BELGESEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BELGESEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2010

Örümcek'lerin yaşamında, ilginç bir öykü

Örümcek'lerin yaşamında,
ilginç bir öykü..

EvcioğluHaber- Bir belgeselde izlemiştim.. Ne zaman izledim tam hatırımda değil ama; örümceklerin yaşamlarını anlatıyordu.. Şimdik, nereden çıktı bu da diyeceksiniz gibi geliyor bana.. Ama; emin olun sizlerde okuyunca, ne kadar enterasan bir bilgi olduğunu görecek ve iyi ki: burada yazarak okuyucularımla paylaşmış olmamdan belkide çok memnun olacaksınız...!

Örümcekler o kadar akıllı hayvanlarki: kendinden büyük avlarını bile avlayacak kabiliyete sahiptirler.. Aynı zamanda bazıları oldukca zehirlidirler.. O kadarki; bir canlıyı ısırdıklarında zehirleyerek öldürebiliyorlar ..
Tabiki: tamamı zehirli değil..

Avlanmak istediklerinde, kendilerine göre en uygun yere ağlarını örüyorlar.. Ağ örme işlemi bittikten sonra avlarının gelip ağa çarparak takılmalarını bekliyorlar.. Hemde öyleki; orada yokmuş gibi cansız bir şekilde.. Sadece bu davranış bile onların, ne kadar akıllı olduklarını göstermezmi?
Konumuz aslında bu da değil..
Örümceklerin hiç bilinmeyen yanlarını anlatacağım...

Konu şöyleydi..

"Dişi bir örümcek, çiftleşmek istediğinde; erkek örümceğin kendisini bulmasını sağlayan bir salgı salgılıyor.. Erkek örümcek bu mesajı alınca, aynı zamanda kendilerine yuvada olacak yerde, gidip dişi örümcekle çiftleşmeyi gerçekleştiriyorlar.. Çiftleşmeden sonra; erkek örümcek kendisini dişi örümceğin önüne canlı olduğu, halde cansız bir şekilde bırakıyor..
Dişi örümcek, çiftleşmeden sonra yavrulayıncaya kadar, erkek örümceği yiyerek hiç dışarı çıkmadan yuvada yaşamaya devam ediyor..
En sonunda erkek örümcek sadece ve sadece iskelet olarak kalıyor..

Bu arada da, yavrular yavaş, yavaş çıkmaya başlıyorlar..
Örümceğin yüzlerce yavrusu oluyor..
İşte tamda bu andan sonra, dişi örümcek yavrular büyüyüp, avlanabilecek büyüklüğe gelinceye dek, kendini yavruların yemesi için önlerine bırakıyor.. Yavrular anneyi canlı canlı yiyerek büyümeyi sağlıyorlar..
Yavrular büyüyüp avlanacak duruma gelince, annede iskelet haline gelmiş oluyordu..
Artık, güçlenmiş ve büyümüş olan yavrular, ağ örüp avlanmaya çıkıyorlardı.."

Döngüye bakarmısınız?
Böyle bir şeyin yaşanıyor olacağına ihtimal verirmiydiniz?
Hayır..!
Haklısınız..
Eğer bunu gözlemleme imkanım olmasaydı, bende böyle bir yaşamın olabileceğine ihtimal vermezdim..

Belgeseldeki anlatılan, Doğada yaşanan binlerce yaşam öykülerinden bir tanesiydi..
Bu konuyu tesadüfen hatırlayarak ( iyi ki de hatırladım) sizlerle paylaşma imkanı buldum..
İnanıyorumki; evrende o kadar farklı yaşamlar ama; sanıyoruzki sadece biz insanlar dan ibaret.. Oysa daha ne enteresan yaşam süren canlılar vardır dünyada.. Ama; yinede evrendeki canlılar, sadece yaşamak için yerken..! İnsanlar kendi bencilliklerini ve aç gözlülüklerini doyurabilmek için ne varsa yer altında ve üstündene varsa, her şeyi talan ediyor..
Aslında; kendi bindiği dalı kestiğinin farkında değiller.. Kendi nesline en büyük zararı vererek, yok eden de insan..
Doğayı da yaşanmaz hale getiren insan..!
Varın kararı siz verin..

