faşist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
faşist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2010

Bitiş Zamanlarında Yaşamak



Bitiş Zamanlarında Yaşamak

25.11.2010


EvcioğluHaber- Zizek, kapitalizmin büyük buhranını incelediği kitabı üzerine yaptığı konuşmada şunları ifade ediyor:

“Ben Marksistim ve komünistim; bugünün solcuları olmak isteyen bizlerin görevi, 20. yüzyıl komünizminde nelerin yanlış gittiği hakkında radikal bir analiz yapmaktır.
Bunun büyük bir etik ve siyasi felaket olduğunda hem fikiriz, hatta faşizmden bile büyük bir felaket. Çünkü, faşistler temelde kötü şeyler yapacaklarını söyleyen kötü insanlardı; iktidara geldiler ve ne şaşırtıcıdır ki, kötü şeyler yaptılar!
Komünizm ise, bir özgürleşme vaat ediyordu, ama kimi zaman faşizmden daha kötü sonuçlar doğurdu.”


Slavoj Zizek
"Kapitalizmin Büyük Buhranı"
İnceleme Kitabı

12 Ekim 2010

Türban Fesadı

Türban Fesadı

EvcioğluHaber- İktidar AKP ve Ana muhalefet partisi CHP'nin birlikte çözeceğiz diye yeniden alevlendirdiği ve yeniden ülke gündemini işgal eden Türban konusuda Hürriyet gazetesi yazarı Sn; Özdemir İNCE'nin köşesinde yazdığı "Türban Fesadı" başlıklı yazısında Kuran'dan örneklerde vererek bu konunun aslında ne olduğunu ve nasıl olması gerektiğini anlatmaktadır.. İnce, muhtemeldir Dini bilgisi yüksek bir insandır.. Çünkü; bu konu hem iyi bir dini bilgiyi gerektirir ve hemde aynı konu hakkında sosyolojik bir tanımlama ve değerlendirmeyi gerektirir.. Özdemir İnce'de tamda bu konuya ,herkesin dillendirmek istediği şeyi yüksek sesle dile getirmiştir....
Bu yazıdan bazı başlıklar :
12.10.2010

Türban fesadı

Özdemir İNCE

TÜRBAN bir fesadın (komplo, conspiration) simgesidir. İsteyen ne yaparsa yapsın, CHP ne derse desin, bu saptamamdan bir milim geri adım atmam. İmam hatiplerle birlikte Türkiye’yi bölen paylardan biridir. Üç bilinenli denklemin bir bilineni!
Türbancılar, kendilerine yakıştığı için taktıklarını söyleseler ağzımı açıp konuşmam. Bireysel tercihtir. Siyasal tercihin simgesi olarak sunsalar, o zaman tartışma başka boyut kazanır. Aslına bakarsanız, yakışma gerekçesini ileri sürseler de inandırıcı olmaz. Tek tip başlığın, kefen benzeri tek tip beden sargısının yakışması mı olur? Zevkler elbette tartışılmaz(!).

ENAYİ YERİNE KOYUYORLAR

Ama işe dini inançlarını, Kuran’ı, inanç özgürlüğünü, insan haklarını karıştırıyorlar. Ve AKP iktidarı ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nı arkalarına alıp insanı enayi yerine koyuyorlar. Türbanın Kuran’a dayalı hiçbir dayanağı bulunmadığı tarafımdan onlarca kez kanıtlanmıştır. Önümüzdeki günlerde kanıtlamaya devam edeceğim.

Kuran başlarını örtsünler demiyor; cinsel organlarını (farj, furuj) saklasınlar, göğüslerini (yakalarını, memelerini) örtsünler, diyor. Başlarını, saçlarını örtsünler demiyor. Harama bakacak gözler, boyalı dudaklar, pembeleştirilmiş yanaklar açıkta, ama saçlar kapalı. Saçlar mı cinsel, yüzler mi cinsel? İnsan aklına hakaret edilmesin lütfen.

Kuran’a göre göğüslerini ne ile örtecek dikkatsız mümine (inanan)? Hımar (çoğulu: Humur) ile örtecek. Hımarın İslam’la herhangi bir ilişkisi var mı? Yok! İslam öncesi dönemde Arapların ve Yahudilerin güneşten sakınmak için başlarını örttükleri bir giysi parçası.

Buyursunlar, imamlar, hacılar, hocalar, imam hatipliler, ilahiyatçılar yazdıklarımın tersini kanıtlasınlar. Benim için işin dini yönü demir kapı ile kapanmış ve mühürlenmiştir.

SÜNNİ OLMAYANLARA BASKIDIR


Buyursun siyaset bilimciler, tartışalım: Türban simgesi insan hakları, özgürlükler bağlamında tartışılabilir mi? Tartışılamaz!
Bakın neden?
Türban, kamusal alanda bir dinsel simge olarak Sünni İslam anlayışının, Müslüman olmayan azınlıklar ve Sünni olmayan Müslümanlar üzerinde bir baskı aracıdır.
İnsan haklarına aykırı bir durum. Laik bir toplumda, kamusal alanın din ve inanç özgürlüğü bağlamında nötr olması gerekir. Oysa türban, bu nötr alana yapılan saldırıdır (tecavüz, ihlal, violation). Ve laiklik saldıranı değil saldırılanı korur. Laiklik, zaten bireyi ve toplumları dinlerin saldırısına karşı korumak için ortaya çıkmıştır.


