Zonguldak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zonguldak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2010

26 Mayıs Grevini Madencilerimize Adıyoruz

26 Mayıs Grevini Madencilerimize Adıyoruz















Pzr, 23 Mayıs 2010


Dün KESK'liler Zonguldak Maden Anıtı önünde toplanarak Madenci ölümlerine karşı seslerini yükselttiler. "Zonguldak'ta 30 maden işçisini kaybettik, Türkiye işçi sınıfının başı sağ olsun", "Kaza değil cinayet 26 Mayıs'ta Grevdeyiz"pankartlarını açan kamu emekçileri buradan Maden Şehitliğine yürüdüler.

KESK Genel Başkanı Sami EVREN topluluğa seslendi: Bugün Zonguldak’tayız…
Çünkü Türkiye işçi sınıfının 30 üyesini burada, bu hafta kaybettik. Ekmek için, güzel günler için, çocuklarına bir gelecek sunmak için yerin 600 metre altında didinen arkadaşlarımızı yitirdik. Acımız sonsuzdur. Kendilerine rahmet, yakınlarına başsağlığı diliyoruz. Türkiye işçi sınıfının başı sağolsun!
Acımız büyük… öfkemiz sonsuzdur… Bu insanı hiçe sayan, hayata değer vermeyen, emeğiyle geçinen insanı harcayan sömürü düzenine isyanımız sonsuzdur. Madene giren ölüm riskini göze almıştır diyen başbakana isyanımız var… Taraftarı olduğun, geldiğin günden beri şampiyonu olduğun taşeronlaştırma sisteminin aramızdan aldığı canlar karşısında hiç olmazsa sessiz kal, saygı göster.
Ama bu siyasi iktidarın gözünü sermaye bağlamış. Daha iki yıl önce Tuzla tersanelerinde işlenen seri iş cinayetlerine kader diyenler de bunlar değil miydi,? Bugün, madenci olan ölümü bile bile madenci olmuştur diyen de bunlar değil mi?
Maden kazalarının yoğun yaşandığı ülkelere baktığımızda hepsinin ortak bir özelliği var: hepsinde demokrasi az! Hepsinde insan emeğine değer verilmiyor! Hepsinde emekçilerin hakları, imkanları baskı altında…
Kardeşlerim, emekçilerin hakları baskı altında olmasaydı, bu madende yitirdiğimiz arkadaşlarımızı yine de kaybeder miydik? Herkesin bu soruyu kendisine sorması gerekir…Bu yitirdiğimiz arkadaşlarımız yarın kaygısı içinde olmasaydı, geleceklerine güvenle bakıyor olsalardı o madene inerler miydi bu soruyu herkes sormalıdır.
21. yüzyıl Türkiyesi’nde hâlâ insanlarımızı madenlerde, tersanelerde ölüme mahkûm ettiğimizi çocuklarımıza nasıl anlatacağız? İçinde yaşadığımız bu sömürü düzenini, kula kulluk etme düzenini nasıl anlatacağız? Son 6 ayda 64 madenciyi göçüklere teslim ettiğimizi çocuklarımıza nasıl anlatacağız?
Bütün bu yaşananları bizlere kader olarak sunan bir siyasi iktidar bugün ülkeyi yönetiyor. Böyle bir siyasi iktidar varken, olanlara kader olarak bakan bir zihniyet iktidardayken yeni kazaların olmayacağını kim söyleyebilir?
Arkadaşlarımızın ölümü kader değildir. Grizu patlamaları, göçükler kader değildir. Hepsi özelleştirme, taşeronlaştırma sisteminin doğal sonucudur. Madenlerde arkadaşlarımızı sermayenin kar hırsı sonucu yitirdik.
Önümüzdeki Çarşamba günü KESK olarak greve gideceğiz. 26 Mayıs grevinin 12 talebinin karşılanmasını istiyoruz. Bu 12 talepten iki tanesi bugün çok daha fazla anlam kazanıyor kayıplarımızı düşününce. Bunlardan biri iş güvenliği standartlarının yükseltilmesi ve iş cinayetlerinin önlenmesi; ikincisi taşeronluk sistemine son verilmesi…Bu nedenle 26 Mayıs Grevimizi burada ve Balıkesir’de ölen sınıf kardeşlerimize adıyoruz.


Ve buradan onlara bir kez daha sesleniyoruz.
And olsun ki,
Bu ülke emeğin en yüce değer olduğunu düşünenlerce yönetilene kadar, üretilen tüm değerler hakça, adil bir şekilde bölüşülene kadar, işsizlik ve yoksulluk ülkenin gündeminden çıkarılana kadar; iş güvenliği konusunda en çağdaş standartlar sağlanana kadar mücadele edeceğiz… Bu yolda yılmayacağız…
Bize kader olarak dayatılan işsizliği, güvencesizliği ve ölümleri kabul etmeyeceğiz…
Türkiye emekçileri olarak eşitlikçi, özgürlükçü, barışcı, çokça üreten hakça bölüşen bir ülke yaratacağız… çocuklarımıza onurlu bir gelecek sunacağız.
Bütün Türkiye emekçilerini 26 Mayıs grevine omuz vermeye çağırıyoruz… Ölümleri kader olarak sunanlara, başka bir yaşamın mümkün olduğunu haykırıyoruz….

http://www.kesk.org.tr/node/212

23 Mayıs 2010

“CEZALARINI ÇEKER BÖYLE ÖLÜRLER...”


“CEZALARINI ÇEKER BÖYLE ÖLÜRLER...”

22.05.2010 08:39


Zonguldak...
Adı bile kara...
Karaelmas, Karadon, Kara Deniz...
Eğrelti otlarının ağaç gibi yerden fışkırdığı, yapraklarını kara kömür tozlarının kapladığı, ağaçları, denizi bile kara Zonguldak...
Kapkara bir kent.
İşçilerin kasklarındaki ışığın aydınlatamadığı ölüm çukurlarına Çinçin Bağları’na, Sultanbeyli’ye yardım paketi için insanların ölüme gönderildiği “kara” kent.
Çıkan kömürün heryeri boyadığı...
Yazgısı bile kara kent...
Bir zamanlar Türkiye’nin en “bilinçli” işçi kesimine sahip, aydınlık bir kentti.
Ecevit’in amansız destekçisiydi.
Anımsarsınız, Zonguldak yürüyüşü dünyayı ayağa kaldırmış, işçi hareketinin neler yapabileceğini göstermişti.
Ama, üç-beş paraya işsizleri ocaklara doldurup, sendikasızlaştırdılar.
Çıkan bir avuç kömürü bir insanın hayatına eş tuttular.
Hep kaza oluyordu, yine oldu.
Duymuyorduk. Kimi iki vagon arasına sıkışıp ölüyordu, kimi asansörden düşüyordu, kimini elektrik çarpıyordu ve ölüyorlardı; ama tek tek ölümlerin önemi asla olmadı.
Alışıklar” ya...
Onlar “basit iş kazası” olarak bile kayıtlara geçmemiştir.
Afrika ülkelerindeki elmas madenlerinde kamçılarla çalışan işçi muamelesi gördüler. Sömürge valisinin emrindeki işçiler oldular.
Afrikalıların derileri karaydı, bizimkilerin kara boyalı.