EvcioğluHaber-19.10.2010

27 Haziran 2010

İSRAİLLİ YÖNETMENDEN ANLAMLI ÇAĞRI

İSRAİLLİ YÖNETMENDEN ANLAMLI ÇAĞRI
İsrailli Yönetmen Eyal Sivan: Türkiye ile İsrail azınlıkları ezmekte değil, demokraside işbirliği yapmalı

27/06/2010
İsrailli Muhalif Yönetmen Eyal Sivan, İstanbul’da katıldığı toplantıda İsrail’i ve ona ortaklık eden devletleri sert dille eleştirdi. Toplumsal hafıza üzerine belgeseller çeken yönetmen, İsrail ile Türkiye devletlerinin benzediğini söyleyerek, “Hükümetlerimiz azınlıkları ezme konusunda değil, azınlıklara demokratik haklar verme konusunda işbirliği yapmalı” dedi.
Documentarist İstanbul Belgesel Günleri kapsamında İstanbul’da olan Eyal Sivan, İsrail devletinin Siyonist politikalarına eleştiriler getiren ve unutturulan halkların kardeşliğini öne çıkaran filmleriyle tanınan İsrailli bir belgeselci. Sivan, ülkemizde de Filistin için İsrail’e Karşı Boykot Girişimi olarak örgütlenen İsrail’e karşı uluslararası kültürel, akademik boykotun da ülke içindeki savunucularından biri. Çünkü İsrail hükümetinin işgale son vermeye zorlanması gerektiğini düşünüyor, “Yoksa İsrail’in sonu olur” diyor.
Önceki gün düzenlenen basın toplantısında yönetmen Sivan basın mensuplarının sorularını yanıtladı. Özellikle Ortadoğu barışı üzerine çalışan ve bu nedenle ülkesinde film yapmakta güçlükler çekmeye başladığını söyleyen yönetmen, “Ayrımcılık sadece Filistinlilere karşı değil, İsraillilere karşı bir politika” dedi.

‘HALKIN TEPKİSİNİ ÖNEMSİYORUM’
Konferans önerilerini genelde kabul etmediğini söyleyen Sivan, buna karşın İstanbul’a gelmeyi bir zorunluluk olarak düşündüğünü açıkladı. Bunun bir nedeni belgesel festivallerinin varoluş çabasına destek olmak, ikincisini ise bir İsrailli olarak Türkiye’de bulunmak şeklinde ifade etti. “İsrail basınına baksanız, bana daha sınırdan girerken kötü davranılması gerekirdi ama hiç sorun yaşamadım, burada olmaktan mutluyum” dedi.
İsrail ve Türkiye hükümetlerinin milliyetçi politikalar uygulayan benzer hükümetler olduğunu belirten yönetmenin kendi hükümeti için yaptığı eleştirilerini, Türkiye’nin durumuna da örnek gösterdi.
Gazze ablukası ve saldırısına karşı Türkiye dahil, Batı hükümetlerinin sessiz kalmasını eleştiren İsrailli yönetmen, “Hükümetler halka kulak vermiyor, ben bu yüzden halkın tepkisini daha çok önemsiyorum” dedi.
Ülkesi içinde zaman zaman hedef gösterildiğini, yaptığı işlerden çok kişiliğinin tartışıldığını anlatan yönetmen, muhalif tutumundan vazgeçmeye niyetli değil. “İsrail’de asıl muhalefet” diyor, “Filistinlilerle birlikte mücadele etmektir.”

