Komedi devam ediyor. Gerçekten biz açılıyor muyuz?..
“Açılım” adlı “oyunlar,” daha sürecek mi?..
Önce Kürt, sonra Alevi, Ermeni, Roman derken…
Geldiğimiz noktaya bakın!..
Tam bir skandallar yumağı!..
Hani derler ya; “Yüzme bilmiyorsan açılma!..”
Ne yaptığını bilmeyen iktidar,
Tabiri caizse “boğulmak” üzere!..
Ne yazık ki batarken, ülkenin paçasına sarılmış bizi de aşağıya çekiyor!..
•••
Muş Bulanık’ta eylem yapanları “tarayan”,
İki yurttaşımızın ölümüne neden olanların duruşmasından çıkan,
DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, basın toplantısı yaparken,
Samsun Adliyesi önünde saldırıya uğradı.
Üstelik yanında milletvekilleri ve TBMM Başkanlık Divanı üyeleri de vardı.
•••
Saldırgan, geldiği gibi polisler arasından geçip gitti.
Muş Milletvekili Sırrı Sakık, gitmeden önce “güvenlik” talebinde bulunmuş.
Samsun Emniyeti de gerekli önlemi almış.
Sonra ne oldu?!..
Tarihimizde ender rastlanan bir “siyasi saldırı” gerçekleşti!..
Türk’ün burnu kırıldı.
İçişleri Bakanı sadece üzüntülerini belirtti.
Saldırgan yakalandı.
“Karadeniz’e gelen şehit cenazeleri nedeniyle kişisel olarak bu eylemi gerçekleştirdim” dedi.
Ve tutuklandı. Birkaç gün sonra serbest kalırsa şaşmayın.
•••
Ahmet Türk, bu ülkede barış isteyen bir siyasidir.
Ortak “akıl yolunu” gösteren “akil” bir adamdır.
Demokrasinin gerçek sevdalısıdır.
Sevgi, birlik ve kardeşlik sözleri onun değişmez düşüncelerinin özetidir.
•••
Haksızlığa karşı,
Kültürel gelişmelere karşı,
Kimliklerin yok edilmesine karşı,
İşkence ve baskıya karşı,
İnsanların temel haklarına karşı olan herkese,
Karşıdır!..
Şiddete ve silaha el atmadan mücadelesini kararlılıkla yapan biridir.
Çok çile çekti, çok zülüm gördü, bedel ödedi ama,
Toplumun esenliği için sağduyuyu hiç bırakmadı!..
•••
O saygın bir Kürt aydınıdır.
Türkiye’yi düşünen, halkların kardeşliğini isteyen deneyimli bir siyasetçidir.
•••
Böyle bir insana nasıl el kaldırıldı?
Yumruklanmasına nasıl göz yumuldu?
Hesap veren olacak mı?
Kendi hesabıma ona yapılanlardan dolayı, hak etmediği bu eylem için “özür diliyorum”.
•••
Aslında, Hakkâri’de 14 yaşındaki yaralı Hatip’i sürükleyerek karakola götüren, coplayan, yumruklayan polislerin olduğu bir ülkede, Ahmet Türk’e yumruk atılmasına göz yummak doğal!..
Daha doğrusu, karşısındaki her insanı “düşman” gören anlayışın yerleştiği bir düzende, “insanlara” saldırmak hatta öldürmek normal!..
Kendinle meşgul muhalefet, çıkar peşinde koşan iktidarların bulunduğu ülkede hak arayan insanlara saldırılması olağan!..
•••
Açılım işte burada düğümleniyor.
Açılım diyenler,
“Kürt’ü, Alevi’yi, Ermeni’yi, Roman’ı tanımak istemiyor ve sevemiyorsa, sonunda boğulmakla karşı karşıya kalacaktır.
Kafalardaki “öteki”, açılımı engeller.
Düşmanca çıkışlar, daha da yabancılaşmayı, giderek kinlenmeyi getirir!..
Nitekim açılım gelişimi(!) böyle sürmekte.
Açılım isteyen ve içini dolduramayan iktidar ile muhalefetin “kontrolsüz ve tahripkâr” davranışları, “ayrışmayı” hızlandırıyor!..
•••
Ahmet Türk’e yapılan saldırı Türkiye’yi “kritik” bir konuma getirdi.
Nefretle kınanacak bu talihsiz “ortamı” fırsat bilenler çıkacaktır.
Haklı tepkilerini gösteren insanları “farklı” yönlere çekmeye çalışanlar olacaktır!..
•••
Puslu havayı seven “kurtlara bu vadiyi” bırakmayan Ahmet Türk, herkese ders veren açıklamalar yapmıştır.
Ondan beklenen olgunluğu ve büyüklüğü göstermiştir.
