Kızılbaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kızılbaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2010

SENEM’İ TANIR MISINIZ?...


SENEM’İ TANIR MISINIZ?...
EvcioğluHaber- 32 yıl sonra Senem Maraş’a gelecek! Sizi de bekliyoruz! Senem’i karşılamaya gelmek istemez misiniz?... diyor.. 32 yıl önce Maraşta yaşananları o çocuk gözüyle yaşayan "SENEM" de anlatarak neler yaşandığının en yalın haliyle ortaya konmasını sağlayan sn; Kemal Bülbül, Maraş'ın unutulmamasına katkı verecek bu bu yazın için dile ve yüreğine sağlık..
O gün yaşananları bu kadar insanı duyarlılıkla ve gerçeklilikle anlatabildiğin için..
Unutmamak, ve unutturmamak için..
Kızılbaşların, tarihler boyu yaşaya geldiği katliamlardan bir sonuç ve bir ders çıkarma zamanıdır.. Tek bir yürek; olma zamanıdır...


resim
Kemal BÜLBÜL
Kar taneleri yere düşmemek istercesine süzülürken havada, zulüm ve katliamın hırıltılı, öfke kusan sesi cami hoparlöründen “Kızılbaşlar camilerimizi bombalıyor! Vurun, öldürün, sağ komayın! Katli vaciptir!” diye bağırıyordu.
Maraş’ın yoksul Kızılbaşlarının gecekondularından başka sığınacak yerleri yoktu! Kapılar günler öncesinden işaretlenmişti. Bu işaret zulüm ve katliamın devlet gözetimindeki damgasıydı. Damgayı kaldırsanız altından devlet çıkardı.
Şehrin giriş çıkışları tutulmuş, cadde ve sokaklarda katliam için hazırlanan caniler kol geziyordu. Sadece ateşli silah taşımıyorlardı. Satır, balta, hançer, kesici ve insan bedenini parçalamak için kullanabilecekleri ne varsa kuşanmışlardı.
Damgalı kapılarını arkadan sıkı sıkı kilitleyen yoksul Kızılbaşların merhametten başka sığınakları kalmamıştı. Ancak merhamet insani bir duyguydu ve öfke nöbetleri geçiren katil sürüsü insani niteliklerini çoktan yitirmişti.
Uğultulu sesler geliyordu belli belirsiz.
“Kızılbaşların evlerini yakın, öldürün, canlı bırakmayın!” Senem’in yüreği yaralı bir kuş gibi çırpınıyordu. Babasına “Kaçalım, gidelim buradan!” dedi.
Babası “Korkma kızım, geçip giderler şimdi. Biz kime ne yapmışız!” dedi titrek ve korkusunu bastırmak isteyen bir sesle.
Senem 15 yaşındaydı. Babası duvar ustası, annesi “evin direğiydi!” kardeşlerinden Ali 12 yaşında, Hüseyin henüz 10 yaşındaydı.
Öfkeli uğultular gittikçe yaklaşıyordu. “Polise, jandarmaya gitsek! Hükümete haber veren yokmola?” diyen ana umutsuzca kocasının korku dolu gözlerine bakarken, isteğinin pek de olabilecek bir şey olmadığını biliyordu içten içe. “Hani ola ki merhamet ederler!...” dedi içinden.
Kapı çalınmaya başladı. Dışarıdaki ses “Aç Hasan emmi, biziz sizi korumaya geldik!” diyordu. İki sokak ötedeki “Reis Ökkeş’in” sesiydi bu.
“Açma baba!” dedi korkudan yerinden fırlayacak gibi bakan gözleriyle Senem. Ali ve Hüseyin analarının kollarına sığınmıştı. Kapıdaki küçük tıkırtılar gittikçe gümbürtüye dönüşüyordu.
“Ne istersiniz?!” dedi baba. “İnsaf, merhamet kalmamış bunlarda. Sizi kurtarmaya geldik Hasan emmi.” Hasan, dönüp eşine, çocuklarına baktı hepsinin yüzünde korkunun kahredici rengi vardı. Kapıyı usulca aralamıştı ki, ilk satırı başına yedi Hasan ve yığıldı kapının arkasına! Çocuklar ve ana feryat figan çığlıklar atarak bağrışmaya başladılar. “Yakın evi, öldürün, kesin!...” diye bağırırken “Reis Ökkeş” elindeki satırı Hasan Usta’nın başına defalarca indirmişti!
Çocuklar ve ana iki göz damın içinde sığınacak yer arasalar da katil sürüsünün satır ve balta darbelerinden kurtulamadılar! Katil sürüsü Senem’e yönelmişti. “Reis Ökkeş, onu bana bırakın ülküdaşlarım!” diyordu salyası akarak. Tartaklamaya, yoksul urbası giysilerini yırtmaya başladılar Senem’in. Senem can havli ile kaçmaya çalışırken, kafasını parçalayan cam kırıklarına aldırmadan attı kendini dışarı! Yamaçtan aşağı yuvarlanan Senem’e pencereden bakan “Reis, kaçamaz nasılsa. Siz para edecek eşyaları alıp evi ateşe verin!” diyordu “Ülküdaşlarına.”