‘DİYECEKSİNİZ Kİ TERÖR VAR…’
Yönetmen Sivan, Türkiye’deki son gelişmeler ve Kürt sorunu üzerine bir soruya ise, İsrail basınını anlatarak yanıt verdi. Basının iki hafta öncesine kadar Türkiye ile ilgili haberlere hiç yer vermediğini, ancak birden bire Türkiye’de Kürtlerin durumuna ilişkin haberler girmeye başladıklarını anlatan Sivan, “Bunun Türkiye’yi eleştirmenin bir yolu olduğunu düşünüyorlar” dedi. Eyal Sivan şöyle devam etti: “Ama burada hangi uçakların, hangi silahların kullanıldığını, özel birimlerin kimler tarafından eğitildiğini de araştırırsanız, daha ilginç sonuçlara ulaşırsınız. İsrail de Türkiye de yarı demokratik ülkeler, demokrasiyi neye göre tanımladığınıza bağlı olarak. Tel Aviv’deki Yahudi’ye sorarsanız, İsrail tam demokratik bir ülkedir ama Ramallah’ta yaşayan Filistinli’ye sorarsanız, İsrail tam anlamıyla antidemokratiktir. Eminim burada da İstanbullu bir burjuvaya göre Türkiye demokrasidir ama bölgedeki bir Kürt’ten aynı cevabı alamazsınız. Oysa demokrasi, hükümetlerin azınlıklara karşı nasıl tutum aldıklarına göre değerlendirilmeli. İsrail ve Türkiye hükümetleri azınlıkları nasıl bastıracakları konusunda değil, azınlıklara haklar verme konusunda işbirliği yapmalı.”
Eyal Sivan, basın mensuplarının sessizliği karşısında henüz bir soru gelmeden şöyle devam etti: “Belki diyeceksiniz ki terör var. Çünkü azınlıklar silahlı mücadele yaparsa ona terör deriz, devletler silahı eline alırsa ona devlet politikası deriz. Ama biz, Mavi Marmara olayında devletin terörist olabildiğini gördük.” (İstanbul/EVRENSEL)

PORTAKAL VE iSRAiL’iN TARiHi
Eyal Sivan, son filmi “Yafa, Portakalın Otomatiği”nde dünya çapında bir marka olan Yafa portakalının hikayesini anlatıyor. Geçen yüzyılın başlarında Arap ve Yahudilerin birlikte çalışarak ürettiği ve daha çok da Arap tüccarların kontrolünde olan portakal ticaretinin, önce İngiliz müdahalesi, ardından İsrail’in kuruluşuyla nasıl İsrail’in denetimine geçtiği, filmin çarpıcı bir özeti. Bir zamanlar bölgenin zenginliği ve bir arada yaşamanın simgesi olan portakal, ondan sonra Filistin topraklarına el koymanın ve İsrail propagandasının malzemesi haline geliyor. Belgeselin cuma ve cumartesi günkü gösterimlerine de katılan yönetmen, izleyicilerle sohbet etti.


http://www.evrensel.net/

7 Şubat 2010

BELGESEL GÖSTERİMİ - “SESİM RÜZGARA”

BELGESEL GÖSTERİMİ - “SESİM RÜZGARA” ve HAYVAN ÖZGÜRLÜĞÜ SÖYLEŞİSİ

“Sesim Rüzgara” Modern bir sürgün hikayesi

Emre Sarıkuş’un yazdığı ve yönettiği “Sesim Rüzgara” adlı belgeselin 27 Ocak’ta Pera Müzesi’ndeki ilk gösteriminin ardından ikinci gösterim 11 Şubat Perşembe saat 19:00 da Yeşilev’de gerçekleştirilecek.

Belgesel, II. Meşrutiyet’in ilanıyla başlayan Batılılaşma hareketleri çerçevesinde, 1910 yılında Sivriada’ya sürülen ve dönemin zihniyet çekişmelerinin en önemli figürlerinden biri olan sokak köpeklerinin itlaf serüvenini konu alıyor.