Gelelim modern mahremcilerin abrakadabrasına: Onların sosyolojik saptamalarına göre, mutaassıp, muhafazakâr ailelerin kızları türban sayesinde evden dışarı çıkıp kamusal alanda boy gösterebiliyor ve üniversiteye gidebiliyormuş. Yoksa evden dışarı adım atamazlarmış!
Şecaat arz ediyorlar: Hani türban kızların özgür tercihleri idi?
Çoğu Cumhuriyet karşıtı ailelerin 18 yaşından büyük vatandaşlara yaptıkları baskının özgürlük ve insan hakları ile neresi örtüşmekte, tepeden tırnağa ihlal değil mi? Anayasa Mahkemesi ve Danıştay, AİHM kararlarına gönderme bile yapmadım. Buyurun sofraya!


Daha iyi anlaşılması için yazıyorum: Türban, kahverengi faşist gömleği gibi, gamalı haç gibi bir simgedir. Daha önce de arz etmiş idim!
(Yarın devam edeceğim!)

12 Ekim 2010

16 Temmuz 2010

Ölümüzden bile korkuyorlar

Ölümüzden bile korkuyorlar


Adil YİĞİT

adilyigit@yahoo.de

Tanınmış Halk Ozanı Vicdani (Zeynel Abidin Sönmez-) , Hamburg’da yakalandığı Gırtlak kanseri hastalığından sonra akciğerleri de çalışamaz duruma düşünce yaşama yenik düştü ve aramızdan ebediyen ayrıldı.


Uzun zamandır yaşamla ölüm arasında dans eden sevgili bilge Ozan Vicdani dün sabahleyin saat 7.00 sularında Altona hastanesinde yaşama gözlerini yumdu.11 yıl önce geçirdiği bir ameliyat sonrası ses telleri önemli oranda kesilen „kanlı“ Maraşlı Zeynel Abidin Sönmez, (Ozan Vicdani)..


Türküleri ve deyişlerinin yanında yüzlerce anlam yüklü, şiirlerini "Yaşlandıkça Güzelleşen Aşk“ isimli kitabında topladı.


-O’nun yokluğunu, O’nu yakindan tanıyanlar çok arayacaklardır-


Dün sabah aniden rahatsızlanarak yaşama veda eden Ozan Vicdani’nin cenazesi için gerekli çıkış belgesi Hamburg Türk Konsolosluğunda bürokratik engellere takıldı.


Cenaze işlemlerini yıllardır Almanya genelinde yürüten tecrübeli şirket yetkilileri dahi Hamburg başkonsolosluğunun keyfi engel çıkartmasına bir anlam veremediler.


Siyasi mülteci statüsüne sahip olan Ozan Vicdani’ye 15.04.2010 tarihli Hamburg TC Konsolosluğu mühürlü Nüfus Cüzdanı verilmiş olmasına rağmen, cenaze işlemlerini yürüten şirkete, Hamburg Yabancılar Polisinin de ayrı bir çıkış belgesi vermesi şartı yok yere öne sürüldü.


Her saniyenin değerli olduğu, acılara boğulmuş, acılardan süzülüp gelmiş bir ailenin geride kalan fertlerine yapılacak en kötü zulüm ancak bu olabilirdi.


Hamburglu dostlarının yılların tecrübeleriyle kararlı duruşları sonuç vermişti. Sevgili Vicdani’nin cansız bedeninin Nurhak eteklerine yola çıkmasına artık hiçbir engel kalmamıştı.


Belediyenin kapalı olmasına rağmen Altona belediyesi yabancılar dairesi şefinin insani yaklaşımıyla istenen çıkış belgesi yazısının konsolosluğa hiçbir bürokratik engele gerek duyulmadan fax’lanmasıyla cenaze kısa bir gecikmeyle de olsa havaalanına ulaşabildi.


Ozan Vicdani’nin kendisi gibi senelerdir sürgünde siyasi mülteci olarak yaşamını sürdüren kardeşi Ozan Emekçi, cenaze töreninde yaptığı kısa bir konuşmada „ölülerimizden bile korkuyorlar“ diyerek konsolosluktaki gereksiz bürokratik engel çıkartmaya sitem ederek bir anlamda içindeki haklı tepkisini dışa vurdu.




Ozan Vicdani Kimdir?


01.01.1941 Maraş’ın Afşin ilçesi Keşanlı köyünde altı çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi.


24.12.1978 kanlı Maraş katliamında ailesinden 16 kişiyi kaybeden, Babasının evi olaylar başladığında ilk yakılan ve talan edilen evdir. Babasını burada gözlerinin önünde kaybeder.


68liler devrimci kuşağından olan Ozan Vicdani, 12 Eylül 1980 faşist cuntası sonrası çeşitli kereler siyasi şubede gözaltılar ve işkenceler yaşar. Halk gecelerinde ve dost sohbetlerinde söylediği türkülerden dolayı uzun zaman aranır duruma düşer.


69 yaşında yaşama veda eden ozan Vicdani‘yi hemşehrileri, dostları ve yoldaşları Diebsteich Kilisesi salonunda yapılan sade bir törenle doğum yeri Afşin’e uğurladılar.


