğini'' savunan Kurtulan, ''Savaş içinde doğan, büyüyen çocuklar ne yapar diye sormak isterim. Filistin'de çocuklar ne yapıyorsa, Kürt çocukları da onu yapıyor. Tasvip etmesek de maalesef böyle bir gerçekle karşı karşıyayız'' diye konuştu.

TBMM Başkanı Şahin, Kurtalan konuşmasını tamamladıktan sonra,
''Türkiye, Filistin değildir, Orta Doğu değildir. Türkiye vatanı ve milletiyle bölünmez bir bütün, bağımsız bir ülkedir. Türkiye'yi nasıl Filistin'e, Orta Doğu'ya benzetirsiniz. Ne alakası var? Talihsiz bir benzetmedir'' dedi.

Ufuk Uras oy kullandı

BDP İstanbul milletvekili Ufuk Uras, 2. turda diğer maddelerin aksine Genel Kurul'a girerek, 16. madde için oy kullandı.

Bu arada, Genel Kurul Salonu'nda tansiyon sorunu nedeniyle rahatsızlanan AKP Ağrı milletvekili Fatma Salman Kotan, milletvekilleri tarafından dışarı çıkarılırken daha sonra oy kullandı.

Oylama ardından Genel Kurul'da Anayasa değişikliği teklifi görüşmelerine ara verildi.

Aranın ardından kritik, Anayasa Mahkemesi'nin görev ve yetkileriyle ilgili 17. madde görüşülmeye başlanırken, 17. madde Anayasa değişikliği ilk tur görüşmelerinde ilk turda 331 kabul oyuyla en az oyu almıştı.

Anayasa değişikliği teklifi 17. maddesi nedir?

Madde (17): Anayasa Mahkemesi'nin görev ve yetkilerini düzenleyen 148. maddesinde değişiklik yapılarak, kişisel başvuru hakkı tanınıyor. Buna göre, kişiler, ''Anayasa şikâyeti'' başvurusunda bulunabilecek. Herkes, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki anayasal hak ve özgürlüklerden birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla ve kanun yollarının tüketilmiş olması şartıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilecek. Anayasa şikayetinde kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamayacak.

Yüce Divan kararlarına karşı yeniden inceleme başvurusu yapılabilecek. Genel kurulun yeniden inceleme sonucu verdiği kararlar kesin olacak.

Anayasa Mahkemesi'nin yapısıyla ilgili Anayasa'daki madde nedir?

Madde 148:
Anayasa Mahkemesi, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler. Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler. Ancak, olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz.

Kanunların şekil bakımından denetlenmesi, son oylamanın, öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığı; Anayasa değişikliklerinde ise, teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlıdır. Şekil bakımından denetleme, Cumhurbaşkanınca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin beşte biri tarafından istenebilir. Kanunun yayımlandığı tarihten itibaren on gün geçtikten sonra, şekil bozukluğuna dayalı iptal davası açılamaz; def’i yoluyla da ileri sürülemez.

Anayasa Mahkemesi Cumhurbaşkanını, Bakanlar Kurulu üyelerini, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi Başkan ve üyelerini, Başsavcılarını, Cumhuriyet Başsavcıvekilini, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Sayıştay Başkan ve üyelerini görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divan sıfatıyla yargılar.

Yüce Divanda, savcılık görevini Cumhuriyet Başsavcısı veya Cumhuriyet Başsavcıvekili yapar.

Yüce Divan kararları kesindir.

Anayasa Mahkemesi, Anayasa ile verilen diğer görevleri de yerine getirir.

http://www.t24.com.tr/

15 Nisan 2010

ANLAYANLARA AHMET TÜRK’ÜN VERDİĞİ DERS!..