Senem, karın üzerinde yalın ayak koşarken kafasından ve bedeninden ılık ılık sızan kanı ve yaralarının acısını hissetmiyordu!
Maraş’ın kan kokan havasına alaca karanlık çökerken, yaralı, parçalanmış bedenlerin iniltisini “tekbir” sesleri bastırıyordu. Evlerden yükselen “Kurtarın!” çığlığı, göğü saran alevlerden arta kalan insan kokusuna karışıp alaca karanlıkta yitiyordu.
Ardına bakmadan koşan Senem kendini mahallenin sonundaki bahçenin dikenli çitlerinden içeri attı. Silah sesleri, patlamalar, “Kurtaran yok mu?!” ve “tekbir” sesleri geride kalmıştı. Bir süre yüzükoyun yerde kaldı Senem. Göğsü patlarcasına gerilirken, kalbi yerinden çıkacakmış gibi çarpıyordu.
Hava ayaza kesmişti. Devletin “muhterem zevatı” katliamı “Gomisnitlerin üzerine yıkma” planları yaparken “Bunca cesedi nerede saklayacağız?!” telaşına düşmüşlerdi. “Angaraya tekmil veriliyor, asayiş berkemal efendim!” demek ihmal edilmiyordu. “Ülküdaşlar” birbirlerine “Gazan mübarek olsun!” kutlaması yaparken, katliam planı uygulamaya konalı beş gün olmuştu.
“Merhametli devlet” ayaza kesmiş gecede yanmış, parçalanmış Kızılbaş cesetlerini toplarken parçalanmış kadın bedenlerinden düşen ceninleri “Kan kurusu sanıp” geride bırakıyordu!
Yoksulluğun ve kimsesizliğin acısını yüreğine gömüp “Umudumuz” dedikleri “Karaoğlan” Maraş meydanında “Toprak işleyenin, su kullananın!” dediğinde pek de haz etmişlerdi ondan. Oysa orda kalsın “Toprak ve su” can gitmişti” elden de ortalık yerde ne “Karaoğlan” vardı, ne de “Karaoğlan” ile resimleri kartpostallara basılan “Kıbrıs fatihi kahraman Mehmetçik!” Yanmış Kızılbaş evlerinin isli duvarlarında “Kutsal bir hatıra” gibi duran miğferli “Karaoğlan” resimleri “Ülküdaşların” elinde parçalanırken “Gominist” diye avaz avaz bağırmaları ise kara mizahın ta kendisiydi. “Karaoğlan” “Yeni yıl” için altı oklu tebrik kartlarını imzalarken spor salonunda istiflenen Kızılbaş cesetleri sahipsiz kalmıştı! “Bir devlet görevlisinin burnu dahi kanamamış”, “Mukaddes bir gaza için” Maraş’a gelen “Ülküdaşlar vazifelerini yapmanın huzuru içinde” Ocak’ta toplanıp uluma ritüeli ile “Gazalarını” kutlamışlardı.
Senem saatlerce yüzükoyun öylece kaldı. Yaşam ile ölüm arasında bir yerde körpecik yüreği gelgitler yaşıyordu. Başından ve bedeninden sızan kan donmak üzereydi. Ama Senem üşümüyordu! İnleyerek yerden doğrulmaya çalıştı. Her kalkmak istediğinde sendeleyip düşüyordu. Sürünerek bir ağacın gövdesine tutundu ve güçlükle ayağa kalktı. Kana bulanan saçları ve parçalanmış giysileri bedenine yapışıp donmuştu. Gecenin dondurucu ayazını belli belirsiz aydınlatan mehtaba baktı. Haykırmak, bağırıp çığlık atmak istedi ama Senem’in sesi çıkmıyordu! Küçük bir hırıltı boğazında takılıp kaldı. Yutkunmaya çalıştı, yutkunamıyordu! Ellerini bedeninde ve yüzünde gezdirdi!... Sanki bir başka bedene dokunuyor, hiçbir şey hissetmiyordu. Sendeleyerek yürümeye başladı. Yalın ayakları kara batıp çıkıyor ama Senem üşümüyordu!... Senem ayaza kesmiş katliam gecesinin mehtabında yürüdü…
Hasan Usta’nın evine “Hasar tespiti için” gelen devlet görevlileri katliamdan yaralı kurtulan komşuya sordular: “Bu aile kaç kişiydi?” komşu “Ana, baba ile beş.” Dedi. Saydılar yanık cesetlerin sayısı dörttü! Komşu gelip baktı “Senem!...” dedi “Senem yok!” Senem’i katliamdan arta kalan komşuları çok aradı ama bulamadılar!...
32 yıl sonra Senem Maraş’a gelecek! Sizi de bekliyoruz! Senem’i karşılamaya gelmek istemez misiniz?...
Yüreğim gerildi, kasılı kaldı!
Çığlığım havada asılı kaldı!
Seni anlamanın “nasıl?”ı kaldı
Acılar deryası gül yüzlü Senem!
(19 Aralık 2010 Pazar günü Maraş Katliamı’nın 32. yılı nedeniyle Maraş’ta yapacağımız Katliam Dosyaları Açılsın, Darbeciler Yargılansın mitinginde buluşalım!)