Bu kadar duygu sömürüsü yeter!
Gelelim resmi söylemlere...
Önce Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız...
28 işçimizin cesetlerine ulaştık. Patlama anında ölmüşler. Karbon monoksit zehirlenmesiyle öldükleri belli oluyor.
Ben hata yapabilirim, ki yaptım. Karbon monoksit gazının patladığını söyledim. Çocukluktan öyle aklımda kalmış. Yorumcu arkadaşlar düzelttiler, sağolsunlar. Ama Enerji bakanının bunu söylemesi komik kaçıyor. Karbon monoksitten ölenler, patlamayla ölenler gibi ölmezler, en azından uyku halinde ölürler, yanılıyor muyum?
Ardından, üniversitelerden birinden bilirkişi olayı değerlendirdi: “Cesetler, bizim havuz diye nitelediğimiz yerde bulunmuş. Bu gibi grizu patlamalarında işçiler tembihlidir ve hemen su dolu havuzun oraya koşar ve başlarını havuzun suyuna sokarlar. Bu, patlamanın ilk şiddetini ve yanmayı atlatmak içindir.
Hani patlamada ölmüşlerdi?

Diğeri suçluyu buldu...
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’e göre suçlu Danıştay.
Bakanımızın maden ocaklarının denetimi için yaptığı düzenlemelerle ilgili yönetmeliği Danıştay bozmuş...
Bak sen...
Üç nokta ile yazmaktan bıktım, ama cümlenin sonu gelmiyor bir türlü.
Çok sistematik, bilinçli şekilde çalıştık,” diyor Ömer Dinçer. “Analizler yaptık. Bunları yaparken sendikalar yanımızdaydı, maden mühendisleri odası bizle çalıştı, işçi örgütleri bizimleydi... Habersiz denetimler yaptık. Bakın, geçtiğimiz Mayıs ve Ekim aylarında, biz buraları denetlemişiz. Denetimde demişiz ki, burada teknolojik alt yapı var, yeterli...
Sonra?
Burada yapılması gereken yönergelere uymak. Biz, yönergeye uyun dedik. Kurallara uyun dedik.
Uymazlarsa...
Bakan şunu söyleyemedi: “Cezalarını çeker, böyle ölürler...
Eminim dilinin ucuna kadar gelmişti. Dilinin ucuna kadar başka şey de gelmişti ya, neyse...
Muhabir mikrofonu ağzından çekmese, belki onları da söyleyecekti.
Vaktimiz doldu sayın bakanım...
Nereye gidecekse, neyi yetiştirecekse muhabir arkadaş.
Bu ülkenin çivisi çıkmış.
İnsan hayatının köpek hayatı kadar bile değerinin kalmadığı ülkeye, 14’lük çivi bile az gelir artık.
Drakula çivisi gerek...

Mümtaz İdil
Odatv.com

22 Mayıs 2010

Kılıçdaroğlu'ndan tarihi konuşma


Kılıçdaroğlu'ndan tarihi konuşma

Kılıçdaroğlu'ndan tarihi konuşma
22/05/2010 15:04

Kılıçdaroğlu, Önder Sav ve 1200 delegenin imzasıyla genel başkanlığa aday gösterilerek rekor kırdı. Adaylık süresi sona ererken Kılıçdaroğlu'nun dışında aday çıkmadı.

CHP Tüzüğüne göre, genel başkan adaylığı için delegelerin yüzde 20'sinin imzası gerekiyor. 1246 delegenin imzasıyla Kılıçdaroğlu'nun adaylığı resmen ilan edildi. 
Kılıçdaroğlu'nun adı anons edildiğinde salonda Onur Akın'ın yazdığı şarkı çalındı, salon alkışlarla inledi.

Kılıçdaroğlu alkışlar ve tezahüratlar arasında kürsüye ilerledi. CHP'nin başkan adayı Kılıçdaroğlu delegelere yaptığı teşekkür konuşmasında şunları söyledi:
CHP'NİN GÖRKEMLİ TARİHİNE SAHİP ÇIKACAĞIZ: Böylesine görkemli bir toplantıda kurultayımıza Mustafa Kemal'den İnönü'ye, Ecevit'ten Deniz Baykal'a kadar bize bırakılan görkemli tarihin sahibi olacağız ve o görkemli tarihi çağdaş uygarlığa taşıyacağız.

KASET İŞİNİ ÇÖZMEK HÜKÜMETİN İŞİ: İki olay yüreğimizi burktu. Sayın Baykal'a karşı yapılan komplonun failleri henüz çıkmış değil. O failleri bulmak, bizim boynumuzun borcudur. Hükümete düşen görev, bu komplonun bir parçası değilse, failleri çıkarmak zorundadır. Yoksa CHP iktidarında... sonuna kadar gideceğiz ve bulacağız onları.

BAŞKA YERDE KADER DEĞİL DE ZONGULDAK'TA MI KADER: İkinci olayımız Zonguldak'ta yaşanan dramdır. Zonguldak'ta 30 canımızı kara elmas için kaybeden, alın teri döken, yüzlerindeki kömür karası alınlarındaki akı gösteren emekçilerimizi kaybettik. Recep Bey diyor ki, 'Bu yörenin insanları bu tür olaylara alışık. Ölüm bu mesleğin kaderinde var' diyor. Dünyanın her tarafında maden çıkarılır, bizim kadar yaşamını yitiren emekçiler var mı? Bizim kadar yaşamını yitiren işçiler var mı? Nasıl oluyor da başka yerde kader olmayan bir olay, Türkiye'de, Zonguldak'ta kader olabiliyor. Onların kederli ailelerine başsağlığı diliyorum.

TAŞERONLUĞU GÖMECEĞİZ: Meraklanmasınlar, iş sağlığı ve iş güvenliği nedir biz onlara öğreteceğiz. Bu işçilerimizin bir sorunu bir derdi daha var. Yaşamlarını kaybeden bu işçilerimizin tamamı taşeron işçisi. CHP iktidarında taşeronluğu kesinlikle gömeceğiz. Hiçbir işçi, kamuda çalışan hiçbir işçi, yaşamı boyunca asgari ücrete mahkum olmayacak. İş Yasası'nın getirdiği bütün olanaklardan yararlanacak. Toplu sözleşmeli, grevli hakları olacak. Örgütlenmeden korkmayacağız, örgütlü toplum istiyoruz zaten biz.

