hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ekim 2010

‘Hukuk içinde mücadele veriyoruz!


‘Hukuk içinde mücadele veriyoruz!

Derelerin Kardeşliği Platformu Dönem Sözcüsü Ömer Şan, ‘Enerji verimliliği’ panelinde, çevresi biri kameralı 4 sivil polis tarafından kuşatıldı..

ENERJİ ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın Rize’de katıldığı ‘Enerji verimliliği’ panelinde, çevresi biri kameralı 4 sivil polisle sarılan Derelerin Kardeşliği Platformu Dönem Sözcüsü Ömer Şan, kuşatma altına alınmaya anlam veremediğini söyledi.

Rize’nin Fındıklı İlçesi!nde yayınlanan yerel Vice Haber Gazetesi’nin de sahibi olan Ömer Şan konuyla ilgili açıklamasında, çağdaş, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 87’inci yıldönümünde böyle bir olayla gündemi yormanın üzücü olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Toplantıya gazeteci kimliğimle katıldım. SİT gerginliğinin yaşandığı bu ortamda protesto gösterileri olabilirdi. Ancak Bakan’ın programı bir önceki gün akşam saatlerinde açıklandı. Program daha önceden belli olmadığı için böyle bir eylem hazırlığı da olmamıştı. Ben 25 yıldır Rize’de gazetecilikle uğraşıyorum. Aynı zamanda çevre sorunlarına da hassasiyet gösteriyorum. Anayasadan almış olduğumuz yurttaşlık görevini, anayasal ve demokratik kurallar çerçevesinde sürdürüyoruz. Gergin bir ortamda Rize’ye gelen Bakan’ın çevresinde güvenlik önlemi alınması abartılı olsa da normal. Bizim yaptığımız açıklamalarda saldırgan olmayan tavrımıza rağmen 400 kişilik salonda kuşatma altına alınmaya anlam veremedik. Salondakilerin de dikkatini çekti. Ben sonradan durumu fark ettim. Vali ve Emniyet müdürünün bilgisi varsa bu gerçekten üzücü olmuştur.”

ÇEVRE MÜCADELESİNE DEVAM

HES’lere karşı çevre mücadelesinin yanı sıra yaşam mücadelesi verdiklerini de anlatan Ömer Şan şöyle devam etti:

“Atalarımızın bize emanet ettiği doğamızı, bizden sonraki nesillere aktarma mücadelesi veriyoruz. Yasalar ve hukuk içinde, herhangi bir taşkınlığa sebep vermeden demokratik haklarımızı kullanarak mücadelemizi sürdürüyoruz. Topraklarımızı, sularımızı, doğamızı koruduğumuz için eğer vatan hainliği ile değerlendirileceksek, biz bunu yapmaya devam edeceğiz. Yeni yasa tasarısının engellenmesinin yanı sıra, doğal yaşam alanlarının korunması ve HES’lerin verdiği geri dönüşümsüz zararlara karşı dikkat çekmek için mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğiz.”

Haber: Vatan gazetesi-Muhammet KAÇAR / DHA
29.10.2010

27 Ekim 2010

Zulüm Bitti derken, Sıra Irak Polis'inde


Zulüm Bitti derken,
Sıra Irak Polis'inde

EvcioğluHaber- ABD askerlerinin terk ettiği Irak'ta vahşet bitmedi.. Irak'ta, halka zulüm yapma sırası polis de..
İnternet sitelerin de ve basında yer alan haberlerde yayınlanan video görüntülerinde dünyanın neresinde olursa olsun, halka uygulanan zulüm değişmiyor/bitmiyor..

Irak polisi, yolda durdurdukları otomobilin içinden dışarı çıkardıkları insanlara uyguladığı şiddet dünya komuoyunu şoke etti.. Haber kanallarının birinci sırasında yer alan polisin vatandaşına uyguladığı şiddet/ vahşet, Amerika'n askerlerinin işkencelerine rahmet okutuyor...
Vatandaş her yerde vatandaş..
Hangi ülkede olursa olsun..

Görüntülerden de anlaşılacağı gibi; sivillerin suçu yok..
Neden mi?
Onca zulüm uygulanarak denenmesinden sonra, polislerin psikopat ruh hallerini yansıtan durum, rahatlatıldıktan sonra (ki, bunlar Irak İslam Cumhuriyetinin polisleridir.) sivil vatandaşları arabalarını bindirip serbest bıraktılar..
Eğer bunlar şuçlu ise ki; değil.. Hukukun önüne çıkarın.! Hukuk cezasını verir..! Ellerinde zincirlerle vurarak, ağızlarına ayağındaki botlarla ve hırsını alamayarak, üzerlerine çeleşkof ile kurşun sıkarak.. Sokakta terbiye ediyorlar..!
Lan siz Allah'mısınız?
Alçak pezevenkler..
Aynı şiddet ve zulüm size veya yakınlarınıza yapılsa, kabul edermisiniz..? İşte; yapılan; Müslümanın Müslümana zulmüdür.. Önce Amerikalılar ve ingilizler uyguluyordu.. Vahşeti, zulümü, tecavüzü..
Şimdi de kendi ülkesinin asayişi düzenlemesi gereken polisler, kendi kardeşleri ki; gerçekten kardeş lermi? bilinmez ama; zulmün baş aktörleri polisler...!
Bu fotoğrafta toz duman birbirine karışmış görülmektedir..
Bu nedir ?
Değerli vatandaşlar biliyormusunuz..?
Bu durum polislerin, ne kadar tarif etsekte anlatamadığımız zulmün den sonra, polis kılığındaki; adam eti yiyen yamyamlar tarafından işkence ettikleri insanların ayaklarına ve yanlarına keleşinkof ile kurşun sıkıyorlar..
Toz duman huvaya kalkıyor.. Söylermisiniz?
Bu atılan kurşunların hesabını soran yokmu? Nereye sıktın lan sen bu kurşunu?
Yok tabi ,..
Sistem kendisini böyle var ediyor..
Milyonlarca halka zulüm ederek ve korku salarak.. Halkın suçlu olması gerekmez.. Onların işkence etmesi için..!
Halktan olması yeterlidir..!
Diyeceksinizki; neden?
Bu sömürü düzeninin dünyanın her ülkesinde var olabilmesi için..
Yer altı ve yer üste kaynaklar, emek daihldir buna... Devam edebilmesi için; halktan her kesime; Halk Amerikalı olabilir, Almanyalı olabilir, Rusyalı olabilir, İtalyalı olabilir, Türkiyeli olabilir.. Fark etmez.. Zulüm her yerde zulümdür... Çünkü; Uluslararası şirketler dünyayı yönetiyor.. Dün böyle idi, bu günde böyle oluyor.. Bu kahrolası düzen değişinceye kadar..

Şah ismail'in dediği gibi; " Dünyanın neresinde zulüm yaşanıyorsa? Gidip; onu yok etmek gerekir.."

Değerlendirme yorum sizin..! Değerli canlar..!

EvcioğluHaber-27.10.2010

24 Ekim 2010

Başı açık Hakime Bekaret kontrolü ve AİHM'e yol


Başı açık Hakime,
Bekaret kontrolü
ve AİHM'e Yol


EvcioğluHaber- Hâkim Arzu Özpınar.. Severek yaptığı mesleğinden, isimsiz ihbar mektuplarına dayanılarak HSYK tarafından atıldı..
Taraf gazetesinin haberinde şöyle diyor. "Hakkımdaki iddiaların asılsız olduğunu ispatlamak için bekâret raporu aldım" diyor.