ANLAYANLARA AHMET TÜRK’ÜN VERDİĞİ DERS!..

http://www.turkishweekly.net/resim.asp?path=fikri-saglar-there-are-17-547-unresolved-murders-in-turkey--HlfrN.jpg&width=366
fikrisaglar@birgun.net / 15 Nisan 2010

Komedi devam ediyor. Gerçekten biz açılıyor muyuz?..
“Açılım” adlı “oyunlar,” daha sürecek mi?..
Önce Kürt, sonra Alevi, Ermeni, Roman derken…
Geldiğimiz noktaya bakın!..
Tam bir skandallar yumağı!..
Hani derler ya; “Yüzme bilmiyorsan açılma!..”
Ne yaptığını bilmeyen iktidar,
Tabiri caizse “boğulmak” üzere!..
Ne yazık ki batarken, ülkenin paçasına sarılmış bizi de aşağıya çekiyor!..
•••
Muş Bulanık’ta eylem yapanları “tarayan”,
İki yurttaşımızın ölümüne neden olanların duruşmasından çıkan,
DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, basın toplantısı yaparken,
Samsun Adliyesi önünde saldırıya uğradı.
Üstelik yanında milletvekilleri ve TBMM Başkanlık Divanı üyeleri de vardı.
•••
Saldırgan, geldiği gibi polisler arasından geçip gitti.
Muş Milletvekili Sırrı Sakık, gitmeden önce “güvenlik” talebinde bulunmuş.
Samsun Emniyeti de gerekli önlemi almış.
Sonra ne oldu?!..
Tarihimizde ender rastlanan bir “siyasi saldırı” gerçekleşti!..
Türk’ün burnu kırıldı.
İçişleri Bakanı sadece üzüntülerini belirtti.
Saldırgan yakalandı.
“Karadeniz’e gelen şehit cenazeleri nedeniyle kişisel olarak bu eylemi gerçekleştirdim” dedi.
Ve tutuklandı. Birkaç gün sonra serbest kalırsa şaşmayın.
•••
Ahmet Türk, bu ülkede barış isteyen bir siyasidir.
Ortak “akıl yolunu” gösteren “akil” bir adamdır.
Demokrasinin gerçek sevdalısıdır.
Sevgi, birlik ve kardeşlik sözleri onun değişmez düşüncelerinin özetidir.
•••
Haksızlığa karşı,
Kültürel gelişmelere karşı,
Kimliklerin yok edilmesine karşı,
İşkence ve baskıya karşı,
İnsanların temel haklarına karşı olan herkese,
Karşıdır!..
Şiddete ve silaha el atmadan mücadelesini kararlılıkla yapan biridir.
Çok çile çekti, çok zülüm gördü, bedel ödedi ama,
Toplumun esenliği için sağduyuyu hiç bırakmadı!..
•••
O saygın bir Kürt aydınıdır.
Türkiye’yi düşünen, halkların kardeşliğini isteyen deneyimli bir siyasetçidir.
•••
Böyle bir insana nasıl el kaldırıldı?
Yumruklanmasına nasıl göz yumuldu?
Hesap veren olacak mı?
Kendi hesabıma ona yapılanlardan dolayı, hak etmediği bu eylem için “özür diliyorum”.
•••
Aslında, Hakkâri’de 14 yaşındaki yaralı Hatip’i sürükleyerek karakola götüren, coplayan, yumruklayan polislerin olduğu bir ülkede, Ahmet Türk’e yumruk atılmasına göz yummak doğal!..
Daha doğrusu, karşısındaki her insanı “düşman” gören anlayışın yerleştiği bir düzende, “insanlara” saldırmak hatta öldürmek normal!..
