dinci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dinci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mayıs 2010

Çürümenin boyutlarına dair

Çürümenin boyutlarına dair

Eğer bir devlet bu tür demokratik hakları hazmedemiyor, bir de bu hakları kullananları terör yasası ile yargılıyorsa o devlet kendi elleri ile halkını terörist yapıyor, o ülkede yaşayan halk da farkında olmadan terörist oluyor.










MUSTAFA TOKDEDE (Arşivi)




İnsanoğlu günümüze gelene kadar çok çeşitli toplumsal aşamalardan geçmiş, varolma savaşı vermiş. Her dönemde karanlığa sarılanların yanında, kör karanlıkta kıvılcım çakanlar da olmuş.
Günümüz kapitalizm döneminde ise topluma sistemin karekteri verilmiş. ‘’Çürüyen bir toplum, kapitalizm ve yöneticileri için tehlikesiz bir toplumdur.’’ İnsanı insan kılan ve hayvanlardan ayıran belirleyiciliği düşünüyor olmasıdır. Ama siz insanın bu düşünme niteliğini yok ederseniz, insan insanlıktan çıkar.
O toplumda faşizm kendini meşru kılar, o toplumda haklı haksız kavgası yapılmaz, o toplumda fikirler tartışılmaz güçlü hep kazanır, o toplumun duygusu masumiyeti olmaz, o toplumda ne şiir yazılır, ne roman okunur ne de aşk yaşanır. O toplumda, o coğrafyada Cemil Meriç söylemi, “düşünce kuduz köpek gibi kovalanır”. Durum böyle olunca o toplum çürütülmelidir. Nasıl oldu da biz böyle bir toplum olduk?

Yemekte buluştuğum arkadaşıma ilk sorum akşam haberlerini izledin mi oldu? O da bana Türk kanallarını izlemiyorum, zaten izlenecek de birşey yok dedi. Aslında haklı olduğu yönleri vardı, Avrupa’da yaşayıp Türk kanallarını izlemek gerçekten iyi bir psikolojik destek gerektirir. Ama ben haberleri izlemesem bu dizeleri yazamazdım. Bir haftalık demiyorum sadece bir akşam haberi görüntüleri ve bu görüntülere olan isyanım kaleme sarılmama yetti.
Devletin, polisin geleneği dayak atmak olabilir ama halkın geleneği dayağa karşı durmak olacaktır. Kameralar sanırım polisin joplarla insanlara saldırmasına yetişemiyor, polis ise insanları joplamaya, insanlığı ayaklar altına alıp ezmeye doyamıyor.
Bir tarafta kafasına darbe alan öğrenci şu halime bakın bütün suçum bu sınav sistemine karşı olmam diyor. Diğer tarafta polis gecekondu yıkım çalışmalarına karşı duran mağdurlara saldırıyor, işçilere biber gazı sıkıyor, üniversitelere müdahele ediyor, aynı polislerin gözünün önünde eski bir milletvekili Ahmet Türk’ün burnu kırılıyor. Sanığın patronu konuşuyor; ‘’Her Türk vatandaşının yapabileceği birşey yaptı. Ben de onunla gurur duyuyorum.’’
Ben cengaverlik konusuna nokta koymak isterken enerji bakanı da yumruktan nasibini alıyor ve cengaver bu yumruk Türk milletinin yumruğudur diyor. Bu sözler bize hiç yabancı gelmiyor. Tıpkı Hrant Dink’in öldürülmesinde katille fotoğraf çektirenlerin olduğu gibi katille gurur duyanların katile şarkı türkü şiir yazacak kadar aklını kiraya veren sanatçıların olması gibi. Burada ben polisin yaptıklarına bakarak acaba bu kurum ve üyeleri hiç aynanın karşısına geçip biz insanlık ve insan onuru sözcüklerinden ne anlıyoruz, yaptıklarımızın demokratik ve insani değerlerin olduğu bir toplumda yeri var mı sorusunu kendilerine ve kurumlarına sormasını beklemiyorum. Polis bunları kendiliğinden değil aldıkları emirler ölçüsünde yerine getiriyor. Polis yaptıkları ile yaşamı işçisine, öğrencisine, halkına zehir ediyor. Nasıl ki, ulu çamlar fırtınalı diyarlarda yetişirse, nasıl ki acılar ıstıraplar Nazım Hikmet, Kemal Tahir gibi yazarlar yarattıysa, jop biber gazı işkence ve haksızlıkların varolduğu bir ülke, bunlara karşı mücadele edecek insanlarıda yaratır. Halbuki faşist olmayan hatta kırık dökük demokrasinin olduğu bütün ülkelerde insanların, öğrencilerin, işçilerin ülkede rahatsızlık duydukları uygulama ve haksızlıkları dile getirdikleri en demokratik tepki yolu protesto yürüyüşleridir. Eğer bir devlet bu tür demokratik hakları hazmedemiyor bir de bu hakları kullananları terör yasası ile yargılıyorsa o devlet kendi elleri ile halkını terörist yapıyor, o ülkede yaşayan halk da farkında olmadan terörist oluyor.