Ancak; yinede kendisini aklayamayan Kadın Hakim; HSYK'nın kararıyla, meslekten ihraç ediliyor..
HSYK tarafından meslekten atılınca, AİHM’e açtığı davayla kendisine haksızlık yapıldığını tesbit ettirerek Türkiye'yi mahkûm ettiriyor..

Ancak ! Sormak lazım değilmi? Bu isimsiz ihbar mektupları nasıl bir etkili yerden geliyorki:
yüzünü bile görmediğiniz herhangi birilerinin sizi karalamak için devletin bir kurumuna isimsiz ve asılsız gönderdiği kağıt parçasıyla yargılanıp cezalandırılıyorsunuz..
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni ikincilikle bitiren ve hakimlik mesleğini inanarak yapan bir Kadın Hakimin sadece meslek hayatını değil bütün yaşamını bitiriyorsunuz.
Sosyal, kültürel, aile, çevre ve psikolojik yaşamını..
Bu kadar basitmi?
Bir iftira mektubuyla bir insan yargılanabilirmi?
Bu isimiz ihbar mektublarına itibar ederek müfettiş gönderen devlet adamları, gelen müfettişin ahlak polisi gibi davranarak, Hakim kadına bekaret konrolü yaptırmasını..! Ve sonuç hakimlikten kişilik haklarına saldırarak el çektirme.. Hangi ahlak ve vicdan sahibi insan onaylayabilir? Bu durum, bu gün Anayasa ve yasalara bile aykırıdır.. İnsan Hak ve Özgürlüklerine tecavüz edilmektedir..
Tamda, kadınların inançları gereği, başlarını kapatmalırının önünün açılması bir özgürlük meselesi iken ve o dönemde Adalet bakanı olduğu bildirilen Sn: Çiçek bir çözüm üretecektir muhtemelen..

HSYK'da bu kararı verenler, acaba kaç kez düşünmüş ve hangi kanunun maddesine dayandırmışlardır.. Şimdilerde; kendilerine ait olduğu ileri sürülen asılsız ihbar mektupları ve ses kayıtları basında yer almaktadır.. Çoğunluğunun düzmece olma ihtimali yükse olan bu belgelere dayanılarak bir işlem yapılabilinirmi?
Değilse; Kadın Hakime nasıl ve neden , dayanaktan yoksun bilgiler doğru kabul edilerek hayatın en büyük cezası verildi.. ?
Birde bu şahıs, Hakim.. Acaba; bu haksızlığa uğrayan sade bir vatandaş olsa ne yapılırdı..?

Kadın hakime, en azından bir özür dilenmelidir..! Yapılanın büyük bir haksızlık olduğu kamuoyu önünde açıklanmalıdır..
Hiç kimsenin vucut dokunulmazlığı ihlal edilmemelidir.. Adalet müfettişi tarafından bekaret kontrolü yaptırılması; 'Vücut dokunulmazlığının ihlali' niteliğindedir. Bir Hakime; sen kızmısın? Kadınmısın? diye rapor alınması.! 'Özel hayatın gizliliğine' müdahale değilmidir.. İçler acısı bir durum...

2003’ten beri hiçbir yerde iş bulamayan Özpınar, şu an geçen yıl kaybettiği babasından kalan öksüz maaşı ile geçinmeye çalışıyor.
Dedikodu ve isimsiz ihbar mektuplarıyla meslekten atılan, avukatlık bile yaptırılmadığı bildirilen Arzu Özpınar yaşadıklarını Taraf’da şöyle ifade etmektedir..

Gülnar’da HSYK’ya şikâyet edilmesiyle başladı. Bir davada bazı polisler hakkında mahkûmiyet kararı vermesinin ardından Bakanlığa “Milliyetçi polisler”, “Adliye çalışanları” ve “bir vatandaş” gibi imzalarla gönderilen ihbar mektuplarında Özpınar’ın ‘fazla ruj sürdüğü’, ‘mini etek giydiği’, ‘odasına bir avukatı alıp kapıyı kapattığı’, ‘farklı erkeklerle yemek yediği’ iddia ediliyordu.
Şikâyetler üzerine Adalet Bakanlığı’nın, Özpınar’ın meslek hayatındaki ilk soruşturmayı başlatarak görevlendirdiği müfettiş ‘ihraç’ talebiyle hazırladığı raporu HSYK’ya gönderdi.
Hakim Arzu Özpınar "Ben savcı bir babanın kızıydım ve onun gibi aktif görev yapmak istiyordum. Annem ve babam boşanmıştı. Annem ve kardeşlerime ben bakıyordum. Bir erkek kardeşim ODTÜ’de okuyordu. 27 yaşında olan her genç kız gibi giyimime kendime özen gösteriyor, makyaj da yapıyordum." diyor

"Bakanlığın gönderdiği müfettişe, suçlamaların asılsız olduğunu ispatlamak için ‘bekâret raporu’ almak zorunda kaldım. En ağırıma giden, onurumu kıran ve beni ömür boyu hiç kurtulamayacağım bir bunalıma sürükleyen de bu oldu.

O tarihe kadar hakkımda hiçbir disiplin soruşturması açılmamıştı. Sicili tertemiz, hukuk fakültesini başarıyla tamamlamış genç bir hâkim için kurul, direkt uyarı, ikaz veya kınama kararı vermeden ihraç kararı aldı.

İddiaları değerlendiren Kurul’un o dönemki Başkanı, Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Başkanvekili ise Alâeddin İsaoğlu’ydu. Durumumun görüşüldüğü toplantıya Cemil Çiçek katılmamış, İsaoğlu ise karara muhalefet şerhi koymuş. Ancak çıkan karar dörde karşı beş oyla ‘ihraç’ olmuş.

Sadece işimi değil, ailemi de kaybettim.

İntihar etmek istedim

İhraç kararının ardından hukuk büroları ve çeşitli yerlere iş başvurusunda bulundum. Ancak her kapı yüzüme kapandı. Düşünsenize, HSYK gibi bir kurum sizin ‘namussuz’ olduğunuza ‘karar’ vermiş, ‘şerefsizlikle’ suçlamış. Gittiğim her yerde ‘iyi biri olsa atılmazdı’ düşüncesiyle iş vermediler.

Arzu Özpınar’ın meslekten atılmasına ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) açtığı “özel yaşama saygı” ve “HSYK kararlarına yargı önünde itiraz” davasını kazandı.

AİHM tarafından önceki gün açıklanan kararda, Özpınar’ın özel yaşam tarzı gerekçe gösterilerek meslekten ihraç edilmesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “özel hayatın ve aile hayatının korunması”yla ilgili maddesine aykırı olduğuna hükmedildi.


Bu ülkede buna benzer onur kırıcı olayların yaşanmasına meydan verilmez..
Umuyoruzki; İnsan Hakları sözde değil özde gelişmişlik kaydeder..
İnsanlarımız, haklarını artık AİHM'de aramaz..
Umuyoruz ki; hiç bir kadın bekaret kontrolü gibi onur kırıcı bir tutumla karşı karşıya bırakılmaz..
Vucut dokunulmazlığı korunmuş olur..

