19 Ocak 2011
Ergenekon davasının tutuksuz sanığı emekli Albay Arif Doğan'dan inciler.!
21 Haziran 2010
TÜRKİYE'DE ALEVİ OLMAK!
Anadolu Aleviliği -başka hiçbir kesimi küçümsemiyorum ama- Anadolu’nun en aydınlık yüzüdür. Buna karşın Türkiye’de Alevi olmak çok zordur! Çünkü bu ülkede, 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk örneğinde yaşandığı gibi, bırakınız Alevi olmayı, Alevi köylerine yardım etmeyi dahi suç olarak gören bir zihniyet var! "Dünya; Kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiç birşey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir."
Buna karşın Türkiye’de Alevi olmak çok zordur!
“Küçümsemiyorum” sözcüğünü özellikle kullandım… Çünkü ben, hiç kimseyi “buçuk” görmedim... Habertürk Gazetesi’nden Düzgün Karadaş’a da benimle yaptığı röportajda (7 Haziran 2010) söylediğim gibi, hayatımda en iyi başarabildiğim şey, “empati”dir.
Dolayısıyla ben hiç kimseyi “öteki” görmedim. Çocuk yaşlarda da görmedim, bu yaşımda da görmedim. Öteki görmeyi hiç bilmedim. Bundan sonra da bilmek istemiyorum. Empati yapabildiğim ölçüde kendimi mutlu hissediyorum.
***
Evet, Anadolu Aleviliği, Anadolu’nun en aydınlık yüzüdür. Bunu derken, kimseyi küçümsemediğim gibi kesinlikle ayrımcılık da yapmıyorum. Ben bir gözlem ve kanaatimi aktarıyorum.
Bu konuda minik bir örnek vermek istiyorum: Doğum yerim olan Gaziantep’in İslâhiye ilçesinde, bundan yaklaşık 50 yıl önce bir Alevi amcayı inek güderken görmüştüm; kafasında “fötr şapka” vardı…
Bu, Aleviler’in yenliklere, devrimlere ne kadar hazır ve uyumlu olduklarının çok somut bir kanıtıdır. (Ben 40 yılı aşkın bir süredir kentte yaşıyorum; hâlâ kafama “fötr şapka” takamam.)
Gözlemleyebildiğim kadarıyla ülkemizde kız çocuklarını okula ilk gönderenler de Aleviler olmuştur. Zaten sadece bu konuda değil, genel olarak Anadolu aydınlanmasında Alevi-Bektaşi kültürünün çok büyük rolü, etkisi ve katkısı olmuştur.
Buna karşın Aleviler hep dışlanmışlardır… Dünyanın en adi iftirasına muhatap edilmişlerdir… Kırılmışlardır, kıyımdan geçirilmişlerdir… Çok incitilmişlerdir, ama hiç incitmemişlerdir…
Bunca dışlanmışlığa rağmen de hep kardeşlikten; “bir”likten, “iri”likten, “diri”likten söz etmişler; ve ayrımcılık değil, sadece ve sadece eşitlik istemişlerdir. Ama bir türlü eşit olamamışlardır.
***
Eski Adalet Bakanı Seyfi Oktay’ın başına gelenleri görünce bunları yazma ihtiyacını duydum. Ergenekon soruşturması kapsamında evi aranan ve gözaltına alınan Oktay, bakınız ne diyor:
“Bir kısım medya tarafından hakkımda bir linç uygulaması gerçekleştiriliyor. Onulmaz, tedavi edilmez, hastalık derecesindeki bir husumetle saldırılara maruz kalıyorum.
Bu çevreler geçmişte de mezhebimden rahatsız olduklarını açıkça belirtiyorlardı. Bir Alevi’nin Adalet Bakanlığı’na atanmasını şaşkınlıkla karşılamışlar ve asla hazmedememişlerdi. Hele hele Alevi inançlı bir gencin hakkıyla hâkim veya savcı olmasını dünyanın sonu gelmiş gibi değerlendiriyorlardı.
Şahsımla ilgili iddiaları kullanarak HSYK sistemini karalamak, bu sistem hakkında şaibe yaratmak suretiyle anayasa değişikliklerinin gerçekleşmesine hizmet etmektedirler. Kimselerle görüşmeden Robenson gibi mi yaşamalıydım?”
***
Yargıyı etkilemek gibi bir düşüncem yok; olamaz da… Zaten bir muhalefet milletvekili olarak böyle bir gücüm de yok…
O nedenle çok rahat söylüyorum: Seyfi Oktay yalan söylemiyor... Buna yürekten inanıyorum.
Çünkü, yazımın başında da söylediğim gibi, Türkiye’de Alevi olmak çok zordur! Seyfi Oktay şimdi o zorluğun en zorunu yaşıyor!
Nereden mi biliyorum?
- 17 yıl önce Alevi sanılarak işten atılan biriyim de oradan biliyorum!