İLK ZİYARET ZONGULDAK'A: Buradan bütün Zonguldak'lılara selam gönderiyorum ve Zonguldaklılar'a şunu söylüyorum. Kurultaydan sonra ilk ziyaret edeceğim yer Zonguldak olacaktır. Emeğin başkenti Zonguldak olacaktır.

KASIMPAŞALI ÜNVANINI ALIN: Sayın Başbakan geçen gün herhalde ülkeyi yönetmekte biraz zorlandı veya sorunları gözardı etmek için CHP'nin içişleriyle uğraşmaya başladı. Benim bildiğim hiçbir Kasımpaşalı dedikodu ile uğraşmaz. Kasımpaşalılar yiğit insanlardır, tuttuklarını koparırlar. Bel altı vurmazlar. Kasımpaşalı ünvanını ondan geri almak da Kasımpaşalılar'ın görevidir.

AKP YÖNETMİYOR YÖNETİLİYOR, BİZ YÖNETECEĞİZ: Güdümlü bir siyaset var. Yönetiliyorlar bunlar, ülkeyi yönetmiyorlar. Birileri talimat veriyor, bunlar yerine getiriyorlar. Türkiye'nin taşeron iktidara ihtiyacı yoktur. Biz yöneteceğiz. Halkla beraber yöneteceğiz, hakça yöneteceğiz. Halkın çıkarlarından yana olacağız. Halk için halka beraber mücadele edeceğiz.

YOKSULLUĞU, İŞSİZLİĞİ, HAKSIZLIĞI BİTİRECEĞİZ: Türkiye'de yoksulluğun, işsizliğin, haksızlığın, rüşvetin sonunu getirmek inşallah bize nasip olacaktır. Demokrasi çıtasını yükselteceğiz. Bağımsız, özgür, güzel bir Türkiye'yi elbirliğiyle yaratacağız.

ÖZEL YETKİLİ MAHKEMELERİ KAPATACAĞIZ: Bunlar demokrasi dediler, demokrasiyi katlettiler. Hukuk dediler, aydınları toplayıp tutukluğu, infaza dönüştürdüler. DGM'leri kaldırdılar, özel güvenlik güçleri, özel mahkemelerle aynı sonucu elde etmek için çaba harcadılar. Size söz. Özel yetkili mahkemelere de son vermek bizim görevimiz olacaktır.

DÜĞMEYE BASIYOR, UZUN YÜRÜYÜŞÜ BAŞLATIYORUZ: Bu kongre tarihi bir kongredir. Bu kongrede, kongrenin bütün üyeleri, bütün delegeleri, bütün milletvekilleri artık düğmeye basıyoruz. Artık uzun yürüyüşümüzü başlatıyoruz. Yürüyüş değil artık iktidara koşuyoruz.

ÖNCE HALK, SONRA HALK: Mustafa Kemal ve arkadaşları bu ülkeyi kurarken 'önce halk' dediler. Önce halk. İlk sözümüz halk, son sözümüz de halk olacaktır. Halkla beraber yürüyeceğiz. Biz Türkiye'nin içinde bulunduğu çıkmazdan Türkiye'yi çekip kurtarmaya mecburuz, zorunluyuz. Bunun andını verdik artık. Bunu ancak ve ancak CHP yapabilir.

CHP DEVRİMCİDİR: Neden CHP yapabilir. Çünkü CHP, Kuva-i Milliye demektir. Çünkü CHP, müdafaa-i hukuk demektir. Çünkü CHP, Anafartalar'dır, Conk Bayırı'dır. İzmir'de Hasan Tahsin, Lozan'da İnönü'dür. Tuttuğunu koparır. Erzurum'da Nene Hatun, Kahramanmaraş'ta Sütçü İmam'dır. CHP, budur. Genlerinde halkının çıkarlarını korumak vardır. CHP, değişimcidir ve devrimcidir. Değişimi ve devrimi sonuna kadar götüreceğiz. Türkiye'yi yeniden inşa edeceğiz. Korku imparatorluğu değil, sevgiyi ve egemenliği bu ülkede egemen kılacağız. Demokrasiyi hukukla güçlendiriceğiz. Böylece yürekli insanların yaşadığı bir Türkiye yaratacağız yeniden.

DÜŞMANIMIZ KİNDİR: Kardeşçe, beraber olacağız. Kine asla ve asla kitabımızda yer yoktur. "Düşmanımız kindir" diyen bir felsefeyi sonuna kadar götüreceğiz. Bir ozanımız diyor ki, "yok edin insanın, insana kulluğunu". Yok edeceğiz insanın insana kulluğunu. Kardeşçe yaşayacağız bu coğrafyada. Barış türküleri söyleyeceğiz. Kol kola, omuz omuza mücadele edeceğiz. Açlığa karşı, yoksulluğa karşı, demokrasinin çıtasının yükseltilmesi için hep beraber bu coğrafyada hepimiz kucaklaşarak güzel Türkiye'yi yaratacağız yeniden.

ÇAYCI, SİMİTÇİ, İŞÇİ, ÇİFTÇİ, YENİDEN ÜRETEN TÜRKİYE: Yaratacağız. Çaycısıyla, simitçisiyle, işçisiyle, çiftçisiyle, emekçisiyle, bütün toplum katmanlarıyla beraber olacağız. Bu ülkeyi kuran lider şunu söylüyor. Aynen okuyorum, değerli arkadaşlarım: "Çalışmadan,yorulmadan ve üretmeden rahat yaşamanın yollarını aramayı alışkanlık haline getirmiş milletler, evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini, daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar" diyor.
AKP'nin izlediği ekonomi politikasına bakın. Üretmeyin diyorlar. Tarlayı ekmeyin, para vereceğiz. Fabrikalar çalışmasın. Peki bu ülkenin karnı nasıl doyacak. Birileri için Türkiye pazar mıdır. Buna izin vermeyeceğiz. Yeniden üreten bir Türkiye'yi kuracağız. Sanayicisiyle, çiftçisiyle, esnafıyla, serbest meslek erbabıyla istihdam yaratan, katma değer yaratan ve yarattığı katma değeri hakça bölüşen bir Türkiye yaratacağız.

SANAYİCİ ARTIK KAMU GÖREVLİSİ: Yenilikçiyi teşvik edeceğiz. Arge yatırımlarına mutlaka ama mutlaka olağanüstü destek vereceğiz. Sanayici artık bu ülkenin kamu görevlisidir. Çalışacak, üretecek, istihdam yaratacak, uluslararası piyasalarda rekabet edecek. Onun önünü biz açacağız. Bütün bürokratik engelleri kaldıracağız. Sanayici üretecek, istihdam yaratacak.

