insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Aralık 2010

insanlar üçe ayrılır


insanlar üçe ayrılır

"İnsanlar üçe ayrılır:
................Gerçekten başarılılar,
................................Başarılıyım diye geçinenler
.............................................ve
.............Başarılı insanlar üzerinden geçinenler!"

EvcioğluHaber-28.12.2010

21 Ekim 2010

RİSK VE BAŞARI

" Kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret etmedikçe insan yeni okyanuslar keşfedemez"
Andre Gide

19 Ekim 2010

Örümcek'lerin yaşamında, ilginç bir öykü

Örümcek'lerin yaşamında,
ilginç bir öykü..

EvcioğluHaber- Bir belgeselde izlemiştim.. Ne zaman izledim tam hatırımda değil ama; örümceklerin yaşamlarını anlatıyordu.. Şimdik, nereden çıktı bu da diyeceksiniz gibi geliyor bana.. Ama; emin olun sizlerde okuyunca, ne kadar enterasan bir bilgi olduğunu görecek ve iyi ki: burada yazarak okuyucularımla paylaşmış olmamdan belkide çok memnun olacaksınız...!

Örümcekler o kadar akıllı hayvanlarki: kendinden büyük avlarını bile avlayacak kabiliyete sahiptirler.. Aynı zamanda bazıları oldukca zehirlidirler.. O kadarki; bir canlıyı ısırdıklarında zehirleyerek öldürebiliyorlar ..
Tabiki: tamamı zehirli değil..

Avlanmak istediklerinde, kendilerine göre en uygun yere ağlarını örüyorlar.. Ağ örme işlemi bittikten sonra avlarının gelip ağa çarparak takılmalarını bekliyorlar.. Hemde öyleki; orada yokmuş gibi cansız bir şekilde.. Sadece bu davranış bile onların, ne kadar akıllı olduklarını göstermezmi?
Konumuz aslında bu da değil..
Örümceklerin hiç bilinmeyen yanlarını anlatacağım...

Konu şöyleydi..

"Dişi bir örümcek, çiftleşmek istediğinde; erkek örümceğin kendisini bulmasını sağlayan bir salgı salgılıyor.. Erkek örümcek bu mesajı alınca, aynı zamanda kendilerine yuvada olacak yerde, gidip dişi örümcekle çiftleşmeyi gerçekleştiriyorlar.. Çiftleşmeden sonra; erkek örümcek kendisini dişi örümceğin önüne canlı olduğu, halde cansız bir şekilde bırakıyor..
Dişi örümcek, çiftleşmeden sonra yavrulayıncaya kadar, erkek örümceği yiyerek hiç dışarı çıkmadan yuvada yaşamaya devam ediyor..
En sonunda erkek örümcek sadece ve sadece iskelet olarak kalıyor..

Bu arada da, yavrular yavaş, yavaş çıkmaya başlıyorlar..
Örümceğin yüzlerce yavrusu oluyor..
İşte tamda bu andan sonra, dişi örümcek yavrular büyüyüp, avlanabilecek büyüklüğe gelinceye dek, kendini yavruların yemesi için önlerine bırakıyor.. Yavrular anneyi canlı canlı yiyerek büyümeyi sağlıyorlar..
Yavrular büyüyüp avlanacak duruma gelince, annede iskelet haline gelmiş oluyordu..
Artık, güçlenmiş ve büyümüş olan yavrular, ağ örüp avlanmaya çıkıyorlardı.."

Döngüye bakarmısınız?
Böyle bir şeyin yaşanıyor olacağına ihtimal verirmiydiniz?
Hayır..!
Haklısınız..
Eğer bunu gözlemleme imkanım olmasaydı, bende böyle bir yaşamın olabileceğine ihtimal vermezdim..

Belgeseldeki anlatılan, Doğada yaşanan binlerce yaşam öykülerinden bir tanesiydi..
Bu konuyu tesadüfen hatırlayarak ( iyi ki de hatırladım) sizlerle paylaşma imkanı buldum..
İnanıyorumki; evrende o kadar farklı yaşamlar ama; sanıyoruzki sadece biz insanlar dan ibaret.. Oysa daha ne enteresan yaşam süren canlılar vardır dünyada.. Ama; yinede evrendeki canlılar, sadece yaşamak için yerken..! İnsanlar kendi bencilliklerini ve aç gözlülüklerini doyurabilmek için ne varsa yer altında ve üstündene varsa, her şeyi talan ediyor..
Aslında; kendi bindiği dalı kestiğinin farkında değiller.. Kendi nesline en büyük zararı vererek, yok eden de insan..
Doğayı da yaşanmaz hale getiren insan..!
Varın kararı siz verin..

EvcioğluHaber-19.10.2010

13 Ekim 2010

Zavallı Şahin ve İnsan



" Benzerlerinin acıları karşısında acı duyan tek yaratığım.! insanım.. Beni bir zavallı Şahin'le bir tutmayın sakın"

Panait Istrati ("Uşak" romanı)

İnsan ve mutluluğun bedeli



" İnsan; kanıyla öder mutluluğu"

Panait Istrati ("Uşak" romanı)

İnsanlar ve ruhsuzluk



"İnsanlar; yolsuz, elektriksiz, susuz hatta, temizlenmeden de yaşayabilir.. Ama, ruh temizliğinden yoksun olarak yaşayamazlar"

Panait Istrati ("Uşak" romanı)

3 Ekim 2010

21 Eylül 2010

İSRAİL UÇAKLARI CAN ALIYORDU BU GÜN YİNE


İSRAİL UÇAKLARI
CAN ALIYORDU BU GÜN YİNE

EvcioğluHaber- Öyle bir dünya üzerinde yaşıyoruz ki; kendilerince inandıkları dinlerinin emirlerine uygun, güçlünün haklı olduğu mantığıyla emekçi halklar üzerinde her türlü işkencenin ve yeni teknoloji bombaların denendiği ve aynı zamanda sömürünün ve vahşetin her çeşidinin uyguladığı; çocuk bedenlerin parçalandığını seyrederek yaşandığı bir yerdir..

