Madımak Oteli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Madımak Oteli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2010

O GÜN RUHLAR BEDENLERİNE KÜSTÜ


O GÜN RUHLAR BEDENLERİNE KÜSTÜ
Turan ESER Tarih : 25.06.2010

Öğretmenler öğrencilerini getirsin Madımak Utanç Müzesi’ne “Çocuklar dersimiz insanlık ve utanç” diyerek. Kül haline dönmüş, 39 numaralı yanık ayakabının sahibini merak etsinler. Yanık sazın üstüne sinmiş ozanın ten kokusunu hissettirsin çocuklara.


ERTELENMESİN YÜZLEŞME

*****************

Yüzleşmeden ve utanarak yaşamanın ardından tam 6363 gün geçti.

Madımak katliamı yüzleşmek istiyor. Bedenlerine küsmüş ruhları buluşturmak, umursamaz vicdanları titretmek için. İnsanlık Anadoladan vedalaşmasın diye..Bu topraklar Mevlanayı, Hacı Bektaşi Veliyi, Nesimiyi, Pir Sultan Abdalı ve daha nicelerinin insanlık yoluna çerağ olduğuna tanık oldu. Yıl 2010 ve ruh bedene küsmesin...İnsanlık terketmesin bu toprakları..

Madımak katliamında, aklımıza ve yolumuza ÇERAĞ olan 35 canla birlikte çok şey kaybettik.

17 yıl sonra vicdan, Yunus’laşır ve der ki; “gelin tanış olalım”.

İnşa edelim yeniden kardeşliği, müzeye dönüştürelim Madımak otelini.

Şimdi vicdanları aklama zamanı.

Çocuklarını kaybetmiş ruhlara, çocuklarını bahşedelim.

Şimdi ruhumuzu temizlemenin zamanı.

Suç ortaklığının unutulmaz acısını, bunca yıl taşıyan bedene el uzatalım.

Bedeniyle kavgalı ruhu şimdi barıştıralım.

Çünkü Madımak mutsuz ve ruhsuz.

Madımak ruhuyla buluşsun. 35 Fidan dikelim etrafına, 35 resim, 35 hayat, 35 kardeşlik hikayesi…

Müzeleşsin otel, korkmasın bakan göz, insanlığın utancıyla yüzleşmesinden.

Yüzleşsin vicdanlar, ruhumuzu karartan karanlıkla.

Zehirli sis dumanlarının çöktüğü odalarda tükenen nefesleri hissetsin yürekler.

Dolaşsın insanlar müzenin her bir odasını, kendisini Metin Altıok sanarak, Nesimi Çimen’i hissederek. Koray gibi tebessüm ederek.

Öğretmenler öğrencilerini getirsin bu Madımak Utanç Müzesi’ne, “Çocuklar dersimiz insanlık ve utanç” diyerek. Kül haline dönmüş, 39 numaralı yanık ayakabının sahibini merak etsinler.

Yanık sazın üstüne sinmiş ozanın ten kokusunu hissettirsin çocuklara.

Hollandalı Carina Thuijs’ın yarım kalan ‘Türk kadınları’ tezini okusunlar, yanık raflar arasında.

Özellikle 1993 yılında Yavuz Sultan Selim İlköğretim Okulu adıyla Sivas’ta açılan okulun öğrencilerini gezdirelim ilk kez bu müzede.

Alevi çocuklarının her gün atalarının katleden bir padişahın adının verildiği okulda, Alevi olmanın katli vaciplerin adresinde olduğunu öğrensin tarih derslerinde.

40 bin Alevi Kızılbaşı katleden bir Yavuz Sultan Selim’in adının, Madımak katliamının da ne anlama geldiğini öğrensin, zihni teslim alınmış çocuklarımız.

Şimdi bu korkunç dünden ders alma zamanı.

Bugün çocuklara örnek olma zamanı, barışın gündelik hayatımızın bir paçası haline getirme zamanı.

Bir Cuma günü, her bir gözün bakışları altında işlenen kültür ve insan katliamına ve utancına karşı, şimdi Türkiye Sivas, Sivas Türkiye içinde bir vücut olsun, 17 yıl sonra yine bir Cuma günü, Madımak Utanç Müzesi olsun..

Temmuz 2010'da, katliamının on yedinci yıldönümünde, ‘Madımak trajedisini’ insanlık tarihinin sonsuzluğuna kadar “izleyin, düşünün, ibret alın, ders çıkarın” mesajı asılsın, müzenin kapısına.

