Diyanet İşleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Diyanet İşleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2010

PSAKD: "İnkılap Kitabevi yetkililerini özür dilemeye çağırıyoruz"


PSAKD: "İnkılap Kitabevi yetkililerini
özür dilemeye çağırıyoruz"

resim

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Av. Fevzi Gümüş, İnkılâp Kitabevi tarafından basılan bir sözlükte yer alan Alevilere yönelik çirkin iftiradan dolayı İnkılap Kitabevi yetkililerini özür dilemeye çağırdı.

İşte o açıklama :


İnkılap Kitabevi yetkililerini özür dilemeye çağırıyoruz

Resuhi Akdikmen'in hazırladığı "Langenscheidt New Standard Dictionary: Turkish-English/English-Turkish" adlı sözlüğün 200. sayfasında "in-cest", "ensest" sözcüğünün Türkçe karşılığı şu şekilde verilmiş: "akraba ile zina, kızılbaşlık".

Resuhi Akdikmen'in sözlüklerinin yayıncısı Langenscheidt Publishers. Sözlükleri Türkiye'de basan ve dağıtan ise İnkılâp Kitabevi. En son yenilenmiş baskısı 15 Haziran 2006'da yapılmış olan sözlük piyasada çokça bulunan ve öğrencilerin de çokça yararlandığı bir kaynak.

Bu kitapta Aleviliğe hakaret ve iftiralarda bulunmuştur. Alevilerle ilgili bu asılsız ve çirkin iftiranın sahiplerini şiddetle kınıyoruz.

Bu sözlükte yer alan ifade de göstermiştir ki, Alevileri aşağılama amaçlı “mum söndü” iftirası, bu toplumun güya eğitimli insanlarının kafasında hala canlılığını korumaktadır. Hatta, bu önyargıları bizzat bu toplumun yazarları, kadıları, şeyhülislamları, yayıncıları üretmekte ya da beslemektedir. İşte örnekleri;

Halit Ziya Uşaklıgil’in "Aşk-ı Memnu" romanı,

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun, "Nur Baba" eseri,

Reşat Nuri Güntekin’in "Balıkesir Muhasebecisi Tanrı Dağı Ziyafeti" adlı eseri;

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ınToraman adlı romanı bu “mum söndü, Kızılbaş” atıflarının yapıldığı eserlerden sadece birkaçıdır.

Çok uzak değil daha yakın bir zamanda 1979 yılında bu ülkede Milli Eğitim Bakanlığı’nın Talim Terbiye Kurulu’ndan onay alan “Felsefeye Giriş” ders kitabında da Alevilerle ilgili aynı iftiralara yer veriliyordu. Daha yakın bir dönemde AKP iktidarı zamanında Milli Eğitim Bakanlığı’nın “100 Temel Eser” serisinde yayımlanan bazı kitaplarda da aynı ifadelerle Aleviler aşağılanmıştır.

Bu iftiranın kaynağındaAlevilerin malı, canı helaldir, katli vaciptir” fermanları yayınlayan Ebu Suud’lar vardır ki, o Ebu Suud, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından Çorum’da yapılan referandum mitinginde yere göğe sığdıramadığı Ebu Suud’dur.

Sözde Alevi Açılımından sorumlu olan Devlet Bakanı Faruk Çelik daha dün Zorunlu din derlerine son verilmesini isteyen Alevilere ‘ne istiyorsunuz dinden, din dersinden’ diye sorarak önyargıları kışkırtmaktadır.

Toplumsal bilinçaltına yerleştirilen Alevilerle ilgili bu önyargılar, bu coğrafyada hala egemenliğini sürdüren Emevi zihniyetinin, zorunlu din derslerinin, Diyanet İşleri Teşkilatı’nın, Alevi Köylerine zorunlu cami uygulamalarının bir ürünüdür.
Siyasal iktidarın, Alevilere yönelik nefret söyleminin iyice azgınlaştığı bir dönemde bu tür ayıplar, Türkiye’de eline, diline, beline sahip ol ilkesinin inancının temeline oturtan milyonlarca insanı incitmektedir.

Herkesi, Alevilerle ilgili daha saygılı bir üslup kullanmaya davet ediyor, bu ve benzeri çirkin iftiraya yer verenleri bir kez daha kınıyoruz.

Buradan İnkılap Kitabevi yetkililerini özür dilemeye çağırıyoruz. Konu hakkında duyarlılık gösterilerek sözlüğün yeni baskısında Alevilere hakaret içeren ifadenin çıkarılmasını talep ediyoruz.

Av. Fevzi Gümüş
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Başkanı"


Alevilere bir hakaret daha...

05.12.2010 10:21:59

5 Aralık 2010

Alevileri özgür bırakın

Alevileri özgür bırakın

[M12.jpg]
2009 1 Mayıs Kutlamalarından fotoğraf

EvcioğluHaber-
Alevilerin sorunları ve çözüm önerileri başlığıyla, 04 Aralık cumartesi günü düzenleneceği daha önce duyurulan senpozyum; EDP Genel Başkanı Sn; Ziya HALİS'ın açılış konuşmasıyla yapıldı..
Çok sayıda konuk, konuşmacı ve çeşitli Alevi örgütlerinden bir çok yönetici ve temsilcilerin katılımıyla gerçekleştirililen sempozyum sonuç bildirisiyle sona erdi..
05.12.2010

4 Aralık’ta Mecidiyeköy Kültür Merkezi’nde düzenlenen sempozyumda ALEVİLERİN SORUNLARI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİtartışıldı.

Konuklar arasında İstanbul Milletvekili Ufuk Uras, TTB Genel Başkanı Gencay Gürsoy, Emekli Büyükelçi Akın Özer, Dünya Ehl-i Beyt Vakfı Genel Başkanı Fermani Altun, BDP MYK Üyesi Ömer Ağın, Babamansur Ocağı’ndan Ali Yıldırım, PSAKD GYK Üyesi İshak Kocabıyık, Alevi Bektaşi Federasyonu GYK Üyesi Oktay Kandemir, Prof. Dr. Murat Güvenç, HAKPAR İl Başkanı M. Ali Erdoğan, Sosyal-İş Genel Başkanı Metin Ebetürk, Hubyar Eğitim Vakfı Genel Sekreteri Halil Bakan, Koçgiri Platformu Sözcüleri Ferhat Aktaş ve Musa Kegin, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Okmeydanı Cemevi’nden Kamil Aykanat, Eski KESK Genel Başkanı Sami Evren ve Yönetim Kurulu Üyesi Adnan Gölpunar, Eğitim-Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç, Tarihçi Yazar Faik Bulut da yer aldı.

Yoğun ve ilgili bir topluluğun takip ettiği sempozyum EDP Genel Başkanı Ziya Halis'in konuşmasıyla açıldı.

ALEVİLER BİRİKMİŞ KORKULARINDAN KURTULMALIDIR

Açılış konuşmasında sempozyum düzenleyicisi olarak konukları selamlayan EDP Genel Başkanı Ziya Halis, “Aleviler, bütün katliam ve asimilasyoncu politikalara rağmen, direnerek bugüne kadar gelmeyi başarabilmişlerdir. Bütün mesele bundan sonraki süreci doğru değerlendirip mücadelelerini doğru yönetmeleridir. Artık dünya 500 yıl önceki dünya değildir. Sorunları yüzyıllar önce yaşanan olayların korkuları ile yaşayarak bunları çözmemiz olanaklı değildir. Kanaatimce Aleviler birikmiş korkularından kurtulmalıdır. Özgüvenle ülkenin siyasal ve sosyal yaşamına müdahale etmeyi göze almalıdırlar. Dünyanın, Türkiye’nin daha doğrusu herkesin ve her şeyin değiştiğini ve değişebileceğini düşünmeli ve hesaba katmalıdırlar.” dedi.

Halis, “Diyanet kurumunu devletin asimilasyon aygıtı olarak kuranları, zorunlu din derslerini yaptıkları Anayasalara koyanları ve Alevilerin tüm bunlara haklı itirazlarına karşı sesiz kalanları Alevilerin dostu olarak düşünmek tam bir ham hayaldir.” vurgusunu yaptı.

“MAHALLE İMAMLIĞI” DİNİN TOPLUMSAL HAYATA MÜDAHALESİDİR

Diyanet İşleri Kurumu tarafından yeni uygulamaya başlanan “Mahalle İmamlığı” kararı AKP iktidarının niyetini gösterdiğini söyleyen Ziya Halis, “Mahalle İmamlığı’ uygulamasına dinin doğrudan toplumsal hayata müdahalesi olarak değerlendirmekte ve karşı çıkmaktayız.” dedi.