Çocukların ölü bedenlerini kucaklayan babaların acısını kim dindirebilirki..?

Burası Gazze buradan çıkış yok...!



"Adalet varmı? bilinmez ama; Adaletli dünyayı; İnsanların bencilliklerini, acımasızlıklarını ortadan kaldırmadan sağlamanın olanağı yoktur..!"

Bu gün akşam eve geldiğimde; Hayat TV.de yayınlanan, Filistin'de yaşanan ve İsrail uçaklarının her dakika bombalandığı günün özeti niteliğinde bir proğram seyir ettim....
Televizyon çekim yapıyordu; ama İsrail uçakları Gazze'yi bombalamaya devam ediyordu.. Gazze'de; İsrail savaş uçaklarından atılan bombaların ve roketlerin sesleriyle birlikte başlayan bir gün yaşanıyordu...

Mikrofona konuşan gençler ve çocuklar sakin görünüyordu.. Sanki; Olağan bir gün yaşanıyor gibiydi.. O gençler ve çocuklar korkuyu atmışlardı yüreklerinden... Biraz da çaresizlikten olsa gerek.. Heran bir İsrail saldırısı, atılan bir bombayla ölür gelir Hatta; acıma duygusunu bile yitirmişlerdi... Verdikleri cevap ise; "İsrail uçakları yine bir yeri bombaladı.. Ama, yakından geliyor... Buraya da gelebilirler... buradan görünmeyen biryere uzaklaşmamız lazım" diyorlardı..
Ama; o kadar kanıksamışlardıki; bomba seslerine ve peşinden duyulan siren seslerine aldırış etmiyordı.. Ambulanslar geçiyordu, ardı ardına..

Televizyon ekibi bir hastane bahçesi gibi bir yere gitmiş ve orada getirilen yaralıları çekiyorlardı..
Getirilen iki çocuk vardı.. Bunların birisi 4 yaşında, bir diğeri ise 6 yaşında olduğunu daha sonra doktorların onca çabasına rağmen kurtarılamayarak öldüklerini gösteriyordu.. Kurtarılamayarak ölen çocukların; Beyaz kefine sarıldıklarını ve morga konulurken, muhtemelen babası olduğu, çocukların soğumuş cesetlerini öperken teretdüt göstermeden ve dahası, morgun kapısı önünde diz çökmüş halde ağlarken hali acının tarifi nasıl yapılabilinirdiki.? O babanın göz yaşları içine akıtırken çaresizliğinden, bu vahşeti ve katliamı yapanlar dünyanın gözü önünde çocukları öldürmeye devam ediyordu..
İsrail uçakları bomba yağdırmaya devam ediyordu..
Ambulanslar, acı siren sesleriyle yaralıları taşımaya ve hayata tutundurmaya ve muhtemelen ölmeden yetişemeyip hastaneye getirdiği insanları morga koymaya devam ediyorlardı..!

Vucudunun biryeri kopmuş, hatta parçalanmış bedenleri ve yaralı çocukların çığlıkları yürekleri parçalar durumdaydı..
Medeni ve müreffeh dünyanın gözü önünde; Dünyaya İnsan Hakları ve demokrasi getirmek iddiası nda olanların müsadesiyle çocuklar "İsrailin Beyaz Fosfor Bombaları" ile parçalanıyor ve yanıyordu her yer...
Yine Filistin'in, Gazze bölgesinde bir olağan gün yaşanıyordu...! Kan, göz yaşı ve ölümler yaşanıyordu.. Çıldırmışlık haliydi heryer..
Allahın bile görmediği bir yerdi orası.. 50 yıldan fazladır yaşanan bu katliamı gök yüzünden hiç kimse görmüyordu...
Ey gök Tanrısı sendemi görmüyorsun, parçalanan
masum çocuk bedenlerini.? Ey insanoğlu; İnsan olmaktanmı utanıyorsun acıma duygun köreldimi senin..?
Adalet duygusu ve vicdanda vardır bilmiyorum ama; bu katliamı yapanların kendileri de bir zamanlar daha da vahim vahşete maruz kaldıklarını bilmeyen varmıdır..? Ama; ne yazık ki; bu gün kendileri daha fazlasını başka, insanlara uyguluyor..
Onlar için bu katliam yahudi halkını birara da tutma yöntemi olabilirmi? bilinmez ama: Kan kusan uçaklar susmaya ve havadan atılan bomba sesleride kesilmeye başladığında, akşam olmuştu...! Yine bir gün daha bitti derken sokak saldırıları başlamıştı.. Gazze'de..

Filistin'e kaç km. uzaktayım ölçmediğim için bilmiyorum ama; o proğramı yarıda kesip; bu yazıyı yazmak ve yaşanan katliamın ortağı olmamak adına bu durumu sizlerle paylaşmak istedim...!