Bugün Türkiye’nin vicdanı sessiz kalmasın Madımak vahşeti karşısında..

Çünkü güvenimiz köreliyor, vicdanın sessizliği sürdükçe, karabulutların ardındaki kara tarihe.

O gün ruh bedenine küstü.. Şimdi o ruhu bedeniyle buluşturma zamanı..

İşte bu nedenle Aleviler diyor ki, “Kara tarihin, kara tahtasını silmek için, kara tahtanın üstündeki önce okumak ve sonra yazmak lazım.”

Bugün 2 Temmuz 2010 güneş şimdi yiğitliğini göstersin, kovsun karabulutları ülkemizin üzerinden. Şimdi idrak edelim. 35 candan çalınmış ömrü uzatmak için..

17 yıldır aklını kaybetmiş adaletin, aklıyla buluşmasına imkan verelim.

İstismardan ve korkudan uzak bir alanda buluşmak için..

Madımak Oteli Müze olsun, Girişine bir “ayna” koyalım..

Ertelemeden yüzleşmek için....
Sadece vicdani değil, hukuksal zeminde adaleti sağlamak için.



http://www.alevigundem.com/haberdetay.asp?ID=1659

6 Temmuz 2010

Madımak

Madımak

Daha sonra İstanbul Başsavcılığı’nda ifadesine başvurulan Aziz Nesin, şöyle demişti: “Başsavcı soruyor bana; kimden şikâyetçisin? Şöyle yanıt bekliyor benden: Efendim, itfaiye merdivenlerinden inerken beni döven itfaiye erinden şikâyetçiyim. Başka? Beni yere atıp sürükleyen, başımdan yaralayan ve bindirdikleri arabada döven polisten... Başka? Beni döven encümen üyesi o sakallı adamdan. Böylece figüranlık oyunu tamamlanmış, oynanan oyun bitmiş ve perde kapanmış olacak. Ama benim derdim, bu kanlı senaryoyu yazmış olanlarla. Bu senaryoyu kim yazdı?”
2 Temmuz 1993 günü, 35 kişinin Sivas’taki Pir Sultan Şenliği’ne 35 şair-yazar-müzisyen, kaldıkları Madımak oteli, önünde toplanan göstericiler tarafından tekbirler eşliğinde ateşe verilerek öldürülmüştü. Günün anılması, gösterilerle hatırlanıp hatırlatılması kimilerini rahatsız ediyor. Sivas’ın artık bu kara lekeden arındırılması, katliamıyla anılarak ekonomisinin baltalanmasına izin verilmemesi çağrıları yanı sıra “Kaşımayın, tesis edilmiş barış ortamını bulandırmayın” çizgisinde çok alışılmış uyarılarla da tembih ediliyoruz. Oysa Sivas katliamının üstünden geçen 17 yıl içinde böyle bir katliamın yeniden yaşanmaması için toplum olarak bir adım atabilmiş miyiz? Katliamcıların yüce Türk adaletiyle sınavına bir bakalım. Gazeteci Belma Akçura, çok güzel özetlemişti: “Olaylarla ilgili olarak 124 sanık hakkında dava açıldı. Sekiz yıl süren hukuk mücadelesinden sonra dava 2001’de sonuçlandı. Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin onadığı karar uyarınca, ‘Cumhuriyete karşı örgütlü kalkışma’ girişiminde bulunan sanıklardan 33’ü TCY’nin 146/1. maddesine göre idam cezası aldı. Bu müebbet ağırlaştırılmış hapse çevrildi, geri kalan sanıklar değişik cezalara çarptırıldı. 13 yılda içeride kalan sanık sayısı beraat ve tahliyelerle 33’e düştü. 8 sanık ise Yargıtay’ın 1997’deki bozma kararından bu yana firarda. Tutuklama kararı bulunan sanıklardan, başta Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak olmak üzere sekiz kişinin Almanya ve Suudi Arabistan’a sığındıkları öğrenildi. Davada kilit isim Cafer Erçakmak hiç yakalanamadı. Sivas katliamı sanığı Muhammed Nuh Kılıç’ın yıllardır Almanya’da Mannheim’da eşi adına açtığı dönerci dükkânını işlettiği ortaya çıktı”.