TİCARETİN DE POLİTİKANIN DA YAPILACAĞI YERLER VE ADRESLER BELLİDİR

“Alevi dernek, vakıf ve kuruluşlarının yöneticilerine ve kanaat önderlerine de bu vesile ile seslenmek istiyorum” diyen Ziya Halis, “Birçok değerli dernek ve vakıf yöneticilerini tenzih ederek ifade etmek istiyorum ki; Alevilere iyilik etmek istiyorsanız, onları özgür bırakınız ve onları demokratik ve gerçekten laik bir cumhuriyet için mücadele etmeleri konusunda teşvik ediniz. Birçok önemli inanç önderi ve şahsiyetleri adına kurulan ve temel hedefleri onların felsefelerinin toplumumuzca anlaşılması için faaliyet göstermek olan bu platformların, ticari ve politik çıkarlara alet edilmesine müsaade etmeyiniz. Alevi kitlesinin bu konularda ne kadar hassas ve rahatsız olduğunu unutmayız. Ticaretin de politikanın da yapılacağı yerler ve adresler bellidir. Bu konuda dikkatli olmayanların bunun bedelini ödemeye mahkum olacaklarından hiçbir şekilde kuşku duymuyorum.” dedi.

DENİZE DÜŞEN YILANA SARILMASIN

Ziya Halis, “Diğer inanç grupları ile barışık ve diyalog içinde olmadan Alevi toplumunun sorunlarına demokratik çözümler bulamazsınız. Denize düşen yılana sarılır anlayışı bizim için kurtuluş olamaz.” dedi.

DİĞER MAĞDUR VE DIŞLANAN KESİMLERLE BİRLİKTE MÜCADELE ETMEDİKÇE ÖZGÜRLEŞME MÜMKÜN OLMAZ

“Sevgili Canlar”, diyerek Aleviler’e seslenen Ziya Halis, “Sizler gerçek bir demokrasinin inşasında, demokratik ve laik bir cumhuriyetin yaratılmasında en önemli toplumsal dinamiklerden birisiniz. Kendi inancınızla bu ülkede 1. sınıf vatandaş olarak yaşamak sizin en doğal hakkınızdır. Bu hakkı elde etmeniz için bütün mağdur ve dışlanan kesimlerle birlikte mücadele etmek gerektiğini unutmayınız. Eşit yurttaşlık taleplerinizin ve özgürlük sorununuzun aslında bir sistem sorunu olduğunu; dolayısıyla sistemin diğer mağdur ve dışlanan kesimleriyle birlikte mücadele etmedikçe gerçek bir Alevi özgürleşmesinin mümkün olmadığını unutmayınız." diyerek sözlerini tamamladı.

Sempozyum, program çerçevesinde sunulan tebliğler ve konuşmalarla devam etti. Düzenlenen dört oturum akşam 19.00'da sona erdi. Dokuz saat boyunca Alevilerin Sorunları tüm yönleriyle ele alındı ve katılımcılar salondan memnuniyetle ayrıldı.

edp.org.tr

EDP; ALEVİLERİN SORUNLARI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ SEMPOZYUMU

EvcioğluHaber-05.12.2010

23 Temmuz 2010

"REFERANDUM" NEDEN BOYKOT EDİLMELİ


"REFERANDUM" NEDEN BOYKOT EDİLMELİ..!


EvcioğluHaber-
Anayasa değişikliği ilie ilgili; aşağıda okuyacağınız, sadece bir Evet yada Hayır seçeneği değildir.. Aynı zamanda, evrensel hukukta yer alan ve bizim anayasamaızda da yer alarak bu ülkede yaşayan her yurtdaş için vazgeçilmez bir hak olan Yurttaşlık hakkını içine alan bir Anayasa için olması gerekli İnsan hakları anlatımıdır. Ya gerçekten bir hak vardır, veya varmış gibi olmaz..! Yoktur...
Sn; Av. Ali Ersin Gür ve Özgür Martin tarafından kaleme alınan ve neden evet yada hayır diyeceğiz; yada katılmayarak boykot edeceğiz..

İşte bu yazıda ...

23.07.2010


NEDEN BOYKOT?

Halen yürürlükte olan 82 Anayasası, gerek hazırlanışı ve halk oyuna sunuluşu, gerekse de içerik ve üslubuyla daha ilk günden itibaren devrimci, demokrat ve yurtseverlerin eleştirilerine maruz kalmıştır. 82 Anayasasını eleştiren güçlerin, zayıf, cılız ve dağınıklığı nedeniyle ne yazık ki ülkemiz 28 yıldır bu darbe anayasası ile yönetilmekte ve hukuk sistemimiz de doğal olarak buna göre biçimlendirilmektedir.

Darbe anayasası 28 yılda 16 kez değişikliğe uğramış olsa de darbeci ruhunu muhafaza etmeye devam etmektedir. Son zamanlarda toplumun büyük çoğunluğunca; mevcut anayasa yerine yeni bir sivil ve demokratik anayasa hazırlanması talebi dillendirilmekte ve bunun için toplumsal baskı yükselme eğilimindeyken, AKP hükümeti bir manevra ile mevcut anayasada kısmi değişiklikler yapma yoluna gitmiştir.

Değişikliğin hazırlanışındaki antidemokratik yöntemi bir kenara bırakırsak; AKP bu manevrasıyla bir taşla iki kuş birden vurmayı planlamaktadır.

Birincisi, toplumun yeni bir sivil ve demokratik anayasa talebini zayıflatarak ertelemek ve darbe anayasasının ömrünü biraz daha uzatarak halk karşıtı saltanatlarına devam etmek.

İkincisi ise AKP Hükümeti bu değişiklikleri yaparken öylesine kurnazca ve sinsi davranmıştır ki yarattığı illüzyonik atmosferle kendi iktidarını pekiştirme amaçlı düzenlemeleri bile halk yararınaymış gibi göstermeyi becermiş ve bir çok “aydın ve solcu” insanımız tuzağa düşerek bu oyuna gelmişlerdir.

A-USULE İLİŞKİN İTİRAZLARIMIZ:

1-Öncelikle şunu belirtelim ki AKP Hükümeti, bu anayasa değişikliği paketini hazırlarken; Meclisteki çoğunluğuna güvenerek kendi dışındaki siyasi partiler, üniversiteler, yerel yönetimler, sendika ve dernekler vs. gibi kurumların düşüncelerine başvurmayı aklından bile geçirmemiştir. Böylece AKP Hükümeti kendi anayasa paketini hazırlamış ve parmak çoğunluğuyla da meclisten geçirmiştir.

2-Anayasada yer almasına gerek olmadan da devletin görevleri arasında olan birtakım hususların (çocukların, yaşlıların, özörlülerin vs. korunması gibi) göz boyamak amaçlı olarak pakette yer almasının hiçbir pratik yararı yoktur.

3-Daha önce uluslar arası sözleşmeler ve AİHM kararları gereğince zaten hukukumuza girmiş ve epey zamandır fiilen uygulanmakta olan kimi hususların Anayasa Paketinde yer alması da yeni bir kazanımmış gibi gösterilerek halk aldatılmaya çalışılmaktadır. Uyarı ve kınama cezalarına karşı yargı yoluna gidilmesi gibi vs.

4-Toplumun asıl ihtiyaç duyduğu şey, darbe anayasasını yamalayarak ömrünü uzatmak değil; tamamen yeni, insan haklarına saygılı, eşitlikçi, özgürlükçü, sivil ve demokratik bir anayasa hazırlamaktır. AKP Hükümeti halkın bu haklı talebini “külleme” yoluna gitmiştir.

B-ESASE İLİŞKİN İTİRAZLARIMIZ

1-Bize göre doğru olanı, darbe anayasası yerine yukarıda da belirttiğimiz gibi tamamen yeni bir sivil ve demokratik anayasa hazırlama olmalıdır. Şayet kısmi değişiklikler yapılacaksa öncelikle ilk günden beri toplumun büyük bir kesiminin itirazlarına maruz kalan maddelerin kaldırılması veya değiştirilmesi gerekir. Örneğin 1982 Anayasası ile oluşturulan bazı kurumların YÖK, (m.131) MGK (m.118), Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (m.159), Din eğitiminin zorunlu olması (m.24), Diyanet işleri Başkanlığı m.(136) vs. gibi maddelerin kaldırılması ve bu kurumların feshi gerekirken bunlara dokunulmamıştır. Bu durumun demokratik bir hukuk devleti anlayışına ters düştüğü inancındayız.