Sizlerinde çevrenizde yaşanan olumsuzluklara duyarsız kalmamanız için, ilgil ve sorumlu olmanızı diliyor, güzel günlerde yaşamanız dileğimi tekrarlıyorum..
Hitlerin fırınlarda yaktığı Yahüdü çocukların bedenleri ne kadar çocuksa? Filistinli çocukların bombalarla parçalanan bedenleri o kadar çocuk ve Mausum..!

"Dünyadan zalimler yok oluncaya dek ve Adaletin tüm dünyayı sardığı bir günde insan olarak buluşmak, yaşamak dileği ile.."



21.09.2010 Salı


*****




fotoğraf: habername.com


*******


EvcioğluHabe

26 Ağustos 2010

Devlet,Teoloji ve insan


Her devlet, tıpkı her teoloji gibi insanı temelde kötü ve günahkâr sayar. Otorite uygulamak yozlaştırır, otoriteye boyun eğmek ise; alçaltır insanı..

Michael Bakunin

1 Ağustos 2010

Cehalet "akıl uyuyunca canavarlar ürer"

EvcioğluHaber- Sizlerinde ilgisini çekeceğine inandığım ve paylaşmak istediğim bir yazı bu.. Oldukça ufuk açıcı ve çok anlamlı, düşündürücü, konulara yaklaşımı ise çarpıcı bir yazı.. Haberçek.com/ sitesinde 21.07.2010 tarihinde; Değerli yazar, Hasan UYSAL'ın "Din ve cehalet" başlıklı yazısından bahsediyorum... Kendine has o özel uslubuyla, ülkemiz insanını ve yaşantısını bir sayfalık bir yazıyla öyle anlamlı özetlemişki; sizlerde okuduğunuzda farklı bir yaklaşımla karşılaşacaksınız ve değerlendirmelerinizde göz önünde tutacağınınz bir anektodunuz olacağına inanıyor ve sizlerle paylaşmak istiyorum..

31.07,2010

İşte o özel yazı;***********************

Din ve cehalet

Image

hASAN uYSAL

hasanuysa@gmail.com

Ne diyor Goya; “akıl uyuyunca canavarlar ürer!” Onun için, nereden çıktı bu canavarlar diye sormayın. Zaten akıl fukarası ülkede, bir avuç akıllı da devre dışı değil mi?

Etik değerleri ve ilkeleri kalmayan, kalitesi, eğitim ve zekâ düzeyi giderek düşen bir toplumda yaşıyoruz. Mutsuz, beklentisiz, işsiz insanlar; işi olanın da geçinemediği bir ortam…

Borçlu olmayan yok, onbinlerce insan haciz tehditi altında… Her gün ya terörden, ya trafikten ya da kazalardan onlarca insanın öldüğü bir ülke. Kanser, kalp ve damar hastalıklardan kırılan bir toplum…

Üniversiteleri, kurumları, bürokrasisi dökülen, ancak yolsuzluk ve rüşvetle çarkı dönen, dışarıya her bakımdan bağımlı, bırakın bağımlıyı emir alan bir ülke. Ofisinize çaycı diye almayacağınız kişilerin, hırsızlık zanlılarının yönettiği bir ülke. Ortaçağ düşüncelerinin giderek yaygınlaşıp benimsendiği, iki binli yıllarda başörtüsü, cami, namaz, ezan ve oruç tartışan insanlara sahip bir garip ülke! Ne diyor Goya; “akıl uyuyunca canavarlar ürer!” Onun için, nereden çıktı bu canavarlar diye sormayın. Zaten akıl fukarası ülkede, bir avuç akıllı da devre dışı değil mi?

Bu ülkede sevilen, sayılan, güvenilen bir meslek grubu söyleyin bana! Siyasetçiler mi, hakimler mi, polisler mi, müteahhit, tacir, esnaf, hakimler mi… Mimar, mühendis, doktor mu… gazeteci, tv’ci, danışman, bankacı mı? İmamlar mı, din adamları mı, bürokratlar mı, mankenler mi, şarkıcı-türkücü mü, üniversite hocaları mı yoksa şoförler mi… hangisini saysanız ııh! Askerleri saymıyorum. Haklarında yazmanın yasak olduğu, kapalı olduğu için pis kokuların dışarıya taşınmadığı askerler sayılmaz. Geçin onları da bir kalem. Peki kimi seviyoruz, saygı duyuyoruz?

Biraz düşününce görüyoruz ki, biz ölüleri seviyoruz, saygı duyuyoruz. Yaşarken sevilmeyen insanlar ancak ölünce sayılıyor doğal olarak. Boşuna ölü sevici bir toplum olmadık. Tıpkı boşuna dinci, ırkçı olmadığımız gibi… Böylesi bir ülkenin gidişatından, rejiminden kim memnun olur ki? Genci yaşlısı, kadını erkeği, Türkü Kürdü rahatsız. Peki yerine ne koyacak garibim? Okuması olup okumayan, yazması olup yazmayan insanlarla doldurulmuş bir ülkede, onca cahil, otla büyüyen insan hangi ideolojiyi seçecek? Tabii ki doğuştan eline tutuşturulan ve ideolojinin kucağına oturtulan din ya da ırkçılığın… Kısacası ya İslamcı ya da Alevici veya Türkçü ya da Kürtçü olacak. Kalanı ise Fener, Beşiktaş, GS tartışacak. Var mı zavallının başka şansı? Peki, dünyaya ırk ya da din gözlüğünden bakan, ancak o gözle algılayan bir toplumun geleceği ne olur?