Özgürlükler, kişinin giyim, kuşam ve inançlarına göre değişiklik arz etmez.. Herkese ve her inanca ve kültürel yaşama olanak tanrınır ve hak ettiği bir saygıyla karşılanır ise özgür bir toplumda yaşama olanağı bulunabilir....
Yoksa; kızlarımızın başını kapatarak üniversiteye girmesini savunurken; başı açık bir kadına bekaret kontrolu yaptırmak özgürlük değildir...!

EvcioğluHaber-24.10.2010

20 Ekim 2010

'Kokulara alıştın'


'Kokulara alıştın
' Kılıç'a çok ağır sözler!

Kılıçdaroğlu, ‘Statükonun kibirli mensupları’ diyen AYM Başkanı Haşim Kılıç’a sert yanıt verdi: “Tabii, HSYK değişti, bir bakıma sırtını sağlam yere dayadım diye başlayacaksın konuşmaya. Bize hukuk dersi vereceksin, yemezler, senin hukuk dersine ihtiyacımız yok.”


ANKARA- CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın, “Değişime karşı çıkan, statükonun kibirli mensupları artık halkı ikna edememektedir” sözüne sert tepki gösterdi. Kılıçdaroğlu, partisinin Meclis grup toplantısında şöyle konuştu:


* YARGIDA TUZ KOKTU: Kısa bir süre önce bu parlamente Anayasa Mahkemesi’ne üye seçti. Burada bu seçimde yargıcın birikimi, özgeçmişi değil, listede aldığı numara önemliydi. O numara da AKP’nin oy çokluğu ile seçildi. Tuz kokar diyoruz ya, yargıda tuz koktu, kokular gelmeye başladı. Değişime hiç itirazımız yok ama geriye doğru değişimi savunanlar böyle konuşurlar, ileriye doğru değişimi savunanlar demokrasiyi, hakları ve özgürlükleri savunurlar. Haşim Kılıç, Anayasa Mahkemesi’nin, AKP’nin sizin daha önce verdiğiniz karara dayanarak yaptığı atamaların hukukluluğunu vicdanına sığdırıyor mu sığdırmıyor mu? Hukuktan, demokrasiden söz edeceksiniz, AKP atamaları bitirsin, yapsın, önemli değil, yeri gelince karar verilir diyeceksin. Anayasa Mahkemesi Başkanı herhalde sosyal hukuk devletinin ne olduğunu biliyordur. Klinik şef ve yardımcıları sınavı ile ilgili Anayasa Mahkemesi’ne gittik. Şu ana kadar yürürlüğü durdurma kararı vermediler. Şimdi sormak istiyorum; Anayasa Mahkemesi AKP’nin sizin daha önce verdiğiniz karara dayanarak yaptığı atamaların hukukluğunu Sayın Haşim Kılıç vicdanına sığdırıyor mu?

* HUKUKTA OKUMADIN: Anayasa Mahkemesi’nde düzenlenen yemin töreninde, AKP, Anayasa Mahkemesi gibi bir görüntü oluştu. Anayasa Mahkemesi Başkanı çıkıyor bu tablonun tam ortasında şöyle diyor: ‘Değişime karşı çıkan, çağın nabzını tutamayan, statükonun kibirli mensupları, artık halkı ikna edememektedir.’ Hukuk; ahlaktır. Ahlakın olmadığı yerde hukuk olmaz, konuşanların da ahlaktan nasip alması lazım. Ben Anayasa Mahkemesi Başkanı’yım diyelim, birisi hülle yoluyla üye olarak atanıyor, içime sindiremem, o üyeyi geri gönderirim. Kılıç, hülle yoluyla Anayasa Mahkemesi üyeliğine atananı, hangi gerekçeyle, ahlakla kabul ettiriyorsunuz? Bütün bunları içine sindireceksin, ’HSYK da değişti, biraz daha sırtını sağlam yere dayadım’ diye başlayacaksın konuşmaya, bize hukuk dersi vereceksin. Yemezler. Senin hukuk dersine ihtiyacımız yok, hukuk dersi değil, hukuk fakültesinde bile okumadın sen. Hukuk fakültesinde okumayan adamın bana hukuk dersi vermeye yetkisi de olmaz. Başkan, öyle anlaşılıyor ki hukukun Haliç bölümünde yaşıyor, kokulara alıştı.

* HSYK ÜYELERİ SEÇİMİNE TEPKİ: Defalarca AKP’nin gizli gündemi olan bir parti olduğunu söyledik. Sonucu somut bir biçimde ortaya çıktı. Yeni HSYK üyesinin yükselişi de çok enteresan. 2002-2004’te Personel Genel Müdürlüğü’nde Daire Başkanı. 2004-2007’de Personel Genel Müdür Yardımcısı oluyor. 2007-2008’de Personel Genel Müdürü oluyor. Müsteşar Yardımcısı oluyor, sonra HSYK’da yer alıyor. Deniz Feneri davasının savcısı da HSYK üyeliğine seçildi. Bundan sonra da herhalde daha da zor işimiz ama takip edeceğiz. Bizi yıldıramazlar. Bu ülkenin talihsizliği ne? Ali Dibo’cudan Adalet Bakanı olur mu? Bunları söyleyince kızıyorlar. Hatay’da gittin ihale dağıtımında kendi el yazınla yazdın senin milletvekilin aynı partiden arkadaşın götürdü notere onaylattı bunu. Uygar bir toplumda Adalet Bakanı değil milletvekili olamazsın. Seçim iradesine saygısızlık olan o listeyi hazırlamaktır Sayın Bakan.

Niye gizli gündemi olduğunu bilmiyorsunuz?

* Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı da dayanamamış artık. Ne diyor? ’Adalet Bakanlığı kendi bürokratlarının da içinde olduğu listeyi seçtirmek için 2 bin kişiyle sahada çalışma yürüttü.’ Günaydın, demek ki fark etmişler. Bunların gizli gündemleri olduğunu niye bilmiyorsunuz? Niye sorgulamıyorsunuz? Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı’nın “12 Eylül’deki halk oylamasına kadar sivilleşme, demokratikleşme diyenlerin şimdi bürokratları eliyle bu sivilleşme ve demokratikleşme adımlarını boğmaya çalıştıklarını, bunun 2 aydır devam ettiğini” söylüyor. Bizse bunu en başından bu yana dile getirdik.

http://haber.gazetevatan.com/Haber/335517/1/Gundem

26 Ağustos 2010

ANAYASA PAKETİNDE SENDİKAL HAKLARA İLİŞKİN NE VAR

ANAYASA PAKETİNDE SENDİKAL HAKLARA İLİŞKİN NE VAR?



EvcioğluHaber- 12 Eylül 2010 da yapılacak olan Anayasa değişikliğine ilişkin referandum paketinde Emekçiler açısından ne gibi bir yenilik getirmektedir.. Veya; eskisini aratır bir durumda zaten yetersiz olan hakların hangilerini elimizden almaktadırlar.. Halk oylamasında emekçiler neye oy verecekler.. Evet veya Hayır dendiğinde hangi haklardan ferağat etmek zorunda olacaklar.. İşte Değerli Anayasa Hukukuçusu Sn: İbrahim Ö. KABOĞLU'nun 12 Eylül de yapılacak Anayasa değişikliğine ilişkin pakette Sendikal haklarla ilgili ne söylüyor, Sn; Aziz ÇELİK'in sunumuyla hep birlikte okuyalım..