Öte yandan yasa ile düzenlenmesi gereken kimi hususların anayasa ile düzenlenmesi de doğru bir yöntem değildir. Ör. Yakalama ve tutuklama sebepleri, gözaltı süreleri (m.19), süreli ve süresiz yayının toplatılması (m.28), sporun geliştirilmesi (m.59), mal bildirimi (m.71) gibi. Bu maddelerin de tamamen kaldırılması gerekirken bunlara da dokunulmamıştır.

2-Bir hukuk devletinde idarenin her türlü işleminin yargı denetimine tabi olması gerekirken, ufak makyajlarla konu geçiştirilmiştir. Örneğin HSYK ve YAŞ kararlarının tamamına karşı yargı yoluna gitme yolu açılmamıştır.

3-Askeri yargı –genel yargı ikilemi varlığını sürdürmektedir. Oysaki tüm vatandaşların yasa önünde eşit olduğunu savunuyorsak askeri yargı-sivil yargı ikilemine son vererek herkesin aynı koşullarda normal mahkemelerde yargılanmalarının önü açılması gerekirken bu da yapılmamıştır.

4-Her ikisi de darbe ürünü olan HSYK ile Anayasa Mahkemesi’ni kaldırmak yerine üye sayısında artışa gitme yolu ile bu kurumları “demokratikleştirdikleri” aldatmacasını halka yutturmaya çalışmaktadırlar.

5-AKP Hükümeti, YÖK’te sağladığı hakimiyetinin benzerini yargı üzerinde de kurmaya çalışarak kendi iktidarını pekiştirmeye çalışmaktadır. YÖK vasıtasıyla, 31 oy alan kişi yerine, kendisinden başka sadece 1 kişinin oyunu alan bir zatı muhteremi üniversiteye rektör olarak atadıklarını hepimiz biliyoruz. Bu zihniyetin benzer uygulamaları hukuk alanında da yaşama geçirdiğini düşünebiliyor musunuz?

6-Darbe sonrası koşullarda hazırlanmış olan 12 Eylül Anayasasının en önemli özelliklerinden biri de güçler ayrılığının yürütme lehine bozulacak şekilde düzenlemesidir. AKP Hükümeti bu son anayasa değişikliği paketi ile bu olumsuz durumu daha da ağırlaştırmaktadır.

7-Türkiye koşullarına daha uygun olan “Anayasal vatandaşlık” yerine ulus temelli vatandaşlık muhafaza edilerek somut verili durum ve bazı gerçekler yok sa

C-NEDEN BOYKOT?

Bugün egemen bloğun kendi içinde ikiye bölünerek aralarında bir iktidar kavgasına giriştiklerini politik öngörü ve sezişe sahip herkes tarafından görülmektedir.
Bu bloğun bir kanadını “ılımlı İslam” diğer kanadını ise “Ergenekon” oluşturmaktadır. Mevcut anayasa paketi, bu iki güç arasında devam etmekte olan rekabettin ürünüdür. Bu rekabette hangi taraf baskın gelirse gelsin her iki durumda da sosyalistler ve emekçiler ile yoksul halk yığınları her halükarda kaybeden olacaktır.

Böylesi bir durumda sosyalistler, emekçiler ve yoksul halk kesimleri bu taraflardan birisinin peşine takılmak yerine, kendi seçeneğini oluşturmalı ve kendisine “yeni bir yol” açmalıdır. Bu yüzden de ılımlı islama da ergenekona da hayır deyip kendi talebini dillendirmelidir.

Darbe ürünü 82 Anayasasına karşı AKP değişikliğine “evet” diyerek ılımlı islamla birlikte yürümek ne kadar yanlışsa, bu değişikliği reddederek “hayır” deyip 82 anayasasını savunup Ergenekoncuların safında yer almak da bir o kadar yanlıştır.
Doğru tavır, egemen bloğun her iki kanadını reddederek “boykot” seçeneği ile birlikte bu süreci YENİ VE SİVİL BİR ANAYASA TALEBİ için kampanyaya dönüştürmek olmalıdır.

Özgür MARTİN-İZMİR........................... Av.Ali Ersin GÜR-ANKARA


6 Mart 2010

BU RAKKAMLARA DİKKAT!!!! BU GÜN NEDEN BU HALDEYİZİN CEVABI


BU RAKKAMLARA DİKKAT!!!!

BU GÜN NEDEN BU HALDEYİZİN CEVABI.!

NTV'deki 'Neden' programında 'Aleviler ve Siyaset'i tartışıldı.
Açılışta Alevi-Bektaşi Federasyonu Genel Sekreteri Turan Eser'e soruldu:

* * * Neden her seçim öncesi 'Sünniler ve Siyaset' değil de 'Aleviler ve Siyaset' tartışılır....?'

Eser, rakamlarla yanıtladı bu soruyu...
Verdiği rakamlar, tartışmaya yer bırakmayacak kadar net bir tablo sergiliyordu. Bu rakamları yorumsuz olarak sizlerle paylaşmak istiyorum:

***Türkiye'de kaç okul var ?........... ........67. 000

***Kaç hastane var ?........... ........1. 220

***Kaç sağlık ocağı var ?........... ......... 6.300

***Peki kaç cami var ?........... ......... .85.000

Her 60 bin kişiye 1 hastane düşerken, 350 kişiye 1 cami düşüyor.

***Peki, kaç kilise var ?........... ......... .270

***Kaç cemevi var ?........... ......... .100

***Türkiye'de kaç doktor var ?........... ......... .77.000

***Peki, kaç din görevlisi var ?........... ......... .90.000

Türkiye'de her 900 kişiye bir doktor düşerken,
her 780 kişiye bir din görevlisi düşüyor.

Eğitim-Sen'e göre Türkiye'nin 200 bin öğretmen açığı var.

***Türkiye'de kaç kütüphane var?........ ......... ......1.435

***Almanya'da kaç kütüphane var?........ ......... .....11.000

***Türkiye'nin kaç kentinde devlet tiyatrosu var ?......13

*** Kaç kentte kuran kursu var?........ ......... .......81

***Bu kursların toplam sayısı kaç ?........... ......... ......3.852

***Türkiye'de 1 opera derneği var, 11 bale, 10 heykel, 18 resim, 18 sinema, 38 tiyatro derneği var.

***Peki, kaç tane 'cami yaptırma derneği' var ?........35. 000

***İçişleri Bakanlığı'nın bütçesi ne kadar ?........... ....783 trilyon

***Ulaştırma Bakanlığı'nın ?........... ........678 trilyon

***Bayındırlık ve İskân Bakanlığı'nın ?........... ...677 trilyon..

***Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın ?........... .......632 trilyon...

***Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın ?........... ........280 trilyon..

***Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın ?...249 trilyon...

***Çevre ve Orman Bakanlığı'nın ?........... ........404 trilyon...

***Sadece Sünnileri temsileden;
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bütçesi nekadar ?........1.3 katrilyon...
8 bakanlığın bütçesi kadar...

22 üniversitenin toplam bütçesine denk...

***Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinin yıldan yıla büyümesine bakalım:

1997'de 66 trilyon.

1998'de 119...

1999'da 180...

2000'de 270...

2001'de 302....

2002'de 553...
*****************************
2003'te 771...

2004'te 1 katrilyon...

2005'te 1 katrilyon...

2006'da 1,3 katrilyon...

2007'de 2,7 katrilyon...
*********
2008'de 3.0 milyar dolar
2009'de 3,5 milyar dolar

Bir ülke; Diyanet'e, bütün üniversitelerine ayırdığı bütçe kadar pay ayırıyor, bunu son bir yılda ikiye katlıyorsa,?
Doktordan, öğretmenden fazla imam yetiştiriyorsa?
Hastane değil, cami yaptırıyor, kütüphaneden çok Kuran kursu açıyorsa?
O ülkenin durup bir daha düşünmesi gerekmez mi?


Not: Yukarıdaki rakamlara bakarken 2003 den sonraki rakamlara ayrıca bir daha bakmak gerekir. Her yıl iki katına çıkarılmış.
Neden?