Üniversite öğrencisi… Benim dönemimin orta son öğrencisi kadar bilgiye ve zekâya sahip değil. Algı gücü çok düşük, zaten öyle bir çabası da yok…

Kendi öğrencilerimden söz ediyorum. Oturunca, düşük belli pantolonu yüzünden kıçı ve kıçının üzerine giydiği ip donu ortada. Kısıtlı kelimelerle kurduğu cümlelerin büyük bölümü, sevmediği, kıskandığı kızlar ile hoşlandığı erkekler üzerine kurulu. Ve bir dindar bir dindar. Bana sorduğu soruya asla unutmayacağım;

“Hocam siz gerçekten Darvin’e mi inanıyorsunuz?”

Kızamazsınız ki… Hiçbir şey bilmiyor, Darvin’i Tanrı’nın alternatifi sanıyor. Kafası karışık. İşe ilkokul hayat bilgisi dersinden başlatmak gerekiyor. Taşrada ne gördüyse orada kalmış. Üniversite okuyacağım diye gelmiş, hocaları eğitime muhtaç. Prof. olmuş çalma çırpma tezlerle, verdiği dersi bile bilmiyor. O konuda yazılmış kitapların fotokopilerini okuyor derste öğrencilerine. Ne olur bunların öğrencisi?
*** *** ***

Japonya’da kişi başına insanlar günde ortalama 34 dakika okumaya ayırıyorlarmış. Girmeye kalktığımız AB ülkelerinde ise bu ortalama 26 dakikaya iniyor. Bence çok düşük, bir insan 24 saatin nasıl sadece yarım saatini okumaya ayırabilir? Peki ülkemizde ne kadar bu süre… 6 saniye, evet yazıyla da altı saniye. Hayvanlara hakaret olmasın ama bu 6 saniye ile hayvan bile olunmaz. Hayvan yararlı hiç olmazsa… Hayvan olarak çizildiği için dava açtı başbakan; dua etsin o karikatürist, hayvan dava açmadı ona, başbakan olarak çizildiği için!

Aslında anlatmak istediğim bu değil. Ne anlatacaktık, nelere daldık…
Hafta sonu Kapadokya’daydım. Ürgüp’den geçerken, yitirdiğimiz Mustafa amcayı anımsadım. Mustafa Güzelgöz’ü sanırım hiç duymadınız. Anadolu köylerinin aydınlanması için, 1950’li yıllarda, merkep sırtında köylere kitap taşıyan “merkepli kütüphaneci”dir o. Hani Fakir Baykurt’un bir romanında anlattığı “merkepli kütüphaneci” Mustafa Güzelgöz. Merkeple dolaşamadığı için, son yıllarında Ürgüp’ün Çökek, Cemil ve Karacaören köylerine sabit kütüphaneler kurmuştu. Ve sıkı durun, Kültür Bakanlığı, eleman yetersizliğini gerekçe göstererek bu üç kütüphaneyi de kapattı. Kütüphane açması gereken Kültür Bakanlığı, aydınlanmacı, idealist bir insanın açtığı kütüphaneleri kapatıyor iyi mi? Biliyor ki, okuyan, bilinçlenen bir toplumda onlara ne prim ne oy çıkar. Halk kara cahil kalmalı ki, kendileri pis işlerini rahatça yürütsün.

Okuyun, yalnız çocuklarınız değil, ana babalar da okuyacak. Ana baba okumazsa çocuğunu da okutamazsın.
Okuduğunuz zaman öğreneceksiniz, bileceksiniz, anlayacaksınız, kavrayacaksınız. Ancak o zaman Tayyip’ler ve benzerleri analarını alıp giderler!
” diye bağırmak geçti meydanda kalabalığa karşı.

Her Anadolu’ya geçtiğimde aynı duyguları, düşünceleri yaşıyorum. Ancak, uygar toplumlarda olumlu işleve sahip din, cehaletle buluşursa sonuç felaket oluyor. Din cehaletle, cehalet ise dinle buluşunca ortaya çıksa çıksa korkunç bir garebet çıkıyor.
Bunları yazarken asla kötümserlik yayma düşüncesinde değilim.
Çünkü bir süredir, Türkiye’nin önünü tıkayan Deniz Baykal’dan kurtulduk. CHP ve Türkiye’nin önü açıldı. Ancak biliyorum ki Kılıçdaroğlu ve arkadaşları geliyor gelmesine de; işlerinin ne kadar çetin ve çetrefelli olduğunu da görüyorum.
Yani sözün özü, vakit enseyi karartma vakti değil, gözümüzü daha çok açıp çalışma ve dayanışma vakti.


31 Temmuz 2010

İnsan ve Savaşım

"İnsanlar kendi şansları için savaşmalıdır. Durum ne kadar kötü ve umutsuz, görünür olsa bile.!!"

Donkişot

19 Temmuz 2010

Belgesel Arsivi VİDEO ve haber

Belgesel Arsivi VİDEO ve HABER

EvcioğluHaber- İnternette dolaşırken tesadüfen denk geldiğim ve gerçekten yararlı olduğuna inandığım bilgiler ve kapitalizmin doğayı ve insanı nasıl sömürdüğünün ve çölleştirdiğinin ortaya konduğu ve cözüm önerilerinin de anlatıldığı bir platform ile karşılaştım..