*********************************

Merhaba

Anayasa Hukukçusu İbrahim Ö. Kaboğlu’nun Değişiklikler Işığında 1982 Anayasası, Halk Neyi Oylayacak adlı yeni kitabı bugünlerde yayınlandı (İmge Kitabevi Yayınları, Ankara: Ağustos 2010). 1995, 2001 ve 20004 Anayasa değişikliklerine de yer verilen kitapta, 2010 Anayasa değişiklikleri geniş biçimde ele alınıyor, tartışmalı noktalara anayasa bilimi çerçevesinde yanıtlar aranıyor ve Türkiye’nin anayasa macerası geçmişten bugüne irdeleniyor.

Kaboğlu’nun kitabında 2010 paketinin sendikal haklara ilişkin düzenlemelerine de yer veriliyor. Bu konuda yürüyen tartışmalara katkı sağlayacağını düşünerek Kaboğlu’nun kitabından sendikal haklara ilişkin değerlendirmeleri aktarmak istiyorum:

Aziz Çelik

************************

Anayasa Hukukçusu İbrahim Ö. KABOĞLU

ANAYASA PAKETİNDE SENDİKAL HAKLAR

“TOPLU SÖZLEŞME HAKKI: İLERLEME Mİ GERİLEME Mİ?

Çalışanların kolektif sosyal haklarına ilişkin başlıca yenilik, kamu görevlilerine “toplu görüşme” (1995 Anayasa Değişikliği) yerine, “toplu sözleşme” hakkının tanınmış olmasıdır (m.6).

Ne var ki, toplu görüşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde taraflar, Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’na başvurabilir. Kurulun kararları kesindir ve toplu sözleşme hükmündedir. Toplu sözleşme hakkının kullanılmasında yasal düzenlemeye geniş bir alan bırakılmaktadır. Grev hakkı ise öngörülmemektedir.

Bu düzenleme şekliyle, “toplu sözleşme” adı altında getirilen hakkın getireceği, götüreceğinden daha sınırlı kalacaktır. Neden? Çünkü;

Bir kez, toplu sözleşme, “gönüllü ve özerk” bir kurum olarak tanınmış değildir. Özünde, önceki “toplu görüşmeden”den farklı bir durum yoktur. Çünkü, toplu görüşme, Bakanlar Kurulu kararıyla sonuçlanırken, bu kez yine kamu işverenin belirleyici olduğu bir Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun kararıyla sonuçlanacaktır. Mevcut Uzlaştırma Kurulu’nun bir yargıç başkanlığında dört öğretim üyesinden oluşan, görece özerk ve bağımsız yapısı yasayla değiştirilecektir. Bu ise, toplu sözleşmenin hükümetin kararıyla sonuçlanması demektir.

İkinci olarak, bu düzenleme tarzı, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) kararlarına aykırıdır. Toplu sözleşme hakkı, Demir/Baykara kararı ile İHAM tarafından tanınmış olduğu halde, madde gerekçesinde bundan söz edilmemiş olması, ciddi bir eksikliğin ötesinde bu toplu hakka yaklaşıma hâkim olan zihniyeti sergilemektedir. İHAM kararı kamu görevlilerinin hukuki ve eylemli mücadeleleri sonucu verildiğine göre, maddeyi yazım tarzı, böyle bir kazanımı inkâr anlayışını da yansıtmaktadır. Bu düzenleme, İHAM’ın Demir-Baykara kararının yanı sıra, Karaçay, Satılmış ve diğerleri, Urcan ve diğerleri ile Enerji Yapı Yol-Sen kararlarına da aykırıdır.

Nihayet bu düzenleme, örtülü bir grev yasağı içermektedir. Çünkü maddede geçen “Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde taraflar Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’na başvurabilir” kaydı, aslında grev hakkının dolaylı olarak yasaklanması anlamına gelmektedir. 54. maddenin 1. fıkrası, “Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde” “işçiler”in grev hakkını güvenceye alırken, aynı durumda kamu görevlilerini, uyulması zorunlu bir karar verme yetkisi bulunan KGHK’ye göndermektedir. Kurul kararları ise “kesin” ve “toplu sözleşme hükmünde” olduğundan, grev hakkı Anayasaca ortadan kaldırılmış olmaktadır. Bu anayasal düzenleme değiştirilmedikçe, kamu görevlilerinin toplu sözleşme sürecinde –iç hukuk bağlamında yasal olarak grev hakkını kullanmalarına olanak yoktur.

Oysa, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası belgeler ve üyesi bulunduğu örgütlerin kararları, kamu görevlilerinin grevi için meşru bir zemin yaratmış bulunuyor. Bu durum karşısında, toplu sözleşme hakkı açıkça öngörülürken, grev hakkının Anayasaya konmamış olması, bir gerileme olarak da yorumlanabilir.

Öte yandan, böyle bir düzenleme, 2004 Anayasa değişikliği ile 90. maddeye eklenen son cümlenin insan hakları alanında uluslararası belgelerin sağladığı güvenceleri de etkisiz kılma amacına yöneliktir. Çünkü, adı geçen düzenleme, uluslararası sözleşmelere yasalar karşısında öncelik tanımaktadır. 2010 paketi ise, sınırlayıcı hükümleri Anayasa’ya aktarmakla, insan hakları alanında uluslararası güvenceleri zayıflatmış bulunmaktadır. (s. 253-255).


GREV HAKKIYLA İLGİLİ YASAKLARIN KALDIRILMASI (M.54/7) NE ANLAMA GELİR?

Bazı yasaklar Anayasa’dan ayıklanırken, daha önce değiştirilen maddelerle açıkça çelişen diğer bazı yasaklara dokunulmamıştır.

- Ayıklanan yasaklar içerisinde örneğin sendika, grev hakkı ve lokavt açısından kaldırılan şu Anayasa maddelerini aktarmakla yetinelim: “Aynı zamanda ve aynı iş kolunda birden fazla sendikaya üye olunamaz” (Anayasa, md. 51/4) ve “Grev esnasında greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu hareketleri sonucu, grev uygulanan işyerinde sebep oldukları maddî zarardan sendika sorumludur” (md. 54/3) ve “Siyasî amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz” (md. 54/7).

Grev hakkıyla ilgili yasakların kaldırılması (m.54/7) ne anlama gelir? Aynı maddenin

1. fıkrasına göre işçiler sadece “toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde” grev hakkına sahiptir. Bu fıkra, “menfaat grevi” dışında bütün grevleri engellemektedir. Öte yandan, aynı maddenin grev erteleme ve yasaklarına olanak veren hükümleri ile Yüksek Hakem Kurulu’na ilişkin hükümleri aynen korunmaktadır. Grev ertelemelerinin grevleri olanaksız hale getirdiği bilinmektedir.” (s. 252)

EvcioğluHaber


24 Ağustos 2010

Hesap sorana bak!

Hesap sorana bak!

ImageDağıttıkları “Anayasa Değişiklik Paketi ile İlgili Sorular ve Cevaplar” kitapçığında, “Evet demek için 40 neden”i okurken, insanın aklına önce “40 Katır mı, 40 Satır mı?” çelişkisi geliyor.
Öyle de denk getirmişler ki; kitapçık 99 sayfa... Kutsal bir hale dönüşmüş!!!

