özgür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özgür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2010

KUŞ DİLİNE ÖYKÜNEN "KİTAP"




KUŞ DİLİNE ÖYKÜNEN "KİTAP"

EvcioğluHaber- Değerli okuyucular.. Sizlere "Kuş Diline Öykünen" adlı Kitabı tanıtmak ve hemde; bu kitaba okuyucu Zafer Köse, tarafından yapılan bir , harukulade yorumu sizlerle paylaşmak istiyoruz.. "Her zaman haklı olanlar kazanırlar mı? sizler haklıydınız...!" Bir yorum bu kadar güzel ve bu kadar yalın anlatılabilinir.. Buradan sizlerin şahsında; Kitabı yorumlayan ve duygularını ve beğenisini bu kadar güzel açıklayan o güzel insana teşekür ediyoruz..

17.09.2010-Cuma


"Umudun Gölgesi”


Sevgili Gülay, ne güzelsin sen. Ne kadar saf, ne kadar insan, ne kadar onurlu. Hep haklı olanlar kazanır sanıyordun. Ve siz haklıydınız.

Barbarların, zulmetmek için kendi kurallarıyla gelip egemenlik kurdukları o 12 Eylül gününden sonra, bak, 27 yıl geçmiş. O günden sonraki her gün, sizin haksız olduğunuz, kötü olduğunuz sanılsın diye uğraşıldı. Gazetelerde, romanlarda hatalarınız anlatıldı. Ne çok kişinin işine geldi, sizi eleştirmek.
Televizyon dizilerinde, kendi zavallılığından ve kendi ilkesizliğinden utanmayan kişiler, sizleri mizah malzemesi olarak kullandı.
Bizler, o günlerde çocuk olmamızı bahane olarak kullandık, sonradan da üzerinde düşünmedik. Düşünsek de gerçekleri görmeyi göze alamadık. Alsak da haklı tarafta olmak için gerekli cesareti bulamadık. Bulsak da inancımızı sağlam tutamadık.
Unutmanın pis bir örtü gibi memleketin üstüne serilmesinden, yeni yetişenlerin gerçeği öğrenmemesinden faydalandılar; çarpıttılar.
Ama ne olursa olsun, insanın bir vicdanı olduğu gerçeğini değiştiremediler. Dağlar kadar gerçek, nehirler kadar kadim, öylesine doğal bir şey, şu vicdan dedikleri. 27 yıldır vicdanlarımızı öldürmeye çalışıyorlar. Dünyayı dünya olmaktan, insanı insanlıktan çıkarmaya çalışıyorlar.
Ama başaramayacaklar! Seni tanıyınca canlanan yüreğimden biliyorum Gülay; biliyorum, her insanın yüreğinde sana bir yer var.
Sadece insanlık, sadece memleketim değil sende gördüklerim. Ve sen, sadece bir romanın içindeki karakter değilsin.
En zor anlarda, en umutsuz durumlarda, insanın karşısındakine inanmak istemesindeki çaresizliği gördüm sende. İşkenceci bile olsa, karşıdakinin içinde bir insanlık olabileceğini düşünmek, bundan medet ummak. Belki acıma duygusunu bildiğini düşünüp bir ilişki kurmayı kabul etmek…
İyi polis – kötü polis oyununun ne olduğunu zaten biliyordum, bunun insan ruhuna etkisini de anladım.
Sonra, o “şey”i de anladım. Kalbinin derinliklerinde, insanın kendisinin sevilmeye layık olduğuna emin olmak istemesiyle ilgili bir şey. Sevildiğine inanmak istemekle ilgili bir şey.
Bir kadının vücuduna, onun isteği dışında dokunmanın ne olduğunu bile hissettim. İstemedikleri halde kendilerine dokunulduğunda, yalnızca dokunulduğunda, erkeklerin öyle canlarının yanmadığını anladım.
Dokunuşun erkeklerde, değdiği yerde kaldığını, kadınlarda ise tenden içeriye öldürücü bir zehir gibi sızdığını anladım. Yüreğe varıp onu kaskatı ettiğini anladım. Anladım Gülaycığım. Seni anladım
Sevgili Ali, Hasan, Elif; ne büyük mutluluk sizleri tanımak! Sizde insanlığın bir örneğini gördüm. Dostluğun, yiğitliğin gereğini yerine getirirken yaşadığınız o küçük ikircikler var ya, onlar sizi daha da büyütüyor gözümde.
Özellikle sen Elif, hiç kafana takma lütfen, biraz tereddüt yaşamış olmayı. Korku nasıl da yüce bir duygu olabiliyormuş bazen. Kolay olduğu için, sıradan olduğu için değil, doğru olduğu için, size öylesi yakıştığı için verdiğiniz kararları uygulamak elbette yüreğinizi ürpertecektir.
Ayşegül Devecioğlu; bu güzel insanların yaratıcısı sevgili yazar... “Kuş Diline Öykünen” ne güzel bir roman!
Yaratıcılığın, ilginçlikler uydurmak olmadığını; dikkat çekmeyi veya farklı olmayı amaç haline getirmeden bir gerçeklik yaratmak olduğunu teyit etmiş oldun. Hikaye anlatmanın, atmosfer oluşturmanın, karakter yaratmanın güzelliğini bir kez daha gördüm.
Hiç de didaktik olmadan aktardığın düşüncelerini de okudum: 12 Eylül’ün iki temel hedefi olan bir program olarak uygulandığını. Yerli sermayeyi uluslararası sermayeye entegre etmek. Ve dünya büyük sermayesinin taşeronluğunu yaparken, yerli sermayenin, kendisine ayak bağı olacak bir emek-sermaye ilişkisi yaşamasını önlemek.
12 Eylül’ün bu amaçla, muhalefetin yaşama şansının olmadığı koşulları hazırlandığını okurken, sonraki yıllarda neden dinciliğin yükseldiğini anlamak hiç zor olmuyor.