Vahşilerin cezalandırılmalarının ağrılı bir süreç olduğu, yargının da bu konuda biraz hevessiz davrandığını düşünmüyor musunuz? Bir sonraki hükümetin Adalet Bakanı, gelmiş geçmiş en ürkütücü Adalet bakanlarından Şevket Kazan, sanıkların avukatlığını üstlenmekle kalmamış, bakanlığı sırasında da onları hapisanede ziyaret etmişti. Ama o kadarla kalsa, Şevket beyin, öncesinde ve sonrasında hiçbir siyaside rastlamadığımız gözükaralığına verir, işin içinden çıkardık. Oysa, o vahşetin hemen ertesinde muktedirlerin ve kanaat liderlerinin hatırı sayılır bir bölümü, açıkça, imayla ya da sadece kaş kaldırarak suçluyu bulmuş işaret ediyordu: Aziz Nesin. Sözgelimi marifetleri yanına kâr kalmış emekli darbeci ressam Kenan Evren, elbette hiç çekinmeden Sivas katliamı ile ilgili fikirlerini dile getiriyordu: “Gereksiz bir konuşma sonunda çıkan olay, solcularla dinciler arasındaki çekişmeye dönüşüyor. Bunu önlemek lazım. İnsan dinsiz olabilir. Ama bunu ilan etmenin gereği yok.” hayatımızda en iyi bildiğimiz, Türk halkının tahrik-tahriş-tahrip üçgenine provokatör, yani tahrik eden, kışkırtan olarak yazılan isim, gerçekten de oydu. sistemin yine tıknefes olduğu, hoyratça vites değiştirmeye çalıştığı şu dönemde laik Türk evlatları olarak yeniden gündeme gelen siyasetçi eskilerinin tepkilerini hatırlıyoruz kaçınılmaz olarak.
Baba hayaleti olarak ufkumuza gerilmiş Süleyman Demirel, dönemin Cumhurbaşkanı’ydı. Tahrik olmuş katliamcı halkına sahip çıkıyor, “Halkla polisi karşı karşıya getirmeyin” uyarısında bulunuyordu. Daha sonra da “Olayda ağır tahrik var. Çatışma yok. Otel yangınında can kaybı var” diyordu. şimdilerde neredeyse şefkatle anılan Susurluk baronesi Tansu Çiller, dönemin Başbakanı idi. Onun açıklaması da tarihe geçecek nitelikteydi. Halkın kaygılarına su serpiyordu: “Otelin etrafını saran vatandaşlarımıza bir şey olmamıştır. Ölenler de çıkan yangın sonucu boğularak ölmüştür.”
Muhalefet lideri Mesut Yılmaz’ın katliam sonrası demeci de gerek insan gerek siyasetçi olarak tıynetini yansıtıyordu. Olayın büyütülmesini doğru bulmayan Yılmaz, “Bir futbol maçında da bu kadar insan ölebilirdi” deyivermişti. kim karşı? Katliamını hatırlanmasını, bu vahşetin anılmasını toplumsal barışa darbe vuracak bir eylem olarak görenler karşısında kimsenin şaşırmamasının sırrı, işte yukarıda andığım demeçlerde açıkça kendini aşikâr ediyordu. Orada halk olarak, vatandaş olarak görülen, kışkırtılmış, ‘talihsiz’ açıklamalarla tahrik edilmiş katliamcı güruhtur. Onlara verilecek destek hiçbir zaman yadırganmayacak, onlara anlayışla yaklaşıp başlarını okşayıp sırtlarını sıvazlamak siyasetin tartışılmaz gerekliliği olarak algılanacaktır.
Sivas katliamını anmanın, unutulmasın diye emek vermenin büyük önemi vardır.
Çünkü bu memleket bir türlü linç ikliminden çıkamamakta, asla korunmayacakların listesi her daim el altında hazır tutulmaktadır. 2 Temmuz 1993 günü askerin ve polisin gözleri önünde binlerce kişi bir olup bir oteli kundaklamış, şeytan taşlamış gibi ruh huzuru içinde evlerine dönmüşlerdir. Polis ve askeri güçlerin bu vahşeti engelleme konusundaki isteksizliği, yine polis ve itfaiyecilerin kurtarmaları gereken insanlara yönelik nefreti unutulmamalıdır. İkide bir TAYAD üyesi gençleri linçe yeltenen ve oranın tarafından sırtları okşanan Türk-İslâm sentezi de günün birinde amacına nail olduğunda dizimizi dövmedik mi? Üniversitelerde polisin gözleri önünde dışarıdan gelen yine aynı marka yiğitler tarafından öldüresiyle dövülen solcu gençlerin hayatını yeterince umursadık mı?
Hayatın her alanında lince giden bir ayrımcılık damarını besleyen karşı uyanık olmak zorundayız. Maraş’ta, Malatya’da, Çorum’da aynı tezgâhı kurup aynı yoldan kan döken güçlerin desteklendiğini, birçok muktedirin gözünde halk gibi durduğunu biliyoruz. Referans alarak politika yapan hükümet partisi ve yandaşlarının ‘demokrasi mücadelesi’nin bir anlam kazanabilmesi için Aleviler konusundaki ayrımcı yaklaşımlarına bir son vermeleri şarttır.