Salı, 20 Temmuz 2010

Mustafa KİRMAN

Ucubenin sağına soluna herkes kendi kafasına göre yama yaptı. Ucube ömrünü dolduramadı bir türlü. Öyle bir harç ile karılmıştı ki, her gelenin ihtiyacına yanıt verdi vermesine de “günün şartları”na göre “eksik parçalar”ı her gelen kendi ihtiyacına göre yerleştirdi yeni yeni yamalar attı. Ne zaman ki özgürlükleri yandaşlarına ve dayandığı sermaye için değil halk için isteyen birileri iktidara gelirse, ucubenin sonu gelecek, toptan tarih çöplüğünde yerini alacak.
Bu umudu hiç bir zaman kaybetmedik, kaybetmeyeceğiz de....

Gelelim, ucubenin yeni yamacısı AKP iktidarına... Ortaya çıkıp da 12 Eylül ürünü bu anayasayı demokratikleştirmeye çalıştıklarını söylemiyorlar mı; inanın midem kaldırmıyor bu sözlerini. Sahte demokratlar, kendilerinin varlık nedeni olan 12 Eylül Anayasası için nasıl da laf söyleyebiliyorlar, şaşmamak elde değil! Referandum meydanlarında Kuran’dan ayetler okuyarak, peygamberden hadisler sıralayarak cunta anayasasına “Evet” denmesini isteyen Kenan Evren; bu sahte demokratların yaratıcısı değil mi? Her türlü sol düşünceye zincir vuran, tarikatlarla anayasa pazarlığı yapan cuntacılar yeşertmedi mi bunları? Rabıta ile kolkola gezenlerin çocukları değil mi şimdiki sahte demokratlar? Suudi petrol şirketlerine taşeronluk yapanların rahle-i tedritasından geçmedi mi bu sahte demokratlar? Faizsiz kazanç deyip; gurbetçisini, Konyalısını soyanlar, ağa babası değil mi bu sahte özgürlükçülerin? Işık Evleri’nin 12 Eylül’deki sakinleri değil mi bugün ortaya çıkıp özgürlüklerden dem vuranlar? Kimlerin yanında “staj” yaptıklarını bilmiyor muyuz sanıyor bunlar?

Kendisini var eden anayasaya karşı şimdi özgürlük şampiyonluğuna soyunanlar; bir yandan da ülkeyi nasıl bir korku imparatorluğuna sürüklüyor, görmüyor muyuz sanıyorlar?

Fişlemenin alasını, eski hocalarına taş çıkartacak biçimde yapan; telefon ve ortam dinlemeleri ile konuşmanın, fikir beyan etmenin “suç” haline geldiği bu dönemin sorumlusu bunlar değil mi? Çocuk istismarının alasını yapan bunlar değil mi? Özgür toplu pazarlığın önündeki engel bunlar değil mi? Tekel işçisinin üzerine gaz bombaları atan, attıran bunlar değil mi?

Hukukun üstünlüğünden üstünlerin hukukuna sapan, dokunulmazlık zırhından milim taviz vermeyen, dosyaları Alman yargısının elinde olan, Galataportcular, gemicik yüzdürenler, yumurtacılar, ihaleciler, yap-satçılar, tersaneciler, yandaş kalemler, yazarken yandaşlıkla sınır tanımayanlar.... Say say bitmiyor; bunlar değil mi 12 Eylül ile uygulanan 24 Ocak kararlarının azimli takipçileri... Bir yazımızda da belirtmiştim; Özal’ın prenslerini sollayanlar bunlar değil mi? “Pazarlamacı”lık yeteneğiyle övünen; bu yeteneğiyle de ülke kaynaklarını çok uluslu sermayeye peşkeş çeken bunlar değil mi?

Dağıttıkları “Anayasa Değişiklik Paketi ile İlgili Sorular ve Cevaplar” kitapçığında, “Evet demek için 40 neden”i okurken, insanın aklına önce “40 Katır mı, 40 Satır mı?” çelişkisi geliyor. Öyle de denk getirmişler ki; kitapçık 99 sayfa... Kutsal bir hale dönüşmüş!!!

Her bir maddeye bakıp da; “analar ne demokratlar doğuruyor?” dememek elde değil. Bunların üzerindeki “yeşil”i kazıyın, 12 Eylül cuntasının karası çıkacaktır.

Hesap sorana, Erdal Eren için gözyaşı dökene bak!!!


http://www.habercek.com/

4 Ağustos 2010

O GÜN RUHLAR BEDENLERİNE KÜSTÜ


O GÜN RUHLAR BEDENLERİNE KÜSTÜ
Turan ESER Tarih : 25.06.2010

Öğretmenler öğrencilerini getirsin Madımak Utanç Müzesi’ne “Çocuklar dersimiz insanlık ve utanç” diyerek. Kül haline dönmüş, 39 numaralı yanık ayakabının sahibini merak etsinler. Yanık sazın üstüne sinmiş ozanın ten kokusunu hissettirsin çocuklara.


ERTELENMESİN YÜZLEŞME

*****************

Yüzleşmeden ve utanarak yaşamanın ardından tam 6363 gün geçti.

Madımak katliamı yüzleşmek istiyor. Bedenlerine küsmüş ruhları buluşturmak, umursamaz vicdanları titretmek için. İnsanlık Anadoladan vedalaşmasın diye..Bu topraklar Mevlanayı, Hacı Bektaşi Veliyi, Nesimiyi, Pir Sultan Abdalı ve daha nicelerinin insanlık yoluna çerağ olduğuna tanık oldu. Yıl 2010 ve ruh bedene küsmesin...İnsanlık terketmesin bu toprakları..

Madımak katliamında, aklımıza ve yolumuza ÇERAĞ olan 35 canla birlikte çok şey kaybettik.

17 yıl sonra vicdan, Yunus’laşır ve der ki; “gelin tanış olalım”.

İnşa edelim yeniden kardeşliği, müzeye dönüştürelim Madımak otelini.

Şimdi vicdanları aklama zamanı.

Çocuklarını kaybetmiş ruhlara, çocuklarını bahşedelim.

Şimdi ruhumuzu temizlemenin zamanı.

Suç ortaklığının unutulmaz acısını, bunca yıl taşıyan bedene el uzatalım.

Bedeniyle kavgalı ruhu şimdi barıştıralım.

Çünkü Madımak mutsuz ve ruhsuz.

Madımak ruhuyla buluşsun. 35 Fidan dikelim etrafına, 35 resim, 35 hayat, 35 kardeşlik hikayesi…

Müzeleşsin otel, korkmasın bakan göz, insanlığın utancıyla yüzleşmesinden.

Yüzleşsin vicdanlar, ruhumuzu karartan karanlıkla.

Zehirli sis dumanlarının çöktüğü odalarda tükenen nefesleri hissetsin yürekler.

Dolaşsın insanlar müzenin her bir odasını, kendisini Metin Altıok sanarak, Nesimi Çimen’i hissederek. Koray gibi tebessüm ederek.