Seni de anlıyorum Yavuz. Boşunalık duygusunu. Değiştiremeyeceğin bir şeye, kesin bir şeye, yani zamana boyun eğmek duygusunu. Bitkinlik…
“Biz, kaybolan şeyin gölgesiyiz” diyorsun ya Gülay’a. İşte orada yanılıyorsun. Sizin hikâyeniz, bizim umudumuzdur. Sizde gördüğümüz insan özelliklerinden dolayı, umudumuzun varlığını hissediyoruz. Eşit, özgür, kardeşçe bir hayatın insana yakıştığının ve bunun mümkün olduğunun kanıtısınız.
Sizler, yaşamanın sağ kalmaktan daha fazla bir şey olduğunun, sağ kalmanın üzerine bazı değerleri ekleyerek insanca yaşanabileceğinin göstergesisiniz.
Sevgili Yavuz, tam o anda, İbrahim’in seni görmesini istiyorsun ya... Boyun eğmediğini, pişman olmadığını söylüyorsun ya... İnan ki, sesin zamanı da mesafeleri aştı. İbrahim duydu ona seslendiğini.
Evet sevgili İbrahim, Yavuz da biliyor, o anda onun yanında olmak isteyeceğini. Bir bağlantı kuramasanız da, sürekli iletişim halinde olduğunuzu biliyor. İnsana umut taşıyan o en güzel sözcükleri fısıldadığını duyuyor:
“Hiçbir ağaç bu kadar harikulade bir yemiş vermemiş olacaktır.”

18.12.2007

http://www.metiskitap.com/

5 Eylül 2010

YENİ SABAHLARIN ÇAN SESİ

YENİ SABAHLARIN ÇAN SESİ

Güneş ülkesi ütopyası ölmedi yüzyıllardır... ve ölmeyecek bu gidişle..

Can Dundar
4/4/2007




İnsanlığın gelecek tasavvuru antik çağdan 20. yüzyıla kadar edebiyatta iyimser ütopyalar yaratmıştı. 20. yüzyılın başından itiba­ren ise ütopya karşıtı eserler (distopyalar) çıktı ortaya...

O güne dek ufkunda yeryüzü cen­netleri hayal eden insanoğlu ilk kez is­tikbalde karanlık bulutlar görmeye başlamıştı.

***

Tommaso Campanella, ütopyala­rın en ünlüsü sayılan eseri "Güneş Ül­kesi"ni geçen binyılın ortalarında yazdı.

Aydınlık beyinli bu filozofu tarih, in­sanlığın en karanlık çağına elçi tayin etmişti adeta... "Ben doğacak yeni sabahların çan sesiyim" di­yordu.

Avrupa engizisyon ve sefaletin pençesinde kıvranırken, yoksullukla bağnazlığın her buluşmasında olduğu gibi yine ilk hedef "düşünce" olmuştu.

Akademinin ve kitabın lanetlendiği o çağda özgürlük meşalesiyle ayağa kalktı Campanella... Kör inançlara, yerleşik düşüncelere kafa tuttu. Felsefenin din baskısından kurtulma­sı gerektiğini savundu.

Çünkü felsefe aklın ürünüydü, din ise imanın peşindeydi. Bu görüşleri nedeniyle Cizvitlerce sapkın­lık ve büyücülükle suçlandı. O da yoksulları ezen krallara ve işkenceci yobazlara karşı ahaliyi ayaklanmaya çağırdı. Ne var ki ayaklanma başlamadan bastırıldı. Campanella ise kaçmak üzere anlaştığı Türk gemisine binmek üzereyken yakalandı.

Atıldığı hapishanede günlerce korkunç işkenceler gördü, iş­kencecileri onu öldü sanarak bir çukura attılar. Nice sonra dirilip mahkeme huzuruna çıkarıldı. Yargıçlar, savunduğu fi­kirleri nereden öğrendiğini sordular:

"Bunları öğrenmek için sizin içtiğiniz şarapların 10 misli kandil yağı harcadım" diye cevap verdi.

Kiliseye meydan okumak ve halkı ayaklanmaya kışkırtmak suçlarından hapse mahkûm edildi.

Ne af istedi, ne insaf... Sadece kâğıt ve kalem...

İnsanlığı yüzyıllar boyu aydınlata­cak "Güneş Ülkesi"ni, karanlığın en koyu zindanlarında yazdı.

"Güneş Ülkesi"ni Türkçe'ye çevi­ren Vedat Günyol'a göre bu ki­tap, "insanoğlunun mutlu bir yaşama kavuşma isteklerinin en temiziyle yazılmış eserle­rin başında gelir."

Burada, günün birinde gerçekleşeceğini düşündüğü toplum modelini ortaya ko­yar Campanella... Ona göre bütün kötülüklerin ve hak­sızlıkların kaynağı, insanla­rın bencilliği ve mülkiyet hırsıdır. İsa, bütün insanla­rın yeryüzünden ortaklaşa yararlanmalarını istediği hal­de, mal mülk tutkusu töreyi paramparça etmiştir. Oysa "Gü­neş Ülkesi"nde kimse kimsenin hakkını yemez, çünkü herkes havari­ler gibi yiyeceğini ortak sofradan yer... Kita­bın son sözü şudur: "Bizim düzenimiz, havarice bir düzendir, ortak yaşamı zevke değil, karşılıklı saygıya da­yanmaktadır."

"Mutlu bir çağ olduysa eskiden / Niçin olmasın yeni­den..."

***

Campanella'nın hapis hayatı 27 yıl sürdü. 1626'da İspanya kralı ölünce serbest kaldı. Üç yıl sonra da "çanın çaldığı yeni sabahları" göremeden öldü.

"Güneş Ülkesi" ölümünden 14 yıl sonra, 1643'te yayım­landı.

İnsanlık, Campanella'nın müjdelediği "eşit, adil ve özgür" bir toplum idealinin çan sesleriyle yüzyıllar boyu koştu durdu düşe kalka...

Bugün çağlar ötesinden kafamızı kaldırıp insanlığın o bü­yük koşusuna baktığımızda kimimiz barışa açılan dev bir kapı görüyoruz, kimimiz ise şiddetin kör kuyusunu... Teleskopları­mız gezegenimizin istikbalinde, kimimize puslu bir gökkube gösteriyor, kimimize rengarenk bir gökkuşağı...

Lakin ışık şurada:

Bunca yüzyılda ne yaparlarsa yapsınlar, bir "güneş ülkesi" tahayyülünü silemediler hafızalarımızdan...

Ebedi barış düşümüzü öldüremediler.

"Altın çağ"da özgür ve adil bir hayat ideali, bütün kıya­met tellalarına rağmen hâlâ yaşıyor... yaşayacak.

insanlık için hiç de az umut değildir bu...