‘Gidişleriyle ıssızlaşmış sokaklarda lodosun estiği geceler sesleri duyuldu tıpkı yıllar önce olduğu gibi… Seslere dayanamayanlar sandallara, teknelere atlayıp bazılarını gizlice geri getirmeye gittiler ve adaya yanaştıklarında gördükleri manzarayı bir daha hiç unutamadılar. Sürgündeki seksen bin köpek denizin ortasındaki bu çorak kara parçasında kendilerini alıp götürecek bir tanrı misafiri bekliyordu. Ne var ki, hayat artık onları geri getirtmeyecek kadar modernleşmişti.’

1910 yılında, Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden ve Jön Türklerin başa geçmesinden bir yıl sonra, İstanbul’daki sokak köpeklerinin kökünün kazınmasına karar verilir. Mesele büyük bir hızla halledilir. Önceleri köpeklere şehir kapılarında bakılması düşünülmüş, ama sürgünlerin bu duruma büyük bir gürültüyle karşı koyacağı hesaba katılmamıştı. Balık istifi gibi yığılmış, gece gündüz uluyan, hiç durmadan kapışan köpeklerin olduğu yerde yaşamak imkânsız hale gelir. Birbirlerini yiyen köpeklere bakmayı insanların içi kaldırmaz ve herkes bu sürgün cezasına karşı çıkar. Belediye de işi bitirmek için bu gürültücü hayvanları kimsenin yaşamadığı Sivriada’ya göndermeye karar verir.

Kültür tarihçisi Ekrem Işın ve Orhan Koloğlu’nun da görüşleriyle yer aldığı film Türkiye’de ve dünyada çeşitli festivallere katılacak.

Sesim Rüzgâra "modern bir sürgün hikâyesi"

Yazan -Yöneten: Emre Sarıkuş

Seslendirenler: Altan Erkekli, Altan Gördüm, Engin Alkan, Hakkı Ergök ve Sungun Babacan

Müzik: Erdal Güney

Kamera : Adem Erkoçak

Kurgu: Enes Korkmaz, Erkan Tosun, Gamze Öğüt

Video Renk Düzenleme: Enes Korkmaz, Ses Miksaj: Ümit Satır, Türkiye, 2010, 37’


Yeşilev - İstiklal Cad Balo Sok No 21/1 Beyoğlu 0 212 244 77 80

http://www.facebook.com/event.php?eid=289775123100&index=1

http://www.yesilev.info/

19:00 – 19:40 Belgesel Gösterimi - “Sesim Rüzgara” Sürgüne gönderilen 80 bin köpeğin hikayesi Yazan -Yöneten: Emre Sarıkuş

19:40 – 22:00 Söyleşi Emre Sarıkuş (Sosyolog) – Hayvan Haklarına ilişkin bir belgesel yapım süreci

Tolga Öztorun (Hayvan hakları aktivisti, Yeşiller) – Türkiye’de Hayvan Hakları / Hayvan Özgürlüğü Mücadeleleri ve neler yapılabilir?

Tolga Öztorun hakkında:

6 senedir Yedikule Hayvan Barınağı’nda Gönüllü Muhabir olarak çalışmakta olan Tolga ÖZTORUN yaşamını çok sayıda engelli sokak hayvanı ile paylaşmaktadır. Türkiye’den çok sayıda ünlü sanatçı ve Dünya genelinden sanatçı ve felsefeciler ile yaptığı röportajlar ile kamuoyu dikkatini sokak hayvanlarının üzerine çekmeye çalışmaktadır. Yine aynı sitede köşe yazarlığı yapmaktadır.

Ayrıca kurulduğundan beri “ Hayvan Sever Gazetesi ” bünyesinde köşe yazarı olarak görev almaktadır. Hayat felsefesi “ muhtaç tüm canlılara yaşayabilmeleri için bir şans verelim ” olan Tolga ÖZTORUN amatör olarak sinema ve edebiyat ile ilgilenmektedir. Çocuk hikâye kitapları çalışmaları vardır.