Hamburglu halk ozanları Aşır Özer ve Hazır’ın içten deyişleri eşliğinde Ozan Vicdani, sonsuzluğa giden yolda dostları arasında bir kutup yıldızı gibi akıp gitti. Törene ev sahipliği yapan Kürdistan Halk Evi inisiyatifindeki alevi dedesinin ve aile yakınlarının ülke gerçekliğini dile getiren kardeşlik ve insan sevgisini öne çıkartan duygusal sözleri katılanları biran da olsa geçmisle günümüz arasında git-gel ler yapmaya zorluyordu.


Sevgili Vicdani toprağın bol olsun.


http://www.hamburghaber.de/
"

Ozan Vicdani hayatını kaybetti

Ozan Vicdani hayatını kaybetti

Ozan Vicdani hayatını kaybetti












15 Temmuz 2010
Hamburg'da yaşayan Halk Ozanı Vicdani, yakalandığı gırtlak kanserindensonra akciğerleride çalışamaz duruma düşünce hayata veda etti.
Tanınmış Halk Ozanı Vicdani (Zeynel Abidin Sönmez-) , Hamburg’da yakalandığı Gırtlak kanseri hastalığından sonra akciğerleri de çalışamaz duruma düşünce yaşama yenik düştü ve yaşama veda etti.

Uzun zamandır yaşamla ölüm arasında kalan Ozan Vicdani dün sabahleyin saat 7.00 sularında Altona hastanesinde yaşama gözlerini yumdu. 11 yıl önce geçirdiği bir ameliyat sonrası ses telleri önemli oranda kesilen Vicdani (Zeynel Abidin Sönmez) Türküleri ve deyişlerinin yanında yüzlerce anlam yüklü, şiirlerini "Yaşlandıkça Güzelleşen Aşk“ isimli kitabında toplamıştı.

12 Eylül 1980 Faşist askeri darbe döneminde yurtdışına çıkan Halk Ozanı Vicdani, Türkiye’de yaşadığı dönem içerisinde bir çok kez soruşturmalara tabi olmuş ve işkencelerden geçmişti.



Hamburg’da 69 yaşında yaşama veda eden ozan Vicdani, sevenleri tarafından Diebsteich kilisesi salonunda düzenlenen sade bir törenden sonra cenazesi yıllardır uzaklaştığı ülkesi Türkiye’ye gönderildi.



Hamburglu halk ozanları Aşır Özer ve Hazır’ın içten deyişleri eşliğinde Ozan Vicdani sonsuzluğa giden yolda dostları arasında bir kutup yıldızı gibi akıp gitti


Halk Ozanı Vicdani Sevenleri tarafından uğurlandı

http://www.hamburghaber.de/
"

25 Mayıs 2010

Çürümenin boyutlarına dair

Çürümenin boyutlarına dair

Eğer bir devlet bu tür demokratik hakları hazmedemiyor, bir de bu hakları kullananları terör yasası ile yargılıyorsa o devlet kendi elleri ile halkını terörist yapıyor, o ülkede yaşayan halk da farkında olmadan terörist oluyor.










MUSTAFA TOKDEDE (Arşivi)




İnsanoğlu günümüze gelene kadar çok çeşitli toplumsal aşamalardan geçmiş, varolma savaşı vermiş. Her dönemde karanlığa sarılanların yanında, kör karanlıkta kıvılcım çakanlar da olmuş.
Günümüz kapitalizm döneminde ise topluma sistemin karekteri verilmiş. ‘’Çürüyen bir toplum, kapitalizm ve yöneticileri için tehlikesiz bir toplumdur.’’ İnsanı insan kılan ve hayvanlardan ayıran belirleyiciliği düşünüyor olmasıdır. Ama siz insanın bu düşünme niteliğini yok ederseniz, insan insanlıktan çıkar.
O toplumda faşizm kendini meşru kılar, o toplumda haklı haksız kavgası yapılmaz, o toplumda fikirler tartışılmaz güçlü hep kazanır, o toplumun duygusu masumiyeti olmaz, o toplumda ne şiir yazılır, ne roman okunur ne de aşk yaşanır. O toplumda, o coğrafyada Cemil Meriç söylemi, “düşünce kuduz köpek gibi kovalanır”. Durum böyle olunca o toplum çürütülmelidir. Nasıl oldu da biz böyle bir toplum olduk?