ORGANİZE YATILI OKULLAR KURACAĞIZ: Ve birşey daha söylüyorum, değerli arkadaşlarım. Her organize sanayi bölgesinde sanayicinin beklediği ara eleman sıkıntısını gidermek için mutlaka ama mutlaka organize sanayi bölgelerinde yatılı meslek liseleri kuracağız. Kimseye yük olmayacak o çocuklar. Anne-babalarına yük olmayacak. Gelecekler, okuyacaklar. O bölgede stajını yapacak, mezun olduğunda da işi hazır olacak. Türkiye'yi kurtaracağız ve silkeleyeceğiz Türkiye'yi.

YARATTIĞIMIZ DEĞERİ HAKÇA BÖLÜŞECEĞİZ: Bu ülkede, önce kendi sanayicinizi destekleyeceksiniz. Benim ülkemde otobüs üretiliyorsa, niye ben dışardan otobüs alıyorum. Üstelik daha pahalıya alıyorum. Bunun hesabını her gittiğimiz yerde bu iktidara zormak zorundayız. Çiftçiyi perişan ettiler. Yunanistan'dan pamuk ithalat etme ayıbı kime ait. Ortadoğu'yu besleyecek ovalarımız var. Bir dönem Ortadoğu'yu besleyecek hayvancılığımız vardı. Şimdi dışardan et ithal ediyoruz. Bu ayıp, kime ait? Biz halk için çalışacağız, sanayici için çalışacağız, çiftçi için çalışacağız, üreten için çalışacağız, serbest meslek erbabı için çalışacağız. Herkese her ortamda olanak sağlayacağız. Yeter ki, katma değer yaratalım, yeter ki yarattığımız katma değeri hakça bölüşelim. Biz üreticinin cezalandırıldığı değil, üreticinin ödüllendirildiği bir düzeni getireceğiz. Bunlar üreteni cezalandırıyorlar...0

RECEP BEYİN MUCİZESİ VAR AMA EKONOMİ BİLMİYOR: Sorsanız Türkiye'nin en büyük sorunu nedir diye? İşsizlik. Üniversiteyi bitiriyor çocuk, iş arıyor. Üniversite mezunları arasında işsizlik oranı yüzde 30-40'lara çıktı. Batman'a, Hakkari'ye gidin, yüzde 50'lerde işsizlik oranı. Gençler kahvelerde oturuyorlar. İşsizlik açlıktır, işsizlik yoksulluktur,işsizlik moral değerleri yitirmektir. İşsizlik gelecek kaygısı taşıyan insanın içindeki kor ateştir. İşsizlik, moral değerlerin kaybedilmesidir. Peki işsizliği bu kadar artırdılar, noldu, işsizlik giderildi mi, işsizlik sorunu çözüldü mü? Ama Sayın Başbakan Recep Bey'in çok güzel bir buluşu var. Diyor ki, her işveren bir işçi çalıştırsa işsizlik sorunu çözülür. Bakın şimdi Recep Bey'in mucizesi. Bu mucize hayata geçti mi. Geçmedi. Çünkü Recep Bey ekonomi nedir bilmiyor, Recep Bey piyasa nedir bilmiyor. Ekonomi bilmeyen bir insanın ülkeyi yönetmesine hazır mısınız. O zaman bunları alaşağı etmeliyiz. Sandıkta, bunları sandığa gömmeliyiz.

HEPSİ KÖŞEYİ DÖNDÜ: Birşey daha söylüyor. Efendim diyor, her üniversiteyi bitiren iş bulacak diye bir kural yok, diyor. Gözünü seveyim Recep Bey, bu kural senin için geçerli olabilir ama fakir fukaranın çocuğu için nasıl geçerli olacak. Onun gemileri mi var, onun havuzlu villaları mı var. Unutmayın, bunlar fakir fukara edebiyatı yaptılar. Hepsi köşeyi döndü. Verdiği sözü tutmayan insan, yiğit değildir. Düşünün binbir belayla bir aile çocuğunu üniversitede okutur, boğazından sıkıyor okutuyor. Çocuk üniversiteyi bitiriyor, askere gidip geliyor, iş arıyor, iş bulamıyor. Başbakan diyor ki, her üniversiteyi bitiren iş bulacak diye bir kural yoktur. Bu anlayışı, şiddetle ama şiddetle reddediyoruz. Milletimize karşı yapılmış bir hakaret olarak algılıyoruz bunu.

GÜNEYDOĞUDA YATIRIMCIYA FAİZSİZ KREDİ: 30 bin yurttaşımızı, canımızı yitirdik. Ama maalesef bugüne kadar izlediğimiz politikalarla adeta teröre terörle destek verdik. İşsizlik yarattık, yoksulluk yarattık, özelleştirdiğimiz fabrikalardaki işçileri kapının önüne koyduk, hayvancılığı öldürdük, doğu ve güneydoğu'da adeta 'teröre gidebilirsiniz' diye gençlere yol gösterdik. Bu anlayışı ters yüz edeceğiz. O bölgede önce istihdam yaratmak için çaba harcayacağız. Özelleştirmeleri o bölgede yapmayacağız. Özel sektör o bölgede gidip fabrika kuracaksa, sıfır faizli banka kredisini devlet verecek, gidin yatırım yapın diyecek. Mayınlı araziler vardı biliyorsunuz.

İŞSİZLİK SİGORTASI PARALARI NE OLDU?: Mayınlı araziyi topraksız köylüye dağıtacağız. Topraksız köylü de toprak sahibi olacak. O da alın teri dökecek, o da çoluk çocuğunu alın teriyle kazandığı gelirle besleyecek. Onlara da gelecek vaad edeceğiz. GAP ile ilgili işçilerin sırtından, işsizlik sigortası fonundaki paranın bir kısmını alıp, 'Efendim GAP'a yatırım yapacağız, finansal desteğini sağlayacağız' diye özel bir yasa çıkardılar. Şimdi buradan soruyorum Sayın Başbakana. Recep Bey, işsizlik fonundan aldığın paranın ne kadarını GAP'a harcadın? Açıkla bana bakayım. Soralım Recep Bey de açıklasın bakalım.

SİZİ SOYUP HAVUZ YAPTILAR: Birşey çok önemli değerli arkadaşlarım, siyasetin odağına etkin kimliği ve inançları koyan siyaset bizim dostumuz olan bir siyaset değildir. Siyasetin odağına etnik kimliği ve inançları koyan siyaset toplumda ayrışmayı dinamitleyen siyasettir. Biz ayrışmanın değil, beraber olmanın çabasını göstereceğiz. Bakınız hiç kimsenin kendi baba ve annesini seçme özgürlüğü yoktur böyle bir ortamda hangi gerekçeyle siz etnik kimliği siyasetin odağına koyarsınız. Her etnik kimliğe saygımız var, her etnik kökenden yurttaşımızın başımızın üzerinde yeri var, her inanca da saygılıyız. Yurttaşlarıma şunu söylüyorum, onların temiz dini duygularını sömürüp, siyasete malzeme yapanlara oy vermeyin. Sizi soya soya kendileri villalı havuzlar yapmaya başladılar.