21 Haziran 2010
http://www.haberakis.com/
22 Ocak 2010
Canlı yayında 'deli cesareti' gerektiren sorular
Hacer Alkan hacer@internethaber.com
Canlı yayında 'deli cesareti' gerektiren sorular 21 Ocak 2010 Perşembe 20:17Kim ne derse desin...
Bu adam bu konuda çok iyi...
İsterseniz "patavatsız" deyin...
İsterseniz "cesur" deyin...
Ya da en iyisi "patavatsız cesur" deyin...
Ama Yiğit Bulut'a hakkını teslim edin...
O generali canlı yayına çıkardı...
Özel bir yayındı...
Emekli Orgeneral Çetin Doğan'a öyle sorular sordu ki...
Alışmışız biz masa başında bol keseden sallayıp da...
Apoletli bir paşa görünce hazırola geçenlere...
Alışmışız ağzına geleni arkadan söyleyip de...
Karşısına (-ki emekli bile olsa) bir paşa oturduğunda uslu çocuk rolüne girenlere...
Vallahi doğruya doğru...
Benim diyen adam soramazdı böylesine açıkça bu soruları...
Benim diyen adam Paşanın sözlerine böylesine açık yüreklilikle itiraz edemezdi...
Çatır çatır yöneltti sorularını...
Ağam paşam demeden aklına yatmayanları paşanın yüzüne karşı söyledi.
Hele şu sorusu var ki;
Alkışa değer;
-"MGK içinde seçilmiş bir başbakana, atanmış bir Genelkurmay başkanı veya kuvvet komutanının telkinde bulunması doğal mıdır? Bu ülke beni seçmişse siz de orgeneralseniz benim emrimdesiniz..."
Orgeneral Çetin Doğan, biraz afalladı gülümseyerek soruyu yanıtlamaya çalıştı...
Yiğit Bulut geri çekilmedi bastırdı;
-"Bir başbakana tabanınızı merkez sağa çekin demek, bunu bir askerin söylemesi nasıl oluyor?"
Arkasından darbe planı ile ilgili kendi yorumunu açıkça paşanın yüzüne yaptı;
-"Bu senaryoyu okuyunca bir Türk vatandaşı olarak benim kanım dondu... Doğru çıkarsa var olan yapının devam etmemesi gerekir... Ben bir Türk vatandaşı olarak gece yattığım zaman benim subayım benim gazetecimi tutuklar mı vurur mu? Benim uçağımı düşürür mü? Ben korkuyorum, bunu açıklığa kavuşturmak gerekir.."
Söz vesayete geldi.
"Askeri vesayet" ile ilgili şu soruyu yöneltti;
-Bir sivil otorite var görünürde. Bir sivil otorite üzerinde bu kadar askeri vesayet olması normal mi?
Paşa "yok öyle şey" deyince;
-"Ama bir 28 Şubat oldu, bir 12 Eylül oldu.." diyerek bastırdı...
Paşa, "28 Şubat'daki o MGK metninin altında başbakanın imzası vardı" deyince Yiğit Bulut yanıtı yapıştırdı;
-"Sonuçta öyle bir ortam var ki o imzayı atmayacak başbakan da yok o zaman"
Ve en açık dille sordu;
-"Türkiye'de bir irticai faaliyet varsa bile...Bu irticai faaliyet odak olmuşsa ve siyasi idareye sızmışsa bile... Bunun ilacı Türk halkıdır, bunun ilacı seçimdir, Türk Silahlı Kuvvetleri değildir... Daha açık sorayım. Ben halkım siz emekli bir askersiniz...Eğer hükümeti düşürmek gerekiyorsa ben oyumla düşürürüm, siz buna karışmayın desem bu size uygun bir cümle midir?"
"Paşa gayet uygun" dedi ama arkasından ekledi;
-"Bir iktidarın mutlak bir iktidarı söz konusu değildir. Bir anayasa çerçevesi içinde kalmanız lazım, bu çerçevenin dışına çıktığınız zaman yargı sizi cezalandırır..."
O anda Yiğit Bulut lafı gediğine koydu;
-"Hiç cezalandıramadı, silahlı kuvvetler cezalandırdı..."
Yiğit Bulut iyi bir haber kanalı yöneticisi değil; kabul...
Ani kararları ile çok hatalar yapıyor; tamam...
Habertürk'ü insan öğüten değirmene çevirdi; doğrudur...
Ama Yiğit Bulut, ne lafını eğiyor, ne kendini...
Delikanlıca sorularını soruyor...
Diyeceğini pat diye söylüyor...
Nezaket cümleleri içine de sıkıştırmıyor...
Her sorusunu bomba gibi karşısındakinin suratına patlatıyor...
En sorulmayacak soruyu bile dillendiriyor...
Biraz "deli cesaretine" sahip...
Biraz "abdal şansına"...
Ama kesinlikle sıradan değil..