Kemal Bülbül - 15 aralık 2010
http://www.pirsultan.net/haber_detay.asp?ID=4070


EvcioğluHaber-18.12.2010

6 Aralık 2010

PSAKD: "İnkılap Kitabevi yetkililerini özür dilemeye çağırıyoruz"


PSAKD: "İnkılap Kitabevi yetkililerini
özür dilemeye çağırıyoruz"

resim

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Av. Fevzi Gümüş, İnkılâp Kitabevi tarafından basılan bir sözlükte yer alan Alevilere yönelik çirkin iftiradan dolayı İnkılap Kitabevi yetkililerini özür dilemeye çağırdı.

İşte o açıklama :


İnkılap Kitabevi yetkililerini özür dilemeye çağırıyoruz

Resuhi Akdikmen'in hazırladığı "Langenscheidt New Standard Dictionary: Turkish-English/English-Turkish" adlı sözlüğün 200. sayfasında "in-cest", "ensest" sözcüğünün Türkçe karşılığı şu şekilde verilmiş: "akraba ile zina, kızılbaşlık".

Resuhi Akdikmen'in sözlüklerinin yayıncısı Langenscheidt Publishers. Sözlükleri Türkiye'de basan ve dağıtan ise İnkılâp Kitabevi. En son yenilenmiş baskısı 15 Haziran 2006'da yapılmış olan sözlük piyasada çokça bulunan ve öğrencilerin de çokça yararlandığı bir kaynak.

Bu kitapta Aleviliğe hakaret ve iftiralarda bulunmuştur. Alevilerle ilgili bu asılsız ve çirkin iftiranın sahiplerini şiddetle kınıyoruz.

Bu sözlükte yer alan ifade de göstermiştir ki, Alevileri aşağılama amaçlı “mum söndü” iftirası, bu toplumun güya eğitimli insanlarının kafasında hala canlılığını korumaktadır. Hatta, bu önyargıları bizzat bu toplumun yazarları, kadıları, şeyhülislamları, yayıncıları üretmekte ya da beslemektedir. İşte örnekleri;

Halit Ziya Uşaklıgil’in "Aşk-ı Memnu" romanı,

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun, "Nur Baba" eseri,

Reşat Nuri Güntekin’in "Balıkesir Muhasebecisi Tanrı Dağı Ziyafeti" adlı eseri;

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ınToraman adlı romanı bu “mum söndü, Kızılbaş” atıflarının yapıldığı eserlerden sadece birkaçıdır.