İNSAN İNANÇLARIYLA ETNİK KİMLİĞİ İLE BAŞTACI: Doğu ve güneydoğu da yapılan ayrışma politakalarını ters yüz edeceğiz. Herkesin karnı doyacak bu ülkede. Refah devletini tabana yayayacağız, kazandığımız değerleri halk için harcayacağız. Halkla beraber yola çıkacağız ve göreceksiniz Türkiye'de barış rüzgarları esecek, kardeşlik rügzaları esecek, beraber kucaklaşacağız, omuz omuza Türkiye'nin kaderini değiştireceğiz. inançlara saygılı olacağız, her etnik kimliğe de saygılı olacağız. Bizim için insan önemlidir. İnsanı baş tacı ideceğiz. İnsan inançlarıyla ve etnik kimliği ile bizim başımızın üstündedir, onu kucaklayacağız, onun işsizlik sorununu çözecğiz.

EVDEKİ KADININ DRAMINI ÇÖZECEĞİZ: Hangi evde bir kadın, işsiz kocası akşam eve gelirken yaşadığı dramı nasıl anlatabilir. O dramı yaşamak farklı bir olaydır. O dramı terz yüz edeceğiz, onların da gülmeye hakkı vardır, onların da çocuklarını beslemeye hakkı vardır. bunu da çözeceğiz biz.

AKP'Yİ MALULEN EMEKLİ EDİN: Emeklilere birşey söylüyorum, emekliler ilk seçimde AKP'yi malulen emekli etmek zorundadılar. AKP'yi ve onun yandaşlarını... Emekliyi bu ülkenin ikinci sınıf vatandaşı yaptılar. Size söz emekliler yine bu ülkenin birinci sınıf vatandaşı olacaklar. Bunu değiştireceğiz. Emekli de bu ülkenin yurttaşıdır, o da yaratılan katma değerden hakkını alacaktır. Ona milli gelir artışından pay vermek CHP'nin boynunun borcudur. Yıllardır bekliyorlar, intibak yasası ne zaman çıkacak diye... Yine aldattılar. Buradan yine emeklilere söz veriyorum, CHP iktidarında intibak yasasını mutlaka çıkaracağız.

EMEKLİLERE BİR SİTEM BİR SÖZ: Şikayet ediyorlar her gittikleri yerde geçinemiyoruz diye, iyi de kardeşim geçinemiyorsan, niye gidip AKP'ye oy veriyorsun. Senin haklarını ben savunuyorum, her yerde her ortamda savunuyorum. Yıllar yılı çalıştı, yıllar yılı üretti, alın teri döktü, iş kazası meslek hastalığı geçirdi, bazıları yaşamlarını yitirdi. E peki bu kadar çalışmanın bedeli emekli olduktan sonra bir köşeye atılmak mıdır. AKP aldı onları bir köşeye attı. Biz oradan çıkarmak istiyoruz, emekliyi baş tacı yapacağız.


ESNAF SOSYAL DEMOKRATTIR: Bugün iki milyon esnaf can çekişiyor. Aslında esnaf özü itibariyle sosyal demokrattır. Devletten hiçbirşey beklemez, bir de götürür yine götürür devlete vergi verir. Siz ne yapıyorsunuz esnafı bitiriyorsunuz. Esnaftan da oy istiyorum, senin sonunu getirene ben dur diyeceğim. Recep Bey, bir mucize daha söyledi. Efendim bu küçük bakkaların tamamı birleşsin, süper market kursun. Ben diyorum Recep bey ekonomi bilmiyor diye siz inanmıyorsunuz. Ama meraklanmasın CHP iktidarında ekonomi neymiş görecek.

YOKSULLUĞU NİYE TEŞHİR EDİYORSUN: Diyarbakır'ın Bağlar semtinde bundan yıllarca önce bir kamyonun üzerinden kadınlara ekmek dağıtılıyor. Kadınlar bir ekmeği almak için çamurlarda debeleniyorlar. Bu manzara Türkiye manzarası. Yoksulları alıyorsunuz kuyruğa diziyorsunuz, onlara birşey vermek için. Bizim inancımıza göre sağ elin verdiğini sol el görmeyecek öyle değil mi? Peki şimdi Recep beye sormayacak mıyız, senin yaptığın nedir allah aşkına, senin yaptığında inanç var mı, insaf varmı, insan onuru var mı? Sen bir insanın yoksulluğunu nasıl teşhir edebilirsin, bir inasanın yoksulluğuyla nasıl oynayabilirsin? Bunlar sosyal devleti unuttular.

HALKIN DEVRİMCİSİ: Evet halkın devrimcisi olacağız, çünkü halk için çalışacağız biz. Yoksulluğu tarihe gömmek bizim boynumuzun borcudur. Bu coğacrafyada bir tek çocuk bile yatağa aç girmeyecek, bunun mücadelesini vereceğiz biz. Bunlar yurttaşlık kavramını ortadan kaldırıp, kul mantığını getiriyorlar. Sosyal devleti kaldırıp, sadaka devleti getiriyorlar. Bir de diyorlar ki demokrasi, halk diyorlar, özgürlük diyorlar, sen insanın yoksuluğunu siyasi sömürü malzemesi haline hangi gerekçeyle getirebilirsin? Hangi hukuk mantığıyla, hangi inançla getirebilirsin? Diyeceksiniz ki peki siz ne yapacaksınız? İşçiye söylüyorum, emekliye söylüyorum, işsize söylüyorum, atanamayan öğretmenlere söylüyorum. Ahmet Arif'in dediği gibi bunlar, aşımıza ekmeğimize göz koyanlardır, bunları tanı tanı da büyü diyor adiloş bebe...

AKP HESAP VERECEK: Hiç meraklanmayın kesinlikle AKP halka hesap verecek. Bugüne kadar yapanın yanına kar kaldı. Soyuna soyuna millette çeket kalmadı, gömlek kalmadı, pantolonunu bile almaya kalkıyorlar. İnançları sömürüyorlar. Deniz Feneri örneği hepinizin önündedir. Yoksula yardım yapacağız deyip kendileri köşeyi dönüyorlar. Sonuna kadar gideceğiz, kaçarlarsa kaçtıkları yere kadar gideceğiz.