CAN DÜNDAR



-Tommaso Campanella (1568-1639) kimdir?



http://eftihis.blogcu.com/

3 Ağustos 2010

TÖB-DER "YIL 1974"







EvcioğluHaber- Yıl 1974 Türkiye'si... Türkiye'nin çağdaş, demokratik ve özgür bir eğitim sistemi için çalışıp çabalayan, ülkemizin susuz, yolsuz ve yoksul köylerinde, faşizmin hergün canaldığı şehirlerinde; aydılık bir ülke yaratma gayretiyle bu uğurda canları pahasına savaş veren öğretmenlerin tarihidir bu tarih.. Türkiye tarihinin bir dönemine adını yazdırmış Güzel insanların öyküsü ve tarihin yapratlarından örneklerdir. bu! ....
Belki, merak edersiniz diyedir,
36 yıl önce çıkarılmış ve o günden bir kaç dergi yapraklarında kalmış raflarda tozlanmış (yakılmaktan kurtarılabilmiş olanlar tabi ) hatıralardır..

03.08.2010

Yazıları okumak için üzerini tıkla büyüsün






















Burada verilmiş olan yazıların devamını
TÖB-DER KÜTÜPHANESİ'den
inceleyebilirsiniz..

15 Nisan 2010

YÖK, Mardinli Öğrencileri KKTC'ye gönderdi

YÖK, Mardinli Öğrencileri KKTC'ye gönderdi

http://www.medyacafe.net/wp-content/uploads/%C3%B6ss+sonu%C3%A7lar%C4%B1.jpg
15.04.2010-perşembe

Aşağıdaki; yazı 15.04.2010 tarihinde Sn; Fikri Sağlar'ın birgün gazetesindeki köşesinde,
"ANLAYANLARA AHMET TÜRK’ÜN VERDİĞİ DERS" başlıklı yazısının bir bölümünde şöyle geçmektedir..

*****

"Geçen pazar günü yapılan Yüksek Öğrenime Geçiş sınavları nedeniyle ciddi bir skandal yaşandı.
Kimse yapılanları umursamadı.
Hele “Açılımcılar” gık bile demedi.
YÖK geçen sene “kopya” çekildi diyerek Mardin ve ilçelerinde sınava girecek binlerce genci KKTC'ye gönderdi. Orada sınava soktu.
Yapılanları nasıl tanımlamak lazım? Bilemiyorum.
Hadi, masrafı ne olacak? Paraları var mı? Bu ne büyük haksızlık, eşitsizlik, ayrımcılık? Gibi soruları bir yana koyalım.
Adı üzerinde KKTC ayrı bir ülke!..
Bağımsızlığını ve egemenliğini tanıdığımız bir devlet!..
Siz nasıl bir başka ülkeye “sınava girmek” üzere öğrencilerinizi gönderebilirsiniz?
Almanya ya da Fransa’ya da, Vanlı, Muşlu veya Mersinli yurttaşlarınızı sınava girmesi için yollayabilir misiniz?
Bu “aymazlık” değilse nedir? Nasıl bir ülkede yaşıyoruz? Ne biçim bir siyasetle yönetiliyoruz?"

******
Evet, bu ülkede adaletin sağlanabilmesi için, yer değişiklikleri (Mahkeme veya sınavların en adil bir şekilde sonuçlanabilmesi için) yapılabilmektedir.. Ancak YÖK'ün bu uygulamasından nasıl bir sonuç çıkartılabilinirki: bu durum açık bir şekilde ortadadır.. Uygulamanın kendisi antidemokratiktir.. Ülkemin neresinde daha uygun bir yer bulunamadımı? Hangi şehir KKTC.den daha güvencesizdir.? Ülkemizin diğer şehirlerini daha güvencesizmi görüyorllarda o nedenlemi yapıldı, bu uygulama? Böyle düşünen bir üniversite üst kurulunun nasıl bir özgür, araştırıcı ve bilimsel bir eğitimden yana yüksek okul kurup yönetebilir.. Ülkemiz üniversiteleri, dünyada 500 üniversite arasına neden giremediğinin de bir örneği değilmidir bu olay.? Nasıl bir eğitim kadrosuyla eğitim verildiğinin anlaşılması açısından önemli olduğu kanısındayım.. Bu örneği; bir ceza verilme olarak almasak bile, mükafatta değildir herhalde...
Ayrıca; Fikri Sağlar'a köşesinde böyle bir habere yer verdiği için teşekür ediyoruz...
Taktiri okuyuculara bırakıyor, daha özgür, daha bilimsel ve daha demokratik bir Türkiye'de yaşama umuduyla saygılar sunuyoruz..


Evcioğlu

7 Şubat 2010

BELGESEL GÖSTERİMİ - “SESİM RÜZGARA”

BELGESEL GÖSTERİMİ - “SESİM RÜZGARA” ve HAYVAN ÖZGÜRLÜĞÜ SÖYLEŞİSİ

“Sesim Rüzgara” Modern bir sürgün hikayesi

Emre Sarıkuş’un yazdığı ve yönettiği “Sesim Rüzgara” adlı belgeselin 27 Ocak’ta Pera Müzesi’ndeki ilk gösteriminin ardından ikinci gösterim 11 Şubat Perşembe saat 19:00 da Yeşilev’de gerçekleştirilecek.

Belgesel, II. Meşrutiyet’in ilanıyla başlayan Batılılaşma hareketleri çerçevesinde, 1910 yılında Sivriada’ya sürülen ve dönemin zihniyet çekişmelerinin en önemli figürlerinden biri olan sokak köpeklerinin itlaf serüvenini konu alıyor.

‘Gidişleriyle ıssızlaşmış sokaklarda lodosun estiği geceler sesleri duyuldu tıpkı yıllar önce olduğu gibi… Seslere dayanamayanlar sandallara, teknelere atlayıp bazılarını gizlice geri getirmeye gittiler ve adaya yanaştıklarında gördükleri manzarayı bir daha hiç unutamadılar. Sürgündeki seksen bin köpek denizin ortasındaki bu çorak kara parçasında kendilerini alıp götürecek bir tanrı misafiri bekliyordu. Ne var ki, hayat artık onları geri getirtmeyecek kadar modernleşmişti.’

1910 yılında, Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden ve Jön Türklerin başa geçmesinden bir yıl sonra, İstanbul’daki sokak köpeklerinin kökünün kazınmasına karar verilir. Mesele büyük bir hızla halledilir. Önceleri köpeklere şehir kapılarında bakılması düşünülmüş, ama sürgünlerin bu duruma büyük bir gürültüyle karşı koyacağı hesaba katılmamıştı. Balık istifi gibi yığılmış, gece gündüz uluyan, hiç durmadan kapışan köpeklerin olduğu yerde yaşamak imkânsız hale gelir. Birbirlerini yiyen köpeklere bakmayı insanların içi kaldırmaz ve herkes bu sürgün cezasına karşı çıkar. Belediye de işi bitirmek için bu gürültücü hayvanları kimsenin yaşamadığı Sivriada’ya göndermeye karar verir.