Her ülkede çürümenin değişik boyutları vardır. Bizim gibi az gelişmiş, kültür devrimini yapamamış, hiç aydını olmayan, olursa da ya öldürülen ya kaçmaya zorlanan, gericiliğin, ilericiliğin, dinciliğin, zorbalığın aklınıza gelen herşeyin yukardan aşağı dikte edildiği ülkelerde çürüme tepeden örgütlenir. Tepedeki çürümenin ölçeği de devletin üst yapı kurumlarıdır. Çünkü dünyaya gelen çocuk geldiği topluma iki türlü uyum sağlamak zorunda kalır. Biyolojik uyum ve kültürel uyum. Kültürel uyum doğarken beraberde getirilmez, gözünüzü açtığınız çevreden elde edilir. Yani doğduğunuz iklimin soğuk ve sıcaklığına alışırken kültürel olarak çürümüş bir toplumun çürümüş değerlerine de alışırsınız. Yani yumruk atanlarla, kurşun atanları ve bunlarla gurur duyanları içinde bulundukları toplum üretir. İsterseniz bu üst yapı kurumlarının sadece birkaçına göz atalım. Bizi yönetenlere, bize örnek olması gerekenlere bizim vekillerimize bakalım. Kavgasız günleri geçiyor mu? Birbirlerinin boğazına sarılırken, yumruklar havada, küfürler dillerde uçuşurken duvarlara da ‘’Hayatta en hakiki mürşit ilimdir’’ yazmayı ihmal etmiyorlar. Başbakan ve muhalefet partisi liderleri Meclis’te, TV’de meydanlarda avazları çıktığınca birbirlerine bağırıp meydan okuyorlar. Bazan da bağıracak ses kalmayınca boğuk boğuk sesler çıkarıyorlar. Bağırmadaki maksat ağzınızdan çıkan sözcüklerin anlamı değil, ses tonunun yüksekliğidir. Zaten bağıran bir insan bağırırken düşünemez. Bunları dinleyen kitleyede soracak olursanız, konuşmacı ne dedi diye alacağınız bir yanıt yoktur dinleyicinin kafasında kalan tek şey konuşmacının iyi bağırıyor olmasıdır.

Ya bizi eğiten adı üniversite olan, içerisinde unvanlı insanlar barındıran kurumlar nasıl? Bir profesörümüz kalkıyor, "Evinizde köpek beslerseniz, melekler gelmez, ya da melekler içinde heykel ve resim bulunan eve girmezler diyor. Bir diğer profesör kalkıyor, 'Nakşibendi Şeyhini rüyamda gördüm,' diye Başbakan'a siyasi tavsiyeler içeren bir mektup yazıyor ve bu mektup 'gereği için' YÖK'e havale ediliyor. Cinler periler üzerine tez çalışması yapmaktan ilimle uğraşmaya zamanı olmayan üniversiteler.
Ülkede dördüncü kuvvet olan medyamıza ne demeli? Eğer bir toplumda ahlaki değerler yok olma derecesine gelmişse basın bundan bağımsız kalamaz. Televizyonda izleme rekoru kıran, biri biterken diğeri başlayan diziler. Büyük maaşlarla çalışan sempatik haberciler düzenini bize şirin gösterebilmek için aldıkları yüklü paranın diyetlerini ödüyorlar. Neticede parası olanlar, parası olmayanları koyunlaştırıyor.