YOKSULLUĞA KARŞI AİLE SİGORTASI: Yoksulluğu çözme yolu aile sigortasıdır. her ailenin bir sirgortası olacak. Uluslararası Çalışma Örgütü'nün kabul ettiği 102 sayılı sözleşmenin 9. sayılı sigorta dalını Türkiye'de uygulayacağız. 1971'den beri bu sirgorta dalı uygulanmıyor. Çünkü yoksulun yoksulluğunu sömürmek bunların marifetidir. Recep Bey bunu da duysun. Aile sigortasını getireceğiz. Yoksul, yoksulluğunu giderme hakkını sosyal devletten isteycek. Onun hakkıdır diyeceğiz biz, gidip birilerine yalvarmayacak, bana kömür, bulgur, makarna getir demiyecek. Kadının banka hesabına parayı yatıracağız, o da alacak çocuk, çoluğunun rıskını giderecek. Kime oy verirse versin, onun oyuna biz saygı duyacağız. Bizim için önemli olan o bir insandır ve onun yoksululğunu gidermek de bizim boynumuzun borcudur.

SEÇİM BARAJI İNECEK: Recep bey, çok sık milli irade der, milli irade böyle, milli irade şöyle. Milli irade tecelli etti vesaire. Allah aşkına bunlar son seçimde kaç aldılar, yüzde 47. Milli irade saygımız var, oy veren bütün yurttaşlarımıza da saygımız var ve bu seçimde düşünmelerini de isteriz . Ayrıca kendileri oy verdiler başlarına geleni gördüler. Şimdi yüzde 47 oy alıyor, mecliste yüzde 60'ı temsil ediyor. Yüzde 13 milli irade gaspı var. Başkasının iradesini sen temsil edemezsin. Siyasi partiler yasasına, getirmişsin yüzde 10 barajı. Fakir, fukaranın da oyunu kendi milli iradenmiş gibi kabul ediyorsun. Söz veriyoruz, yüzde 10 barajını aşağı çekeceğiz. Böylece Recep Beyin gerçek milli iradesini de görmüş olacağız. Öyle başkalarının oyunu kendi iradesiymiş gibi ortaya çıkıp övüne övüne anlatmasın, neyse iradesi çıksın bakalım, mecliste de o kadar temsil etsin.

FAŞİZME GEÇİT YOK: Tam bir korku imparatorluğu yaratıyorlar, şimdi yaptıkları son Anayasa değişikliğiyle de kendi korku imparatorluklarının hukuksal temellerini hazırlamak istiyorlar. Buna meydan veremeyeceğiz, bunun mücadelesini yapacağız. Bakınız şimdi bu ülkede işverenler, medya, sendikalar, stklar hepsi korkudan konuşamıyor, sokaktaki sade vadandaş bile telefonla konuşmaktan korkuyor, dinlenirim diye. Ne diyorlar bunun adına, demokrasi. şimdi ben size soruyorum, bu demokrasi mi faşist yönetim mi? Faşizme geçit yok, izin vermeyeceğiz, demokrasinin çıtasını yükselteceğiz.

KİMSE RECEP BEYİ ELEŞTİREMİYOR: Hukuku yüreklendirmeniz lazım, yargı bağımsızlığını sağlamamız lazım. Herkesin gidip davasının görüldüğü yerde güven duyması lazım. Eğer bir korku imparatorluğu yaratırsanız, kimse korkudan Recep Beyi eleştiremiyor. Recep Bey elini kaldırıyor herkes ölüyor, recep bey oturuyor herkes ölüyor, Recep bey konuşuyor ağzından bal damlıyor, nasıl bir düzendir bu. Benim bildiğim iktidarlar eleştirilir. Kimse korkudan eleştiremiyor. Bu korku imparatorluğunu sonlandırmak bize nasip olacak, biz bunu yapacağız.

BESLEME MEDYA OLMAYACAK: Medya, halkın gözü kulağı ve sesidir. Halkın sözü, medyada yankılanır. AKP iktidarından önce yandaş medya diye bir kavram yoktu. Şimdi bir kavram çıktı, yandaş medya. CHP iktidarında medya gerçekten medya olacaktır, besleme medya bitecektir artık. Yandaş medya halkın değil sevgili Recep Beyin gözü kulağı ve sesi.

TAYYİP RADYO TELEVİZYONU: Her yaktığınız elektrik, her ödediğiniz vergiden TRT'ye pay gider. TRT'yi izliyor musunuz, (Tribünlerden Hayır cevabı) çünkü TRT'nin yeni adı Tayyip Radyo Televizyon Kurumu... Buna da isyan ediyoruz. Benim vergimle bana haber vermiyorsun benim vergimle oturuyorsun kimin ne kadar para aldığını açıklamıyorsun. Hani saydamdı burası... Bunları yeniden inşa etmek, kurmak, halkın güvenini kazanmak inşallah bize nasip olacak.

BAŞÖRTÜLÜNÜN RANTINA DEĞİL SORUNUNA TALİBİZ: Şimdi bunlar, sözde toplumun her kesimine sahip çıkıyorlar. Buradan söylüyorum İstanbul'un merdiven altı atölyelerinde binlerce genç kız başörtülü genç kız üretim yapar, siz hiç AKP'nin yani Recep Beyin bu genç kızlarımız kayıt dışı çalışıyorlar, bunları sigortalı yapalım, dediğini duydunuz mu? İşte o başörtüsünü bunlar sömürüyorlar... başörtüsü de bunlar sömürüyorlar. Biz onlara gideceğiz. Merdiven altı atölyelere gideceğiz. Diyeceğiz ki, 'biz seni sigortalı yapacağız, ben seni sendikalı yapacağım' Gelecek güvencesi senin ellerinde olacak. Hiçkimseyi ötekileştirme lüksümüz yok. 'Bu bana oy vermez' diye bir kaygımız yok. Biz ülkenin rantına değil, sorunlarına talibiz. Onun için yola çıktık, seçim sandığına kadar da koşmaya devam edeceğiz.

ANAYASA PAKETİ DAVALARI KISALTMAYACAK: Anayasa değişikliğin temel hedefi yargıyı ele geçirmek. Millet sanmasın ki, bu anayasa değişikliği çıktı, benim işsizlik sorunum çözülecek, daha özgür olacağım, memurun grev hakkı olacak, yok öyle birşey. Var olan hakların bir kısmı ellerinden alınıyor. Memurlar farkında mı bilmiyorum. Sanacak ki vatandaş, davam 10-15 yıl sürmeyecek daha erken sonuçlanacak. Yok öyle birşey. Vatandaşların davaları erken bitmiyor, harçlar yüksek. Peki bunları çözüyorlar mı? Hayır. Vatandaş sanmasın ki bunlar çözülecek de gidip oy verelim. Tam tersine yargıyı ele geçirmek, yandaş medyadan sonra yandaş yargı yaratmak için bunu yapıyorlar. Bu yasa çıkarsa artık Türkiye farklı bir noktaya gidiyor.