Showcase


Hem burada izlediğiniz videoyu izledikten ve diğer bazı açıklamaları okuduktan sonra birde; aşağıda link adresi verilen siteyi ziyaret etmenizi istiyorum.. Orada yaşanan tartışmala rıda okuma ve inceleme imkanı bulacaksınız.. Sizlerinde bu tartışmalara olumlu veya olumsuz katkılarınız mutlaka olacaktır..
Ancak; kesinlikle bundan sonra bazı konulara farklı bakmaya başlayacaksınız..! Düşünce pratiği açısından kesinlikle yararlı olacaktır..!

Bakın ne söylemişler;
*****************************

Günümüzdeki en büyük sorun, sisteme uyum sağlayan kitlelerdir. Örneğin bir bebek doğduğu zaman SEVGİ, ADALET vs. duygularla dünyaya gelir. Fakat seneler içerisinde bu acımasız sistem ona etik davranırsa hayatta kalamayacağı fikrini aşılar.
Bu gibi yanlış düşüncelerle büyüyen insanoğlu, bu sistemi gerçek olarak kabul eder ve ondan başkasını hayal edemez. Bu grubun amacı tamda burada, Zeitgeist mesajını yayarak, sistemin insanlara gerek medya, gerek eğitim, gerekse diğer propaganda unsurları ile pompalamış olduğu kalıpları kırmasına, özgürleşmesine, gözlerinin açılmasına yardımcı olmak,
Venüs Projesi ile gelecekteki dünyanın nasıl olabileceğini, insanların birbirini ezmeden, birbirleri ile savaşmadan da yaşayabileceğini göstermektir.

****************************
"Hastalıklı bir topluma uyum sağlamak, sağlıklı olmanın bir ölçütü değildir."

Jiddu Krishnamurti.
***********************
Evet; Bilinçli bir şekilde hatta eğitilerek hastalıklı ve birbirine düşman bir toplum yaratılmaktadır.. Oysa; insanların birbirini ezmeden ve birbiri ile savaşmadan da yaşayabileceği bir dünya mümkün aslında.. Yeterki, bunu gerçekten tüm insanlar istesin... YAŞANAN SAVAŞLARA BAKTIĞIMIZDA DÜNYA HALKLARININ HİÇ BİR ÇIKARI SÖZ KONUSU DEĞİLDİR..
Diğer taraftan ise emperyalizm hangi kılıkla gelirse gelsin.. Bu bazen ve çoğunrlukta bizim dostumuz olarak gelir.. Bazen bize yardım etmek için gelmiş gibi görünür.. Hangi şekilde gelirse gelsin...! Depremde yardıma bile gelse; organlarımızı çalmak için gelmektedir.. Nerede kar varsa ? orada doğal kaynaklar ve enerji vardır.. Ve orada savaş vardır.. Başka adlarda yaşanan zulümler vardır halkların yaşadığı.. Kendi isteği dışında, sadece o coğrafyada dünyaya geldiği için.. Onca katliam ve kan ve göz yaşı.. Buna engel olmak kolay olmayacak ama; mümkündür..
İlgili sitenin adresi ise şu şekilde;
http://www.zeitgeisthareketi.net/jml/belgesel-arsibi.html buradan ulaşabilirsiniz..

EvcioğluHaber
19.07.2010



16 Temmuz 2010

Ölümüzden bile korkuyorlar

Ölümüzden bile korkuyorlar


Adil YİĞİT

adilyigit@yahoo.de

Tanınmış Halk Ozanı Vicdani (Zeynel Abidin Sönmez-) , Hamburg’da yakalandığı Gırtlak kanseri hastalığından sonra akciğerleri de çalışamaz duruma düşünce yaşama yenik düştü ve aramızdan ebediyen ayrıldı.


Uzun zamandır yaşamla ölüm arasında dans eden sevgili bilge Ozan Vicdani dün sabahleyin saat 7.00 sularında Altona hastanesinde yaşama gözlerini yumdu.11 yıl önce geçirdiği bir ameliyat sonrası ses telleri önemli oranda kesilen „kanlı“ Maraşlı Zeynel Abidin Sönmez, (Ozan Vicdani)..


Türküleri ve deyişlerinin yanında yüzlerce anlam yüklü, şiirlerini "Yaşlandıkça Güzelleşen Aşk“ isimli kitabında topladı.


-O’nun yokluğunu, O’nu yakindan tanıyanlar çok arayacaklardır-


Dün sabah aniden rahatsızlanarak yaşama veda eden Ozan Vicdani’nin cenazesi için gerekli çıkış belgesi Hamburg Türk Konsolosluğunda bürokratik engellere takıldı.


Cenaze işlemlerini yıllardır Almanya genelinde yürüten tecrübeli şirket yetkilileri dahi Hamburg başkonsolosluğunun keyfi engel çıkartmasına bir anlam veremediler.


Siyasi mülteci statüsüne sahip olan Ozan Vicdani’ye 15.04.2010 tarihli Hamburg TC Konsolosluğu mühürlü Nüfus Cüzdanı verilmiş olmasına rağmen, cenaze işlemlerini yürüten şirkete, Hamburg Yabancılar Polisinin de ayrı bir çıkış belgesi vermesi şartı yok yere öne sürüldü.