Öğretmenler öğrencilerini getirsin bu Madımak Utanç Müzesi’ne, “Çocuklar dersimiz insanlık ve utanç” diyerek. Kül haline dönmüş, 39 numaralı yanık ayakabının sahibini merak etsinler.

Yanık sazın üstüne sinmiş ozanın ten kokusunu hissettirsin çocuklara.

Hollandalı Carina Thuijs’ın yarım kalan ‘Türk kadınları’ tezini okusunlar, yanık raflar arasında.

Özellikle 1993 yılında Yavuz Sultan Selim İlköğretim Okulu adıyla Sivas’ta açılan okulun öğrencilerini gezdirelim ilk kez bu müzede.

Alevi çocuklarının her gün atalarının katleden bir padişahın adının verildiği okulda, Alevi olmanın katli vaciplerin adresinde olduğunu öğrensin tarih derslerinde.

40 bin Alevi Kızılbaşı katleden bir Yavuz Sultan Selim’in adının, Madımak katliamının da ne anlama geldiğini öğrensin, zihni teslim alınmış çocuklarımız.

Şimdi bu korkunç dünden ders alma zamanı.

Bugün çocuklara örnek olma zamanı, barışın gündelik hayatımızın bir paçası haline getirme zamanı.

Bir Cuma günü, her bir gözün bakışları altında işlenen kültür ve insan katliamına ve utancına karşı, şimdi Türkiye Sivas, Sivas Türkiye içinde bir vücut olsun, 17 yıl sonra yine bir Cuma günü, Madımak Utanç Müzesi olsun..

Temmuz 2010'da, katliamının on yedinci yıldönümünde, ‘Madımak trajedisini’ insanlık tarihinin sonsuzluğuna kadar “izleyin, düşünün, ibret alın, ders çıkarın” mesajı asılsın, müzenin kapısına.

Bugün Türkiye’nin vicdanı sessiz kalmasın Madımak vahşeti karşısında..

Çünkü güvenimiz köreliyor, vicdanın sessizliği sürdükçe, karabulutların ardındaki kara tarihe.

O gün ruh bedenine küstü.. Şimdi o ruhu bedeniyle buluşturma zamanı..

İşte bu nedenle Aleviler diyor ki, “Kara tarihin, kara tahtasını silmek için, kara tahtanın üstündeki önce okumak ve sonra yazmak lazım.”

Bugün 2 Temmuz 2010 güneş şimdi yiğitliğini göstersin, kovsun karabulutları ülkemizin üzerinden. Şimdi idrak edelim. 35 candan çalınmış ömrü uzatmak için..

17 yıldır aklını kaybetmiş adaletin, aklıyla buluşmasına imkan verelim.

İstismardan ve korkudan uzak bir alanda buluşmak için..

Madımak Oteli Müze olsun, Girişine bir “ayna” koyalım..

Ertelemeden yüzleşmek için....
Sadece vicdani değil, hukuksal zeminde adaleti sağlamak için.



http://www.alevigundem.com/haberdetay.asp?ID=1659

12 Temmuz 2010

Dreyfus olayı

Dreyfus olayı

DOÇ DR. ZÜHTÜ ARSLAN

Bir yargı skandalının öyküsü

Adaletin yüksek siyasete kurban edildiği tarihsel olaylar vardır. Dreyfus davası, hiç kuşkusuz bunlardan biridir. Fransız genelkurmayında görev yapan Yüzbaşı Alfred Dreyfus, Alman Askeri Ataşesi Von Schwartzkoppen’e bazı gizli askeri belgeleri gönderdiği gerekçesiyle tutuklanır.

Dreyfus daha yargılanmadan Fransız basını hükmünü vermiştir. La Libre Parole (Özgür Söz) adlı gazete, Dreyfus’un “suçlu” olduğunu kışkırtıcı ve anti-semitist duyguları körükleyici bir şekilde ilan eder. Elde yeterli delil olmamasına karşın kamuoyunun beklentilerini karşılamak üzere Dreyfus’la ilgili adli soruşturma açılmasına karar verilir.

“Vatan haini” Alfred Dreyfus

“Paris Birinci Savaş Konseyi” adındaki askeri mahkeme, 1894 yılının Aralık ayında Dreyfus’u yargılamaya başlar. Suçlama için ortada tek delil vardır. O da Alman Askeri Ataşesi’nin çöp sepetinde bulunan ve Dreyfus’un el yazısına benzeyen bir yazıyla kaleme alındığı ileri sürülen belgedir. Dreyfus, bu belgedeki yazının kendisine ait olmadığını söyler, ancak buna kimseyi inandıramaz. Çanlar Yüzbaşı Dreyfus için çalmaya başlamıştır bile. Fransız adaletinin bu Yahudi’ye haddini bildirmesi için gereken her şey hazırlanır. Savaş Bakanı General Mercier, istihbarat servisinin Dreyfus hakkında hazırladığı “gizli dosya”yı, sanığın ve savunma avukatının haberi olmadan gizlice askeri yargıçlara gönderir. Yargıçlar da savunma hakkını ve muhakeme usulünü hiçe sayan bu durum karşısında üç maymunu oynarlar. Ve 22 Aralık 1894 tarihinde askeri mahkeme kararını açıklar. Dreyfus yedi yargıcın oybirliğiyle ihanet suçundan mahkum edilir. Dreyfus’un rütbesinin geri alınmasına ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılmasına karar verilir. Temyiz başvurusu da sonuç vermez.

5 Ocak 1895’te askeri okulun avlusunda Dreyfus’un rütbesi sökülür. Yüzbaşının suçsuz olduğunu haykıran çığlıkları Paris semalarında yankılanır. Dreyfus cezasını çekmek üzere Güney Amerika sahillerine yakın bir yere, Şeytan Adası’na götürülür. Yüzbaşı Dreyfus, Şeytan Adası’nda hapis ve sürgün cezasını çekerken, Fransa’da müthiş bir mücadele başlar. Dreyfus’un suçsuz olduğuna inananlarla Dreyfus üzerinden Yahudi düşmanlığını pekiştirenler arasında yaşanan bu savaşa ordu, meclis, hükümet, basın ve aydınlar da müdahil olur.

Genelkurmay basınla işbirliği halinde Dreyfus’un suçsuz olduğunu ispatlayacak girişimlerin önünü kesmeye çalışır. Mahkumiyete dayanak teşkil eden belgedeki (çizelge) el yazısının gerçekte başka birisine ait olduğunu ileri sürenler sürgüne gönderilir ve cezalandırılırlar. Nitekim Dreyfus’un mahkum olmasından iki yıl sonra askeri istihbaratın başına geçen Binbaşı Georges Picquart, Dreyfus dosyasını ayrıntılı bir şekilde inceledikten sonra gerçek suçlunun, çizelgeyi kaleme alan Walsin Esterhazy adındaki subay olduğunu belirtir. Picquart, Dreyfus davasının yeniden görülmesi gerektiğini savununca kendisini Tunus’a sürgüne gönderilmiş olarak bulur. Bu arada suçlanan Esterhazy de askeri mahkemede beraat eder. Dreyfus savaşı o kadar kızışmıştır ki, dönemin Savaş Bakanı Cavaignac, aralarında Zola’nın da bulunduğu belli başlı Dreyfusçuların, devletin güvenliğini tehlikeye atmaktan ve anayasal düzene karşı komplo düzenlemekten dolayı Yüce Divan’da yargılanmalarını dahi talep eder (Bkz. E.Zola, Dreyfus Olayı, Türkçesi: M.Tuncer, Yalçın Yayınları, 1998, s. 20). Diğer yandan, Dreyfus’un suçsuz olduğunu savunan yazarlar da cezalandırılmaktaydı. Émile Zola, Esterhazy’yi beraat ettiren yargıçların ordudan bu yönde emir aldıklarını yazınca 1 yıl hapis ve 3.000 frank para cezasına çarptırılmıştı. Zola, bunun üzerine İngiltere’ye gitmiş ve hakkında af çıkıncaya kadar da Fransa’ya dönmemiştir.