"

18 Şubat 2010

Ahmet İnsel 'Yeni Sol'u anlatıyor "bölüm iki"


Ahmet İnsel 'Yeni Sol'u anlatıyor:
Türkiye'de sosyalistlerin klasik iddialarının çoğu zaten milliyetçilere özgündür”

http://media3.ntvmsnbc.com/j/NTVMSNBC/Components/ArtAndPhoto-Fronts/Sections-StoryLevel/T%C3%BCrkiye/T%C3%BCrkiye%20Genel/090601-Ahmet-%C4%B0nsel-VM.widec.jpg

18/02/2010 07:54

Yeni Sol Parti girişimi Merkezi Temas Heyeti üyesi ve Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet İnsel'le konuşmamıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bugünkü konularımız tabiri caizse solun 'uhrevi' meseleleriyle daha fazla ilgili. Sovyetlerin çöküşünden sonra sosyalistlerden sosyal demokratlara 'doğru' bilinen birçok kavram daha fazla tartışmalı hale geldi, 60'larda Avrupa'da ortaya çıkan 'özgürlükçü sol' akımın eleştirileri ve önerileri ise kendine daha fazla yer bulmaya başladı. İnsel, Yeni Sol'un emek-sermaye çatışmasına, özelleştirmeye, devrime, demokrasiye, din ve laikliğe, emperyalizme nasıl baktığını anlatıyor

GÖKHAN KAYA (Arşivi)


* “TEKEL işçileri önemli bir şey; eşit pazarlık gücü talep ediyorlar."
*“Sistematik olarak özelleştirmeler iyidir ya da kötüdür tavrı bağnazlıktan başka bir şey değildir.”
*”Yeni Sol, Türkiye’de iktidara gelirse NATO çerçevesini değerlendirecektir.”
*”Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur paranoyasını kıracak bir perspektiftir AB üyeliği.”
*”Bizim laiklik anlayışımız, devletin din alanından bütünüyle çekilmesidir. Ne zorunlu din eğitimi, ne devlet politikası olarak Diyanet İşleri Başkanlığı kesinlikle söz konusu olamaz.”
*”Türkiye’de sosyalist hareketin klasik iddiaları olarak sıralanan şeylerin çoğu zaten sosyalistlere değil milliyetçilere özgü. Bu anlamda milliyetçilikten koptuğumuzu söyleyebiliriz.”
*”Ekim devrimi, Çin devrimi gibi devrimler bize bir radikal kopuş ile iktidara gelmenin, çoğunluğun rızası olmadan iktidara gelmenin, dar bir kadronun tahakküm arzusuna yol açtığını gösterdi.

Radikal solda 90’lardan sonra emek/sermaye çelişkisini öne çıkaran, kimlik sorunlarının eklemlendiği programlar tartışılıyordu, Yeni Sol’da böyle bir şema yok sanırım.

Emek-sermaye çatışması toplumdaki çatışmalardan önemli bir tanesidir, ama tüm çatışmaların anası değildir. Solun geleneksel olarak kolaya kaçarak yaptığı şey toplumdaki tüm çatışmaları emek-sermaye çatışmasının bir türevi olarak ele almaktı. Ama öyle bir şey yok, o durumda işçilerin büyük bir çoğunluğunun sermayenin yanında yer alan AKP’ye oy vermesini izah edemiyoruz. Dolayısıyla başka motivasyonlar ve çatışmalar da var. Kimlikler çatışması emek sermaye çatışmasına indirgenmeden de var olabilir.
Örneğin bugün TEKEL işçileri ile ilgili Yeni Sol’un tavrı açıktır. TEKEL işçileri neyi talep ediyorlar? Sadece ücret değil, sendika başkanın üzerinde durduğu konu Yeni Sol için önemlidir. Kumlu, “Hükümet birçok taviz verdi diyor. Ama 4-C’lilerin sendikalı olmasına izin vermiyor” . İşte tam da bu önemlidir. Bize göre işçilerin esas mücadelesi emek piyasasında işverinin karşısında örgütlü bir biçimde yer alabilme mücadelesidir. Burada eşitliği ancak böyle sağlayabiliriz. İşveren ile işçi arasındaki o yapısal eşitsizlik; biri mülklü diğeri mülksüz. Liberal model iki taraf eşit, aralarında sözleşme yapılacak diyor. Biz de diyoruz ki: hayır, işverenle işçi arasındaki çıplak ilişki eşit değildir. Örgütlü işçilerle işveren arasında kısmi biçimde bir eşitlik ilişkisi kurulabilir. Bu anlamda TEKEL işçileri önemli bir şey; eşit pazarlık gücü talep ediyorlar.

Yeni Sol özelleştirmeleri savunuyor mu? TEKEL özelleştirmesi karşınıza gelse ne yapardınız?

Sistematik olarak özelleştirmeler iyidir ya da kötüdür tavrı bağnazlıktan başka bir şey değildir. Kamu hizmetinin toplumun yararına olan alanlarda yoğunlaşmasını sağlamamız lazım. Örneğin devletin sigara ve alkollü içki üretmesi, ayakkabı üretmesi belki 1930’larda yararlıydı ama bugünün Türkiye’sinde bunun büyük bir yararı olduğu kanaatinde değiliz. Kamunun bedava ve kaliteli eğitim, sağlık, taşıma hizmeti üretmesi gerekir, bu alanlarda özelleştirmelere karşıyız. Kamu bu alanlarda bedava ve iyi hizmet vermelidir. Barınma hakkının güvence altına alınmasına yönelik, piyasanın bu alandaki yönlendiriciliğini kıran girişimlerde bulunmalıdır.
Eğitim bedava diyerek kalitesiz hizmet verip parası olanların ise özel okullarda kaliteli hizmet almasına olanak tanıdığınız zaman da bir eşitsizlik yaratırsınız. Dolayısıyla sorun sadece özelleştirme değil. O hizmetler nitelikli bir şekilde yoksullara, mülksüzlere ulaşıyor mu, buna da bakmamız gerekiyor.

‘Piyasayı kuşatmak’ ne demek?

Piyasa aktörlerinin faaliyetlerine bir sınır getirmektir. Asgari ücret uygulaması örneğin piyasa ekonomisine belli bir ücret seviyesinin altında insan çalıştıramazsın kuralını getirir. Belli alanlarda üretim yapılmasını istemiyoruz demektir. Örneğin nükleer enerjiye karşıysak piyasa ekonomisinin kendiliğinden buraya yönelmesini engelleyebiliriz. İşletmelerin istediği gibi çevreyi kirletmesine karşı çıkabiliriz. Mali piyasaların hareketlerini sınırlayabiliriz, Bugün dikkat ederseniz ABD’de Obama hükümeti bankaların boyutlarını sınırlamayı tasarlıyor. Dolayısıyla piyasayı kuşatmak topluma zarar vereceği alanlarda piyasaya kısıtlamalar getirmektir. Bazı alanlara piyasa ekonomisinin girmesini engellemektir. Örneğin ben bireysel emeklilik sisteminin özendirilmesine karşıyım çünkü emeklilik hakkının mali piyasaların çalkantılarına tabi olmasını çok tehlikeli buluyorum.
Sağlıkta piyasa ilişkilerinin girmesini engellemektir. Bir dizi toplumsal hak alanına piyasa ilişkilerinin girmesini engellemektir. Piyasa ilişkilerinin tekelleşmesini engellemektir.
Bölgesel olarak tekel konumunda, eğer o şirketin fiyat politikasını serbest bırakırsanız tüketicileri bütünüyle o şirketin eline teslim etmiş olursunuz. Bu tür şebeke ekonomilerinde özelleştirmelerin son derece dikkatli yapılması, çok detaylı ve ağır kamu hizmeti yükümlülükleri taşıması gerekir. Bunlara bakınca elektrik, su, gaz dağıtımı gibi şebeke ekonomilerinde özelleştirme yerine yerel yönetimlerin ortak katıldığı şirketler, güçlü şeffaflık koşulları eşliğinde toplu yarar açısından daha uygun olabilir.
Dünyada da Yeni Sol’un önemli taleplerinden birisi uluslararası spekülatif sermaye hareketlerinin sınırlanmasıdır. Bu amaçla Tobin vergisi denilen bir vergi öneriyor neoliberal küreselleşme karşıtı hareketler.

Anladığım kadarıyla neoliberal politikalara karşısınız, ama Yeni Sol AB’ye girişi savunuyor, bugün AB’yi neoliberal politikalar şekillendirmiyor mu?