Kültür tarihçisi Ekrem Işın ve Orhan Koloğlu’nun da görüşleriyle yer aldığı film Türkiye’de ve dünyada çeşitli festivallere katılacak.

Sesim Rüzgâra "modern bir sürgün hikâyesi"

Yazan -Yöneten: Emre Sarıkuş

Seslendirenler: Altan Erkekli, Altan Gördüm, Engin Alkan, Hakkı Ergök ve Sungun Babacan

Müzik: Erdal Güney

Kamera : Adem Erkoçak

Kurgu: Enes Korkmaz, Erkan Tosun, Gamze Öğüt

Video Renk Düzenleme: Enes Korkmaz, Ses Miksaj: Ümit Satır, Türkiye, 2010, 37’


Yeşilev - İstiklal Cad Balo Sok No 21/1 Beyoğlu 0 212 244 77 80

http://www.facebook.com/event.php?eid=289775123100&index=1

http://www.yesilev.info/

19:00 – 19:40 Belgesel Gösterimi - “Sesim Rüzgara” Sürgüne gönderilen 80 bin köpeğin hikayesi Yazan -Yöneten: Emre Sarıkuş

19:40 – 22:00 Söyleşi Emre Sarıkuş (Sosyolog) – Hayvan Haklarına ilişkin bir belgesel yapım süreci

Tolga Öztorun (Hayvan hakları aktivisti, Yeşiller) – Türkiye’de Hayvan Hakları / Hayvan Özgürlüğü Mücadeleleri ve neler yapılabilir?

Tolga Öztorun hakkında:

6 senedir Yedikule Hayvan Barınağı’nda Gönüllü Muhabir olarak çalışmakta olan Tolga ÖZTORUN yaşamını çok sayıda engelli sokak hayvanı ile paylaşmaktadır. Türkiye’den çok sayıda ünlü sanatçı ve Dünya genelinden sanatçı ve felsefeciler ile yaptığı röportajlar ile kamuoyu dikkatini sokak hayvanlarının üzerine çekmeye çalışmaktadır. Yine aynı sitede köşe yazarlığı yapmaktadır.

Ayrıca kurulduğundan beri “ Hayvan Sever Gazetesi ” bünyesinde köşe yazarı olarak görev almaktadır. Hayat felsefesi “ muhtaç tüm canlılara yaşayabilmeleri için bir şans verelim ” olan Tolga ÖZTORUN amatör olarak sinema ve edebiyat ile ilgilenmektedir. Çocuk hikâye kitapları çalışmaları vardır.

Sokak hayvanlarının özgürlüğü için kısa film çalışmaları yapan Tolga ÖZTORUN 2009 senesinde ilk kısa filmi olan “EZBER”in http://www.ezberfilm.com/ çekimlerini bitirmiştir. 30 dev sanatçının yer aldığı ve Türkiye’nin ilk sokak hayvanı sorunu konulu filminde basında çok geniş yer almıştır. Şu anda ise Alem FM bünyesinde “Tolga Öztorun ile DOST Muhabbeti ” isimli program ile sokak hayvanları konusunu ünlü konukları ile radyoya taşıyor.


10 Ocak 2010

Bilim ve Sanat'sız toplum


"BİLİM VE SANAT, BİR KUŞUN İKİ KANADI GİBİDİR.
BU İKİ KANADI KULLANABİLEN TOPLUMLAR,
UÇAR VE ÖZGÜR OLURLAR.
UÇAMAYANLAR İSE; TAVUK OLUR..
TAVUK TOPLUM;
ÖNÜNE ATILAN BİR AVUÇ YEMİ GAGALARKEN,
ARKADAN YUMURTALARININ ALINDIĞININ FARKINDA BİLE OLMAZ."


**CHARLES DARWİN...**

5 Ocak 2010

Umut Yeniden Ortak Rüyamız Olsun



Ufuk URAS- Milletvekil


UMUT YENİDEN ORTAK RÜYAMIZ OLSUN

Yeni bir yılda, yeni bir başlangıç yapmak istiyoruz.
Bir kez daha Türkiye'nin geleceğini, barış içinde ve eşit koşullarda bir arada yaşama umudunu tehlikeye atan gelişmelere izin vermemek için çabalıyoruz.

Ağır kayıplar ve acı derslerle geride bıraktığımız onyılların hepimize şiddetten çıkış yolunun demokratik zeminde bulunduğunu göstermiş olması umudunu taşıyoruz.

Geçtiğimiz ilkbaharda 'İyi şeyler olacak' müjdesiyle başlayan 'Demokratik Açılım', 2009'un son günlerinde bir kez daha açmaza sıkıştırıldı. Ama hepimiz biliyoruz ki, aslında açmaza alınan ortak geleceğimizdir.

Yılın ilk günlerinde bir kez daha söylemek istiyorum ki, TBMM, bu kısır döngüyü aşmalı, kendisine bağlanan umutları boşa çıkartmamalıdır. Toplumsal sorunların çözümünü asker ve yargı alanına terk eden pasif izleyicilik konumuna sürüklenmemelidir. Bu durum, zaten zayıf olan demokrasimize ve onun kurumlarına olan inancın daha da aşınmasına neden oluyor.

90 yıllık bu Meclis'teki bir sosyalist milletvekili olarak olan bitene seyirci kalamazdım. Çatışmaların tüm ülke sathına yayılması, mağdurların ve ezilenlerin etnik temelde bölünmesi tehlikesi karşısında, bu olumsuz yönelimi engelleyecek politikalar geliştirmek siyasetle ilgilenen herkesin öncelikli görevidir. Mevcut siyasal partilere köklü eleştiriler yönelten ve bu ülkeye demokrasi, adalet, eşitlik ve özgürlük getirme iddiasını taşıyanların başka türlü davranması mümkün değildir.

Barış ve demokrasi sürecinin tıkanıklıktan çıkmasına katkıda bulunmak, sorunların TBMM çatısı altında tartışılmasına ve çözüm bulunmasına yol açmak amacıyla, Barış ve Demokrasi Partisi'nin TBMM'de grup kurma imkanına kavuşması için küçük bir adım atarak, bu partiye katıldım.