Her saniyenin değerli olduğu, acılara boğulmuş, acılardan süzülüp gelmiş bir ailenin geride kalan fertlerine yapılacak en kötü zulüm ancak bu olabilirdi.


Hamburglu dostlarının yılların tecrübeleriyle kararlı duruşları sonuç vermişti. Sevgili Vicdani’nin cansız bedeninin Nurhak eteklerine yola çıkmasına artık hiçbir engel kalmamıştı.


Belediyenin kapalı olmasına rağmen Altona belediyesi yabancılar dairesi şefinin insani yaklaşımıyla istenen çıkış belgesi yazısının konsolosluğa hiçbir bürokratik engele gerek duyulmadan fax’lanmasıyla cenaze kısa bir gecikmeyle de olsa havaalanına ulaşabildi.


Ozan Vicdani’nin kendisi gibi senelerdir sürgünde siyasi mülteci olarak yaşamını sürdüren kardeşi Ozan Emekçi, cenaze töreninde yaptığı kısa bir konuşmada „ölülerimizden bile korkuyorlar“ diyerek konsolosluktaki gereksiz bürokratik engel çıkartmaya sitem ederek bir anlamda içindeki haklı tepkisini dışa vurdu.




Ozan Vicdani Kimdir?


01.01.1941 Maraş’ın Afşin ilçesi Keşanlı köyünde altı çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi.


24.12.1978 kanlı Maraş katliamında ailesinden 16 kişiyi kaybeden, Babasının evi olaylar başladığında ilk yakılan ve talan edilen evdir. Babasını burada gözlerinin önünde kaybeder.


68liler devrimci kuşağından olan Ozan Vicdani, 12 Eylül 1980 faşist cuntası sonrası çeşitli kereler siyasi şubede gözaltılar ve işkenceler yaşar. Halk gecelerinde ve dost sohbetlerinde söylediği türkülerden dolayı uzun zaman aranır duruma düşer.


69 yaşında yaşama veda eden ozan Vicdani‘yi hemşehrileri, dostları ve yoldaşları Diebsteich Kilisesi salonunda yapılan sade bir törenle doğum yeri Afşin’e uğurladılar.


Hamburglu halk ozanları Aşır Özer ve Hazır’ın içten deyişleri eşliğinde Ozan Vicdani, sonsuzluğa giden yolda dostları arasında bir kutup yıldızı gibi akıp gitti. Törene ev sahipliği yapan Kürdistan Halk Evi inisiyatifindeki alevi dedesinin ve aile yakınlarının ülke gerçekliğini dile getiren kardeşlik ve insan sevgisini öne çıkartan duygusal sözleri katılanları biran da olsa geçmisle günümüz arasında git-gel ler yapmaya zorluyordu.


Sevgili Vicdani toprağın bol olsun.


http://www.hamburghaber.de/
"

11 Haziran 2010

15-16 Haziran Direnişi ve Barikatın İki Tarafı





15-16 Haziran Direnişi
ve Barikatın İki Tarafı

KONUŞMACILAR
Atilla Özsever -(Gazeteci/Öğretim Üyesi)
Serkan Öngel -(DİSK)
Zafer Aydın- (Kristal İş)

Tarih ve saat:
15 Haziran 2010 Salı- Saat 19.30

Eşitlik ve Demokrasi Partisi

Kadıköy İlçe Örgütü

Osmanağa Mah. Kırtasiyeci Sok. No: 32/1 Bahariye / Kadıköy
(Boğa Heykeli'nden Bahariye Caddesine girince ilk sağ sokak)

İletişim için

İlçe Tel No: 0216 338 9090
Nesrin Aslan: 0542 243 1536
********************************************

5-16 Haziran Direnişini konuşacağımız toplantıya katılacak Atilla Özsever hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler için güzel bir yazı:

Atilla ÖZSEVER İLE YAPILAN KONUŞMA
****************************************************

Barikatın Öte Yanında 15-16 Haziran

16 Haziran 1970 Salı günü Kurbalıdere Köprüsünde işçilere ateş etmeyen teğmen Atilla Özsever, işçi sınıfıyla ilk sıcak temasını anlattı. Atilla Teğmenin o gün başlayan teması hiç bitmedi. Gazeteci oldu. Haberleriyle emek dünyasına damgasını vurdu.

İstanbul - Bianet
15 Haziran 2001, Cuma

15 - 16 Haziran Olayları sırasında işçiler sık sık "İşçi Ordu Elele" sloganı atıyordu. İşçilerdeki bu "Ordu sevgisinin" ne kadar karşığılı vardı?

Bunu anlayabilmek için o sıcak günlerde muvazzaf bir genç subay olan Atilla Özsever'in tanıklığına başvurmak gerekiyor.

Milliyet gazetesi yazarlarından Atilla Özsever, 15-16 Haziran Olayları sırasında Kartal Maltepe 2. Zırhlı Tugay Komutanlığı Piyade Taburu'nda Takım Komutanı olarak görev yapıyordu. Özsever 1967'de Kara Harp Okulu'ndan Piyade Asteğmen olarak mezun olmuş, 1968'de de teğmen rütbesiyle Maltepe'deki birliğine atanmıştı.

Atilla Özsever 15-16 Haziran Olayları sırasında Fenerbahçe Stadının karşısındaki küçük köprü üzerinde barikat kuran askeri birliğin komutanı. Otosan fabrikası işçileri ile karşı karşıya gelindiğinde 1. Ordu Kurmay Başkanı General Vahit Güneri'nin "ateş" emrini uygulamayan genç subay...