Birkaç yıl önce Ahmet İnsel, bir zamanlar hayatımızın ve insanlığımızın sığınaklarından gördüğümüz Mazlum-Der’in o zamanki başkanı Ayhan Bilgen’in Düzel söyleşisinden yola çıkarak durumu mükemmel özetlemişti.
Tekrar okumakta yarar var: “Ayhan Bilgen cemevleri konusunda Sünnilerin, Alevilerin cemevi talebini kıskandığını açıkça belirtiyor... Sünniler cemevlerine de para verilecek, Diyanet İşleri Bakanlığı’ndaki tekelci konumlarını kaybedecekler diye korkuyorlar. Size Türkiye’de Müslüman çoğunluğun demokrat bilinci. Sünni çevrelerin, Osmanlı İmparatorluğu’ndan beri hiçbir zaman kendilerini gayrimüslimlerle, Alevilerle, ‘ötekilerle’ eşit olarak görmemiş olmaları üzerine de düşünmeleri gerekiyor. Bununla yüzleşmeden, bu zihniyetle, bu zihniyetten türeyen pratikleri teşhir etmeden, bunları karşınıza almadan Türkiye’de ucuz bir mağduriyet söylemi üzerinden demokrat gömleği giyemezsiniz.”
Ama giydiler işte.
Bu yıl orayı ziyaret edip karanfil bırakan Bakan Çelik ‘ayrımcılığa karşı’ çıkıyor aklısıra. Orası 5 katlıymış. Müze olur muymuş? Yoksa her yeri müze yaptırmak gerekirmiş.
Bir Alevi şenliği için Sivas’ta toplanmış barışçı insanlardan bir kitle tarafından katledilmiş olmasının artık unutulmasını isteyenleri iyi tanıyoruz.
Onlar, örtbas edilmiş, unutturulmuş, hesabı sorulması imkânsız kılınmış katliamlar üstüne inşa etmeye çalışırlar toplumsal barış dediklerini. Linç tehdidiyle sürdürdükleri sıkıyönetimin adıdır, barış.
Haydi tekrarlayalım: Biz katliamcıyla, işkenceciyle, darbeciyle barışmak istemiyoruz.


http://www.radikal.com.tr/

5 Temmuz 2010

Yakıldılar, Yandılar. Ama Kül Olmadılar. SİVAS ŞEHİTLERİ ve önemli not

Yakıldılar, Yandılar...
Ama Kül Olmadılar...
SİVAS ŞEHİTLERİ

resim


EvcioğluHaber- 01.07.2010 tarihli Alevi haber ajansı sitesinde yayımlanan ve Reyhan CÖMERT tarafından kaleme alınmış olan aşağıdaki yazıyı sizlerin vicdanına ve düşüncelerine ( şu küçük dünyamızın her köşesinde kan ve göz yaşından başka neredeyse güzel bir şeyler kalmadığını düşünürken) bir ışık tutacağı inancıyla sizlerle paylaşmak istedik... Ve tarihe bir diğer açıdan önemli bir not olacağı kesindir.. .!


Sivas vahşetinin üstünden 17 yıl geçti…

Yazık, Koray Kaya 12 yaşından 13’üne gelmiş olacaktı. Serpil Canik, İngiliz dilini kazanacaktı. Gülender Akça, Açık öğretimi bitirecekti. Muammer Çiçek ile İnci Türk nişanlanmış olacaktı…

Olmadı…

Asım Bezirci bir inceleme kitabını daha bitirmiş olacaktı. Behçet Safa Aysan, Hasret Gültekin gene notalara basacak ve bizi ağlatacaktı…

Olmadı…

Katil sürüsü buna izin vermedi…

Gene bir şiir kanatacaktı.