Kendinle meşgul muhalefet, çıkar peşinde koşan iktidarların bulunduğu ülkede hak arayan insanlara saldırılması olağan!..
•••
Açılım işte burada düğümleniyor.
Açılım diyenler,
“Kürt’ü, Alevi’yi, Ermeni’yi, Roman’ı tanımak istemiyor ve sevemiyorsa, sonunda boğulmakla karşı karşıya kalacaktır.
Kafalardaki “öteki”, açılımı engeller.
Düşmanca çıkışlar, daha da yabancılaşmayı, giderek kinlenmeyi getirir!..
Nitekim açılım gelişimi(!) böyle sürmekte.
Açılım isteyen ve içini dolduramayan iktidar ile muhalefetin “kontrolsüz ve tahripkâr” davranışları, “ayrışmayı” hızlandırıyor!..
•••
Ahmet Türk’e yapılan saldırı Türkiye’yi “kritik” bir konuma getirdi.
Nefretle kınanacak bu talihsiz “ortamı” fırsat bilenler çıkacaktır.
Haklı tepkilerini gösteren insanları “farklı” yönlere çekmeye çalışanlar olacaktır!..
•••
Puslu havayı seven “kurtlara bu vadiyi” bırakmayan Ahmet Türk, herkese ders veren açıklamalar yapmıştır.
Ondan beklenen olgunluğu ve büyüklüğü göstermiştir.
Hastane önünde basın mensuplarına söyledikleri ayrı bir güzellik taşımaktadır.
“Kürt halkı yüreğinde bu saldırıyı mahkûm etmiştir. Önemli olan bu yapılanlardan herkesin ders çıkarmasıdır.”
•••.
Kısa zaman önce CHP’ye yapılan ve kimsenin onay vermediği “Van’daki yumurtalı saldırı” sonrası söylenenleri, yapılanları hatırlayınca,
“Toplumsal barışın oluşmasını istemekle siyasi rant elde etmek” arasında ne denli büyük uçurum olduğunu görebiliyorsunuz!..
Ve en önemlisi, “siyasi sorumluluk” taşıyanla taşımayan arasındaki “farkı” hemen anlıyorsunuz!..
Ve maalesef bu farklılıklar ülkenin “geleceğini” doğrudan ilgilendiriyor!..
•••
Geçen pazar günü yapılan Yüksek Öğrenime Geçiş sınavları nedeniyle ciddi bir skandal yaşandı.
Kimse yapılanları umursamadı.
Hele “Açılımcılar” gık bile demedi.
YÖK geçen sene “kopya” çekildi diyerek Mardin ve ilçelerinde sınava girecek binlerce genci KKTC'ye gönderdi. Orada sınava soktu.
Yapılanları nasıl tanımlamak lazım? Bilemiyorum.
Hadi, masrafı ne olacak? Paraları var mı? Bu ne büyük haksızlık, eşitsizlik, ayrımcılık? Gibi soruları bir yana koyalım.
Adı üzerinde KKTC ayrı bir ülke!..
Bağımsızlığını ve egemenliğini tanıdığımız bir devlet!..
Siz nasıl bir başka ülkeye “sınava girmek” üzere öğrencilerinizi gönderebilirsiniz?
Almanya ya da Fransa’ya da, Vanlı, Muşlu veya Mersinli yurttaşlarınızı sınava girmesi için yollayabilir misiniz?
Bu “aymazlık” değilse nedir? Nasıl bir ülkede yaşıyoruz? Ne biçim bir siyasetle yönetiliyoruz?
•••
Yaptım oldu!.
Olmadı!..
Ahmet Türk’ten ders çıkarılacak çok şey var!.. Anlayana!..