Biz nasıl oldu da böyle çürümüş bir toplum olduk sorusu ise; Mevlana’nın o meşhur sözünün içerisinde kendine yanıt arıyor. ‘’TESTİNİN İÇİNDE NE VARSA DIŞINA O SIZAR’’ Dünün cinayet çetelerine sahip çıkanlar, yeşil kırmızı pasaportlarla ödüllendirenler, bugünün zorbalarını doğurmuştur.

2 Şubat 2010

Tekel direnişinden siyaset dersleri!

Tekel direnişinden siyaset dersleri!
http://img.blogcu.com/uploads/muratsahin123_merdanyanardag1.jpg
Merdan Yanardağ

29 Ocak 2010 -


Okuduğunuz bu yazıdaki bazı değerlendirmelerim abartılı gelebilir. Tekel direnişine sahip olduğundan fazla anlam yüklediğim, olmayan değerler atfettiğim, yarattığı etkiyi gerçek durumla uyumlu olmayacak şekilde büyüttüğüm, zorlama bazı sonuçlar çıkardığım ve sanki bütün bütün politik dertlerimize deva olacak mistik bir rol biçtiğim sanılabilir.

Bu nedenle ve öncelikle belirtmeliyim ki, işçi sınıfında Allah vergisi bir devrimcilik görmediğim gibi, devrimci olmayan işçi sınıfının da tarihsel ve politik bakımdan hiçbir değer taşımadığını düşünüyorum.
Hatta işçi sınıfının, yakın tarihte sosyalizmin çözülme sürecinde de gördüğümüz gibi (o değiştirici gücüyle) bazen karşı devrimci bir rol oynayabileceğini de biliyorum. Dolayısıyla işçi dalkavukluğu diye de tanımlanabilecek uvriyerist yaklaşımların hep bir hayal kırıklığıyla sonuçlandığının da farkındayım.

O nedenle bu yazıda abartma gibi gelebilecek kimi değerlendirmeler; Tekel direnişinden çıkarılacak siyaset derslerinin ve Türkiye sınıf mücadeleleri tarihindeki yerinin daha net anlaşılması için kasdedilerek yapılmıştır.

O güzel insanlar o beyaz atlarına binip dönüyorlar mı?

Canlı yayınlanan bir televizyon programında (5N 1K / CNNTurk) mikrofon uzatılan Tekel işçisi aynen şöyle diyordu: “Ben 5 vakit namazımı kılarım. Burada da komünist olduk. Evet, 5 vakit komünistim."

Şaka mı yapıyor diye dikkat ettim, hayır ciddiydi. Çünkü programı yapan gazeteci Cüneyt Özdemir de şaşırdığı için olacak, sorusunu tekrarladı ve aynı yanıtı aldı.

Evet o klasik yasa hükmünü sürüyor; direnişler ve grevler işçiler için bir okul olmaya devam ediyordu.
İşçi sınıfı eylem içinde öğreniyor, dostunu düşmanını tanıyor ve esaslı bir bilinç sıçraması yaşıyordu.

Yukarıda sözünü ettiğim tv proramına da dikkat çeken gazeteci dostumuz ve akademisyen Dr. Atilla Özsever, Ankara'da 17 Ocak günü düzenlenen büyük işçi mitinginden hemen önce Tekel çalışanlarıyla yaptığı sohbetten (yine aynı değişime işaret eden) çok çarpıcı bir anekdot aktarıyordu.
Özsever, Hataylı bir işçinin kendisine aynen şunları söylediğini yazıyordu:

“Biz buraya gelmeden önce gençler, öğrenciler için solcu, komünist diye bir önyargıya sahiptik. Ancak buradaki öğrencilerin harçlıklarından bize çay yapıp getirdiklerini, sabaha kadar bu soğukta bizlerle kaldıklarını görünce düşüncelerimiz değişti. Ben Tekel işçisi olmasaydım, buraya destek için gelebilir miydim? Sanmıyorum. Ama gençler bu dondurucu ayazda, bizlerle ekmeklerini paylaştılar. Ben bölgemdeki ilçede aynı zamanda AKP yöneticisiydim. Ama şimdi kesinlikle AKP’ye oy vermem. Sağcı idim, solcu oldum.” (Cumhuriyet, 28 Ocak 2010)