Bir süre sonra olaylar Dreyfus’un lehine gelişmeye başlar. Dreyfus’un mahkumiyetinde kullanılan belgelerin askeri istihbaratta görevli bir albay tarafından düzmece bir şekilde hazırlandığı ortaya çıkar. Adı geçen albay intihar eder. Askeri mahkemenin beraat ettirdiği Esterhazy de Dreyfus’un mahkum olmasına neden olan çizelgeyi kendisinin yazdığını itiraf eder ve İngiltere’ye kaçar. Bu olaylar üzerine Dreyfus davası yeniden başlar. 9 Eylül 1899 günü askeri mahkeme, adli hatayı kabul etmek yerine, Dreyfus’u bu kez hafifletici nedenleri dikkate alarak on yıl hapse mahkum eder. Dreyfus yeniden Şeytan Adası’na gönderilir. Ancak, çok geçmeden Fransa Cumhurbaşkanı, Dreyfus’u affettiğini açıklar. Dreyfus’un tam olarak aklanması ise 1906’da yeniden yargılanması ile mümkün olur. Tam on bir yıl önce askeri okulun bahçesinde apoletleri sökülen Dreyfus için aynı yerde yeni bir tören düzenlenir ve kendisi bölük komutanı olarak binbaşı rütbesiyle yeniden orduya alınır. Dreyfus’a ayrıca askeri onur (Legione d’honneur) nişanı verilir. “Yaşasın Dreyfus!” diye bağıranlara şöyle cevap verir: “Hayır, yaşasın hakikat!”

Dreyfus’un suçsuzluğu 1930 yılında iyice pekişir. Askeri bilgileri kendisine sızdırdığı iddia edilen Alman Schwartzkoppen’in günlüğü yayınlandığında gerçek bir kez daha ortaya çıkar. Ancak, Fransız ordusunun bu gerçeği kabul etmesi neredeyse yüz yıl alır. 25 Eylül 1995 tarihli Time dergisinde, Fransız ordusunun aradan yüz yıl geçtikten sonra ilk kez kamuoyu önünde Dreyfus’un suçsuzluğunu resmen ilan ettiğine dair bir yazı yayınlanır. Fransız ordusunda üst düzey bir komutan olan General Jean-Louis Mourrut, ilk kez kamuoyuna Dreyfus’un suçsuz olduğunu ve ordunun yanlış yaptığını açıklamıştır.

Dreyfus olayının siyasal sonuçları
Dreyfus davasının politik sonuçlarından biri, Fransa’da siyasal safları belirginleştirmesi olmuştur. Cumhuriyeti destekleyen ılımlı cumhuriyetçiler, liberaller, radikaller ve sosyalistler, cumhuriyet karşıtı olarak görülen ordu ve Katolik Kilisesi karşısında ittifak kurdular. Hemen belirtmek gerekir ki, sosyalistlerin tamamı Dreyfus’u desteklememiştir. 18 Ocak 1898 tarihinde 32 sosyalist milletvekili bir bildiri yayınlayarak “Kapitalist sınıftan, düşman sınıftan olan” Dreyfus’un durumunun kendilerini ilgilendirmediğini açıklamışlardı. (Zola, a.g.e., s. 15-16) Dreyfus olayı, Fransa Cumhuriyeti’ni güçlendirmiş, solu iktidara taşımış, militarizmin ve kilisenin itibar kaybetmesine neden olmuş ve en önemlisi 1905 tarihli din-kilise ayrılığı hakkındaki meşhur kanunun çıkarılmasına yol açmıştır.

Dreyfus olayı, Fransa’nın yaşadığı en büyük hukuksal skandal olarak tarihe geçti. Bu olay, sadece bir askeri görevlinin haksız yere suçlanması ve ordudan atılmasından ibaret değildir. Dreyfus davası, ülkedeki iktidar ilişkilerinin ortaya konulduğu, toplumda egemen olan Yahudi düşmanlığı duygularının açığa çıktığı, bu duyguların siyasi ranta tahvil edildiği, askeri kurumların militarizmi süreklileştirmek için basın ve kilise gibi kurumlarla işbirliği yapmaya yöneltildiği ve Fransız Cumhuriyeti’nin temel değerlerinin tartışıldığı bir süreç yaratmıştır. Bu haliyle Dreyfus davası, Fransa’nın siyasal ve toplumsal hafızasına kazınmış sembolik bir olaydır.


ANAYASA HUKUKÇUSU

27.04.2006

http://www.savaskarsitlari.org/


11 Temmuz 2010

DİRENME HAKKININ ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERDE VE ANAYASALARDA YERALMASI SÜRECİ

DİRENME HAKKININ ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERDE VE ANAYASALARDA YERALMASI SÜRECİ
Av. Ali Ersin GÜR


Herhangi bir yerde haksızlık yapılıyorsa; her yerde adalet tehlikede demektir.”
Martin Luther King

(Bermıngham Cezaevi’nden Mektup 1963)

Yazının önceki bölümlerinde kısaca özetlemeye çalıştığımız direnme hakkının ilk defa resmen kabul edilerek açıklanması, 4 temmuz 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ile gerçekleşmiştir.
Thomas Jefferson önderliğinde yazılmış olan bu bildiri, yukarıda direnme hakkı konusundaki düşüncelerini aktardığımız ünlü İngiliz filozof John Locke’nin
“Hükümet Üzerine İki Deneme” adlı kitabından esinlenerek hazırlandığı bilinmektedir.
Buna göre;

“Hükümetler, bireylerin yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişmek gibi doğal ve devredilmez haklarını sağlamak için kurulmuştur; eğer bir yönetim, bu kuruluş amacını yıkıcı bir yön tutacak olursa, halk onu değiştirmek ve devirmek hakkına sahiptir.”

Daha sonra aynı prensip, bağımsızlığını yeni elde eden konfederasyon üyesi Amerikan devletleri tarafından anayasalarına ve kuruluş bildirilerine konulmuştur.

Bununla birlikte direnme hakkının en geniş ve en net şekilde düzenlenmiş halini Fransız İhtilalinin metinlerinde görüyoruz. 1789 İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisi 2.maddesinde;

“Her siyasal topluluğun amacı, insanın tabii ve zamanaşımıyla kaybolmaz haklarının korunmasıdır. Bu haklar, hürriyet, güvenlik ve zulme karşı direnmedir.”