Çok uzak değil daha yakın bir zamanda 1979 yılında bu ülkede Milli Eğitim Bakanlığı’nın Talim Terbiye Kurulu’ndan onay alan “Felsefeye Giriş” ders kitabında da Alevilerle ilgili aynı iftiralara yer veriliyordu. Daha yakın bir dönemde AKP iktidarı zamanında Milli Eğitim Bakanlığı’nın “100 Temel Eser” serisinde yayımlanan bazı kitaplarda da aynı ifadelerle Aleviler aşağılanmıştır.

Bu iftiranın kaynağındaAlevilerin malı, canı helaldir, katli vaciptir” fermanları yayınlayan Ebu Suud’lar vardır ki, o Ebu Suud, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından Çorum’da yapılan referandum mitinginde yere göğe sığdıramadığı Ebu Suud’dur.

Sözde Alevi Açılımından sorumlu olan Devlet Bakanı Faruk Çelik daha dün Zorunlu din derlerine son verilmesini isteyen Alevilere ‘ne istiyorsunuz dinden, din dersinden’ diye sorarak önyargıları kışkırtmaktadır.

Toplumsal bilinçaltına yerleştirilen Alevilerle ilgili bu önyargılar, bu coğrafyada hala egemenliğini sürdüren Emevi zihniyetinin, zorunlu din derslerinin, Diyanet İşleri Teşkilatı’nın, Alevi Köylerine zorunlu cami uygulamalarının bir ürünüdür.
Siyasal iktidarın, Alevilere yönelik nefret söyleminin iyice azgınlaştığı bir dönemde bu tür ayıplar, Türkiye’de eline, diline, beline sahip ol ilkesinin inancının temeline oturtan milyonlarca insanı incitmektedir.

Herkesi, Alevilerle ilgili daha saygılı bir üslup kullanmaya davet ediyor, bu ve benzeri çirkin iftiraya yer verenleri bir kez daha kınıyoruz.

Buradan İnkılap Kitabevi yetkililerini özür dilemeye çağırıyoruz. Konu hakkında duyarlılık gösterilerek sözlüğün yeni baskısında Alevilere hakaret içeren ifadenin çıkarılmasını talep ediyoruz.

Av. Fevzi Gümüş
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Başkanı"


Alevilere bir hakaret daha...

05.12.2010 10:21:59

4 Ağustos 2010

O GÜN RUHLAR BEDENLERİNE KÜSTÜ


O GÜN RUHLAR BEDENLERİNE KÜSTÜ
Turan ESER Tarih : 25.06.2010

Öğretmenler öğrencilerini getirsin Madımak Utanç Müzesi’ne “Çocuklar dersimiz insanlık ve utanç” diyerek. Kül haline dönmüş, 39 numaralı yanık ayakabının sahibini merak etsinler. Yanık sazın üstüne sinmiş ozanın ten kokusunu hissettirsin çocuklara.


ERTELENMESİN YÜZLEŞME

*****************

Yüzleşmeden ve utanarak yaşamanın ardından tam 6363 gün geçti.

Madımak katliamı yüzleşmek istiyor. Bedenlerine küsmüş ruhları buluşturmak, umursamaz vicdanları titretmek için. İnsanlık Anadoladan vedalaşmasın diye..Bu topraklar Mevlanayı, Hacı Bektaşi Veliyi, Nesimiyi, Pir Sultan Abdalı ve daha nicelerinin insanlık yoluna çerağ olduğuna tanık oldu. Yıl 2010 ve ruh bedene küsmesin...İnsanlık terketmesin bu toprakları..

Madımak katliamında, aklımıza ve yolumuza ÇERAĞ olan 35 canla birlikte çok şey kaybettik.

17 yıl sonra vicdan, Yunus’laşır ve der ki; “gelin tanış olalım”.