http://www.birgun.net/

11 Nisan 2010

Yandaşların bilinçaltındaki Aleviler

Yandaşların bilinçaltındaki Aleviler


resim
Zaman gazetesinin, yüksek yargının “ideolojik”
kararlar almasını, yüksek yargı organları kadrolarının Tunceli, Sivas, Erzincan illerinden seçilmesine bağlamasına, Alevilerden sert tepki geldi. Alevi örgütü temsilcileri, iddianın tersine Aleviliğin bürokraside yükselmenin önünde engel olduğunu belirttiler.
Başta Fethullahçı Zaman gazetesi olmak üzere AKP’ye yakın medya organları laiklik konusunda hassas olan Alevilere duydukları nefreti kontrol etmekte zorlanıyorlar.
Son olarak Zaman gazetesi Yargıtay üyeliği yapmış Cevdet İlhan Günay’ın gazeteye verdiği röportajda yer alan “Hâkim arkadaşlarımız derler ki, bir yere gelebilmek için TSE damgalı olmak lazım” sözlerini başlığa taşımıştı.

Günay, “TSE” kısaltmasına, Tunceli, Sivas, Erzincan illerini sayarak açıklık getirmişti. Yüksek yargıda Alevi kadrolaşması olduğunu ifade eden bu iddia, Ekrem Dumanlı tarafından Zaman’daki köşesinde işlenince, Alevi örgütleri temsilcileri yazılanlara sert tepki gösterdi.

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Ali Balkız, soL’a yaptığı değerlendirmede, “Yüksek yargıda ya da devlette çalışan bir kişinin Alevi ya da Sünni, Kürt ya da Türk olduğunu iddia etme aşamaları aşılıp hangi vilayetten olduğu aşamasına gelindiyse vay halimize. Bunu düşünmek, bunu merak etmek, bunu yazmak ya da söylemek kadar ilkel ve tehlikeli bir düşünce olamaz. Bu ülkenin insanlarını ayrıştırmak, bölmek, sınıflara ayırmak kategorize etmek ayrımcılığın, bölücülüğün, yadsımanın, ötekileştirmenin ta kendisidir. Bugünün Türkiyesi’nde demokratikleşme açılımlarından bahsedilirken bu tür betimlemelerde bulunmak büyük bir handikaptır” diye konuştu.

Pir Sultan Abdal Derneği Genel Başkanı Fevzi Gümüş ise, Askeriye, bürokrasi ve yargıda Alevi olmak, Tuncelili olmak genel olarak yükselmenin önünde engeldir. Bu söylediğim Kürt olmak için de geçerli” sözleriyle Zaman’da yer alan iddialara yanıt verdi.

“Vali atamalarında Aleviler atanmayınca konu etmezler”
Yüksek yargı içinde de Türkiye’deki inanç zenginliği ve etnik zenginlik vardır diyen Fevzi Gümüş, “Türkiye nasılsa Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu da onun bir yansımasıdır” dedi. Ancak Gümüş, “İslamcıların, sağcıların, Fethullahçıların HSYK konusunda bu tür yorumlar yaparak sanki bu yerler Alevilerin görev yaptıkları yerlermiş gibi göstermeye çalıştıklarını” söyledi. Aleviliğin devlet kademelerinde yükselmek için genel bir engel olduğunu da vurgulayan Gümüş, yüksek yargının Alevileri mutlu etmeyen pek çok tasarrufu olduğuna da dikkat çekti.

Gümüş, yüksek yargıyla kavga eden AKP yanlısı medyanın Alevileri gündeme getirmesini, AKP’nin yürüttüğü kampanyanın bir parçası olarak değerlendirdi. “Aleviler üzerinde psikolojik operasyon yürütüldüğünü” belirten Gümüş şöyle konuştu: “Türkiye’de 80 valinin bir ya da ikisi Alevidir. Valilerle ilgili olumsuzluklarda İslamcılar susarlar. Vali atamalarında Alevilerin atanmamasını konu etmezler. HSYK söz konusu olunca ise akıllarına Aleviler geliyor.”

“Alevileri Ankara’ya yakıştıramıyorlar”
Ali Balkız ise
“Aleviler aşağılanıyor, yadsınıyor. ‘Nasıl olur da şu dünün Alevileri, dünün köylü Alevileri bugünün başkentlerinde böyle bir makamda olabilir? Bu kabullenebileceğimiz bir şey değildir’ demek istiyorlar. Kendilerini üstün görme, dominant görme anlayışının ve zihniyetinin dışavurumudur bu” diyerek tepkisini gösterdi.

“Yüzde yüz kendilerinden olmadığını bildikleri kişileri kadroları, devlet kadrolarından uzaklaştırıp, yerine kendi yandaşlarını getirme gayretindeler” diyen Balkız, Binali Yıldırım’ın seçim bölgesinde olan Erzincan’daki AKP kadrolaşmasına da dikkat çekti.