Yemekte buluştuğum arkadaşıma ilk sorum akşam haberlerini izledin mi oldu? O da bana Türk kanallarını izlemiyorum, zaten izlenecek de birşey yok dedi. Aslında haklı olduğu yönleri vardı, Avrupa’da yaşayıp Türk kanallarını izlemek gerçekten iyi bir psikolojik destek gerektirir. Ama ben haberleri izlemesem bu dizeleri yazamazdım. Bir haftalık demiyorum sadece bir akşam haberi görüntüleri ve bu görüntülere olan isyanım kaleme sarılmama yetti.
Devletin, polisin geleneği dayak atmak olabilir ama halkın geleneği dayağa karşı durmak olacaktır. Kameralar sanırım polisin joplarla insanlara saldırmasına yetişemiyor, polis ise insanları joplamaya, insanlığı ayaklar altına alıp ezmeye doyamıyor.
Bir tarafta kafasına darbe alan öğrenci şu halime bakın bütün suçum bu sınav sistemine karşı olmam diyor. Diğer tarafta polis gecekondu yıkım çalışmalarına karşı duran mağdurlara saldırıyor, işçilere biber gazı sıkıyor, üniversitelere müdahele ediyor, aynı polislerin gözünün önünde eski bir milletvekili Ahmet Türk’ün burnu kırılıyor. Sanığın patronu konuşuyor; ‘’Her Türk vatandaşının yapabileceği birşey yaptı. Ben de onunla gurur duyuyorum.’’
Ben cengaverlik konusuna nokta koymak isterken enerji bakanı da yumruktan nasibini alıyor ve cengaver bu yumruk Türk milletinin yumruğudur diyor. Bu sözler bize hiç yabancı gelmiyor. Tıpkı Hrant Dink’in öldürülmesinde katille fotoğraf çektirenlerin olduğu gibi katille gurur duyanların katile şarkı türkü şiir yazacak kadar aklını kiraya veren sanatçıların olması gibi. Burada ben polisin yaptıklarına bakarak acaba bu kurum ve üyeleri hiç aynanın karşısına geçip biz insanlık ve insan onuru sözcüklerinden ne anlıyoruz, yaptıklarımızın demokratik ve insani değerlerin olduğu bir toplumda yeri var mı sorusunu kendilerine ve kurumlarına sormasını beklemiyorum. Polis bunları kendiliğinden değil aldıkları emirler ölçüsünde yerine getiriyor. Polis yaptıkları ile yaşamı işçisine, öğrencisine, halkına zehir ediyor. Nasıl ki, ulu çamlar fırtınalı diyarlarda yetişirse, nasıl ki acılar ıstıraplar Nazım Hikmet, Kemal Tahir gibi yazarlar yarattıysa, jop biber gazı işkence ve haksızlıkların varolduğu bir ülke, bunlara karşı mücadele edecek insanlarıda yaratır. Halbuki faşist olmayan hatta kırık dökük demokrasinin olduğu bütün ülkelerde insanların, öğrencilerin, işçilerin ülkede rahatsızlık duydukları uygulama ve haksızlıkları dile getirdikleri en demokratik tepki yolu protesto yürüyüşleridir. Eğer bir devlet bu tür demokratik hakları hazmedemiyor bir de bu hakları kullananları terör yasası ile yargılıyorsa o devlet kendi elleri ile halkını terörist yapıyor, o ülkede yaşayan halk da farkında olmadan terörist oluyor.

Her ülkede çürümenin değişik boyutları vardır. Bizim gibi az gelişmiş, kültür devrimini yapamamış, hiç aydını olmayan, olursa da ya öldürülen ya kaçmaya zorlanan, gericiliğin, ilericiliğin, dinciliğin, zorbalığın aklınıza gelen herşeyin yukardan aşağı dikte edildiği ülkelerde çürüme tepeden örgütlenir. Tepedeki çürümenin ölçeği de devletin üst yapı kurumlarıdır. Çünkü dünyaya gelen çocuk geldiği topluma iki türlü uyum sağlamak zorunda kalır. Biyolojik uyum ve kültürel uyum. Kültürel uyum doğarken beraberde getirilmez, gözünüzü açtığınız çevreden elde edilir. Yani doğduğunuz iklimin soğuk ve sıcaklığına alışırken kültürel olarak çürümüş bir toplumun çürümüş değerlerine de alışırsınız. Yani yumruk atanlarla, kurşun atanları ve bunlarla gurur duyanları içinde bulundukları toplum üretir. İsterseniz bu üst yapı kurumlarının sadece birkaçına göz atalım. Bizi yönetenlere, bize örnek olması gerekenlere bizim vekillerimize bakalım. Kavgasız günleri geçiyor mu? Birbirlerinin boğazına sarılırken, yumruklar havada, küfürler dillerde uçuşurken duvarlara da ‘’Hayatta en hakiki mürşit ilimdir’’ yazmayı ihmal etmiyorlar. Başbakan ve muhalefet partisi liderleri Meclis’te, TV’de meydanlarda avazları çıktığınca birbirlerine bağırıp meydan okuyorlar. Bazan da bağıracak ses kalmayınca boğuk boğuk sesler çıkarıyorlar. Bağırmadaki maksat ağzınızdan çıkan sözcüklerin anlamı değil, ses tonunun yüksekliğidir. Zaten bağıran bir insan bağırırken düşünemez. Bunları dinleyen kitleyede soracak olursanız, konuşmacı ne dedi diye alacağınız bir yanıt yoktur dinleyicinin kafasında kalan tek şey konuşmacının iyi bağırıyor olmasıdır.

Ya bizi eğiten adı üniversite olan, içerisinde unvanlı insanlar barındıran kurumlar nasıl? Bir profesörümüz kalkıyor, "Evinizde köpek beslerseniz, melekler gelmez, ya da melekler içinde heykel ve resim bulunan eve girmezler diyor. Bir diğer profesör kalkıyor, 'Nakşibendi Şeyhini rüyamda gördüm,' diye Başbakan'a siyasi tavsiyeler içeren bir mektup yazıyor ve bu mektup 'gereği için' YÖK'e havale ediliyor. Cinler periler üzerine tez çalışması yapmaktan ilimle uğraşmaya zamanı olmayan üniversiteler.
Ülkede dördüncü kuvvet olan medyamıza ne demeli? Eğer bir toplumda ahlaki değerler yok olma derecesine gelmişse basın bundan bağımsız kalamaz. Televizyonda izleme rekoru kıran, biri biterken diğeri başlayan diziler. Büyük maaşlarla çalışan sempatik haberciler düzenini bize şirin gösterebilmek için aldıkları yüklü paranın diyetlerini ödüyorlar. Neticede parası olanlar, parası olmayanları koyunlaştırıyor.