Sokak hayvanlarının özgürlüğü için kısa film çalışmaları yapan Tolga ÖZTORUN 2009 senesinde ilk kısa filmi olan “EZBER”in http://www.ezberfilm.com/ çekimlerini bitirmiştir. 30 dev sanatçının yer aldığı ve Türkiye’nin ilk sokak hayvanı sorunu konulu filminde basında çok geniş yer almıştır. Şu anda ise Alem FM bünyesinde “Tolga Öztorun ile DOST Muhabbeti ” isimli program ile sokak hayvanları konusunu ünlü konukları ile radyoya taşıyor.


2 Şubat 2009

METİN KAYA: ANLATILAN YÜZ BİNLERİN HİKâYESİDİR

METİN KAYA: ANLATILAN
YÜZ BİNLERİN HİKâYESİDİR
22 OCAK 2009
AHMET ÖZTÜRK


Aklı fikri sinemada olan Zonguldaklı bir fotoğrafçı Metin Kaya. Uzun yıllar belgesel fotoğrafla ilgilenmiş.

Bir yandan yaşadığı kentin olanaksızlıkları, diğer yandan birlikte çalışabileceği ekibi bir türlü oluşturamaması, sinema düşlerini erteletmiş yıllarca. Daha sonra kendisi gibi sinema heveskârı birkaç arkadaş bulunca, kısa film denemeleri yapmış. Ortaya çıkan ürünleri şimdi pek beğenmese de bu denemeler iyi bir pratik olmuş onun için. Son olarak çektiği “100 Bin Kişiydiler” belgeselinde Zonguldaklı madencilerin 4 Ocak 1991’de Ankara’ya doğru başlattığı büyük yürüyüşü anlatmış. Enis Rıza’nın danışmanlığını, Ahmet Özer’inse müziklerini yaptığı 68 dakikalık belgesel, 120 kişiyle yapılan yaklaşık 60 saatlik çekimin sonrasında çıkmış ortaya.

“Bu belgeselle yüz binlerin hikâyesini anlattım. Örgütlü güce bir kez daha iman ettim” diyen Metin Kaya ile tüm bu serüveni konuştuk…

»Böyle bir belgesel fikri nasıl çıktı ortaya?

Zonguldak’ta yaşıyorum. Yürüyüşün en başından sonuna kadar içindeydim. 90 – 91 grevi ve sonrasında yapılan Ankara yürüyüşü, bu ülkede gerçekleşmiş en önemli işçi hareketlerinden biriydi. Yalnızca bir grev değil, yaşlı genç, çoluk çocuk, kadın erkek, işçi memur demeden bütün bir kentin topyekûn eyleme geçtiği bir halk hareketiydi de aynı zamanda. Ancak sonrasındaki gerilemeyle ilgili ne kapsamlı bir muhasebe yapılabildi, ne de geleceğe yönelik dersler çıkarılabildi. Gönlüm bu duruma asla razı olamazdı. Ben bu belgeselle bir anlamda bu muhasebeyi yapmak istedim.


»Peki, nasıl bir insandı Şemsi Denizer?

Genel Maden İşçileri Sendikası’na grev öncesinde henüz genel başkan olmuştu. Birden yönetim anlayışını değiştirmiş sendikanın kapısını herkese açarak, baş döndürücü bir gelişme yaşatmıştı kentte. Hepimiz bir şeylerin değiştiğini gözlemliyorduk. Umut doluyduk. Öte yandan, Denizer de, herkes gibi bir insandı; korkuları vardı, vehimleri vardı, yanlışları ve doğruları vardı. Bunları hep tartışılabiliriz. Ama tartışamayacağımız tek şey liderlik vasfıdır. Bu eylemin gözü kara lideridir o.


»Biraz da belgeseli hazırlama sürecinden söz eder misiniz?