Balkız, “Binali Yıldırım’ın seçin bölgesi olan ve Sünnilerin ve Alevilerin bir arada yaşadığı Erzincan’da Telekom’da bin kişi işe alındı. Bunların içerisinde kaç Alevi var acaba?” diye sordu.

soL’un AKP döneminde bu şekilde insanların Alevi kimliklerinin gündeme getirilmesinde bir artış olup olmadığı yönündeki sorusunu da yanıtlayan Balkız şunları söyledi: “AKP’nin yaptığı tam da budur. Bu sözlerin söylenebileceği ortamı yarattılar. Kendileri de bu tür nitelendirmelerde bulunuyorlar. Kendi Sünni, ırkçı, muhafazakar özlemlerini Aleviler, Kürtler, Romanlar, Ermeniler açısından hayata geçiriyorlar. Demokratikleşme, laikleşme, insanların heveslenebileceği bir demokratik ortam yaratma söylemi üzerinden ayrımcılık yapıyorlar.

Kimi liberal, sol kesimler de ne yazık ki buradan bir olumlu sonuç bekliyor, bunu destekliyorlar ve bu söylemin yarattığı ortamda sarhoş geziyorlar. Gerçeği ne zaman fark edecekleri bilinmez ama AKP kendi gerçekliğini yaşıyor.”

Tuncelili Mahir’i hakim yapmadılar
Alevileri daha önce 28 Şubatçılarla bugün ise Ergenekoncularla ilişkilendiren AKP yanlısı medya, bu tür karalama kampanyalarıyla birden fazla kuş vurma niyetinde.

Fethullahçı Zaman gazetesi AKP’nin Alevi açılımı yaptığı bugünlerde bir yandan laiklik konusuna hassas olan ve AKP’ye yanaşmayı kabul etmeyen Aleviler üzerinde baskı kurmaya çalışırken, öte yandan yüksek yargının “ideolojik” davrandığı savını desteklemek için kadrolaşma iddiasını gündeme getiriyor.

Yargıyı İslamcılaştırmanın ve Fethullahçılar gibi cemaatçi kadrolarla doldurmanın yollarını arayan AKP hükümetinin, yeni atamalarda kendisinden olmayana geçit vermediği biliniyor.

Son olarak ‘Adli Yargı Hâkim ve Savcı Adaylığı Sınavı’nın yazılı aşamasında başarılı olduğu mülakat sınavlarında elenen Mahir Demir, Tuncelili olduğu ve adı Mahir olduğu için atanmadığını söylemiş, Demir’in bu sözleri basında yer bulmuştu.

Sözlü sınavların iptal edilmesi için açtığı davayı kazanan Demir’e üç sözlü sınav hakkı tanınırken, Bakanlık üç sözlü sınavı aynı gün ve 10’ar dakika arayla yapmış ve Demir sözlü sınavlarda yine elenmişti.

Öte yandan fişlendiğinden şüphelenerek Bilgi Edinme Hakkı Kanunu çerçevesinde İçişleri Bakanlığı’na başvuran Demir’e, Emniyet Genel Müdürü İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek imzası taşıyan gizli ibareli yazıda “Şahıs ile ilgili öğrencilik döneminde örgütsel eylemlere iştirak ettiği yönünde duyumlar alınmış, ancak alınan duyumlar teyit edilmemiş ve başka bir arşiv kaydına rastlanmamıştır” denildi.

Şu anda sadece yüksek yargıda değil, bürokrasinin üst düzey kadrolarında fişlemeler atamalarda esas alınıyor. Öte yandan pek çok kuruma atamalar tarikat, cemaat kontenjanlarından yapılıyor.

Yandaşlardan Alevi düşmanlığı örnekleri
AKP yanlısı medyanın Alevi açılımı süresince yineledikleri Aleviliğe “inançlara saygı” çerçevesi içerisinde yaklaştıkları iddiası, Aleviler hükümete muhalefet ettiklerinde çöküyor.