Biz nasıl oldu da böyle çürümüş bir toplum olduk sorusu ise; Mevlana’nın o meşhur sözünün içerisinde kendine yanıt arıyor. ‘’TESTİNİN İÇİNDE NE VARSA DIŞINA O SIZAR’’ Dünün cinayet çetelerine sahip çıkanlar, yeşil kırmızı pasaportlarla ödüllendirenler, bugünün zorbalarını doğurmuştur.

7 Mayıs 2010

DENİZLERİN ANMA ETKİNLİĞİNDE "EDP" DE VARDI


68'Lİ
LER,
ANILDI

DENİZLERİN ANMA ETKİNLİĞİNDE "EDP" DE VARDI


Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, idamlarının 38. yılında Ankara, karşıyaka mezarlığındaki mezarları başında anma töreni yapıldı. 68 kuşağının devrimci önderlerinden; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, bundan 38 yıl önce 12 Mart faşist cuntacılar tarafından idam edilmişleri.
Deniz'lerin anma etkinliklerinde bu yıl ilk defa Türkiye siyasal hayatında yer alan "Eşitlik ve Demokrasi Partisi" de flamalarıyla yerini aldı..


Haber ve Fotoğraf; Evcioğlu
06.05.2010-perşembe

























6 Mayıs 2010

DENİZ, YUSUF VE İNAN İDAMLARININ 38.YILINDA ANILDI


68'Lİ
LER,
ANILDI

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, idamlarının 38. yılında Ankara, karşıyaka mezarlığındaki mezarları başında anıldılar. 68 kuşağının devrimci önderlerinden;
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, bundan 38 yıl önce 12 Mart faşist cuntacılar tarafından idam edilmişleri.

****************
Deniz'lerin anma etkinlikleride bu yol diğer yıllara göre çok farklı bir şekilde yapıldı...! Solcular, kolay kolay yanyana gelmezlerdi ama; bunların tek ortak yanları 68 kuşağı önderleriydi.. Her yıl, bütün sol ve sosyalistler bu gün 6 mayısta bir araya geliyor ve ortak açıklamalar yapıp birlikte faşizme karşı omuz umuza diye biliyorlardı..
Ama; bu yıl omuz omuza değilde beşer dakika arayla gelip önünde toplanan 30 ayrı parçadan oluşan kitleye seslenerek geliyoruz, yan yanayı da kaldırdık dediler..
Ülkemiz de yaşanan eko -politik, sosyo-kültürel ve siyasal sorunlar baştan aşağı bozulmuş bir çark gibi ve emekçi halk tarafından açlık ve yoksulluk çekilmez hale gelmişken, bunların çözümüne ortak bir irade ve çaba harcanması gerekirken; bakarmısınız? Denizleri anmakta bile ortak bir irade ortaya konamıyor...
Sizce; bu resim sizede güven verebiliyormu? Yaklaşık aynı saatlerde üç ayrı anma etkinliği yapıldı.. üç ayrı noktada konuşmalar yapıldı..
Bunu dostlarımız kadar düşmanlarımızda gördü...
En büyük sizsiniz...!
Hadi hayırlısı..!
Hanginiz daha kırmızısınız?
Hanginiz diğerinden daha solcu / devrimci?


İnsanlar sizlerden birlik ve bir bütün olarak, yaşamda karşılaştıkları sorunlara çözüm üretmenizi beklerken; buna hakkınız olduğuna inanmıyorum.. Dergah ne kadar büyük olursa olsun..! Halkın dertlerine çare oluyormu? olmuyormu? Önemli olanda bu?

Önemli bir not daha; iki ayrı örgütten olan Mahirler ve Denizler.. Denizlerin idamını durdurabilmek için hayatlarını bağışladılar gözünü kırpmadan.. Bu durumdan bir sonuç çıkartabiliyormuyuz bu gün, hala yok.. Yok böyle bir sosyalizm, yok böyle bir devrim.. Devrimciler ayağa kalksaydı bugün, hepimizi oradan kovardı inanın...!

Haber ve Fotoğraf; Evcioğlu
06.05.2010-perşembe











4 Mayıs 2010

CHP'ye tehdit: Fazla kurcalama, yoksa...


CHP'ye tehdit: Fazla kurcalama, yoksa...
http://www.ayturk.de/news_images/erdogan_DW_Sonstige_233715g_13122007.081253.jpg
Başbakan Erdoğan partisinin grup toplantısında konuştu.

Paketin 2. tur oylamaları öncesinde geçen Pazar günü parti grubunu toplayan Başbakan Erdoğan, sürpriz bir karar aldı ve bugün grubu yeniden toplamaya karar verdi.

Anayasa teklifinin ’parti kapatma davalarının açılabilmesini TBMM’nin izin vermesi’ şartına bağlayan 8. madde, 330 barajını aşamadığı, için paketten düştü. İlk turda 5 vekiliyle 8. maddeye destek veren BDP, ikinci tura katılmadı. Ak Parti asgari 8 fire verdi. Bu gelişmeler üzerine Başbakan Erdoğan, sürpriz bir gelişme üzerine parti grubunu topladı. Erdoğan, saat 11.30'da başlayan grup toplantısında önemli değerlendirmelerde bulundu.

AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, milletin AK Partiyi prangaları kırsın diye iktidara getirdiğini belirterek, "Eğer hayal kırıklığı yaratırsak bu milletin ahı yakımıza yapışacaktır" dedi.

Erdoğan, partisinin grup toplantısında, anayasa değişikliğinde gelinen noktayı değerlendirmek üzere toplandıklarını söyledi.

"Beylik sözlerin ötesinde gönülden konuşmak istediğini" belirten Başbakan Erdoğan'ın konuşmasında öne çıkan bazı konular satır başlarıyla şöyle:

"-Yıllarca ülkeye demokrasiyi çok gördüler. Milletimizde değişimi, dönüşümü reddeden, içine kapanan, kabuğunu kıramayan bir anlayış var. Milletimiz AK Partiyi prangaları kırsın diye iktidara getirdi. Bu şuurla hareket ediyoruz.

Eğer hayal kırıklığı yaratırsak bu milletin ahı yakımıza yapışacaktır.

-Bizi yolsuzlukla suçlayanlar yaptığınız bir şeyi söyleyin, bir eser söyleyin. Bu iktidar her yere eserini koymuştur. Bugün çıkıp konuşanlar; 24 saat yayın yapan TRT Şeş var. Nankörlük yapma. Nazım Hikmet'e vatandaşlık yolu açan bir iktidar var. Çünkü, biz Allah'tan başka kimseden korkmayız, Allah'tan başka kimseye muhabbetimiz yok. Ağır bedeller ödedik. Engelleri bir bir aşarak bugünlere geldik. Milletimizin rotasından sapmadık.

-7,5 yılda her türlü iftirayla üzerimize geldiler. Partilerinin kapatılmasından nemalananları gördü bu ülke. Herkes unutsa biz Danıştay saldırısını, atılan manşetleri unutmayacak, aziz milletimize unutturmayacağız.

Milletim 10 yıllardır iradesine ipotek konulduğunu unutmasın.

-Bize halkımızdan başka talimat verebilecek bir güç yeryüzünde yok.

Farkımız bu... Onun için 'millete gidelim' diyoruz. Anayasa değişikliğiyle amacımız Türkiye'yi her açıdan büyütmektir.

-Biz Türkiye'nin ayağındaki prangaları çözmek için yola çıktık."

NANKÖRLÜK YAPMAYIN

Ana dilini öğrenmek istiyorsan git kursunu aç diye bir Ak Parti var

Biz Allahtan başka kimseden korkmayız ve Allah'tan başka kimseye de muhabbetimiz yok. Hakkı olan muhabbeti kimseyle tartışamayız.

Bu ülkede yayın yapan TRT Şeş var, nankörlük yapmayın. Bu ülke 7.5 yılda tarihi reformlar yaptı.

Çok engeller aştık, zor dönemler geçirdik. Hakaretlere, kötülüklere rağmen yolumuzdan şaşmadık. Ağır bedeller ödedik

TÜRKLER PASAPORTUNU ARTIK GURURLA TAŞIYOR

Dün köyüne ulaşamayan vatandaş, bugün uçağa biniyor, asfaltlı yollardan geçiyor.

Dün hapisteki yavrusuyla ana dilinde konuşamayan anne bugün bize hayır duası ediyor.

Haksızlığa benimle birlikte siz sesinizi yükselttiniz, sizler haykırdınız.

Türkler artık pasaportlarını gururlar gösteriyor.

Sivil derneklerimizle Gazze'ye önce biz ulaştık. Biz içimize kapanmadık kapanamayız dedelerimiz gibi..

CHP BU İŞİ FAZLA KURCALAMASIN

Pullardan Atatürk resimlerini kim çıkardı, devlet dairelerinden Atatürk posterlerini kim indirdi? Bunları CHP çok iyi bilir. Bu işi CHP fazla kurcalamasın, yoksa söyleyecek daha çok şeyim var. Bu noktada dosyam arşivim kabarıktır.

Dün bir gazete 'yakışıksız ve düzeysiz' diye manşet atmıştı. Çok ilginçtir, aynı gazete 1939’da Hitler’in doğum gününü manşetten veriyordu.

Türkistan Mücadelesi eserinden aynen aktarıyorum. 1945 Haziran ayında hükümetin aldığı bir kararla, savaş boyunca Türkiye’ye sığınmış 195 mülteci Türk, Sovyetler’e geri teslim edildi. Tekirdağ milletvekili Şevket Mocan, 1951 yılında dönemin başbakanına yönelttiği soru önergesi üzerine TBMM’de ortaya çıkmış. Bakın burası ve konuşması zabıtlara aktarıldı.

Siyasi mültecileri bir mabuda kurban sunar gibi sunmaya götüren yüz kızartıcı, hicabaver, yani utandırıcı bir hadise daha yoktur diyor.

Milli şef hükümeti tarafından Sovyetlere teslim edilen Türk kökenli mültecilerin akıbetleri, almanya’dakilerden farklı olmamıştır. Elbette geçmiş dönemlerin şartları olabilir, ancak geçmişinde tartışılan çok şey olanlar, başkalarını suçlamadan önce, dönüp kendi tarihlerine bir baksınlar.