Stalin, Maltepe 2. Tugay'da

Atilla Özsever ile 15-16 Haziran'ın "en sıcak" noktasını konuştuk.

-Ordu'da olası işçi eylemleri için hazırlık var mıydı?

"Vardı. Bize manevra mermileriyle birlikte gerçek mermiler de dağıtılmıştı. Birliğin dışında araziye çıkmış ordugah düzeni kurmuştuk."

-İşçilerle ilk temasınız nasıl oldu?

"15 Haziran öğle üzeri Tugayın nizamiyesinde sivil polisler yürüyüş yapan işçilerden birini yakalamışlar. Üst düzey bir sivil işçinin iki yakasını tutmuş 'Nerede ulan Rubleler? Stalin'in verdiği Rubleler...' diye kendinden geçmiş biçimde haykırıyordu."

-İşçi ne diyordu?

"Zavallı 'vallahi billahi ben Türküm ve müslümanım' diye inliyordu."

Demirel'in fabrikasında

Atillan Özsever yukarıda aktardıklarına 15 Haziran öğleden sonra göreve giderken tanık oluyor. Atilla Teğmen'in istikameti Kartal Maltepe'deki Haymak Fabrikası...Haymak dışardan gelen işçiler tarafından işgal ediliyor. Fabrikanın ortakları arasında dönemin başbakanı Süleyman Demirel'in kardeşi Şevket Demirel de var.

-İşçiler sizi nasıl karşıladılar?

"Önce sevgi gösterileri yaptılar. 'İşçi Ordu El Ele'falan... Fakat fabrikanın etrafını çevirmeye başlayınca dostluk sloganları kesildi. Bir işçi benim bulunduğum kariyerin (zırhlı personel taşıyıcı) üzerine fırladı, göğsünü açarak 'Vurun, beni de vurun' diye bağırmaya başladı."

-Siz ne yaptınız?

"Sakin olmasını söyledim. Niye eylem yaptıklarını bildiğimizi anlattım. Araçtan indi."

15 Haziran gecesi Atilla Teğmen, ertesi gün de olayların devam edeceğini tahmin ederek emrindeki askerleri topluyor. Arazide çadırların arasında "bugün yaşadığımız olaylar" diyerek anlatmaya başlıyor:"Siz de yarın terhis olduğunuzda bugün gördüğümüz işlerin arasında olacaksınız. Direniş yapan işlerin sendikaları kapatılmak isteniyor. Onlar da sendikalarına sahip çıkıyorlar. Yarın emirler doğrultusunda müdahale edebiliriz. İşçileri 'düşman' gibi görmeyin."

-Neden böyle bir şeye gerek gördünüz?

"Müdahale olursa sert davranmasınlar istiyordum. Biz de sert karşılık almayalım. Çatışma çıkmasın... Böyle düşünüyordum."

16 Haziran sabahı

16 Haziran sabahı gelen bir emirle Atilla Teğmen'in bölüğü doğrudan 1. Ordu Komutanlığı Kurmay Başkanı General Vahit Güneri'nin komutasına veriliyor.

O günün ilk saatlerini Özsever şöyle anlatıyor: "Bizim bölük 14 kariyerle Kadıköy Yoğurtçu Parkı'nda üslendik. İki kariyerle çaprak olarak köprüyü kestik."

-Niye oraya gittiniz ki? İşçiler bugün E-5 olarak bilinen Ankara Asfaltı'ndan yürümüyorlar mıydı?

"İzmit ve Gebze yönünden gelen işçilerin yolu bizim Maltepe'teki 2. Zırhlı Tugay önünde kesilmiş, yürüyüş kolu Bağdat Caddesi'ne doğru çevrilmişti. Bu kasıtlı mı yapılmıştı, yoksa bilinçsizce mi bilemiyorum. Çünkü işçiler öfkeliydi, Bağdat Caddesi de İstanbul en zengin bölgeleri arasındaydı."

-Peki Bağdat Caddesi üzerinde tahribat yaptılar mı?

"Yapmadılar..."

Kadın işçiler en öndeydi

16 Haziran 1970 Salı günü öğle saatlerinde işçiler Atilla Teğmen'in Kurbalıdere Köprüsü üzerine kurduğu barikata dayanıyorlar. Kurmay Başkanı Vahit Güneri Paşa arkada, emir subayı aracılığıyla Teğmen Atilla Özsever'le irtibat sağlıyor.

-Köprünün üzerini anlatır mısınız?

"Zaten küçük bir köprü, iki kariyerle kestim. Önüne askerleri dizdim. Askerler gergindi. Benim de çok rahat olduğum söylenemez tabii. Henüz 21-22 yaşlarındayım."

-İşçi tarafı nasıldı?

"Otosan parkartını görüyordum. En önde kadın işçiler vardı."

-Neden?

"Bilemiyorum, herhalde askerler kadınlara karşı daha ölçülü olurlar diye mi düşünmüşlerdi? Bilmiyorum..."

-İşçiler nereye gitmek istiyorlardı?

"Kadıköy'e inip oradan vapurlarla karşıya geçmek, Avrupa yakasındaki işçilerle birleşmek istiyorlardı. Yaklaşmaya başladıklarında emir subayı geldi, 'Teğmen manevra mermilerini dağıt' dedi."