Alevi mitingi bilinçaltındaki düşmanlığın en açık biçimde dile getirildiği gündemlerden biri olmuştu. Zaman gazetesi Ankara’da düzenlenen büyük Alevi mitingi öncesi günlerce ortaya provokasyon iddiaları yayınlamıştı. Mitingin büyük bir coşkuyla gerçekleşmesi üzerine Zaman, sağduyulu Alevi vatandaşların oyuna gelmediğini söyledi, ancak “çeşitli ideolojilerin bu inanç içindeki etkisini de” vurgulamadan edemedi.

Sabah gazetesi yazarı Emre Aköz ise, konuyu ‘içeriden’ bildiğini iddia ettiği emekli Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Ahmet Gündel’in yüksek yargıda bazı kararların ‘mezhepsel’ kaygılarla alındığı iddialarını köşesine taşımış ve “hangi mezhep” diye sorarak Aleviliğe işaret etmişti.

Balyoz soruşturmasıyla gündeme gelen ve son olarak hakkında tutuklama emri çıkarılan emekli general Çetin Doğan için de Alevi olduğu iddiası dile getirilmişti. Balyoz’un ilk kez gündeme geldiği günlerde Çetin Doğan’ı karalamak isteyen AKP medyası, ‘Aleviliği’ bir karalama aracı olarak kullanmış ve tepki görmüştü. Yandaş medya, Alevi olduğunu öne sürdükleri Doğan’ın ‘darbe planlamasının’ nedenlerinden birinin mezhebi olduğunu ima etmişti.

Alevi düşmanlığının son örneklerinden biri, Erzincan’da ‘irticayla mücadele eylem planının’ uygulamaya konduğu iddiası gündeme geldiğinde sergilenmişti. Erzincan iddianamesinde 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk’in Alevi köylerine yardım yapması, suç kastının delili olarak gösterildi.

(soL-Haber Merkezi)

07.04.2010

http://www.pirsultan.net/haber

21 Mart 2010

NEVRUZ ANKARA'DA KUTLANDI

NEVROZ, ANKARA'DA KUTLANDI


Ankara'da yapılan NEVRUZ kutlamaları büyük bir coşku ve bayram havasıyla kutlandı.
Birarada yaşamı savunan, Türk'ü, Kürt'ü, Demokratik kitle örgütleri ve Siyasi partiler renk renk payraklarıyla Nevroz kutlamalarında yerini aldılar..
Ateşler yakıldı, halaylar çekildi, davul zurna eşliğinde. Renga renk kıyafetler giyilerek gelinen Kollej meydanı binlerce insanın katılımıyla doldu taştı. Kürtçe ve Türkçe türkülerin söylendiği meydenda, kadın- erkek, başı kapalı/açık herkes burada kardeşçe halaylarda el tutuştular..
Yeni Gün, Doğanın Yeniden Uyanışı/ canlanışı ve Başkaldırının günü olarakta anılan NEVRUZ Kutlamaları ayrı ayrı müzik grupların birbirinden güzel türküleriyle coşkuyla kutlandı.

Fotoğrafçıların en çok dikkatini çeken, renga renk kıyafetler giydirilmiş süslenmiş, Nevrozun Çocuklarıydı.
Herhangi bir olayın yaşanmadığı ve barış ve kardeşlik içinde kutlanan, Nevroz Kutlamalarından fotoğraf kareleri..

Haber ve Fotoğraf: Evcioğlu
21.03.2010-pazar




















7 Mart 2010

YENİ SOL PARTİ KURULUYOR ADI: EŞİTLİK VE DEMOKRASİ PARTİSİ

YENİ SOL PARTİ KURULUYOR
ADI: EŞİTLİK VE DEMOKRASİ PARTİSİ

07.03.2010

Yeni Sol, Türkiye'den Ankara'ya davet ettiği mücadele arkadaşlarıyla Eğitim-Sen Genel Merkezi toplantı salonunda, gelinen süreç hakkında bilgilendirme yapılarak katılımcılarla bir değerlendirme toplantısı yapıldı.

Toplantıya katılanlara, süreç hakkında ilk değerlendirmeyi Atilla AYTEMUR yaptı.