AZİZ NESİN'DEN ALINTI

Şimdi daha enteresanını anlatacağım.

Aziz Nesin 5 Şubat 1948’de şunları yazıyordu.

“Ey Türk faşisti, birinci vazifen Türk matbaalarını yıkmak, makineleri ısırmak, demirleri dişleyip duvarlara asmaktadır.

Gazeteleri çamurlara serip, üzerinde ağzın köpürünceye kadar tepinmektir. Bu temel partinin hazinesidir, meydanlarda kitaplarını yaktığın namuslu insanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş şekilde işkenceye tabii tutulabilir. Matbaaları yakılmış, gazeteleri yakılmış, çoluk çocuğu dağıtılmış, haneleri işgal kendileri perişan edilmiş olabilir.

Ey faşist yumurcakları işte bu ahval ve şerait içinde dahi yapılanları kafi görmeden namuslu vatanperverleri dağıtmak için muhtaç olduğun çekiç balta, halk partisinin ambarlarında mevcuttur”


http://www9.gazetevatan.com/
04.05.2010 Salı

20 Ocak 2010

Eğitim-Öğretim Kurumlarımız Bu Zihniyetli Kişilerden Arındırılmalı

Active ImageEğitim-Öğretim Kurumlarımız Bu Zihniyetli Kişilerden Arındırılmalı

  • Linç girişimleri yükselişte,
  • Lise Koridorlarında Alevi Kız Öğrenciye Tarih Öğretmeni’nin Attığı Dayak…
  • Öğretmen Kılığında Bir Şeriatçı Faşist…
  • Eğitim –Öğretim kurumlarımız bu zihniyetli kişilerden arındırılmalı.
Basına ve Kamuoyuna

Gün geçmiyor ki; ülkemizin bir köşesinden Aleviler’e ve öbür ötekileştirilmişlere yönelmiş bir linç, sürgün, hakaret, aşağılama, darp haberleri gelmesin.

Biga Edirne, Erzurum, Manisa’da olanlar… Tahrik edilmiş, kışkırtılmış, akılları başlarından alınmış, ağızlarında şeriatçı sloganlar, ellerinde sopa, balta ve pompalı tüfeklerle; “Ötekiler”e hücum eden güruh. Ya önlerinde, ya arkalarında onların işlerini kolaylaştıran güvenlik-belediye görevlileri…

İzmir, İstanbul, Ankara’da Belediye işçileri, itfaiye işçileri ve Tekel işçilerine yönelmiş panzerler, biber gazları… Başbakan’ın meclisten yükselen sesleri, işçileri suçlayan cümleleri…

İstanbul Dolapdere’de Kürtlerin üstüne Romanları salan anlayış, Manisa-Selendi’de Romanlar’ın üstüne Türkleri, Edirne’de Türkler’in üstüne Türkleri salıyor. Mazlumun zalime, zalimin mazluma dönüştürülebildiği ,linç kültürünün geliştirilip özendirildiği bir ortam.

Ve Alevilere “İlkel” diye ekranlarda bağıran bir şair bozuntusu, Show Radyo’da “Bankaların ışık söndürmesini “Alevilerin Mum söndü”süne.....

Derken; son haber Sivas’tan geldi.

Atatürk Lisesi Tarih Öğretmeni Orhan Paşazade sınıfta öğrencilerinin dini’ni, mezhebi’ni, inancı’nı merak etti. Yetinmedi Alevi bir kız öğrenciyi okul koridorunda kıyasıya dövdü. “Ona senin yaşındakiler anne oluyor, git evlen” dedi. Çocuk rapor aldı.

Bu öğretmen kılıklı faşist adam, adında “Atatürk” sözcüğü olan bu lisede, Cumhuriyetin kurulduğu bu şehirde, Sivas’ta Alevi bir kız öğrenciyi dövmedi aslında. Tüm Sivas’ı, Sivaslılar’ı dövdü. Alevi-Sünni herkesi….

Yıllardır uygulanan eğitim-öğretim politikalarının ürünüdür tüm bu olanlar. Nasıl öğretmenler, nasıl gençler, nasıl yeni nesiller yetiştirdiğimizin işaretidir.

AKP, bir yandan “Açılım” üstüne “Açılım” yaparken, Açılım belirtileri uç vermeye başladı.

Milli Eğitim Bakanlığı’nı, Sivas Valiliği’ni, Sivas Cumhuriyet Savcılığı’nı, Sivas Milli Eğitim Müdürlüğü’nü, Sivas’ta kurulu Demokratik Kitle Örgütlerini, Sendikaları, Odaları, Basın Kuruluşlarını, Ticaret ve Sanayi Odasını, Lokantacılar Odasını, Sivas Spor yöneticilerini, Sivas Barosunu, Siyasi Parti İl Başkanlıklarını göreve çağırıyoruz.

Ya kardeşlik, ya kardeşlik. (Düşmanlık demeye dilimiz varmıyor)

Bu vahşi saldırıyı içine sindirebilen, yetinmeyip üstünü örtmeye çalışan, dayak yiyen öğrencinin velisini davacı olmaması için iknaya gayret eden, işbirlikçi Cem Vakfı Sivas Şubesi yöneticilerini kınıyoruz.

Bu barbarlığı, bu düşmanlığı, bu ayırımcılığı önleyin lütfen.