Tam 17 yıl geçti… Kimi unuttu, kimi sineye çekti… Ama benim gibi düşünen çoğu insan ne unuttu ne de sineye çekti…

Katliam olduktan sonra ki ilk beş yıl gerek davalarda gerekse suçluların cezalandırılması için çok koşuşturuldu. Tabi bu koşuşturanlar ölenlerin yakınları ve onlarla gönül ortaklığı yapmış insanlardı… Bu onlar için namus borcuydu. O zaman ki süreci kısaca anlatırsak, DGM’de ki en alt görevliden en üstüne kadar olaya ne kadar duyarsız olduklarını görmüş, Türkiye halkının büyük çoğunluğunun, katiller ellerinde benzin bidonlarıyla kapılarına dek dayanmadıkça, kıpırdamayacaklarını anlamıştık. Ya da o zamanın aydınlarının korkularından mıdır bilinmez kumdan kafalarını çıkarmadıklarını gördük.

Sivas vahşetini yaratanların, onu aynı zamanda örtme, unutturma, geçiştirme azminde ve kararlılığında olduklarını da kavradık.

Bütün bunlara rağmen mücadele etmek gerekiyordu, eksiğimizle, fazlamızla ettik, ediyoruz…

Bugün, olayın sıcaklığı geçtikten, duygusal ortamdan uzaklaştığımızda neyi ihmal ettik diye dönüp baktığımızda şu noktalar göze çarpıyor:

1- Şenlikten iki hafta önce, şenlik programı açıklandıktan sonra, 16 Haziran 1993 tarihli imzasız bir mektup geliyor Pir Sultan Abdal Derneği’ne. Bu mektubun kimi satırları şöyle; ‘Sizler, Hz. Ali’ye tabi olduğunuzu iddia ederek… Aleviyim diyerek Kemalist olmak, iki yüzlülük ve şirktir. Size tavsiyemiz kimliğinizi Kemali olarak değiştirmenizdir. Neden ki; Hz. Ali sizden davacı olmasın. Ancak ve ancak müminler kardeştir. İnancımıza saldıranlarla savaşmak cihadımızdır.

Kardeşimiz de değil. Çağdaşlık, inancını her çağda muhafaza etmektir. Çağa göre fikir ve şekil değiştirmek değildir. Yaşamın sorumlulukları nefse olan sorumluluklar değil, Allaha olan sorumluluklardır. Güzel toplumumuzun bünyesine vurulmuş birer paslı çivi olan Laiklik ve Demokrasi hiçbir zaman insanlara huzur sağlayamaz. HUZUR İSLAMDADIR.’

Sivas Gemerek’ten postaya verilen bu mektup hiç tartışılmadı…

1994 Ağustos tarihli Teori dergisinde Dr. Şükrü Günbulut’un yazısından alıntılarla anlatalım:

KATLİAM HAZIRLIKLARI:

Sivas’a vardığımız 1 Temmuz sabahı, Madımak Oteli önünde ki, sokağın Cumhuriyet Caddesi’ni kestiği köşede bir taş yığını gördük. Bu yığının, biz gelmeden biraz önce getirilip konulduğunu öğrendik. Taban çapı iki; yüksekliği bir buçuk metrelik bir küme oluşturan bu taşlar, otelin taşlanmasında ilk elde kullanılmıştır.

Bahanesi ne olursa olsun (kaldırım onarımı vb.) bu yığıntının, bizi taşlamak amacıyla önceden bilinçli olarak yerleştirildiği kanısındayız…

…Taşlamanın en ateşli, kalabalığın en çok olduğu akşam saatlerinde, otelden ceketsiz, beyaz gömlekli bir adam fırladı. Kapının önünde ki arabanın tepesine çıkarak, arabaya saldıranlara tekmeler savurmaya ve bağırıp çağırmaya başladı.