10.03.2010 çarşamba günü kuruluş dilekçesinin verileceğini söyleyen Sn; Atilla AYTEMUR, özetle şunları söyledi;

Değerli arkadaşlar, yaklaşık 8-9 aydır devam eden çalışma sonunda kurulacak “Yeni Sol Partı”nin Tüzük ve Proğram Taslağı hakkında, gelinen sürece ilişkin sizleri bilgilendirme ve kafalarda oluşacak soruların giderilmesi ihtiyacı doğmuştur. Bu bağlamda; Tüzük ilk haliyle internet ortamında sizlerin bilgisine sunulmuş, tartışmaya açılarak gelen öneriler doğrultusunda değişikler güncellenerek tekrar bilgilendirilmiştir. Kongreye kadarda gelecek yeni öneriler doğrultusunda yeni değişikliklerin yapılacağını bilmenizi istiyorum.

Ancak; aynı zamanda bu önerilerin diğer katılımcılarında ortak kanaatlerinde önemli olduğunu bilmeliyiz arkadaşlar.

Eleştirilecek çok yanı olabilir, ama ortak yaşamı istiyorsak, birlikte olunacak bir belgedir. Yeterlimi ? Hayır.

Değişim devam ediyor.
Zamanla büyük buluşmayı gerçekleştirecek olması açısından önemlidir.

Arkadaşlar, yeni bir ÖDP kurmuyoruz. Çünkü, bizim dışımızda da partnerlerimiz var. O nedenle, geniş yelpazeli ve bugün için en olumlu ve en uygun, günümüz ihtiyaçlarını karşılayacak niteliktedir.” dedi

Kurulacak partinin ismi hakkındaki süreci de değerlendiren AYTEMUR; Şunları söyledi.

Yeni Sol, NBTİP ve SHP den gelen tüm öneriler toplanarak, içimizde var olan iletişimci uzman arkadaşlara verildi. Önerilen isimler elemeye tabi tutularak elendi. Sonuç olarak; “TEP” Toplumsal Eşitlik Partisi olarak deklere edildi. Son ana kadarda değiştirilebilinirmi? Evet, daha iyi bir isim bulunursa olabilir.”

Partinin kuruluşu hakkında; 10 mart 2010 çarşamba günü dilekçemizi vererek partimizi kuracağız diyen AYTEMUR;

Kurucular kurulu 120 kişi olacak ve SHP 13 mart cumartesi yapacağı kurultayından sonra kendini fesh ettikten sonra 60 kişininde oradan katılacağı ve kurucular kurulunun 180 kişi olacağını belirti. 13 mart 2010 günü 120 kişiyle yeni kurucular kurulu oluşarak ve parti yeni ismini alacak.

Bu kurucular kurulu yapılacak Kongreye kadar doğal deleğe olacak ve yeni kongreye katılım oranı % 1 e düşecek ve doğal deleğelik filan ortadan kalkmış olacak. “ dedi.

Parti Başkanı hakkında da bilgi veren Aytemur;

“Parti başkanı belirleme sürecinde bazı zorluklar yaşandı. Biz, işin başında bizimle birlikte olan tüm çevrelere kendi önerdikleri Genel Başkanları kabul edilmediği taktirde, süreçten çekilmeyeceklerini deklere etmelerini ve kayda geçilmesini istedik ve kayda geçti.. Bizim için, vizyonu olan, toplumun bütün kesimlerince sıcak karşılanabilecek bir adayın olmasının iyi olacağın düşündük ve böyle baktık. Bizim dışımızdaki arkadaşlar ise; ağırlıkla, bu partinin marjinalleşmemesine vurgu yaparak, kitleselleşmeyi gerçekleştirecek bir başkan olmasının önemini vurguladılar.

İki aday önerildi ve bunun içinden NBTİP'nin önerdiği Sn; Ziya HALİS yeni partimizin başkanı olacak.