Madımak katliamını yaratan o kör, o düşman, o çağdışı düşünceyi mahkum edin.

Unutmayın; o Alevi kız öğrenci hayatı boyunca unutmayacak hangi nedenle dayak yediğini.

Ve unutmayın; o çocuk, sizin çocuklarınızın içinde sorgulandı ve dövüldü.

15.01.2010

Genel Başkan Ali BALKIZ

5 Aralık 2009

TÜRKİYE O GÜN BİR KAFESE KONULDU

Tan Gazetesi yağmalandı "1945" TÜRKİYE O GÜN BİR KAFESE KONULDU

04 Aralık 2009






Tan Matbaası’nın binlerce kişi tarafından yağmalanmasının üzerinden 64 yıl geçti. Yayıncı Ragıp Zarakolu’ya göre, Türkiye o baskınla kafese kondu ve o kafesten bir daha da çıkamadı.
Bugün 1945’te gerçekleşen Tan Matbaası Baskını’nın yıldönümü. Tan Gazetesi’nin ve matbaanın sahipleri TKP’li Sabiha Sertel ve eşi Zekeriye Sertel 1 Aralık 1945’te haftalık düşünce dergisi Görüşler’i çıkartmaya başladı. Dergi çıktığı gün tükenerek ikinci baskısını yaptı. Görüşler’i “kızıl propaganda organı” olarak lanse eden Cumhuriyet ve Tanin gibi gazetelerde Sertelleri ve komünistleri hedef gösteren çok sayıda yazı yayınlandı. Ama baskının örgütlenmesinde milat Hüseyin Cahit Yalçın’ın yazısı oldu. Tek parti iktidarı döneminde CHP’nin sözcülüğünü yapan Vatan Gazetesi’nde 3 Aralık 1945’te Hüseyin Cahit Yalçın imzasıyla “Kalkın ey ehl-i vatan” başlıklı bir yazı yayınlandı. Namık Kemal’e göndermede bulunan Yalçın, bu yazıda vatanseverleri komünistlere karşı tavır almaya, memlekete sahip çıkmaya davet ediyordu. Davet faşist üniversite gençliği nezdinde daha o gece yanıt buldu. Yazı öğrenciler arasında elden ele dolaştı. CHP’li görevliler de İstanbul’daki bütün öğrenci yurtlarını tek tek dolaşarak 4 Aralık’ta Beyazıt Meydanı’nda yapılacak mitinge çağrıda bulundu.
DEMİREL, SELÇUK, BİRGİT, GÖĞÜŞ…
Ertesi gün aralarında eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, eski bakan ve Cumhuriyet gazetesi yazarı CHP’li Orhan Birgit, eski bakan CHP’li Ali İhsan Göğüş, Cumhuriyet Gazetesi başyazarı İlhan Selçuk gibi pek çok ismin de bulunduğu on onbeş bin kişi meydanda buluştu.
Hedef belliydi. Gençler, ellerinde Atatürk ve İnönü posterleri, “Kahrolsun Komünistler”, “Kahrolsun Serteller” pankartlarıyla Cağaloğlu’na doğru yürüyüşe geçti.
Tan Matbaası önce taşlandı. Cam çerçeve indirildikten sonra içeri girildi. Tüm katlar yağmalandı, baskı makineleri parçalandı; telefonlar, daktilolar pencerelerden aşağı atıldı. Son olarak da binanın tepesine Türk bayrağı dikildi. Matbaayı tamamen yıkan galeyana gelmiş topluluk bununla da yetinmedi. Yürüyüş Taksim’e doğru devam etti.
Tünel’de Yeni Dünya ve La Turquie gazeteleri, sol kitaplar satan Berrak Kitabevi de bu yağmalamadan payını aldı. Polis saatlerce süren olayları izlemekle yetindi.

TEK TUTUKLANAN SERTELLER
Olayın ardından Sıkıyönetim Komutanlığı bir bildiri yayınlayarak olayların failleri hakkında derhal gereğinin yapılacağını açıkladı. Ama,faillerden hiçbiri yargılanmadı. Olaydan bir hafta sonra Serteller “halkı tahrik etmek”, “Meclis’in ve hükümetin manevi şahsiyetlerine hakaret etmek” suçlarından tutuklandı. Dört ay tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılan Serteller polis tarafından takibe alınarak yazı yazamaz duruma getirildi. Sertel çifti, 1950’de de ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.

MANTALİTE DEĞİŞMEDİ

Belge Yayınları sahibi Ragıp Zarakolu, Tan baskınının Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde bir milat olduğunu, Türkiye’nin yarım demokrasisinin temellerinin bu baskınla atıldığını söyledi. Bu baskının ardındaki zihniyetin askeri darbelerin de önünü açtığını vurgulayan Zarakolu, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Türkiye o baskınla kafese kondu. O kafesten bir daha da çıkamadı. Bu zihniyet askeri darbelerin de önünü açtı. Tan Gazetesi’ni basan kadrolar 55’te de 6-7 Eylül olaylarında karşımıza çıkmış, İstanbul’u yangın yerine çevirmişlerdi. AKP’nin de bundan ders çıkarması gerekir. Ben çoğunluğum, her şeyi yaparım mantığından çıkılmazsa herkesin sırası gelir.”
SEVGİM DENİZALTI

http://www.birgun.net