Umuyorum ki, geleceğimiz hakkında endişe duyan her sorumlu yurttaş ve siyasal partinin sergileyeceği kararlılık ve çabayla, barış ve umut yeniden ortak rüyamız olur ve Türkiye karanlık günlerini kısa zamanda geride bırakır.

Umuyorum ki, başta hükümet olmak üzere TBMM'deki tüm partiler sorunları derinleştiren kimi idari uygulamalara son verilmesi ve kimi genelgelerin kaldırılması, 367 oy gerektirmeyen kimi yasaların değiştirilmesi adımlarını atarak barışa bir şans tanıyabilir. Bu yönelim, şiddeti reddeden, barış ve demokrasiden yana olan herkesin ve her parlamenterin öncelikli görevidir.

Umuyorum ki, kimsenin aç ve açıkta kalmadığı, adalet ve özgürlüğün sınırsızca solunduğu, sorunların serbestçe tartışıldığı, kimsenin dinsel ve etnik kimliğini gizlemediği, hiç kimseye istemediği bir kimliğin zorla dayatılmadığı, tarihiyle ve komşularıyla barışık, özgür ve demokratik bir Türkiye'ye giden yolun açılması mümkün olur.

Dün olduğu gibi bugün de bu umutları gerçek kılmak için mücadele etmeyi, barış, demokrasi, adalet, eşitlik ve özgürlük mücadelesinin TBMM içindeki sözcülerinden olmayı ve bu uğurda mücadele edenlerle yan yana durmayı kararlılıkla sürdürmeye devam edeceğim.

Ufuk Uras
İstanbul Milletvekili

05.01.2010

http://www.ufukuras.net/


1 Aralık 2009

İNSAN ÖZGÜR DOĞAR.!

"İnsan özgür doğar ama,
her yerde zincire vurulmuş olarak yaşar
"

*****Jean-Jacques Rousseau ******

13 Kasım 2009

Alevi çalıştaylarından ne çıkar

Alevi çalıştaylarından ne çıkar?Alevi çalıştaylarından ne çıkar?

İhsan ÇARALAN / EVRENSEL

Alevi çalıştayları”nın 5’incisi dün, The Marmara Otel’de düzenlendi.

Bakan Çelik çalıştayın açılış konuşmasında, hem sorunu hiç anlamadığını gösteriyor, hem de “Bizim niyetimiz samimi, attığımız adımlar tarihidir” gibi ifadelerle, yaptıkları işin doğruluğundan kendilerinin de şüpheli olduğunu saklayamıyor.

Bakan sözle “samimiyete” vurgu yapsa da, çalıştaya çağrılan gazetecilerin menşei, hükümetin niyetini ele verir mahiyettedir.

Menşei”den kasıt, elbette kişilerin Sünni kökenli olması değil; hangi politik çizgilerden geldikleridir. Nitekim, toplantıya çağrılan gazetecilerin çoğu; Yeni Şafak, Zaman, Vakit, Milli Gazete gibi, Sünni İslam savucusu ve Aleviliğe karşı da en azından yakın geçmişlerinde hoşgörülü olmayan, ama iktidara yakınlıklarıyla tanınan gazetecilerdir.

Diğer çağrılı gazeteciler de, belki daha laik bir çizgide olan gazetecilerdir ama onların da bu “bağnaz Sünni” gelenekten gazeteciler karşısında, “Alevilerin inanç özgürlüğünü” savunmakta ne kadar bir ağırlık oluşturacağı tartışılırdır.

Bu katılımı “doğru” ve “meşru” göstermek isteyen hükümet ve yandaşları, çalıştayın bir söz düellosu yeri olmadığını söyleyebilirler. Ancak, o zaman da neden hükümet yandaşı gazetecilere bu kadar ağırlık verildiği sorusu yanıtsız kalır.

Bakanın, çalıştayın açılış konuşmasında dikkat çektiği ve Aleviliği “İncinsen de incitme; Bir olalım, iri olalım, diri olalım; Eline, beline, diline sahip ol” sözlerine indirgemesine bakarsak; bakan, sorunu Alevilerin inanç özgürlüğü, Türkiye’de laisizmin ayakları üstüne oturtulması sorunu olarak değil, Kürt sorununu getirip bağladıkları gibi bir “Milli Birlik Projesi” olarak ele alıyor.

Bunlar, birbiriyle tamamen farklı iki farklı yaklaşımdır.

AKP Hükümeti’nin “Hızırpaşa Operasyonu” ve ona bağlı geliştirdiği taktiğin esasında, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Aleviliği yeniden tarif etme, Sünnilerin gözünde “İslamın içinde kabul edilebilir” devletin gözünde de “makul” ve “meşru” görülecek bir Alevilik geliştirme çabası vardır.

Yapılanların daha anlaşılır olması için hükümetin Alevilere ve Aleviliğe yönelik giriştiği müdahalelerin iki amacına (bu köşede sıkça vurgulanmış olmasına karşın) yeniden dikkat çekelim.

1-) Alevileri CHP’nin kapalı av alanı olmaktan çıkarmak!

2-) Sünniler için meşru görülecek bir Aleviliği kullanıp rüşvetle (cemevlerine yardım, Alevilere Diyanet’te yer verme, Dedelere maaş bağlanması vb.) Alevileri bölerek, gerçek laiklik talebinin muhtemel kitlesel tabanını engellemek!

Kürt sorununun çözümü”nde hükümetin geldiği yere bakıldığında, önümüzdeki günlerde AKP’nin bu çalıştaylardan çıkaracağı sonuç, gerçek laisizm için mücadele eden Alevileri, Alevi sorununu çözmenin engeli ilan etmektir.

Nitekim bu 5’inci çalıştayda “Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılsın”, “Din dersleri zorunlu ders olmaktan çıkarılsın”, “Cemevleri camiyle eşit bir dini kurum olarak kabul edilsin”, “Madımak müze yapılsın” gibi taleplerle alanları dolduran ve “AKP’nin rüşvetine hayır” diyen Alevileri, “Biz onlar için uğraşıyoruz, onlar mitingler yapıyor” diye eleştirmesine bakarak; “AKP’nin Alevi açılımının” da, aslında Alevileri dışlayan bir “plan” olacağını söylemek, bir kehanet sayılmaz.