Ziya HALİS'in parti politikalarından çok uzakta olmadığı ve başkanlığa uygun olduğu kabul edilmiştir. Bilinenler olduğu için söylüyorum; Barış Meclisi Üyesi ve Ermenilerden özür diliyoruzun imzacılarından ”

Bir katılımcının, DSİP'le ilgili neden konuşulmuyor diye sorunca:

Saruhan; “DSİP son zamanlarda aramıza katıldı. İstanbuldaki toplantıda, Doğan Tarkan, bu partiyi Kemalistlere bırakmayacağız diyerek herkesi suçladı. Ayrıca, partiyi kurmayalım, seçime bağımsız adaylarla katılalım. Seçilen arkadaşlar partiyi kursunlar doğrultusundaki bakışları. Esas temel ayrılık noktaları ise; partinin temel proğramına yöneliktir. Ancak, bu güne kadar herhangi bir şekilde, nerede ve nasıl olacakları bilinmiyor.”

Bu değerlendirmelerden sonra; Toplantıya katılanlar üçer dakika söz alarak, Tüzük ve Proğramatik Taslak Metin hakkında olumlu olumsuz eleştirilerini aktardılar.

Bazı konuşmacıların, biz bu oluşum içinde kayıp oluyoruz ve bu tüzük ve proğramın içinde bize ait bir şey yok şeklinde görüş belirtmeleri dikkati çekti.

Bir çok konuşmacı ise, evet bizim dışımızda da bu sürece katılan diğer katmanların olduğunu biliyoruz. Her zaman bizlerin istediği yönde olmamasından daha doğal bir şey olabilirmi. Çünkü biz, sosyalist bir parti kurmuyoruz. Öyle olsaydı işimiz kolaydı. Kimin ne söyleyeceği üç aşağı beş yukarı belliydi.

Toplumun tüm mağdur ve mazlum kesimine hitap edecek bir partiden bahsediyorsak, elbet söylemlerimiz ve dilimiz o yönde uygun olmalıdır.. Eğer; iktidarı hedefliyorsak.! Yok, hep mualefette ömür boyu kalacaksak sorun yok o zaman. İstediğimiz gibi konuşabiliriz.. Ama; biz iktidarı hedefleyen ve kitlesel bir parti olacağız.
“İçinde Alevilerin olduğu, ama Alevi olmayan: içinde Kürtlerin olduğu ama Kürt olmayan; içinde Sosyalistlerin olduğu ama, Sosyalist olmayan. İçinde Sosyaldemokratların olduğu ama sosyaldemokrat olmayan bir parti olacağız.
"
Yani Eşitlik, Adalet ve Özgürlüklerin ön planda olduğu bir parti olacağız.."

Konuşmacılardan biri; Proğramatik bildirgenin bir maddesinde İmam Hatip Liselerinin yeniden yapılandırılacağı ve ihtiyaca yönelik ve ihtiyaç kadar imam yetiştirileceği yönündeki maddenin doğru olmadığını, o maddenin oradan çıkarılması gerektiğini aksine; Diyanet İşleri Başkanlığının bu haliyle devam edeceği anlamına geldiğini ve emekçilere verilmeyen, asgari ücretliye 580 TL. ile yaşamak reva görülürken, bu kuruma 3,5 milyar dolar bütçe ayrılmasının ahlaki olmadığını söylediği görüldü.
Ayrıca; İnsanı düzeltince,
"Dünya kendiliğinden düzeldi" adında birde öykü anlatınca, katılımcılardan olumlu tepkiler verildiği gözlendi.

Konuşmaların ardından;

Proğramatik belgeye ilişkin itirazların not alındığı ve düzelmelerin yapılacağı bildirildi.

Konuşmacılardan gelen eleştiri ve endişelerin giderilmesi yönünde Temas Heyetindeki arkadaşlarca yapılan açıklamalardan sonra akşam saat 17:30 toplantı sona erdi. Toplantı bittiğinde herkesce bu toplantının yararlı geçtiği ve bu tartışmalar sonrasında daha dik durulacağını ve çalışmaların aynı hızla devam edeceği deklere edildi.


Not: 10.03.2010 da "Eşitlik ve Demokrasi Partisi " olarak kuruldu.
Haber ve fotoğraf: Evcioğlu

ANKARA TOPLANTI FOTOĞRAFLARI :1, 2

"