Diyerek, direnme hakkının tabii ve zamanaşımına uğramaz bir hak olduğunu savunmaktadır. Yine bu ihtilalın bir ürünü olan 1793 Haklar Bildirisi’nin dili çok daha açık ve net olduğu kadar, bir o kadar da keskindir. Bu bildiride;

“ Herhangi bir kimseye karşı, kanunun tespit ettiği durum ve şekiller haricinde ika edilen her türlü fiil, keyfi ve müstebitçe demektir. Kendisine karşı şiddet kullanılarak böyle bir fiil ika edilmek istenen kimsenin, bu fiili kuvvet kullanarak önlemeye hakkı vardır.” Denildikten sonra 35.maddede “Hükümet, halkın haklarını çiğnediği zaman, isyan etmek, halkın her sınıfı için hakların en kutsalı ve ödevlerin en gereklisidir.” Demektedir. 34.maddede; “Toplumun tek bir üyesine zülüm yapıldığı zaman, bütün topluma zülüm yapılmış demektir. Topluma zülüm yapıldığı zaman da, onun her üyesine zülüm yapılmış sayılır.” der. Ve 27. maddede ise müstebitlerin katlini emretmektedir. “Hükümranlığı gasp eden her fert, hür insanlar tarafından derhal öldürülmelidir.”

Denilebilir ki, direnme hakkını en açık ve en net şekilde formüle eden resmi metin bu bildiridir. Bundan sonra da pek çok bildiride ve anayasada yer alsa da konuya ilişkin düzenlemeler, çoğunlukla daha muğlak ve üstü kapalı bir üslup kullanılması yoluna gidilmiştir.

İkinci Dünya Savaşından sonra, dünyayı cehenneme çevirmiş olan faşizmin zulmüne karşı direnme hakkı yeniden güncellik kazanmış ve bir kısım anayasalarla uluslar arası sözleşmelerde bu hak savunulmuştur. 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirisi hazırlanırken, Küba delegasyonu tarafından verilen bir önergede, direnme hakkının insan hakları listesine eklenmesi savunulmuş ancak karşı görüşteki diğer delegeler tarafından bu görüşün kabulü engellenmiştir. Bunun üzerine direnme hakkı, bildirinin başlangıç metninde;

“İnsanın zülüm ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan haklarının bir hukuk rejimi ile korunması temel bir zorunluluk olduğuna göre...” şeklinde yer almıştır.

2.Dünya Savaşından sonra hazırlanan pek çok anayasada direnme hakkına yer verildiğini yukarıda belirtmiştik Bunlardan 19 Nisan 1946 tarihli Fransa Anayasa tasarısı , 1793 bildirisine paralel bir düzenleme getirmiş ise de yapılan referandumda halk tarafından reddedildiği için yürürlüğe girmemiştir. Halen yürürlükte olan 1958 Fransız Anayasası, temel haklar bakımında 1789 Bildirisine gönderme yaparak da olsa direnme hakkını kabul etmiştir.

1961 Anayasamızın başlangıç metninde de:

“ Anaysa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 mayıs 1960 Devrimini yapan Türk Milleti...” diyerek bu hakkın varlığı kabul edilmiştir.

Direnme hakkını tanıyan anayasalardan biri de Meksika anayasasıdır. Bu anayasanın 39.maddesinde:

“Ulusal egemenlik, aslında ve temel olarak ulusundur. Tüm siyasi güç halktan kaynaklanmaktadır ve amacı halka hizmet etmektir. İnsanların, tüm zamanlar boyunca, hükümetlerini değiştirme veya değişiklik yapmak gibi vazgeçilmez hakları olmuştur. “

Meksika anayasasındaki bu düzenlemeye rağmen, ülke uzun süre askeri veya yarı askeri yönetimlerce idare edilmiş ve özellikle ülkedeki yerlilere pek de insan onuruna yaraşır bir yaşam biçimi sağlandığı söylenemez. Bu duruma başkaldıran yerli halkın Zabatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) önderliğinde başlattığı hareket günümüzde devam etmektedir. (10)

1946 tarihli Hesse Anayasasının 146 ve 147 maddeleri ile Alman Anayasasının 20. maddelerinde de direnme hakkı düzenlenmiş bulunmaktadır.

Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasası’nın 20. maddesi, devletin şekli ile birlikte direnme hakkını da düzenlemektedir. Buna göre;

(1).“Federal Almanya Cumhuriyeti demokratik ve sosyal bir federal devlettir

(2).Devletin dayandığı tüm güç halktır. Bu güç ise halk tarafından seçim ve oylamalarla ve yasanın belirli organları ile yürütme ve yargı tarafından belirlenir.

(3).Yasama anayasal düzene, yürütme ve yargı ise yasalara ve hukuka bağlıdır.

(4).Bu düzeni yıkmaya kalkışan herkese karşı, başka araçlar mümkün değilse, tüm Almanların direnme hakkı vardır.

Son şıkkın Seifert ve Hömig’e göre yorumu şöyle;

“...bu maddenin son şıkkı, üst şıklarda (1-3) belirlenmiş anayasal düzeni yıkmak teşebbüsünde bulunanalara karşı bir direniş hakkını veriyor ki eğer başka araçların kullanılması (veya onların yardımı), mümkün değilse bu düzenlemenin amacına ulaşacağı özellikle son yıllardaki devrimlere bakılırsa problemlidir. Bu direniş hakkı, 116. maddede atfedilen tüm Almanlara öngörülmüştür. Direniş hakkını kullanmak değil sadece vatandaşların, tüm kamu çalışanların ve memurların da hakkıdır. (Tartışmalı) Haklı olarak direnişe kalkmanın şartı anayasal düzeni bir bütün olarak yıkılması teşebbüsünün var olması, başka bir terimle gözle görülür bir darbenin başlamasıdır. Kamu düzeninin zarar görmesi sınırlı anayasal zedelemeler bunun için yeterli değildir. “Teşebbüsünde bulunma” terimi, darbeye başlamış olmayı beraberinde getiriyor. Buna karşın sadece hazırlık eylemleri direniş için yeterli değildir. Darbe gerek yukarıdan, devlet tarafından, gerekse toplumsal güçler tarafından olsun işbu 4. şık uygulanır. Direnme, bireysel veya kolektif olabileceği gibi aktif ve pasif olabilir. Ve kaba kuvvete baş vurarak da olabilir. Anayasa, işbu direniş hakkının kullanımına karşın herhangi bir sınırlama getirmemiş, ancak o aşırı olmamalı...”

“...Direnme hakkının son şartı, başvurulacak başka imkanların olmayışı ve devlet güçlerinden anayasal düzeni bozmak isteyenlere karşı ciddi bir direnmenin beklenmesi. Direnme hakkı şartlarının objektif olarak var olması gerekiyor, onların sadece soyut olarak var olması yetmiyor. Direnme hakkı şartları objektif olarak mevcut ise kanunlara karşı olan savunma direnişi meşru olur. Direnme hakkı, temel haklar benzeri bir haktır...”(11)

Yukarıdaki iki paragraflık alıntı, Alman anayasasının 20. maddesindeki direnme hakkından ne anlaşılması gerektiği konusunu gayet açık bir şekilde ifade etmektedir. Elbette ki “zor oyunu bozar.” diye bir söz vardır. Pratik yaşam her zaman ve hatta çoğu zaman kitaplardaki yaşama denk düşmez. Fakat yine de böylesi bir düzenleme, anayasal düzen lehine, şer güçleri üzerinde ciddi bir önleyici etki yaratır.

Av.Ali Ersin GÜR