Taşlayanlar bir anda çil yavrusu gibi dağıldı. Bu gösteriyordu ki, eğer orda yönetim, katliamı önlemek için azıcık çaba sarf etselerdi, bu caniler kalabalığını dağıtabilir ve katliamı önleyebilirlerdi. Bunu adım gibi biliyorum…

…Otel yakıldı. İçinde 37 can yakılarak öldürüldü. Yaralılar daha da fazla. Kara adamlar doymuş uykuya döndüler. O gece ve ertesi sabah, bu cinayetin asıl başları, ellerini kollarını sallayarak Sivas’tan kaçtılar. Ne bir barikat, ne bir işlem, ne bir arama… Yollar kesilip, hiçbir şekilde arama yapılmadı. Nerden mi biliyoruz? Otelden kurtulan bir kişiyle katliam gecesinin sabahında elimizi kolumuzu sallayarak, Sivas caddelerinden geçtik. Hani o saatte Sivas’ta sokağa çıkma yasağı vardı? Kenti serbestçe geçtik, garajlara gittik, biletimizi aldık. Sorup soruşturan yok! Kimsiniz, nereye gidiyorsunuz diyen yok!

…Peki, 78 yaşında ki Aziz Nesin’i itfaiye merdivenlerinden aşağı savuran, yumruklayıp tekmeleyen kişi… O zamanın Refah partisi üyesi…

O ölüm kalım anında, en büyük birkaç yazar ve düşünürümüzden biri olan Nesin için ‘Asıl ölecek kişi o,gebertin! O insan değil hayvandır!’ diyen ve demir kancalarla öldürmeye çalışan kişi… Bu kişi o merdivenin orda ki bir sürü polisin önünde nasıl kaçabilir?

Bunlar gibi aslında cevapsız o kadar çok soru var ki… Otelden yaralı olarak çıkanların kurşunlanmış olması, hastaneye götürülenlerin kayıt listesinden daha da fazla olması ve tanımadık, yani otelde kaydı olmayan, garip kıyafetli insanların olması daha da şaşırtıcı değil mi?

Ne yazık ki bütün bunlar zamanın tozlu yapraklarına gömülerek unutturuldu ve bizde unuttuk…

Aslında Sivas bu yakılma olayına ilk kez şahit olmuyordu.1590’larda zamanın aydını ve bilgesi Pir Sultan Abdal’da yine burada yakılarak öldürülmüştü. Pir Sultan Abdal’da o zaman Osmanlı’nın isteklerine karşı gelmiş, onlarla aynı düşünmediği için bu şekilde cezalandırılmıştı.

Ancak bir şeyi engelleyemediler, Pir Sultan’ın düşünceleri ve öğretileri günümüze kadar gelmiş ve birçok aydına ışık tutmuştur…

Aslında bu yakılma olayları tarih boyunca dünyanın her yerinde gerçekleşmiş ve hepsi da din başlıklı olaylar ekseninde olmuştur. Avrupa’dan örnek vermek istersek, Giordano Bruno ilk aklıma gelen…

1548 yılında İtalya’da Napoli yakınlarında doğmuştur. Bruno, ünlü bir filozof, matematikçi ve astronomdur. Çağdaş bilime öncülük eden kuramlarının en önemlileri, evrenin sonsuzluğuna ve birden çok dünyanın varlığına ilişkin olanlardır. Bruno, geleneksel yer merkezli astronomiyi reddeder. O, Katolik ve Protestan Kiliselerinin Avrupa’yı Hıristiyanlaştırma mücadelelerinin olduğu bir dönemde yaşamıştır. Böylesi bir dönemde, aykırı görüşlerini inatla korumuş ve görüşleri nedeniyle yakılarak öldürülmüştür.

Bruno, çorbada tuzu bulunan herkesin yaptığını yapmış, kendisi için değil, gelecekteki insanlık için yaşamıştır. Yaşamını yakılarak yitirmiş olması onu yok edememiştir. Çünkü gerçeklere ulaşmada engel tanımamış, fikirlerinden ödün vermemiş, eserleriyle düşüncelerini insanlara ulaştırmıştır…

Şunu söyleyebiliriz ki, bugün gerek Sivas’ta ki aydınları, gerek Pir Sultan Abdalı, gerekse Bruno’yu yakanlar değil, yakılanlar galip gelmiştir… Düşünceleri ve yaptıkları yıllarca anlatılmış, şiirleri, şarkıları ve sözleri dilden dile dolaşmıştır…

Yazımı 2 Temmuz 1993 Sivas’ta Madımak Otelinde yanarak hayatını kaybedenlerden Metin Altıok’un birkaç dizesiyle bitirmek istiyorum:

-Bilmemem gereken, şeyler öğrendim.
Sorular sordum, sormamam gereken,
Gördüm apaçık görmemem gerekeni,
Söylenmezi söyledim.
Suçum büyük ve taammüden.