Elbette ki, Alevilere yönelik AKP cenahından yapılan müdahaleler ve “açılım”ın oyun içinde oyunlar içerdiğinin görülmesinden sonra, Alevilerin, AKP’nin tuzaklarına kolayca düşmeyeceğini kabul etmek gerek. Ancak, önümüzdeki günlerde “açılım kampanyası” başlatacak olan AKP’nin, Alevileri bölmek için yeni hamleler yapacağından kuşku da duyulmamalı!..

caralan@evrensel.netBu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
EVRENSEL - 12 Kasım 2009

*İHSAN ÇARALAN *

18 Eylül 2009

BİR AKIL TUTULMASI ÖRNEĞİ: BİENAL "2. Bölüm"

ADORNA'DAN,BAYKAM'A ELEŞTİRİ HER COĞRAFYA'DA FARKLI

"Her şey,olduğu şey için değil,değiştirilebilir olduğu sürece değerlidir.Sanatın kullanım değeri,diğer bir deyişle sanatın varlığı tüketicinin gözünde bir fetiş haline gelir.Asıl fetiş,yani sanat yapıtlarına toplumsal olarak biçilen ve üstelik düzeyleriyle karıştırılan prestij değerleriyse,sanat yapıtlarının tek kullanım değeri,tüketicinin keyif aldığı tek nitelik haline gelir” (1) diyordu Thodor W.Adorna
Bütün kapitalizmin pazar anarşisindeki devam eden bu süreçte ,çağdaş sanat eserleri dedikleri nesneler ne kendisi için ne de sergigezer için vardı.Hadım edilmiş ürünler bir arzu nesnesi bile olamayacak garebeti ve yoksunluğu idolleştirmişlerdi.Sanal olarak sistem yargılanır,adalet istenirken herkes oynanan oyunun ve rolünün ayırdındaydı.Eser dozda eleştirinin,sistemi revize etmekten öte bir hedefi yoktu.Perde kapandığında,salonu terkeden entellektüel sorumluluğunu yerine getirmiş robotik sergigezer/izleyici,mutlu mesuttu.
Çünkü "Müşteri, kültür endüstrisinin öznesi değil nesnesidir.Kültür endüstrisi,yönlendirdiği milyonların bilinç ya da bilinçsizlik düzeyi üzerinde yadsınamaz bir biçimde spekülasyon yaparken,kitleler birinci değil ikincidirler,hesaplanmıştırlar;mekanizmanın eklentileridirler."(2)
Açıktır ki, izleyicinin katılımcılığı kültür endüstrisinin parçası olmaktan öteye gitmez.Adorna'nın söylediği gibi,kültür endüstrisi bu süreci "doyum" diye yutturmakla kalmaz,bunun da ötesinde tüketicinin zihnine,kendisine ne sunuluyorsa onunla yetinilmesi gereğinin belleğini oluşturur. Durum karmasını,madeni bir plaka gibi zihinlere çiviler.
Marks, işbölümü içersinde iyiyi yaratan aynı nedenin,kötüyü de yarattığını söylüyor.Adam Smith'den alıntı yaparak "ilke olarak bir hamal ile bir filozof arasındaki fark,bir mastı ile bir tazı arasındaki farkdan daha azdır.Bunların arasına bir uçurum koyan işbölümüdür"diyor (3)
Kişisel veya toplumsal işbölümü ,coğrafyalar gibi, insanların olduğu kadar ülkelerin de kaderlerini belirlemektedir.Üçüncü dünya sanatcılarının Batı sanatına eklemlenmesi,kabul görmesi ancak politik söylemleriyle,toplumsal eleştirileriyle olur gibi görünse de bu,göstermelik malumu ilanın ötesine geçmez.Önemli olan halkların,ulusların dünya üzerindeki zorunlu işbölümüdür.Taraflar sömüren ile sömürülendir.Üçüncü dünya,azgelişmiş,gelişmekte olan ülke gibi tanımlar aldatmaca,esas amacı kamufle eden bir perdedir.Herkes rolünü oynamakta,işci patron uşak senaryodaki gibi süregelmektedir.Türkiye'deki sanatcının veya sanatsal üretimin merkeze taşınması,sanat pazarı/müzayedeler vd.dolaşımda yer alıp almamasını Marks/Adam Smith tanımlamalarındaki işbölümünde aramak gerekir.Periferi diye dillerine sakız ettikleri Türkiye gibi emperyalizmin varoşlarından merkeze taşınmak,ilgi alaka görmek,eklemlenmek,entegre olmak Batı ile aynı dili konuşur gibi yapan "çağdaş sanat" üretimi ve bianellerle mümkün olur mu?Bu,cevabı belli koca bir yalan ve oyalanmadır.
Günümüz Türkiyesi'ne dönersek basının iyi niyetli sanatsever gazetecilerinin naif heyecanları kitlelere yol göstermektedir.Bienale sanat bayramı,bahar coşkusu,arınma tapınağı diyenler var.
Bugünlerde birbiri ardına yazılan “hadi entellektüeller bianele, aşı olmaya” yazıları acaba gerçek bir coşkuyu mu dile getirmektedir?
Cumhuriyetin ilk yıllarındaki eğitim seferberliği gibi Türkiye'yi geri kalmışlığın karanlığından kurtarmak mıdır amaçları?
Bienal gibi kültürel etkinlikler,karanlığa çekilmiş ışıktan bir kılıç mıdır?
Yoksa doğduğu kültürün,Avrupa normlarını oluşturan değerlerin çocuğu mudur?