AB içinde liberal politikaları savunanlar ilanihayet çoğunluk olacak diye bir şey yok. AB’nin değişmesi ve başka yöne gitmesi de söz konusu olabilir. AB’nin Türkiye’ye getireceği katkılar kadar Türkiye’nin de AB’nin değişmesine katkıda bulunacağına inanıyoruz. AB’nin ciddi bir kimlikler sorunu yaşadığını görüyoruz. AB neoliberal politikalar için değil, Avrupa’ya savaşın gelmemesi için inşa edildi. Türkiye’nin girmesiyle AB’ye yeni bir barış dinamiği geleceği kanaatindeyiz.
Ayrıca şunu kabul etmek gerekir ki, Türkiye’de neoliberal partiler iktidara geldiğinde ülkeden kaçmıyoruz. Burada mücadele ediyoruz. AB içinde de bu mücadeleye devam etmemiz gerekir. İçimize kapanarak, biz bize benzeriz fetişizmini körükleyerek, Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur paranoyasını kıracak bir perspektiftir AB üyeliği.

AB’nin oluşumu ve Türkiye’nin girişini döndürülemez bir süreç olarak mı görüyorsunuz?
Yüzde yüz AB’ye gireceğimiz kanaatinde değilim Avrupa içindeki direnç ve içerideki laikçi-milliyetçi-muhafazakar koalisyon Türkiye’nin üyelik macerasına son verebilir. Ayrıca AB üyeliği konusunda yaşanabilecek bir hayal kırıklığı, bir tür onur kırılması ve milliyetçi-şoven bir tepki de yaratabilir.

Yeni Sol’un program metninde radikal solun klasik talepleri: NATO’dan çıkmak, IMF ile ilişkileri kesmek, ABD üslerini kaldırmak yok, daha çok küreselleşme kavramı kullanılıyor, sizce emperyalizm dönemi sona mı erdi?


Hayır, sadece gerçekçi olmamız gerekir, bunlarla mücadele etmek imkanlarımız nispetindedir. Yeni Sol, Türkiye’de iktidara gelirse NATO çerçevesini değerlendirecektir. NATO’dan bağımsız olarak, kendi toplumumuzun barış, demokrasi ve özgürlük isteklerine uymayan taleplere yönelik tavrımızı gösteririz, karşı koyarız. Nasıl 2003’te bugün Yeni Sol’un içerisinde yer alan insanlar Irak tezkeresine karşı koyduysa bugün de Afganistan’a asker gönderme talebine karşı tavır alırız. IMF ile ilgili olarak ise zaten bugün hükümetin de IMF ile ilişkileri askıda. Bu yüzden de slogancı solun elinden bir silah alındı. Biz esas olarak IMF ile anlaşma yapmayacak durumda olmak istiyoruz, esas sorun odur. Sorumsuz kamu harcamaları yapmak, büyük bir borçlanmaya giderek dış mali müdahaleye muhtaç kalmadan bir iktisat politikası götürmektir esas sorun.

‘Üniversitelerde başörtüsüne özgürlük’ var programınızda, Diyanet kaldırılmalı mı?

Diyanet en azından bugünkü görev tanımıyla devam etmemeli. Ama aramızda bazıları kaldırılmalı da diyor. Sizce Türkiye’de devletin dini kontrol etmediği bir laiklik mümkün mü, Sivas’ı da hatırlarsak?
Evet ama Sivas devletin laikliği kontrol ettiği koşullarda yapıldı. İktidarda DYP-SHP koalisyonu vardı. Şöyle soralım: devletin bu kontrolüne rağmen Sivas, Maraş, Çorum katliamları oldu, geçenlerde Romanlar Selendi’den sürüldüler. Dolayısıyla devletin dini kontrol etmesi bunları engellemiyor. Esas bunları engellemek için tüm inançlara eşit mesafede olan bir devletin müdahalesi gerekiyor.
Peki nasıl bir laiklik?
Laiklik devletle din işlerinin ayrılmasıdır. Bu Osmanlı-Türkiye Sünni devlet geleneğinin hiç bilmediği bir şey. Laiklikte devlet din alanına girmez, girdiği andan itibaren devlet taraftır. Dolayısıyla bizim laiklik anlayışımız, devletin din alanından bütünüyle çekilmesidir. Ne zorunlu din eğitimi, ne devlet politikası olarak Diyanet İşleri Başkanlığı kesinlikle söz konusu olamaz. İçişleri Bakanlığı içinde din hizmetlerinin verilmesiyle ilgili düzenleyici bir kurum olabilir, Diyanet dini doktrinin üretilmesi kurumudur. Ali Bardakoğlu “Akşamları televizyon seyretmeyin, Kur’an okuyun” diyor. Kendi işini yapıyor, bu açıdan yanlış yapmıyor. Ama laik olduğu iddia edilen bir devletin, Başbakanlığa bağlı, özerk bütçesi olan, müsteşarlık konumunda bir kurumu “Kur’an okun” diyor, Müslüman olmayanlara “İncil veya Tevrat” okuyun demiyor, Alevilere “Dedelerinizin anlattıklarını dinleyin” demiyor. Bunu ancak bir cemaatin sözcüsü olarak söyleyebilir, devlet memuru olarak değil.

Türkiye’de Müslümanlığın ağır bir mahalle baskısı yok mu? Anadolu’nun bir kasabasında ateist olmasına rağmen oruç tutmak, cumaya gitmek zorunda kalan birinin mi, başörtüsü yüzünden üniversiteye giremeyenin mi üzerinde daha ağır ve derin bir baskı var?

Bu otoriterizmin ve muhafazakarlığın ciddi ve kadim bir sorunu. Devlet hiçbir zaman o ateistin sorununu çözmek için bir girişimde bulunmadı.
Peki sol neden gündemine almadı?
Bu pek doğru değil, örneğin din hanesinin nüfus cüzdanından kaldırılması solun 1990’lardan itibaren gündemine aldığı bir taleptir. Hatta bunun ilk kazanımı da din hanesinin boş kalması şeklinde olmuştur. Biz Birikim dergisinde ‘Sosyalist laiklik ile Kemalist laiklik arasındaki fark nedir? tartışmasını 1990’ların başında başlatmıştık. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın konumunu o zamandan beri eleştiririz.

Sizce solcular günlük yaşamda muhafazakarlığa boyun eğmiyor mu, ‘halkımızın değerleri’ lafzını ileri sürerek?

Biraz halk dalkavukluğu alışkanlığı yaygındır solda. Ama açık söylemek gerekir biz din düşmanı değiliz, dinin başkalarının üzerinde baskı aracı olarak kullanılmasına karşıyız. Demokrat, laik olmak din düşmanı olmak demek değildir.
Ben bir ateist olarak başkalarının inancına saygı gösterirsem aynısını kendim için de beklerim. Ama bu bir toplumsal mücadele meselesidir. Devlet aracılığı ile yapılamaz. Toplumsal alanda farklılıklara saygı içinde farklılıkların birlikteliği mücadelesinin verilmesi gerekir.
Türkiye’de potansiyel olarak ciddi bir mahalle baskısı var. Geçmişte de vardı. Kendi çocukluğumun geçtiği 60’larda da bugünkünden az olmayan bir mahalle baskısı vardı. Ataerkil gelenekler, alışkanlıklar egemen. Bunlara karşı elimizden geldiğince mücadele edeceğiz. Ama bizden farklı olanı, farklı düşüneni, farklı inançlara sahip olanı hor veya küçük görmeyeceğiz.
Türkiye ciddi bir değişim sürecinden geçiyor, kırsal kesimden kente gelenler kendi kapalı ilişkilerini de getiriyor, bunlar bir günde buharlaşmayacak.

Soldaki genel söylem ‘halk temizdir, devlet kötüdür’ değil mi, ceberut devletle muhafazakarlığın hakim olduğu toplum arasındaki bağ sanki hep görmezden gelinir?

Bu doğru. Halk dalkavukluğu yapmayalım. Fakat laikçi orta sınıflarda var olan, muhafazakarlıkla mücadele adı altında bir alt tabaka nefretini de dile getirmeyelim. ‘Göbeğini kaşıyanlar, kıllılar, bodur bacaklılar’ gibi tanımlamalarla ayrımcılık yapılmasına karşı çıkalım çünkü o da vahim bir ırkçılıktır.

Birikim’deki son yazınızdan anladığım kadarıyla ‘Devrim tahayyülü’ bitti diyorsunuz, ütopyasız bir sol mümkün mü?