YENİ ANAYASA SÖZÜ: CHP iktidarında söz veriyoruz; kesinlikle, ama kesinlikle, çağdaş, batı standartlarına uygun, bizim insanımızın kültürünü özümseyen bir anayasayı yapacağız. Güçler ayrılığı ilkesini kuvvetlendireceğiz. Demokrasi çıtasını yükselteceğiz. Atatürk'ün vasiyeti 12 Eylül'de çiğnendi; O vasiyetin de gereğini yapacağız.

DOKUNULMAZLIĞI REFERANDUMA GÖTÜRELİM: Vatandaşa gidelim. Recep Bey referandumdan hoşlanıyor. Bakalım dokunulmazlıkları vatandaş kaldıralım diyor mu, demiyor mu? Gidemez. Çünkü Recep Bey'in yargı fobisi var. Bu fobiyi atmış değil. Seçimlerden önce söz verdin, neden kaldırmıyorsun? Ama size söz, dokunulmazlıkları mutlama ama mutlaka CHP iktidarında kaldıracağız.

KİMİ ALDATIYORSUN RECEP BEY: Anayasa değişiklerinden biri de ekonomik sosyal konsey kuruluşu. Eee zaten var ekonomik sosyal konsey. Her üç ayda bir toplanması lazım. Bir yıldır toplanmıyor. Sen kimi aldatıyorsun Recep Bey? Çıkıp bunu millete anlatsana. Neden toplamıyorsun? İşsizlik, yolsuzluk var. Toplayamazlar.

FRANSIZ ANAYASA MAHKEMESİNE Mİ GİDİYORUZ: Ana muhalefet partisi Anayasa Mahkemesine gidiyor, diyor Recep Bey. Anayasa Mahkemesi de Ana muhalefet Mahkemesi oldu diyor. Ben diyorum Recep Bey ekonomi bilmiyor, bunun üzerine hukuk da bilmiyor. Hukuk kültürü de yok. Sevgili Recep Bey, biz Fransa'nın mı Anayasa mahkemesine başvurduk? Türkiye Cumhuriyeti Anayasa mahkemesine başvurduk. Hatta birşey daha söyleyeyim, milletvekili seçildik, gittik çıktık bu Anayasa'ya sadakat dolayası ile namusumuz ve şerefimiz üzerine söz verdik. Recep bey de aynı yemini içti. Sen Anayasa'nın ilgili maddelerine aykırı düzenleme yaparsan, biz de bunu görüp, duyup, bilip sesimizi çıkarmazsak, ettiğimiz yemini çiğnemez miyiz? Bizim namusumuz ve şerefimiz bu kadar ucuz mu?

RECEP BEY KORKMAYA DEVAM ETSİN: Biz eğer Anayasa'nın değişmez ilkelerine aykırı düzenleme yapılıyorsa elbette Anayasa mahkemesine gideceğiz. Çünkü biz halkın çıkarlarını savunuyoruz. Recep Bey'in çıkarlarını değil. Ortada bir hukuk cinayeti var; Diyor ki Recep Bey, 'Efendim faille uğraşmayın' Biz biliyoruz bunun faili sensin. Onun için uğraşıyoruz zaten. Hukuku katlediyorsun, diyorsun ki, 'sesini çıkarma' Olmaz. Hukukun gereği neyse onu yapacağız. Recep Bey'in fobileri burdan kaynaklanıyor. Korumak istediği yalan düzenine karşı mücadele ettiğimiz için korkuyor Recep Bey. Ama korsun. Korkmaya da devam etsin. Çünkü CHP iktidarı geliyor artık.

NAYLON FATURACI, ALİ DİBOCU, KALPAZAN: Size bir söz daha veriyorum; CHP iktidarında ilk yapılacak işlerden birisi siyasi ahlak yasasını çıkartmaktır.Parlamento'da vurguncunun, talancının, ihaleye fesat karıştıranın, dolandırıcının, kalpazanın yeri yoktur. Silip atacağız. Bu yasayı çıkaracağız ki, artık ülkede naylon faturacıdan maliye bakanı, Ali Dibocu'dan Adalet Bakanı, kalpazandan da başbakan olmasın. Eğer parlamentoya milletvekili gelecekse dürüst adam gelsin. Millet perişan, o cebini doldurmakla meşgul. Bu düzeni yıkacağız. Politikacı halka hesap vermeyi namuslu bir görev olarak kabul etmelidir. Hesap vermekten kimse korkmamalıdır. Alınteri ile oluşturulan servetin, başımızın üzerinde yeri var. Ama birileri cebini dolduruyorsa ona da hesap soralım artık.

KESİN HESAP KOMİSYONU: Bütçe parlamentoda ve komisyonda konuşulur ve biter. Bir kanun daha var, adına kesin hesap kanunu derler. Geçmiş bütçe, öngörülen hedefler, harcanan paralar nerede kullanıldı. Amaca ulaşıldı mı ulaşılmadı mı? Bunu bir iki kişi konuşur ve kaybolur gider. Size söz; Plan Bütçe Komisyonu dışında, bir de Kesin Hesap Komisyonu kuracağız. Başkanı da anamuhalefet partisinden olacak. Bizi sorgulayacak, biz de hesap vereceğiz. Vatandaşın dişinden kovuğundan aldığımız verginin hesabını vermezseniz bu ülkeye demokrasi gelir mi? Bu ülkeye barış gelir mi, işsizlik biter mi? Yolsuzluk biter mi?

HERŞEY YOLUNDA AMA MAĞDUR: Bir mağdur edebiyatıdır gidiyor..
Ne biçim mağdurluktur bu? 7 yıldızlı otellerde tatil yaparsın, adam mağdur. 5 yıldızlı otellerde, saraylarda düğün yaparsın, adamcağız mağdur. Çin Seddi gibi, çift duvarlı örersin, 5 tane villayı alırsın, yanında helikopter pisti, havuzlu villanda oturursun, adamcağız mağdur. 4 çekerli ciplere binersin, keyfin yerinde, gıcır, para pul derdin yok, adamcağız mağdur. Anlamak mümkün değil. İşsizlik var, yolsuzluk var, yatağa aç giren çocuklar var, beyfendiye bir uçak yetmiyor, Recep Bey ikinci uçağı alıyor, gene mağdur.
Çocuğunu Amerika'da okutursun, masrafını da bir işverene yüklersin, Recep bey mağdur. Katar Emiri'nin düğününe gidersin, üstelik Başbakanlık uçağını da kullanırsın ama beyfendiler mağdur. Anlamak mümkün değil. Yoksa bu ülkede mağdur olan bizim anladığımız anlamda emekliler mi, işsizler mi, atanamayan öğretmenler mi, yoksullar mı, sokakta kağıt toplayanlar mı, bunlar mağdur değil mi? Hele hele dershane parasını ödemedi diye eşi hapse giren, çocuğu intihar eden hiç mağdur değil mi? Böyle bir anlayış olabilir mi? Geçimini sağlamak içtin böbreğini satan vatandaş mağdur değil mi? Bu anlayışı da ters düz edeceğiz. Doğru eğri oldu, eğri de doğru oldu AKP iktidarında. Bunu değiştireceğiz. Eğri eğri olacak, doğru da doğru.