-Rüzgarlarla aşındı, yıllar yılı bedenim,
Çağıdır şimdi kurgusal bütün kötülüklerin,
Kıyamet çoktan koptu,
Haberiniz yok…
Siz hala güneşin, her sabah doğuşuna güvenin…


KAYNAKLAR:

- Teori Dergisi (1994-Ağustos) Dr. Şükrü Günbulut’un ; Sivas’ta İlk Sabahımız adlı makalesi.
- Teori Dergisi (1994-Temmuz) Ali Balkız’ın; Geriye Baktığımızda Sivas adlı makalesi.
- Ana Britannica, 5.cilt
- Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi. İletişim Yayınları,1.ve 8.cilt

KAYNAK : Alevihaberajansi.com - 1 Temmuz 2010

17 Haziran 2010

'Madımak' kamulaştırıldı!





'Madımak' kamulaştırıldı!
Çelik, Madımak Oteli'nin bugün itibarıyla özel idare hesabına aktarıldığını bildirdi

Kenan BUTAKIN / VATAN HABER MERKEZİ


Devlet Bakanı Faruk Çelik, Madımak Oteli için 4.5 milyon TL’lik kamulaştırma bedelini Sivas İl Özel İdaresi’ne gönderdiklerini açıkladı. Otelin sahiplerinden Yaşar Öğütçü ise 16 milyon TL’de direneceklerini söylüyor

Devlet Bakanı Faruk Çelik, “Cemevlerinin Hukuki Statüsü” ile ilgili oluşturulan komisyonun Ankara Hakimevinde gerçekleştirilen toplantısında Madımak Oteli ile ilgili, 4.5 milyon TL kamulaştırma bedelini Sivas İl Özel İdaresi’ne gönderdiklerini açıkladı. Bakan Çelik’in açıklamasının ardından VATAN’a konuşan Madımak Oteli ortaklarından Yaşar Öğütçü ise, kamulaştırma bedeli için halen 8 milyon euro yani yaklaşık 16 milyon TL istediklerini belirtti. Öğütçü, fiyat konusunda direneceklerini kaydederek şunları söyledi; “Biz en son 7 Haziran’da Sivas İl Özel İdaresi yetkilileri ile görüştük. Kamulaştırma bedeli olarak 16 milyon lira istedik. Onlar ise bize şu veya bu kadar verebiliriz demediler. Bir fiyat belirlemişler ama bunu bize söylemediler. Sadece aramızda uçurum var dediler. Dolayısıyla fiyatta anlaşamadık.”

4.5 milyona ben alayım

Öğütçü, İl Özel İdaresi’nin fiyat tespiti için dava açtığını da belirterek şöyle devam etti, “Biz komisyonda etrafımızdaki binaların metrekare fiyatlarını çıkarın dedik. Otelin yanındaki 17 metrekarelik telefon bayinin metrekaresi 35 bin TL. Madımak Oteli 1700 metrekare ve istediğimiz bedel doğru bir bedel. Şimdi de mahkeme yolu ile çözülmesini bekliyorlar. 4.5 milyon TL’ye başka bir otel versinler hemen alırım. Devlet 2 ay önce satışı engellemek için tapuya şerh koymuştu. İnternette yer alan ilanımız da o nedenle kalktı.”

Bir ay içinde sonuçlanacak

Madımak Oteli’nin kamulaştırılması için oluşturulan komisyondan sorumlu bulunan Sivas İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Mahmut Kayhan da, otelin halen Öğütçü’lere ait olduğunu belirterek şunları kaydetti, “Madımak Oteli ile ilgili henüz bir anlaşma yok. Sadece kamulaştırma kararıyla ilgili süreç 2 ay önce başladı. Otelin sahipleriyle bir araya geldik ama fiyatta anlaşamadık. Bu nedenle Sivas Asliye Hukuk Mahkemesi’ne kamulaştırma bedelinin tespiti için dava açtık. Mahkeme en geç 1 ay içinde sonuçlanacak. Bedel belirlendiğinde, kamulaştırma bedeli otel sahiplerinin hesabına aktarılacak. Otel sahipleri mahkemenin kararına karşı çıkarsa başka bir idari mahkemeye başvurabilir. Ancak otel bu kararla devletin olacak.


http://haber.gazetevatan.com/