Hastane önünde basın mensuplarına söyledikleri ayrı bir güzellik taşımaktadır.
“Kürt halkı yüreğinde bu saldırıyı mahkûm etmiştir. Önemli olan bu yapılanlardan herkesin ders çıkarmasıdır.”
•••.
Kısa zaman önce CHP’ye yapılan ve kimsenin onay vermediği “Van’daki yumurtalı saldırı” sonrası söylenenleri, yapılanları hatırlayınca,
“Toplumsal barışın oluşmasını istemekle siyasi rant elde etmek” arasında ne denli büyük uçurum olduğunu görebiliyorsunuz!..
Ve en önemlisi, “siyasi sorumluluk” taşıyanla taşımayan arasındaki “farkı” hemen anlıyorsunuz!..
Ve maalesef bu farklılıklar ülkenin “geleceğini” doğrudan ilgilendiriyor!..
•••
Geçen pazar günü yapılan Yüksek Öğrenime Geçiş sınavları nedeniyle ciddi bir skandal yaşandı.
Kimse yapılanları umursamadı.
Hele “Açılımcılar” gık bile demedi.
YÖK geçen sene “kopya” çekildi diyerek Mardin ve ilçelerinde sınava girecek binlerce genci KKTC'ye gönderdi. Orada sınava soktu.
Yapılanları nasıl tanımlamak lazım? Bilemiyorum.
Hadi, masrafı ne olacak? Paraları var mı? Bu ne büyük haksızlık, eşitsizlik, ayrımcılık? Gibi soruları bir yana koyalım.
Adı üzerinde KKTC ayrı bir ülke!..
Bağımsızlığını ve egemenliğini tanıdığımız bir devlet!..
Siz nasıl bir başka ülkeye “sınava girmek” üzere öğrencilerinizi gönderebilirsiniz?
Almanya ya da Fransa’ya da, Vanlı, Muşlu veya Mersinli yurttaşlarınızı sınava girmesi için yollayabilir misiniz?
Bu “aymazlık” değilse nedir? Nasıl bir ülkede yaşıyoruz? Ne biçim bir siyasetle yönetiliyoruz?
•••
Yaptım oldu!.
Olmadı!..
Ahmet Türk’ten ders çıkarılacak çok şey var!.. Anlayana!..
15 Nisan 2010
ANLAYANLARA AHMET TÜRK’ÜN VERDİĞİ DERS!..
19 Mart 2010
Genç Siviller'den Başbakan Erdoğan'a 'One minute'
Genç Siviller'den Başbakan Erdoğan'a 'One minute'
18/03/2010 02:51
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, İngiltere ziyaretinde söylediği Türkiye'de kalan kaçak Ermenilerin sınırdışı edilmesiyle ilgili sözlerine tepki gösteren Genç Siviller, “Kasımpaşa'da doğdu, İttihatçı oldu. One minute” dediler.
Galatasaray Lisesi önünde 12.30’da basın açıklaması yapan Genç Siviler, taşıdıkları dövizde Recep Tayyip Erdoğan ve CHP Milletvekili Canan Arıtman’ı, photoshop yardımıyla Talat ve Enver Paşa ile bir araya getirdiler. Taşınan dövizde, 1915’te yaşanan tehcir anımsatılarak Başbakan Erdoğan ile Canan Arıtman birbirlerine kaçak Ermeni işçileri nasıl gönderecekleri konusunda görüş bildirdi. “Kasımpaşa’da doğdu, İttihatçı oldu” dövizleri taşınırken, basın açıklamasını okuyan Ceren Kenar, şunları söyledi:
“2010 Türkiyesi’nde başbakanın ağzından, ironik bir şekilde ’tehcir ettik, yine ederiz’ diyoruz. O zaman sormazlar mı? kıytırık bir alt komisyon kararına tepki olarak bunu yapan devlet, 1915’te ne yapmaz? Ne uluslararası hukukta ne de insan vicdanında yeri olmayan mütekabiliyet esasını büyük devlet adamlığı mı sandınız? En zor şartlarda ekmek paralarını çıkarmaya çalışanlara mı gürlüyorsunuz? ‘Osmanlı mirasını sahipleneceğim’‘ diye, niye Talat Paşa’ların, Enver Paşa’ların avukatlığına soyunuyorsunuz? Sarıkamış’ta bu kadar Müslüman eri bile telef eden bir kafanın Ermeniler’e güllerle gittiği kandırmacasına nasıl inanabiliyorsunuz?