Dünya üzerinde çok fazla örneği olan bir eylem değildi madenci grevi. Madenciler büyük bir coşku ve kararlılıkla yürüyorlardı. O günlerde devrim yaptığımızı zannediyorduk. Dikkat edin o günden bugüne bu boyutta başka bir başkaldırı yok ülkede. Dolayısıyla grev sürecini içinde dersler bulunan bir öğreti olarak tanımlayabilirim rahatlıkla. Bu yüzden çalışmayı sıkı tuttuk. Greve katılan birçok insanla röportaj yaptık. Yaklaşık 16 aylık çalışmada, 120 kişiyle görüştük. 60 saatlik çekim yaptık onlarla. Röportajlar, Yazar Osman Günay ile Tiyatrocu – Yazar Fahri Bozbaş tarafından yapıldı. Ben hep kameranın arkasındaydım. Herhangi bir kişi, kurum veya kuruluştan hiçbir yardım almadan da bitirdik.

»Başlangıçta böyle bir niyetinizin olmadığın biliyorum. Sıradan insanların, yürüyüşün adsız kahramanlarının dilinden anlatmak istiyordunuz grevi. Ancak belgeselde gördük ki, dönemin üst düzey yöneticileri ve politikacılarına da çevirmişsiniz kameranızı. Bu rota değişikliği neden?

Herkes aynı öyküyü anlatıyordu ama bütününden, bir büyük cümle çıkarmaktı amacımız. Ülke genelinde 100 bin kişilik yürüyüş biliniyor ama yürüyüş öncesinde 36 gün kentin içinde yapılan yürüyüşleri kimse anımsamıyor neredeyse. Neresinden bakarsınız bakın çok boyutlu bir olay var karşımızda. Başlarken belgeseli Zonguldak’ta bitirebileceğimi zannediyordum. Aynen sorduğun gibi, bu zamana değin politikacılar, yöneticiler çok konuştu. Bunları çok dinledik de, o yürüyüşün içindeki yüz binler ne düşünüyordu acaba? Çalıştıkça önyargılarımı yıkarak grevle ilgili tüm değerlendirmeleri sildim kafamdan. Röportajlar ilerledikçe öykünün kendisi beni yönlendirmeye başladı. ‘Nereye uzanacaksa, oraya gitmeliyim’ dedim kendi kendime. Zamanın başbakanı Yıldırım Akbulut, DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel, Çalışma Bakanı İmren Aykut gibi üst düzey yönetici ve politikacılar da dahil oldular çalışmaya. Sendika başkanları, eylemi kapsamlı bir şekilde izleyen gazetecilere de ulaşarak bütünlüklü bir grev belgeseli çıkardık ortaya.


»Dönemin en önemli aktörlerinden biri olan GMİS yöneticileri çok az yer almış belgeselde.


Evet. Bir bölümü konuşmak istemedi. Bir bölümüyse kişiselleştirmeye çalıştı olayı. Ben eylemin kendisine taraftım. Örgütlü hayata çok inanıyordum. Bu dinamizmin nasıl oluştuğunu, bu kadar insanın nasıl bir araya gelip, aynı duyguda birleştiğini anlamak ve analiz etmek istiyordum. Onun için kişiselleşen görüşlere, elden geldiğince yer vermemeye çalıştım.


»Enis Rıza neresinde katıldı çalışmanın?

60 saat çekim yaptık. Tüm bunların deşifre edilmesi gerekiyordu. Ayrıca montajının yapılması için ciddi bir stüdyoya ihtiyaç vardı. Yaşadığım kentte tüm bunları yapmam mümkün değildi. Yazılarını takip ettiğim, bu alandaki bilgisine ve belgeselci ahlakına güvendiğim Enis Rıza’yı arayarak kendisinden yardım istedim. Bu projede bana danışmanlık yapmakla kalmadı, stüdyosunun ve ekibini kapısını sonuna kadar açtı. Filmin sinematografik açıdan bu kadar düzgün, görselliğin bu kadar yüksek olmasında gerçekten payı çoktur Enis Hoca’nın. O açıdan kendisine ne kadar teşekkür etsem az.

»İlk gösterimini yürüyüşün 18. yılında Zonguldak’ta yaptınız. Başka nerede gösterilecek?