Şiddet yöntemiyle bir gecede iktidarı almak hedefi bir ütopyayı gerektirmiyor aslında, sadece acil biçimde iktidar olma arzusunu ele veriyor. Ütopya hemen varamayacağınızı bildiğiniz ama davranışlarınızı ve hedeflerinizi ona doğru yönlendirdiğiniz bir ufuk çizgisidir. Siz iktidarı aldığınızda bütün ütopyanızı gerçekleştireceğinizi sanıyorsanız zaten o ütopya değildir. Dolayısıyla büyük bir yanılsamaya son verdi 20. yüzyıl. Değişimler, “Yaptım” demekle olmuyor. Çok uzun zaman süreçlerinde gerçekleşiyor. Bugün küresel hegemonyasına karşı mücadele ettiğimiz ABD’nin devriminin anayasası iki yüz yıldan fazla bir zamandan beri hala yürürlükte ama 1917’de yapılan Sovyet devriminden geriye neredeyse bir iz kalmadı, çünkü o kopuş tabanda kendini üretmeye yönelik bir kopuş değildi.
Ekim devrimi, Çin devrimi gibi devrimler bize bir radikal kopuş ile iktidara gelmenin, çoğunluğun rızası olmadan iktidara gelmenin, dar bir kadronun tahakküm arzusuna yol açtığını gösterdi. Sosyalizm ütopyasını insani felaketler içinde boğduğunu gösterdi. Bizim 20. yüzyıldan çıkardığımız başlıca ders devrimin bir gecede doğacak bir güneş olmadığıdır. Devrim değişimin ufuk çizgisidir ve ufuk çizgisini de biz günlük hayatımızda sürekli kılmak zorundayız. Devrim sürekli varmaya çalışacağımız ama varamayacağımız idealizdir. İnsanları o ilkeleri kabul etmeye çağıracağız. Becerirsek de toplumu bu şekilde dönüştüreceğiz.

Emekçilerin iktidarı diye bir tartışma kalmadı yani?

Salt emekçilerin demokratik iktidarı diye bir şey söz konusu olamaz, çünkü o emekçiler toplumda azınlığı oluşturuyor. 19. yüzyıl ortasında öngörülen gelişme 20. yüzyılda doğrulanmadı.

Sermaye de azınlık?

Evet biz de ona karşı mücadele ediyoruz. Sermayenin azınlıkta olması çoğunluğun rızası olmadan iktidarda olması anlamına gelmiyor. Sermaye güçlerinin hegemonyasını kırmak, rıza üretme mekanizmalarını etkisiz bırakmak, onun yerine emekçilerin, çalışanların, geniş bir yurttaş kitlesinin rızasını alacak ideolojik üstünlüğü sol sağlayabilirse başarılı olacaktır. Ayrıca bazı yer ve zamanlarda sermayeyi iktidarda tutan diktatörlükler de var tabii. Biz, emekçi fetişizmine de karşıyız. İnsanlar sadece emekçi olmaları hasebiyle demokrat, özgürlükçü, eşitlikçi olmazlar. Faşist hareketlerin bindirilmiş kıtaları da genellikle emekçilerden oluşur.

Yeni Sol’un programı itibariyle Türkiye’deki sosyalist hareketten koptuğunu söyleyebilir miyiz?

Türkiye’de sosyalist hareketin klasik iddiaları olarak sıralanan şeylerin çoğu zaten sosyalistlere değil milliyetçilere özgü. Bu anlamda milliyetçilikten koptuğumuzu söyleyebiliriz. Türkiye’deki sosyalist geleneğin Kemalizm ve milliyetçilikle olan göbek bağı yavaş yavaş kopuyor. O yüzden 27 Mayıs darbesini örnek verdim. Turnusol kağıdıdır.
Ama emekçilerin, çalışanların demokratik iktidarını reddetmiyoruz. Yeni bir sol zihniyet, dil ve politikalar özgürlük ve eşitlik ilkelerini benimseyenlerin katılımıyla oluşabilir. Böyle bir siyasal hareketin , iktidar olması demek, bu ilkeleri benimseyen çalışanların iktidar olması demektir. Ama eşitlik, özgürlük, demokrasi ilkelerini benimsemeyen çalışanlar, emekçiler de var olmaya, ve bize karşı olanları desteklemeye devam edeceklerdir. Hiçbir şekilde üstün sınıf ululamasına kendimizi kaptırmamalıyız.

Bölüm 1: Ahmet İnsel anlatıyor; nedir bu Yeni Sol?


http://www.radikal.com.tr/

"

13 Şubat 2010

Alevi Çalıştayı raporu Erdoğan'a sunuldu

Alevi Çalıştayı raporu Erdoğan'a sunuldu

Alevi Çalıştayı raporu Erdoğan'a sunuldu

07/02/2010 10:41

Alevi ve Bektaşilerin belli başlı taleplerini, demokrasi ve insan hakları temelinde ele alıp değerlendirme amacıyla düzenlenen Alevi Çalıştaylarının ardından hazırlanan rapor, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a sunuldu.

İlki 4 Haziran’da sonuncusu ise 30 Ocak 2010’da gerçekleştirilen çalıştaylara yaklaşık 400 kişi katılırken, katılımcıların büyük çoğunluğunu Aleviler oluşturdu.

Çalıştaylarla kamuoyunun Alevilik hakkındaki belli başlı değerlendirmelerinin, Alevilerin temel sorunlarının ve çözüm önerilerinin öğrenilmesi, açılım bağlamında kamuoyunda oluşabilecek reflekslerin tespit edilmesi, birlik, beraberlik ve kardeşliğin önündeki engellerin belirlenmesi, bir yol haritası için gerekli bilgi akışının sağlanması hedeflendi.


Çalıştayların sonunda hazırlanan ön raporda, çalıştay sürecinde, "Ulusal ve uluslararası alanlarda yer bulan ve yer yer sert sayılabilecek çıkışlarla da takviye edilen söylemlerin, soğukkanlı bir şekilde ele alınması için konunun belli başlı taraflarının kademeli olarak bir araya getirildiği belirtildi.


Akademisyenler, ilahiyatçılar, sivil toplum kuruluşları, medya ve siyaset alanlarından çoğunluğunu Alevilerin oluşturduğu 43 kişinin katıldığı değerlendirme oturumunda, "Alevilik: Çerçevelendirme Sorunları, Kimlik ve Beyan Sorunları, Anayasal ve Hukuksal Sınırlar, Diyanet İşleri Başkanlığı, Zorunlu Din Dersleri, Madımak Oteli’nin Düzenlenmesi, İnanç Rehberleri (Dedelik), Cemevlerinin Statüsü"nün tartışıldığı hatırlatılan raporda, birçok konuda Alevi-Bektaşi katılımcılar arasında da görüş ayrılıklarının bulunduğunun gözlemlendiği ifade edildi.


Aleviliğin içeriği ve tanımlanması konusundaki hassasiyetin, genellikle devletin Aleviliğe bir çerçeve çizeceğinden duyulan kaygılardan kaynaklandığının anlaşıldığı belirtilen raporda, ilk oturumlarda tepki gösterilen başlığın, ilerleyen süreçte soğukkanlı şekilde ele alındığı, Aleviliğin İslam üst başlığı altında "Hak-Muhammed-Ali" kavramları etrafında oluşan bir inanç ve erkan yolu olduğu konusunda tam bir uzlaşma sağlandığı vurgulandı.


"Diyanet sivil yapıya kavuşsun"

Yaygın Alevi söyleminin, Diyanet İşleri Başkanlığının meşruiyetine eleştirel baktığı ve uzun vadede tutarlı bir laikliğin icrası açısından Diyanet’in lağvedilmesini savunduğu belirtilen raporda, çalıştay sonucunda bu beklentinin, Başkanlığın mevcut koşullardaki pozisyonu da ele alınarak, rasyonel olmadığı konusunda taraflar arasında mutabakat sağlandığına dikkat çekildi.

Çalıştayda, Başkanlığın lağvedilmesini isteyenlerin bile, bugünden yarına bunun çok da mümkün olamayacağını, ancak Başkanlığın daha sivil bir yapıya kavuşturulması gerektiğini ifade ettikleri kaydedildi.


Katılımcılar, Diyanet’in İslam’ın tüm yorumlarını da içine alacak şekilde orta ve uzun vadede özerk bir yapıya kavuşması gerektiğini belirtirken, ileride dini vergi uygulamasının başlatılmasının da türlü inanç ve din örgütlenmeler arasındaki barışı arttıracağı vurgulandı.


"Zorunluluk ifadesi rahatsızlık yaratıyor"

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılmasının derinlemesine müzakere edildiği bildirilen raporda, dinler, mezhepler ve inançlar üstü bir din öğretimine tüm vatandaşların ihtiyacı olduğunun teyit edildiği belirtildi.