Biz Ermeni kafilelerine yollarda saldıranların değil, Ermeniler’i evlerinde saklayan, onları koruyanların torunlarıyız. Olmak istiyoruz. Bırakınız da, bilmedikleri, duymadıkları yerde yaşamak durumunda kalanlar için, bir ‘one minute’ diyelim. Dedeleri için bir damla gözyaşı dökelim. ‘Yanınızda olamadık’, ‘Rahatsızdık diyemedik’ diye, üzülelim” dedi.
19 Ocak 2010
Sana Mektup Yazdım
Sana Mektup Yazdım
Aydın Engin
aengin@t24.com.tr
19.01.2010
Sana mektup yazdım. Postacı iletemezmiş. O yüzden buraya koyuyorum.
Bir yolunu bul; okumaya çalış. Bizim okurlardan “Bu özel mektup da neyin nesi” diyen çıkarsa, bir şeyler uydururum artık. “Yanlışlıkla girmiş. Kusura bakmayın filan” derim mesela.
Ben... Yooo, iyiyim... İyiyim dediğim, dil alışkanlığı işte.
Memlekette iyi olmak için fazla sebep yok. Bıraktığından da beteriz desem yeter mi?
Aslında bugün niyetim Kınalıada’ya gitmekti. Sabahtan gidecektim. Vapurda martılara simit atacaktım.
Hatırladın mı, hani yine Kınalıada yolunu tutmuştuk. Hani vapurda simit uzattığım aç gözlü martı gaga vurup parmağımı kanatmıştı. Hani martının “Ermeni martısı mı, Türk martısı mı” olduğunu tartışmıştık (!). Hani ben “Kınalıada karasularına girdik. Öyleyse bu martı bir Ermeni martısıdır” demiş ve “1941’de doğmuş benden 1915’in hesabını soruyor bu zalim”
Görüyorsun kafam yerinde değil. Ordan oraya, anılardan anılara atlayıp duruyorum... diye eklemiştim. Hani çok gülmüştük...
Neyse... İşte vapura biner öğlene doğru Kınalı’da olurdum. Bizim o iskeleye yakın meyhanemize gidip tek başıma oturmak niyetindeydim. Yani seninle beraber olmak istiyordum; biraz dertleşmek, biraz havadan sudan, denizden balıktan konuşmak filan...
Sonra vazgeçtim. Üşüdüm... Hayır havadan değil. Olmadı kalın bir palto giyersin, kafana bir bere takıp kelini korursun...
İçim üşüdü içim...
* * *
Sabahtan beri telefonlar durmadı. TV’ler, radyolar senin için özel program yapıyorlar.
Beni anla...
Hiçbirine çıkmak istemiyorum. Üç yıldır yinelediğim, üç yıldır izleyenlerin ezberlediği lafları sıralamak istemiyorum... Bilmiyorum, belki hatırını kıramayacağım iki arkadaşın, Mirgün’le Ruşen’in NTV’deki programlarına katılırım ama, inan onu bile istemiyorum...
Ayrıca öğleden sonra gazetenin önünde toplanacağız. Seni anacağız... Biliyor musun, yanlış anlamayacaklarına emin olsam oraya bile gitmek istemiyorum.
Beni anla.
İçim üşüyor, içim...
* * *
Ama bu yazdıklarıma bakıp evde pinekleyip durduğumu sanma. Sadece bugün böyleyim. Onun ötesinde günler çok yoğun ve yorucu geçiyor... “Solun merkezini yeniden inşa etmek” diye tanımladığımız bir uğraş için çabalıyor, koşuşturup duruyoruz. Fena gitmiyor. Ama fena halde zor gidiyor...
Biliyor musun o toplantılarda seni andığımız çok oldu. Malum parti kurmaya kalkınca sanki en önemlisi oymuş gibi akla hemen “Başkan kim olsun” sorusu gelir. Geldi de... Toplantıda genç bir kadın arkadaş olanca ciddiyetiyle senin adını söyledi ve olanca samimiyeti ile ekledi: Ne güzel olurdu !..
Herkes bir an sustu kaldı. Herkes birkaç saniye sanki seni başkan yapmışız gibi keyifli bir düşe bıraktı kendini...
Sahi be, ne güzel olurdu? Hemen işin ağırlığını senin sırtına yıkar, kendim İstanbul’da, Kınalıada’da, Marmara Adası'nda tembellik tanrıçasıyla ateşli bir aşk yaşamaya başlar; bana atacağın fırçalara nanik yapardım...
* * *
Şey...
Lafı toparlayamıyorum. Bugün bir sürü şey seni hatırlatıyor ve ben en azından bugün bunu taşıyamıyorum... Bak mesela yine bir yerlerde “Sarı Gelin” çalıyor. Hayır... İstemiyorum...
Beni anla.
İçim üşüyor, içim...
Hoşçakal kardeşim...
Sana yine yazarım....
Sen...
Sen yazmasan da olur...
http://www.t24.com.tr/