SANATTA İLERLEME OLMAZ/OLMASI GEREKEN EVRİMDİR,GENÇ MARKS'IN DEYİŞİYLE DEVİNİMDİR

"Yapısal antropoloji daha elli yıl önce bize,ilerleyen ve ilerlemeye bağlı işleyen bir sosyal bilimin olmadığını gösterdi" diyerek "güncel sanat" konusunda kafa yoran Türk aydını,ilerleme ile evrimi karıştırmakta,moda olduğu üzere farklı disiplinleri,sosyoloji ile sanat/sanat tarihini harmanlamaktadır.Burada genel eğilimi yansıtması bakımından temsili olarak belirlediğimiz, öznenin nesnesi Türk aydını ile konuştuğumu varsayıyorum.Çünkü bu düşünme şekli küratör,eleştirmen,sosyolog,sanat adamlarının genel eğilimini,çokça yazdıkları,seslendirdikleri düşünceyi yansıtıyor."Çağdaş Sanat"a gönül vermiş aydınımız,sanat'ın somut maddi nesnesi olmadığı için tabii ki ilerlemenin afakiliğini,olamazlığını kavrayamıyor.Yaşam bağlamında canlı olan her oluşum adına devinim,dominant/baskın karakter ilerleme değil,evrimdir.Evrim ya da gene evrim.Sanat yalnızca evrimleşebilir.Ayak uyduramayana çürüme,yok olma vardır.Biyolojik büyüme ya da ilerleme veya sosyolojik evrimle kastedilen budur.Seleksiyon/ayıklanma, doğal ayrışmanın tabiatıdır. Ama biz Türkiye'de "çağdaş sanat" adı altında üretilen ithal,kopya,taklit,alıntı,kuvvetli etkilenme,imitasyon gibi "intihal" kavramlarla karşı karşıyayız.
Devam edersek;"tarih her zaman tek bir çizgi üzerinde mi ilerlemektedir ?" diye Türk aydınına soruyoruz.
Kafa yoran kişi "..sosyal bilimlerde olduğu gibi,sanatlarda da Kant'ın arkasından Hegel ve Marks'ın açtığı modernliğin içinden geçen ve akıl ile rasyonalite üzerine kurulu olan bir teolojinin artık çalışmamasından,geçerliliğini kaybetmeye yüz tutmasından (..)"teolojik olan politik" ile "medeni dinin" etkilerinin geçmişte kalmasından bahsederken aksini söylese de mantığını salt toplumsal ilerlemeye takmış olduğunu,sanat politiğini "ilerleme" üzerine kurduğunu görüyoruz.Böyle olmasa yazılarında ,Türkiye'de sanatın azgelişmesinden, geri kalmışlığından bahsetmezdi.
Marks için ise "ilerleme",soyut bir kavramdır. İdealist felsefenin önemli ismi Proudhon'u eleştirdiği eserinde Marks şöyle demektedir "Toplumsal ilişkilerini maddi üretkenliklerine uygun olarak kuran insanlar,toplumsal ilişkilerine uygun olarak da ilkeler,düşünceler ve kategoriler üretirler.Bu düşünceler,kateoriler,tıpkı ifade ettikleri ilişkiler gibi ölümlüdür.Bunlar tarihsel ve geçici ürünlerdir.Üretici güçlerde,sürekli büyüme;toplumsal ilişkilerde,sürekli yok olma;düşüncelerde,sürekli oluşma vardır;değişmez olan tek şey,hareketin soyutlanmasıdır. mors immortalis/ ölümsüz ölüm,ölümlü yaşamı gasbetti" (Karl Marks,Felsefenin Sefaleti s/117-118-Sol Yayın.1975 baskısı)
Kafa yoran Türk aydının söylediği gibi,burada aydınlanma çağı ile (Kant,Hegel,Feurbach ,Marks vd. ) hıristiyanlıkla köklü bir hesaplaşmaya giren Avrupa'nın günümüzde teoloji /din kapısının geçmişte kaldığı,kapıyı kapattıkları savı doğru değildir.Gramisci,bunu yıllar önce görmüştü.Söylediklerinden dolayı Komitern'le büyük sorunlar yaşamış,suçlanmıştı.Konumuza dönersek,asıl olan ölümsüz ölümün,yani ölümsüz olan inancın/dinin,yani hıristiyanlığın Avrupa'da,ölümlü yaşamı kuşattığıdır.Toplumsal/kültürel yapıda belirleyici olan Hıristiyanlık'tır.
Günümüzde "Avrupa ve Hıristiyanlık "için Marks'ın söylediği gibi her zaman ayrı bir katagorik değerlendirme kapısı açmak gerekir. Karşılaştığımız her Avrupalı, bunu bize ispatlamak için adeta sırada beklemektedir.