Bununla birlikte "zorunluluk" ifadesinin Aleviler arasında siyasi ve kültürel nedenlerle açık bir rahatsızlık yarattığı yönündeki görüş de raporda yer aldı.


Katılımcılar, ders müfredatının tüm toplum kesimlerince kabul görecek bir üst dille ve tarafları rencide etmeyecek perspektifle hazırlanmasına duyulan ihtiyaç konusunda görüş birliğine varırken, isteğe bağlı din eğitiminin de ilgili grupların üzerinde mutabık kaldıkları bir müfredatla gerçekleştirebileceklerini müzakere etti.


Raporda, şöyle denildi:


"Bu durumda Alevi ve Sünni vatandaşlarımız kendi inanç ve ritüellerini eğitim esaslı olarak devletten alma olanağı bulabileceklerdir. Zorunlu din dersleri gerekli düzenlemelerini yeniden yapmış ilahiyat fakültesi ya da Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği mezunu öğretmenler tarafından verilecektir. Ancak Alevilerin isteğe bağlı derslerden yararlanabilmeleri için de mutlaka Alevi öğretmenlerin sürece dahil edilmeleri gerektiği vurgulanmıştır.


Bu öğretmenlerin, ilahiyat mezunları arasından istihdam edilmesinin mahzurlarına da vurgu yapılmıştır. Bu dersler teknik alt yapı tarafları tatmin edecek bir düzeye erişinceye kadar gereken mevzuat değişikleriyle Alevi uzmanlardan yararlanılarak verilebilecektir. Ancak bu dersi uzun vadede verebilecek yetkinlikte öğretmenlerin hangi süreçlerde eğitileceği gibi konularda Alevi katılımcıların henüz tatminkar ve yeterli sayılabilecek önerilere sahip oldukları söylenemez."


"Müze fikrinin tehlike ürettiği düşünüldü"


Madımak Oteli’ndeki facianın katılımcıların tamamı tarafından lanetlendiği, olayın derin bir provokasyon olduğunun altının çizildiği ifade edilen raporda, şunlar kaydedildi:


"Özellikle Alevi katılımcılar, kendi aralarında yüksek bir sembolik değer olarak gördükleri Madımak Oteli’nin, bütün bu duyarlılığa rağmen ülkenin birlik ve düzeninin esastan korunmasını dikkate alan bir düzenlemeyle yeniden düşünülmesi gerektiğini vurgulamışlardır. Bu bağlamda müze fikrinin tehlike ürettiği düşünülmüş, bunun yerine binanın yıkılarak bir parka dönüştürülmesini katılımcıların büyük çoğunluğu desteklemiştir. Etraftaki birkaç binanın da kamulaştırılarak bu alana dahil edilmesini önerenler olmuştur.


Sivas’ta sivil toplum örgütleri, kanaat önderleri ve resmi katılımcıların da ortak olabileceği değişik platformlarda bu süreci rehabilite ederek dönüştürecek girişimlere başlanması gerektiği üzerinde ısrarla durulmuştur."


Dedelere hizmet içi eğitim

Rapora göre, dedelerin statüsünün Aleviler arasındaki yerinin tartışılmaz olduğu vurgulanan çalıştayda, ancak yeni koşulların özellikle de kent Aleviliğinin göz önüne alınarak statünün yeniden değerlendirilmesi gerektiği ifade edildi.

Dedelere maaş bağlanmasına olumsuz bakanlar kadar, olumlu yaklaşanların da bulunduğu ifade edilen çalıştayda, dedelerin eğitimine ihtiyaç duyulduğu vurgulandı. Bu ihtiyacın bir an önce giderilmesi için dedelere hizmet içi eğitimler verilmesi istendi.


Alevi bilgi ve külliyatının derlenmesi ve korunması amacıyla geniş ölçekli bir araştırma merkezinin kurulması önerilirken, ısrarla üzerinde durulan konulardan biri de Alevi-Sünni ortak tarih bilincine yönelik çalışmaların gerekliliği oldu.


Yasaların dedeliğin misyonunun sürdürülmesine izin vermediği işaret edilen raporda, "Dedeliğin misyonunu modern bilgi ve kültür kalıpları içinde rasyonalize etme konusunda da güçlükler vardır. İnanç önderi ya da rehberi olarak yeniden isimlendirilen dedeler, manevi bilgi kanallarına açık oldukları iddiasıyla tanımladıkları kişiliklerinin modern eğitimle hangi çerçevede buluşacağı önemli bir sorundur" denildi.


"Karşılıklı hoşgörü, diyalog, empati"


Çalıştaya katılan Alevilerin her alanda ayrımcılığa uğradıklarını ifade ettikleri kaydedilen raporda, şu değerlendirmelere yer verildi:


"Sorunun gerek Sünni gerekse Alevi kesimlerinin karşılıklı hoşgörü, diyalog ve empati eksenli girişimlerle aşılabileceği paylaşılmış, bu bağlamda kimlik ve beyan konusunda ortaya çıkan sorunların eğitim müfredatı, tarihsel ön yargılar, iç ve dış kışkırtmalar, cehalet ve iyi niyet eksikliğiyle pekiştirildiğine vurgu yapılmıştır.


Alevilik bağlamındaki tüm sorunların her şeyden önce ’taraflar’ın birbirlerine karşı yakınlaşmasını artırıcı, psikolojik süreçlere tabi olması gerektiği her vesileyle teyit edilmiş, bunun için de Sünni ve Alevi vatandaşların özenli çabalarına duyulan ihtiyacın altı çizilmiştir.



Konunun belli başlı unsurlarının ele alınmasında kaçınılmaz bir şekilde dikkate alınması gereken birkaç temel Anayasa maddesi hakkında çekingen davranıldığı anlaşılmıştır. Örneğin ’Tekke ve Zaviyeler Kanunu’, ’Tevhid-i Tedrisat Kanunu’ ve yine Anayasa’nın 24. Maddesi gibi konularda tartışmanın derinleştirilmesine ihtiyaç duyulmadan, sorunların bu kanunların sınırlarına dahil olmaksızın aşılması istenmiştir. Bu vesileyle söz konusu kanunları ele almanın zorunlu olduğunu vurgulayan kimi itirazlar da toplumsal birlik ve karşılıklı güven havasını zedeleyeceği kaygısıyla rağbet görmemiştir."


-Cemevleri’nin bir statüye kavuşturulmasında görüş birliği-


Rapora göre, çalıştayların cemevlerinin bir statüye kavuşturulması konusunda herhangi bir görüş ayrılığı yaşanmazken, bu mekanların birer ibadethane olarak tanımlanması konusunda Alevi olmayan katılımcılar da kaygılarını ifade ettiler.


Katılımcıların bir kısmı cemevlerine ibadethane statüsü tanınmasının İslam içinde bir bölünmeye yol açabileceğini, çünkü her dinin ancak bir mabedi olabileceğini, Alevilerin ibadethane vurgusu yapmaktan kaçınarak, devlet tarafından bilinen statüsü teyid edilen cemevleri ifadesiyle yetinmeleri gerektiğini ifade etti. Bir kısmı da bu mekanlarda icra edilen erkan ve uygulamaların ne olup olmadığına, ne sayılıp ne sayılmayacağına Alevilerin karar vereceğini dile getirdi.


Cemevlerine "ibadethane" demeksizin, dernek ve vakıflarına imkan tanımak ve kamu düzenini bozmadıkça bu kurumlara yerel yönetimlerin yardımcı olması da önerilirken, bütün bu önerilerin sonuçta teknik bir çalışma gerektirdiği görüşüne ulaşıldı.


Çalıştayda, mevzuatta doğacak sıkıntıları aşmak üzere ilgili kanuna, "Birer inanç ve erkan merkezi olarak değerlendirilen cemevleri de kanunlarda ibadethanelere tanınan bütün imkanlardan yararlanır" veya "Cemevlerine de aynı imkanlar sağlanır" şeklinde bir ekleme yapılması önerildi.


"Hiçbir pazarlığa meydan vermeksizin..."

Çalıştayların olumlu bir havanın doğmasını hızlandırdığı ifade edilen raporda, tartışılan tüm konularda ülkenin birlik ve beraberliğine ortaklaşa yapılan atıfların heyecan verici olduğu belirtildi.

Raporda, "İlkesel düzeyde barışın ve bir arada yaşamanın hiçbir pazarlığa meydan vermeksizin kabul edilmiş olması sorunun çözümü noktasında taraflara emsalsiz fırsat alanları sunmuştur" görüşüne yer verildi.