Özsever'in aktardığı bu diyalog, açık bir bilinç sıçramasına işaret ediyordu. Dahası, her türden gericiliğin ve liberalizmin toplum ve entellektüel hayat üzerinde kurduğu ideolojik hegemonyanın parçalanmaya başladığını; bu ülkede 30 yıla yayılan büyük akıl tutulmasının kırılma yoluna girdiğini gösteriyordu.

Hataylı işçinin söyledikleri, Tekel direnişinin bir başka yönünü de gösteriyordu; Türkiye'de son 30 yıldır işçi sınıfının, emekçilerin ve genel olarak çalışanların sosyo-ekonomik konumlarıyla politik tercihleri (örneğin seçmen davranışları) arasındaki pozitif ilişki kopukluğunun aşılması için uygun bir iklim oluşuyordu.

Uzunca süredir dinci gericliğin, liberal bireyciliğin, muhafazakarlığın, sağcılığın ve milliyetçiliğin etkisine giren; dolayısıyla sınıf bilincinden ve dayanışmasından uzaklaşan işçilerin, yeniden solu, devrimcileri, sosyalistleri tanımaya başladığını, sosyo-ekonomik konumlarıyla politik tercihleri arasında yeniden pozitif bir ilişki kurmaya yöneldiklerini söyleyebiliriz.
Hataylı Tekel işçisinin daha önce, "solcu, komünist diye önyargılı yaklaştığını" söylediği kişiler, kendileriyle gece gündüz birlikte olan, onlarla ekmeğini paylaşan ve hiçbir karşılık beklemeksizin işçilerin mücadelesini kendi mücadelesi olarak gören gençler ve öğrencilerde somutladığı "solcu, komünist" tipi, yeniden emekçilerin dünyasına dönüyor ve sıcak bir mücadele kardeşliği/yoldaşlığı oluşuyordu.

Hataylı işçi sözünü ettiği "önyargı" ile, solcu ve komünist sıfatları/kavramları üzerinden geliştirilen bin yillık ilkel, kaba, ahlaksız ve alçak bir gerici-sağcı propagandanın halkın bilincinde oluşturduğu tahrifata gönderme yapıyor. Emekçiler, somut eylem içinde dostlarını ve düşmanlarını tanıyor.

Öyle anlaşılıyor ki, sınıf içinde çalışmanın koşulları süratle olgunlaşıyor. Tekel direnişi dolayımıyla emekçiler yüzlerini yeniden sola dönmeye hazır hale geliyor.

Direniş toplumsal ve tarihsel meşruiyet kazandı
Tekel direnişi sadece özelleştirmeci yeni liberal politikalara, yeni muhafazakarlığa ve onların arkasındaki felsefeye ağır bir darbe indirmekle kalmıyor, aynı zamanda uzunca bir süredir kopuk olan sosyalist hareketle işçi sınıfı arasındaki ilişkilerin yeniden kurulmasının da hem imkanlarını yaratıyor hem de yolunu yöntemini sunuyor.

Bu ilişkinin 1980 öncesinde ne ölçüde kurulduğu, kurulsa bile sağlıklı olup, olmadığı kimi çevrelerde tartışılsa bile, hiç kuşku yok ki, ülke özgülünde 12 Eylül darbesinden ve onun üzerine gelen küresel karşı devrimin (sosyalist rejimlerin çözülmesinin) yarattığı yıkımdan sonra sosyalistlerle işçi sınıfı arasındaki bağın hemen hemen bütünüyle koptuğunu söylemek, sanırım yanlış bir gözlem ve haksızlık olmayacaktır.