AVRUPA'NIN MİSYONERLİK AHLAKI

Ressam Jannis Kounellis,”bizler Avrupalı olduğumuz için Avrupa'yı çıkış noktası almak gerekiyor.Bu,temel koşul .Çünkü ben evrenselliğe inanmıyorum” (4) derken kastedilen hıristiyan kültürüdür.Düşünür İsaiah Berlin,insan-altı (sub-man) kavramını,yani Yahudiler,Çingeneler,Slavlar,siyahlar ve başkaları insan-altı varlıklar olduğu ve bunların toplum açısından sakıncalı varlıklar oldukları için yok edilmeleri düşüncesinini hıristiyanlık düşüncesine bağlıyarak eleştiri kavramının ölçüsünün taraflardan birinin acı çekmesi olduğunu göstererek şöyle diyor:”Hangi türden kanıt belirli bir hakkın,örneğin mutluluk hakkının varlığını veya yokluğunu kabullenmek için yeterli sayılır? Birisi Luther'e insanların mutlu olmaya hakları olduğunu belirttiği zaman,Luther'in, mutluluk mu,hayır,ızdırap,ızdırap,çarmıh,çarmıh diye cevap verdiği(..)bu tür yaklaşımın hıristiyanlığın temelinde yatan(..)hiç de yüzeysel sayılmayacak insanın yaşamlarını temellendiren (..)anlayış”olduğunu söylemektedir.(5)
Günümüzde sanat/çağdaş sanat olgusu,"karşı duruş" adı altında ortaya konulan tüm eleştirel psiko analizin tabanında yatan bu hıristiyan acı vermek/çekmek ritüelinin tekrarıdır. İtalyan sosyalist hareketinin karizmatik lideri Gramsci, Batı'da burjuva kültürel değerlerinin Hıristiyanlık'la bağı olduğunu belirtir:Bu nedenle egemen kültüre karşı polemiklerinin çoğu dini norm ve değerlere ilişkindir. İnsanların bilinçlerindeki Roma katolikliğinin gücü büyüktür;eğitilmişlerin dini ile daha az eğitilmişlerin dini arasında gittikçe büyüyen uçurumun giderilmesi için kilisenin sarfettiği çabayı izlemek gerekir.Rönesans hümanizminde, dinin insani karakteri öne çıkmıştır.Saf entellektüel eleştirinin reformasyon sürecinde,kitlelere yansıyan şekliyle bu hümanizmin sosyalizmle birleştirilmesi,aydın kadroların öncelikli görevi olmalıdır.Bu bağlamda devam eden Gramsci'ye göre, Marksizm,ancak halkın ruhani ihtiyaçlarını karşılarsa dinin yerini alabilir.Bunu başarmak için Marksistler,halk kitlelerinin yaşadığı deneyimin bir ifadesi olan dini tanımak zorundadırlar.Gramsci'nin şahsında görülen din/Hiristiyanlık,Avrupa için derin etkilere sahiptir.
Çağdaş/güncel sanatın şifreleri, Avrupa kültüründe bu kadar yaygın kökleri olan bu düşünce tarzının inanışın/içyapılanması bir kenara konularak çözümlenemez.Siyasi tavrı tartışmalı olsa da bir akıl adamı olan güncel sanatın mesihi Joseph Beuys bu tutuculuğu özetlerken “..sanatçıların büyük bölümü oportünist ve beş para etmez(..)Aslında sanatçılar en gerici sınıf.(..)fakat sanatçılar neredeyse yeniden bir sınıf oluşturacak kadar gerici kişiler” (6) diyerek içinde yer aldığı sanat konseptini belirleyen hıristiyan ahlakını işaret etmektedir.Bugün kültür endüstisinde ezici kast,hiyerarşik düzendeki ulusların ve buna bağlı sanatcıların kendi süreçlerinde evrimleşerek ilerlemesine izin vermez.Kim olursan ol,ne yaparsan yap aproi/öncel olan hıristiyanlıktır.Ondan sonra alt katagoriler gelir.Mezhepcilik,coğrafyacılık,tarihsel karşı duruş harmanında şekil bulan çağdaş sanatın değerleri arasında ürünün bağımsız karakteri/sanatcının yaratıcılığı ancak karşı kültüre karşı kışkırtıcı,sorgulayıcı,yargılıyıcıysa kullanılabilir olur. Kendi içinde ise modern/post modern sanat düşüncesi kendi bütünlüğünü oluşturan rasyonel dengelerini kuran,aradığının peşinde koşan istikrarlı bir yapılanma ve üretim alanı değildir.Düşünce hareleri disiplinlerarası arayışta birbiri üzerine yığılarak tortulu, bulanık katmanlar oluştursa da sistemin negatif etkilerine yönelik bariyer oluşturmaz.Tarihin sanatın/çağdaş sanatın ise tarihin bir parçası olduğu kağıt üstünde doğrudur.Lakin sosyal krizler,ekonomik dalgalanmalar çağdaş sanat olgusunu düşünsel boyutta teğet geçer.Hayati organları için tehdid oluşturmaz.Çünkü “çağdaş sanat” endüstrisi bu hayatın tufeylisidir,etki alanlarından,anadamarlarından yaşamsal anlamıyla beslenmez.Yapaydır,gençlerin deyimiyle çakmadır,sahtedir,yaşamın artellerinden değildir.Hayatı taklit eder,sürekli “miş”gibi yapar.Sistemle gerçek anlamda karşıtlıkları,antogonizmik çelişkileri yoktur.Sonuç itibariyle reklam dünyasıyla aynı jargonu kullanır.Kapitalist pazardan ve anarşiden beslenir.İzleyiciyi sarsmayı hedeflediği zamanda bile sonuçta arzu nesneleri oluşturur,mutluluk,entellektüel tatmin,huzur verir,endorfini artırır.Muhalifliğin libidosunu giderir.İzleyiciyi direnişi mümkün olmayan düşünsel,şizofrenik bilgilerle,abondone eder.Kendini teşhir ettiği bienaller gibi uluslararası gösterilerinde ise kendi sorun/açmaz/öneri ve gerçeklerinden yola çıkarak kimlik,kişilik,analiz oluşturacağına, ithal sergi komiseri ve düzenleyicilerle sergi mekanlarını şehrin ulaşımı zor alanlarına yayarak yapay bir ilgi/çekim merkezi olmayı hedefler.İnsanları sürekli yorar koşturur,sahte hedefler kulvarında pervane eder,kakafoni ile bombardımana tutar.Sanal kimliğiyle kendi piyasasını oluşturur,bu pazardan beslenen sanatcılarını yazarlarını,entellektüellerini,bürokratlarını,tüccarlarını aparatçiklerini yaratır ve süreki gözboyar.
Tabii ki kendisini yaratan,besleyen,varlığını ve devamını sağlayan sisteme ait ise gerçek anlamda hiçbir eleştirisi yoktur.

NE OLMALI / BUNDAN SONRA NE YAPILMALI?

Amerika merkezli bu oyunu farkeden,eleştirilerini/önerilerini sisteme yönelten Türkiye'den kültür ve sanat insanlarının varlığı ise sevinç vericidir.Bedri Baykam'ın "Maymunların Resim Yapma Hakkı"yla en uzun karşı sanat manifestosunu oluşturduğu bu süreçte yer alan eleştirmen,küratör,sanat/düşün insanlarımızın duruşu ve tavırlarını düşünsel/ideolojik platformda yeniden değerlendirerek yazımızı sürdüreceğiz.
Asıl olan yaşamı tüketim,insanı tüketici olarak katagorize eden şirket kültürünün yargılanmasıdır.
Tüketilen başta insan ve bastığı zemindir.Artık oyunun öznesi de hastadır,aldatılmış,ihanete uğramıştır.Yalnız benlikler değil akıl da tutsak edilmiştir.
Amaç,"gerçek" olanın,üzerindeki manipülasyondan silkelenip,evrimleşeceği bir süreci özgür bırakmaktır.
Yaşam/paylaşım/sanat boyutunda, coğrafyamızdan ve azami kar/kazanç hırsıyla değil yaşamı sürdürmek için doğamızda olan üretim ilişkilerimizden,hümanizmamızdan doğan Türkiye kaynaklı bir karşı duruşun,"var"oluşun düşünsel boyutlarını elbirliğiyle yaratmaktır.

Birinci bölüm;1
Emin Çetin Girgin

Odatv.com

(1)Thedor w.Adorna / Kültür Endüstrisi-Kültür Yönetimi s/96-1964
(2) a.g.e
(3)Karl Marks / Felsefenin Sefaleti S/117
(4) Beuys,Kounellis,Kiefer,Cucchi/Bir Katedral İnşa Etmek s/10
(5)Bryan Magee,İsaiah Berlin 1978 s/11
(6)Beuys,Kounellis,Kiefer,Cucchi/Bir Katedral İnşa Etmek S/112
(7)F.Nietzche/Putların Alacakaranlığı
(1)Thedor w.Adorna / Kültür Endüstrisi-Kültür Yönetimi s/96-1964
(2) a.g.e
(3)Karl Marks / Felsefenin Sefaleti S/117
(4) Beuys,Kounellis,Kiefer,Cucchi/Bir Katedral İnşa Etmek s/10
(5)Bryan Magee,İsaiah Berlin 1978 s/11
(6)Beuys,Kounellis,Kiefer,Cucchi/Bir Katedral İnşa Etmek S/112
(7)F.Nietzche/Putların Alacakaranlığı

12 Eylül 2009