Evet, ilk gösterimini 4 Ocak’ta Zonguldak’ta yaptık. Şimdiki hedefimiz 1 Mayıs İşçi Filmleri Festivali. Konjonktüre de çok uygun düşeceğine inanıyorum. Ekonomik krizin faturasının tümüyle emekçilere ödetilip, yüz binlercesinin işsiz bırakıldığı bir ortamda, bu direnişin belgeseli birçok dersle dolu çünkü. Bence tüm sol partilerin, sendikaların mutlaka izleyip, çözümlemeler yapması gereken bir film bu. Dünyanın her yerinde madenci grevleri ürküten eylemlerdir. Son derece yıkıcı sonuçlar doğurur. Şiddet madencinin doğasında vardır çünkü. Bu eylemdeyse, kalp krizi ve trafik kazasında ölen iki kişiyi saymazsak, bir kişinin burnu bile kanamadı. Tüm bunlar sosyolojik açıdan da ele alınması gereken bir konu. Belgesel bu alanda çalışmak isteyenler açsından son derece zengin bir kaynak sunuyor.

»Röportajların yanında ciddi bir görsel malzeme de var filmde. Bunlara ulaşmak zor oldu mu?

Hem de nasıl! Yalnızca bizim değil, tüm belgeselcilerin ortak derdi bu. Türkiye’de düzenli arşiv tutulmuyor maalesef. Kimi meraklı, tarihe karşı kendini sorumlu hisseden arkadaşlarımız da olmasa neredeyse hiç görüntü olmayacaktı elimizde. Birol Üzmez, Alaatin Kara, Mehmet Özer, Mustafa Eyriboyun’dan fotoğraf; Ülkü Özen ve GMİS’ten de görüntü aldık. Şaşarak gördük ki, GMİS’in elinde grev sonrasında yaptırdıkları belgesel dışında hiçbir görüntü yok. Toplumsal hafızamızın neden bu kadar zayıf olduğunu bundan daha iyi açıklayan bir örnek olamaz bence.

»Grev günlerindeki Zonguldak’tan söz eder misiniz biraz da?

Belgeselde de göreceksiniz Süleyman Demirel ‘O vakit Zonguldak’ta devlet yoktu. Madenci her şeye hakimdi’ diyor. Gerçekten yasaların rafa kaldırıldığı bir kentti Zonguldak. Madenci hiçbir şeyi kırıp dökmeden işine ve kentine sahip çıkıyordu. Grev bittikten sonra Zonguldak Emniyeti’nin neredeyse tamamı başka illere tayin edildi. O zamanın valisi Saim Çotur, süreci çok iyi yönetti. Konuştuğumuz herkes hakkını teslim ediyor Saim Bey’in. Bu tarafından baktığınızda, böylesi toplumsal olaylara nasıl yaklaşılması gerektiği konusunda bir devlet dersi de var o büyük yürüyüşte.

»Söyleşi için teşekkür ediyorum. Eklemek istediğiniz şeyler varsa onu da almak isterim.

Son olarak şunu söylemek isterim. Kitlesini Mengen barikatından geri çeviren Denizer, sözleşmeyi bitirmek için müzakereler yapmak üzere Ankara’ya gitti. Mengen dağında dünyanın her yerinden kendine muhatap bulan, Başbakan’ı ayağına getiren bir işçi lideri, Ankara’da, 20 gün boyunca hiçbir muhatap bulamadı kendine. Bundan çıkarılacak sonuç sudur. Her şey örgütlü güce bağlıdır ve seni sen yapan arkandaki kitledir. Arkanda örgütlü bir güç yoksa sen de yoksun demektir. Denizer’i yok eden kapitalist kültürün yarattığı yozlaşmadır. Kapitalizmle mücadeleyi başat yapmayan her eylem, kimi kazanımlar elde etse de son tahlilde yenilmeye mahkûmdur.



Birgün Gazetesi