Sınıf içinde çalışma ve örgütlenme iddiasındaki kimi örgütlerin, partilerin ve çevrelerin yürüttüğü çalışmalara karşın -ki bu çalışmaları hiç küçümsemediğim gibi, çok değerli buluduğumu da belirtmek isterim- söz konusu kopuşu aşamadıkları da bir gerçek.
Ne Zonguldak büyük madenci yürüyüşü, ne 1989 bahar Eylemleri bütün olumlu yanlarına ve etkilerine karşın, gericiliğin ve liberalizmin ülke ve toplum üzerindeki etkisinin kırılmasına ve sınıfın solla buluşmasına beklenen katkıyı yapamadı.

Çünkü, küresel bir zafer kazanan kapitalizmin o dönemde geliştirdiği yeni liberal politikalar, yeni muhafazakarlık ve gericiliğe büyük bir kapı açan yeni felsefi yaklaşımlarıyla (post-modernzim gibi) tam cephe bir saldırı halindeydi. Bir çıkış yaşıyor ve bu çıkışın yarattığı fırtına ortalığı kasıp kavuruyordu.

Oysa bugün yeni liberal politikaların tüm felsefi, politik ve fiziki sınırlarına ulaşılmış durumda.
Kapitalizmin 1929'daki büyük ekonomik kriziyle karşılaştırılan yeni küresel mali kriz, liberalizmin ideolojik hegemonyasını dünya ölçeğinde sarstı. İnsanlık, ne tarhin sonuna gelindiğini, ne kurtuluş ideolojilerinin ve büyük anlatıların devrinin kapandığını, ne ulus devletlerin yıkıldığını, ne de emperyalizmin eski ve kötü bir hatıra olduğunu olduğunu göndüler.
Tam tersine görülen şey açıkça şuydu; Kapitalizim ve liberal ideoloji, gezegenin ve insanlığın geleceğini tehdit ediyordu.

Emek sermaye çelişkisi ve çatışması, son çözümlemede bütün bir toplumsal, ekonomik ve kültürel hayatı belirlemeye; diğer çelişki ve çatışmaların temelini oluşturmaya; ve toplumsal ilerlemenin dinamiği olmaya devam ediyordu.

Liberal meczupların sefaleti
Liberal bir meczup olan Ahmet Altan ve onun gibi kötü edebiyatçıların yazdıkları ise artık kimseyi kolay kolay tatmin ve ikna edecek gibi görünmüyor.

Zaten bir tür "solculuk" olarak da sunulan böylesine açık bir sermaye sözcülüğü, bazı meczuplar ve işbirlikçiler dşında artık kimi ikna edebilir ki?
Yeni bir dünya isteyen gençler mi, ekmek ve özgürlük mücadelesi yürüten işçileri mi? Gericiliğe ve emperyalizme direnen toplumsal kesimler mi? Kimi?

Ancak efendisine aşık bir uşak psikolojisiyle yazılabilecek aşağıdaki satırlar, dolaşıma çıktığı entellektüel ortamda artık eskisi gibi karşılık bulup saygı görebilir mi? Sanmıyorum. Ahmet Altan Tekel direnişiyle ilgili olarak aynen şunları yazıyor:

“Globalleşen bir dünyada devletlerin ‘tekeller’ kurması ekonomi mantığına tümüyle aykırı. Bu ülkede devlet işletmeleri (...) ekonomi kurallarına aykırı bir biçimde yönetildi ve devlet zarar etti. (...) Bizim devlet de diğer devletler gibi ekonomik alandan çekiliyor ve kendine ait kuruluşları özel sektöre devrediyor.

“Bu ‘özelleştirme’ döneminde birçok işçi işsiz kalıyor. (...) Eğer devlet, ‘işsiz kalan’ işçilere para verecekse, bu para çalışanların parasından verilecek. Çalışanların paralarını alıp, bu paraları ‘çalışmayanlara’ ya da emeklerine artık ihtiyaç duyulmayanlara dağıtmak hak kavramına uygun mu?