İnşa edelim yeniden kardeşliği, müzeye dönüştürelim Madımak otelini.

Şimdi vicdanları aklama zamanı.

Çocuklarını kaybetmiş ruhlara, çocuklarını bahşedelim.

Şimdi ruhumuzu temizlemenin zamanı.

Suç ortaklığının unutulmaz acısını, bunca yıl taşıyan bedene el uzatalım.

Bedeniyle kavgalı ruhu şimdi barıştıralım.

Çünkü Madımak mutsuz ve ruhsuz.

Madımak ruhuyla buluşsun. 35 Fidan dikelim etrafına, 35 resim, 35 hayat, 35 kardeşlik hikayesi…

Müzeleşsin otel, korkmasın bakan göz, insanlığın utancıyla yüzleşmesinden.

Yüzleşsin vicdanlar, ruhumuzu karartan karanlıkla.

Zehirli sis dumanlarının çöktüğü odalarda tükenen nefesleri hissetsin yürekler.

Dolaşsın insanlar müzenin her bir odasını, kendisini Metin Altıok sanarak, Nesimi Çimen’i hissederek. Koray gibi tebessüm ederek.

Öğretmenler öğrencilerini getirsin bu Madımak Utanç Müzesi’ne, “Çocuklar dersimiz insanlık ve utanç” diyerek. Kül haline dönmüş, 39 numaralı yanık ayakabının sahibini merak etsinler.

Yanık sazın üstüne sinmiş ozanın ten kokusunu hissettirsin çocuklara.

Hollandalı Carina Thuijs’ın yarım kalan ‘Türk kadınları’ tezini okusunlar, yanık raflar arasında.

Özellikle 1993 yılında Yavuz Sultan Selim İlköğretim Okulu adıyla Sivas’ta açılan okulun öğrencilerini gezdirelim ilk kez bu müzede.

Alevi çocuklarının her gün atalarının katleden bir padişahın adının verildiği okulda, Alevi olmanın katli vaciplerin adresinde olduğunu öğrensin tarih derslerinde.

40 bin Alevi Kızılbaşı katleden bir Yavuz Sultan Selim’in adının, Madımak katliamının da ne anlama geldiğini öğrensin, zihni teslim alınmış çocuklarımız.

Şimdi bu korkunç dünden ders alma zamanı.

Bugün çocuklara örnek olma zamanı, barışın gündelik hayatımızın bir paçası haline getirme zamanı.

Bir Cuma günü, her bir gözün bakışları altında işlenen kültür ve insan katliamına ve utancına karşı, şimdi Türkiye Sivas, Sivas Türkiye içinde bir vücut olsun, 17 yıl sonra yine bir Cuma günü, Madımak Utanç Müzesi olsun..

Temmuz 2010'da, katliamının on yedinci yıldönümünde, ‘Madımak trajedisini’ insanlık tarihinin sonsuzluğuna kadar “izleyin, düşünün, ibret alın, ders çıkarın” mesajı asılsın, müzenin kapısına.

Bugün Türkiye’nin vicdanı sessiz kalmasın Madımak vahşeti karşısında..

Çünkü güvenimiz köreliyor, vicdanın sessizliği sürdükçe, karabulutların ardındaki kara tarihe.

O gün ruh bedenine küstü.. Şimdi o ruhu bedeniyle buluşturma zamanı..

İşte bu nedenle Aleviler diyor ki, “Kara tarihin, kara tahtasını silmek için, kara tahtanın üstündeki önce okumak ve sonra yazmak lazım.”

Bugün 2 Temmuz 2010 güneş şimdi yiğitliğini göstersin, kovsun karabulutları ülkemizin üzerinden. Şimdi idrak edelim. 35 candan çalınmış ömrü uzatmak için..

17 yıldır aklını kaybetmiş adaletin, aklıyla buluşmasına imkan verelim.

İstismardan ve korkudan uzak bir alanda buluşmak için..

Madımak Oteli Müze olsun, Girişine bir “ayna” koyalım..

Ertelemeden yüzleşmek için....
Sadece vicdani değil, hukuksal zeminde adaleti sağlamak için.



http://www.alevigundem.com/haberdetay.asp?ID=1659