CHP, alevilerin sorunlarına yönelik meclis araştırması istedi

CHP, Alevilerin yaşadığı sorunların ve buna yönelik çözüm önerilerinin belirlenmesi amacıyla Meclis Araştırması açılmasını istedi.


CHP Adıyaman Milletvekili Şevket Köse ve arkadaşlarının imzasıyla TBMM Başkanlığına sunulan araştırma önergesinin gerekçesinde, "inançları nedeniyle insan hakları konusunda mağduriyet yaşayan kesimlerden birinin de Aleviler olduğu" savunuldu.


"Alevilerin inançlarına ve ibadet yerlerine karşı, yok sayma ve

görmezden gelme politikasının yoğun olarak tartışıldığı günlerden geçmekteyiz" denilen gerekçede, Alevilerin verdiği vergilerle Diyanet İşleri Başkanlığının giderlerinin bir kısmının ödendiği ancak Alevilerin burada yer bulamadığı ifade edildi.

Aleviler ve sorunlarının, bir çok kez gündeme taşınmaya çalışıldığı ancak kesin çözümler getirilemediğinin öne sürüldüğü gerekçede, şu görüşlere yer verildi:


"Alevilerin yaşadıkları sorunlara dönük olarak sunulan iyi niyetli çözüm önerilerinin de reddedildiğini yakın zamanlarda yaşanılan olaylardan görme şansı olmaktadır. Alevi yurttaşlarımızın yaşadığı sorunların çözümüne dönük net sonuçların alınmaması, getirilen önerilerin reddedilmesi, bununla birlikte iftar yemekleri ve çalıştay gibi çalışmaların yapılması, kamuoyunda kafa karışıklığına neden olmaktadır. Alevilerin sorunlarının çözümü amaçlı yapıldığı iddia edilen çalışmaların, oy kazanmak amacıyla yapıldığına dair kamuoyunda ciddi tartışmalar bulunmaktadır. Oysa Aleviler, sorunları konusunda iyi niyetli olarak atılacak adımlara destek olacaklarını basın-yayın yoluyla, mitingler aracılığıyla iletmişlerdir." (aa)

http://www.radikal.com.tr/

13 Kasım 2009

Alevi mahallesine 'Yavuz Selim' adını neden verdiler?

Alevi mahallesine 'Yavuz Selim' adını neden verdiler?

Oral ÇALIŞLAR / RadikalAlevi mahallesine 'Yavuz Selim' adını neden verdiler?

İstanbul’un Sultanbeyli ilçesine bağlı ‘Yavuz Selim Mahallesi’, Alevilerin yoğun olarak yaşadığı bir yerleşim yeri. Sultanbeyli yeni bir ilçe, Yavuz Selim Mahallesi de öyle. Sultanbeyli ilçesinde belediye 1989 yılındaki yerel seçimlerden beri İslami gelenekten gelen başkanlarca yönetiliyor. ‘Yavuz Selim Mahallesi’nin mucidi de onlar.

Yavuz Selim dönemi, Alevilerin kolektif belleğinde ‘Alevi katliamlarının yaşandığı bir dönem’ olarak yer almaktadır. Yavuz Selim’in veziri Kuyucu Murat Paşa’nın binlerce Alevi’yi (bu rakam, kimi kaynaklara göre 40 bin, kimi kaynaklara göre 100 bindir) çoluk çocuk demeden keserek kuyulara doldurduğu, Aleviler tarafından da Sünniler tarafından da bilinir.

Kaçınılmaz olarak şu soru akla geliyor: O mahallede yaşayan Alevi yurttaşlarımıza ‘Bakın sizin atalarınızı kesen bir padişahın adını verdik, bunu kulağınıza küpe yapın’ mesajı verilmek istenmekte değil midir?

Bu ismin tercih edilmesinin tesadüf olması ihtimali düşük değil midir?

***

Devlet Bakanı Faruk Çelik’in çağrısıyla düzenlenen ‘Alevi Çalıştay’larından 5’incisi önceki gün İstanbul’da medya mensuplarıyla yapıldı. Değişik eğilimlerden çok sayıda yazar ve araştırmacının çağrıldığı toplantıda, hepimiz (aklımızın erdiği oranda) konuya ilişkin görüşlerimizi ve çözüm önerilerimizi dile getirdik.

Konuşmacıların büyük çoğunluğu şu noktalar üzerinde birleşti:

1. Aleviler kendilerini nasıl tanımlıyorsa, bizler de onları öyle kabul edelim, onlara kafamıza uygun urbalar giydirmeye kalkmayalım.

2. Aleviler kendi içlerinde siyasi farklılıklar taşıyorlar. Bu farklılıkları doğal kabul etmek gerekiyor. Bu farklılıkların siyasi istismar için kullanmaya kalkışılması, iktidarların kendilerine yakın gördüklerini Alevilerin temsilcisi gibi kabul etmeleri, sorunları onlar üzerinden çözebileceklerini sanmaları onaylanamaz.

3. Alevi sorununun çözümündeki temel engel, devlet-din ilişkisidir. Devlet, (birçok alana olduğu gibi) dine müdahale etmeyi sürdürüyor, bir ‘devlet dini’ yaratma yönündeki eğilim devam ediyor. Diyanet İşleri Başkanlığı bu amaçla faaliyet gösteriyor. Devlet din ilişkisi, demokratik-laik bir devlette olması gereken çerçeve içinde olmalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı da bu amaçla yeniden yapılandırılmalıdır.

4. Devlet Alevileri bugüne kadar yok saydı. Diyanet İşleri Başkanlığı, devlet merkezli bir Sünni-Hanefi kurumu olarak örgütlendi ve yaygınlaştırıldı. Diyanet’in Sünni-Hanefi ilahiyatçıları, Alevileri daha düne kadar bir inanç topluluğu olarak bile görmüyorlardı. Onların ihtiyaçlarına yönelik hiçbir önlem alma gereği duyulmuyordu. Asıl hedef Alevilerin asimile edilerek Sünnileştirilmesiydi.

5. Hükümetin Alevi sorununu gündemine almak, Alevi kimliğine ilişkin talepleri öğrenmek ve çözüme yönelik fikirler üretmek amacıyla Çalıştay toplaması olumlu bir adım. Toplantıların koordinatörlüğünü yapan Doç. Necdet Subaşı’nın konuya hakim bir isim olması da yararlı. Konuşmacıların hepsi bu çabaları olumlu karşıladıklarını belirttiler.

6. Hemen atılabilecek olan (ve çalıştayların sonuna bırakılması gerekmeyen) adımlar var. Örneğin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararına göre ‘zorunlu din dersi uygulaması’, insan haklarına aykırı bir uygulama. Bu uygulamanın bir an önce kaldırılması gerekiyor. Hükümet bunu yapmakla yükümlüydü. Kararın üzerinden bir yıl geçmesine rağmen bir adım atılmamış olması güvensizlik yaratıyor.

7.Yavuz Selim Mahallesi’ gibi Alevi kimliğini hedef aldığı izlenimini veren ‘isimlendirme’lerden bir an önce geri dönülmesi gerekiyor. ‘Yavuz Selim Mahallesi’ne Pir Sultan Abdal ismi verilerek sembolik bir adım atılabilir. Böyle bir jestle, Alevilerin güvensizliğini giderme yolunda bir örnek ortaya çıkmış olur.

***

Sünni-Hanefi ilahiyatçıların geleneksel ‘ret’ tutumlarından uzaklaşmalarını ve Alevi kimliğinin kabulünün önünde engel oluşturmaktan vazgeçmelerini umuyoruz. Necdet Subaşı’nın verdiği bilgilerden bu noktada olumlu değişimler olduğunu öğreniyoruz, umudumuz artıyor.

Alevilerin kimliklerinin kabulünün ve taleplerinin dikkate alınmasının, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve devletin insan haklarına saygılı bir dönüşüme uğraması bakımından sahip olduğu önem ne kadar vurgulansa az.
Hükümetin konuyu bizzat ele aldığını belli etmesi bile Alevilere yönelik dışlamayı ciddi oranda hafifletme potansiyelini içinde barındıran ve Türkiye’nin demokrasi birikimini ileri taşıyan bir tutum olarak görülebilir. Ama bütün bu olumlu gelişmelere rağmen, bir mahallenin ismi bile, demokrat insanların ve Alevilerin moralini bozmaya yeterli olabilir. Çünkü yaşanan ve yaşanmış gerçekler bu güvensizliği körüklüyor.

RADİKAL - 13 Kasım 2009

*Oral Çalışlar*