“Özel sektörde çalışanlar rekabetin kızgın olduğu bir alanda ve her türlü riski göze alarak çalışırken, ‘devlet çalışanlarının’ rekabetten ve riskten uzak bir çalışma hayatı sürdürmeleri eşitliğe ne kadar uygun? (...) Üretim biçiminin değiştiği, makinelerin işçilerin yerini aldığı bir dünyada “işsizlik” kaçınılmaz bir sonuç olarak ortaya çıkıyor. (...) Özel sektörde çalışanlar neden verdikleri vergilerle ‘devlette’ çalışanların hayat garantisi olsunlar? Bunlar, ‘ekonomik aklın’ bize söyledikleri.” (Ahmet Altan, Taraf, 2 Ocak 2010)

Yukarıdaki alıntının her satırından süzülen cahillik bir yana, insanın bunları bir tür "eşitlik" argümanıyla savnması inanılır gibi değil. Böyle bir şeyi ancak görevli bir propagandist yapabilir diye düşünmeden edemiyor insan.

Tekel işçilerinin askeri vesayete karşı mücadele etmek yerine "dünyanın en kolay muhalifliğini seçerek" hükümete, yani AKP'ye karşı mücadele etmesini de eleştiren Taraf gazetesi, onları örtük şekilde Ergenekonculara hizmet etmekle bile suçlamıştı.
İçinde "kamu mülkiyeti", "sosyal haklar", "devlet" ve "sınıf mücadelesi" gibi kavramlar ya da sözcükler geçen her eylemden, her metinden ve her girişimden nefret eden Taraf yazarlarını kim iflah eder bilemiyorum ama, Tekel işçilerinin saygıyla anmayacakları kesin.

Direniş liberal illizyonu dağıtıyor, iktidarı sarsıyor
Tekel işçilerinin eyleminin AKP iktidarını böylesine sarsması, Başbakan Erdoğan'ın sinirlerini bozması ve ülkedeki gerici-liberal illizyonu dağıtması, bu direnişin uygun bir tarihsel dönemeçte gerçekleştiğini gösteriyor. Çünkü bu eylem toplum vicdanında, yakın tarihte başka hiçbir eylemde olmadığı kadar bir kabul görüyor ve meşruiyet kazanıyor. Daha da önemlisi işçi sınıfının diğer kesimlerinden de destek buluyor ve yayılma eğilimi gösteriyor. Sendika bürokrasilerini sarsıyor ve onları eyleme zorluyor. Birden bire ülke göndemine genel grev kavramı giriyor ve yine yakın tarihte hiç olmadığı kadar etkili bir karşılık buluyor.

Tekel direnişi AKP gericiliğine, emperyalizme ve kapitalizme karşı hangi eksende mücadele edilmesi gerektiğini bir kez daha ve hiçbir yoruma yer bırakmayacak bir açıklıkla ortaya koyuyor.
İşçiler bu ülkenin kent meydanlarını linç girişimcisi gerici, faşist ve milliyetçi sürüler ile tacizci serserilere bırakmıyor. Toplumun ve tarihin hem vicdanı hem de namusu oluyor.

Bu nedenle Tekel drinişi AKP iktidarını korkutuyor.
Bu nedenle, aslında bütçede ve personel politikasında yapılacak küçük bir düzenlemeyle bu sorun çözülebilecekken, yapılmıyor.
Çünkü, direnen işçilerin zafer kazanmasıyla "kötü bir örnek" oluşsun istenmiyor. Bu nedenle AKP iktidarı bütün gücüyle bu direnişi kırmaya çalışıyor.

Artık başarı şart!
Bu nedenle Tekel direnişi mutlaka başarıya ulaşmalıdır. Bir genel grev provası olabilecek 3 Şubat (4 Şubat olarak değişti) genel iş bırakma eylemi de mutlaka gerçekleştirilmelidir.
Çünkü bu eylemlerin başarıya ulaşması, gerici ve amerikancı AKP'nin durdurulmasının da yolunu açacak, imkanlarını yaratacaktır.
Örtülü ılımlı islam darbesinin püskürtülmesi ve yeni Osmanlıcılığın yenilgiye uğratılması için ileriye doğru gerçekleştirilecek bir atılımın moral kaynağını oluşturacaktır.

Belirtmeye gerek yok ki, bir yenilginin maliyeti ise ağır olacaktır.

Bu nedenle bütün devrimciler, sosyalistler, ilerici sendikacılar, sosyalist parti ve örgütler, emekten yana bütün güçler, bu eylemin başarıya ulaşması için çalışmalıdır.

Merdan Yanardağ
sol.org.tr