-Dağıttınız mı?

"Ben mermileri hangi kariyere koyduğumu bulamıyorum diyerek geçiştirdim. Fakat kısa bir süre sonra emir subayı tekrar geldi ve bu sefer kesin bir dille, 'Teğmen mermileri dağıt ve hemen ateş et, işçiler çok yaklaştı' dedi.

-Bu sefer ne yaptınız?

"Bir türlü mermi sandığını hangi kariyere koyduğumu hatırlayamadım!!!"

-Ne oldu?

"İşçiler gelip bizim barikatı 'dostça yardılar' kariyerlerin üzerinden atlayıp yollarına devam ettiler."

-Peki Komutanlar ne dediler?

"İşçiler bizim barikatı aşınca onlar da oradan ayrılmışlardı."

-Peki hiç pişman olmadınız mı, görev ihmali falan?

"Hayır. Çünkü manevra mermisi kullansaydık işçiler bunun hakiki mi yoksa manevra mı olduğunu anlayamazlardı. Çok büyük bir çatışma içine düşebilirdik. Sağduyulu bir güvenlik görevlisi benim yaptığımı yapardı. Nitekim benim bulunduğum bölgede kimsenin burnu kanamadı. Bu sonuç da doğru yaptığımın bir kanıtı değil mi?"

-İşçi sınıfıyla ilk temasınız mıydı?

"Evet işçilerle ilk kez bu kadar yakın oluyordum. Bu olaydan sonra işçi sınıfı üzerine düşünüp okumaya hız verdim."

Bir daha işçi sınıfından kopmadı

Özsever, bu olaydan sonra Tatvan'a tayin edildi. Daha sonra 12 mart'ın hışmından o da nasibini aldı. 1972'de Ordu'dan 1974'te de Af Yasası'yla cezaevinden çıktı. İktisat dalında yüksek lisans yaptı.

Atilla Teğmen'in, Haziran'da Kurbağalıdere Köprüsü üzerinde işçilerle başlayan "sıcak teması" hayatı boyunca bir daha hiç kopmadı.

Önce Yol-İş Federasyonu'nda basın danışmanı olarak çalıştı. Sonra basın emekçisi olarak uzun yıllar aynı ratodan sapmadan yürüdü. Sırasıyla Hürriyet, Söz, Milliyet, Günaydın, Sabah ve yeniden Milliyet gazetelerinde "Emek ve İnsan" adlı köşeler yaptı. İşçi sendika sayfaları, haberleri hazırladı.

Atilla Özsever, "uyandırma haberleriyle" işçi sınıfına toplu sözleşmeler kadar parasal kazançlar sağladı. Örneğin yasa değişikliklerinin satır aralarında eritilmesi planlanan "İşçi Nemaları" onun sayesinde hak sahiplerine geri ödendi.

Özsever, halen Milliyet gazetesinin yanı sıra İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde, Maltepe Üniversitesi'nde ve Akademi İstanbul'da gazetecilik dersleri veriyor.


http://bianet.org/
*******************************








Atilla ÖZSEVER 18.12.2007 Tarihinde Eklendi.
Yerli, Yazar

Hayatı ;
1948 yılında Ankara'da doğdu. 1967 yılında Kara Harb Okulu'ndan mezun oldu. 12 Mart döneminde Piyade Üsteğmen iken siyasi görüşleri nedeniyle re'sen emekliye sevk edildi, iki buçuk yıl cezaevinde kaldı. Daha sonra İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'ni bitirdi. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde sosyal siyaset dalında yüksek lisans yaptı. Doktorasını İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde tamamladı. Gazeteciliğe 1974 yılında TRT Haber Merkezi'nde muhabir olarak başladı. Politika Gazetesi'nde çalıştı; kısa bir süre Yol-İş Sendikası'nın basın danışmanlığını yaptı. 1978 yılında Ecevit Hükümeti döneminde Adalet Bakanlığı Basın Müşavirliği görevinde bulundu. 12 Eylül döneminde Yurt Ansiklopedisi'nde "Türkiye'de İşçi Hareketleri, Sendikacılık ve Sosyal Güvenlik " bölümleriyle ilgili metin yazarlığı görevini üstlendi. 1984 yılında tekrar yazılı basına dönerek sırasıyla Hürriyet, Milliyet, Günaydın ve Sabah gazetelerinde çalıştı. 1993 yılında ikinci kez Milliyet gazetesinde göreve başladığında "Emek ve İnsan" isimli köşeyi hazırladı. Doktora tezini bitirmek amacıyla 2002 yılında Milliyet'ten ayrıldı. Bu arada Flash ve CNBC-e televizyonlarında çalışanların sorunlarıyla ilgili programlar yaptı. Özsever, 36 yıllık çalışma yaşamında 7 kez işsiz kaldı. Hürriyet gazetesinde Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) sendika temsilciliğinin yanı sıra, 1989-1991 yılları arasında Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu üyeliği ile 1998-2000 döneminde de Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Yönetim Kurulu üyeliği görevinde bulundu. 2001-2003 yılları arasında İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde dışardan görevli olarak "Medya Ekonomisi ve Planlaması" dersini verdi. Eylül 2003'ten itibaren de Maltepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nde kadrolu öğretim görevlisi olarak sosyal politika, çalışma ekonomisi ve iş hukuku derslerini okutuyor.

http://www.edebik.com/