DUBAİDEKİ PAZARLIK VATANA İHANETTİR: Oldu bitti ile dış politika yürütülemez. Yılların alın teri var orada. Uzun uzun bürokratlar önce çalışırlar. Görüşler çıkar. Ülkelerin karşılıklı çıkarları var. Siz, 'ben gidip imza atayım bu sorun çözülsün' dediğiniz zaman çözülmez. Çözemediler işte. Kıbrıs'ı gördünüz. Kıbrıs halkı ne yaptı? AKP'nin getirdiği iktidarı sandığa gömdü. Şimdi sıra bizim halkımızda. Önümüzde seçim var. Kıbrıslıların yaptığı gibi AKP'yi de burada sandığa gömeceğiz. Duygusallıkla dış politika gitmez. Dubaide anlaşma imzalayacaksın 1 milyar dolara Türkiye'nin onurunu masaya yatıracaksın. Buna dış potika denmez. Bunun hukuktaki adı vatana ihanettir. Bu kadar açık söylüyorum. Japonlarla bir anlaşma yaptılar ve meclise geldi. Koşullardan biri, kimseye rüşvet vermeyeceksiniz. CHP itiraz ettiği için bu uygulanmadı. Bunun altına bakanlar nasıl imza atarlar? Bu ülkenin onuru yok mu, Allah aşkına?

AB SÜRECİ DEVAM: AB çok önemli. İkinci Genel Başkanımızın imzasıyla başlamıştır bu süreç. Bir çağdaşlaşma projesi olarak görüyorum. Amma velakin, bize uygulanan çifte standartı kesinlikle kabul etmiyoruz. Ya adam gibi oturur müzakere yaparsınız, tarih verirsiniz. Yada kusura bakmayın. Biz size mahkum değiliz, deriz bunu. Çünkü dinamizm bizde, gelecek, gençlik bizde. Gelecek bizde. Elbette ki, AB'nin standartlarını yakalamak isteriz. Elbetteki onların hukuk düzenini, etik değerlerini saygı gösteririz. Ama artık Türkiye'yi ikinci sınıf ülke yerine koymaktan kendilerini alıkoysunlar. Biz elbetteki çağdaş ülkelerle birlikte olmak, çağdaş uygarlığı yakalamak isteriz. Dünyanın sayılı ülkelerinden birisi olmak isteriz. İşbirliğine, yatırımlara elbette evet. Ama Türkiye'ye yaptıkları çifte standart bizi rahatsız edilyor. AB temsilcileri Türkiye'de otel lobilerinde, bürokrat odalarında Türkiye'nin gerçeğini öğrenemezler. Anayasa değişikliğinde, bunu desteklediklerini söylediler. O zaman AB yetkililerine söylüyorum; bu değişikleri neden kendi ülkenizde yapmıyorsunuz? Çıkarın, yapın kendi ülkenizde. Oraya gelince yapamıyorlar. Niye bize dayatıyorsunuz?

PARTİ İÇİ DEMOKRASİ: CHP demokrasiyi, çok partili rejimi getirmiş bir partidir. CHP'nin ikinci genel başkanı seçimde kaybettiği zaman, "Paşam yenildiniz" sorusuna mahutap olduğunda, "Evet ben yenildim. Ama benim yenilgim en büyük zaferimdir" diyen birisidir. Bu ülkeye demokrasiyi getirdik, parti içi demokrasiyi de getireceğiz. Gençliği olmayan bir partinin, geleceği yoktur. Kadın kollarımız da öyle. Daha demokratik bir yapı olacak. Parti içi demokrasi ile. Tüzüğü de değiştirerek bunu yapacağız.

BÖLÜNME LÜKSÜ KALMADI, HERKESİ KUCAKLAYACAĞIZ: (Türkiye) Raydan çıkmış bir tren, nereye çarpacağı belli olmadan gidiyor. Her alanda belirsizlikler oluşmaya başladı. Başbakan sadece bu belirsizlikleri seyretme noktasında kalmıştır. Artık bölünme lüksümüz yok. Bu ülkenin aydınları, yurseverleri, sanatçıları, sosyal demokratları, solcuları, işçisi, çiftçisi, memuru, halkı, temiz toplumdan, düzgün toplumdan yana olmak zorundadır. Artık bir yürüyüş başlattık. Temiz Türkiye yürüyüşü. Halktan yana yürüyüş. Kul hakkı yemeyen yürüyüş. Bunu yakalayacağız. Ve herkesi kucaklamak zorundayız. Buna inanan bütün yurtseverleri, bütün vatanseverleri, bütün yurttaşlarını inancı ne olursa olsun, etnik kimliği ne olursa olsun artık soyulmaktan bıktıysa CHP altına gelsin. Buradan da yer var. Önce birleşeceğiz.

"Y"yi YEMEK SANDILAR: Bakın bunlar ne diyorlardı. Üç Y'le mücadele edeceğiz diyorlardı. Bunlar Y'yi, yemek olarak algıladılar. 3 kez yemeye başladılar. Talan, vurgun düzeni yarattılar bunlar. Bunun hesabını sormak hepimizin boynunun borcudur. Bir kişinin değil. Hep beraber çalışacağız. Tarlada çalışacağız, fabrikada çalışacağız, lokantada çalışacağız, berberde çalışacağız, kahvede çalışacağız, sokakta çalışacağız. Halkı aydınlatacağız, halkı kucaklayacağız. Onun dertlerine derman olacağız.

ONLARIN DERDİ BİZİM DERDİMİZ: Yatağa her akşam aç giren çocuğun acısı; ürettiği malı 5 kuruşa maledip, 3 kuruşa satan çiftçinin acısı bizim acımızdır. Kepenk kapatan esnafın; Zonguldak'ta yerin yüzlerce metre altında kara elması kendisine tabut yapan işçinin; İşsiz kocası akşam eve yemek getirmediği zaman, ekmek getirmediği zaman, tenceresi kaynamayan kadının, aybaşını getiremeyen emekçinin derdi bizim derdimiz olacaktır. Bunları dert edindik. Bu dertleri çözeceğiz. derdi bizim derdimizdir. Bu sorunları çözmeden politika olmaz. Bizim için değil, cebimiz için değil, akrabalarımız için değil. Halk için politika yapacağız. Beraber kazanacağız, halkla bölüşeceğiz.

BEN YOK, BİZ VARIZ. Türkiye hepinizle gurur duyacak. Çünkü ben yok, biz varız. Biz yola çıkıyoruz. Beraber gideceğiz, beraber çaba harcayacağız, hiçbir beklenti içine girmeden. Biz başka birşey istemiyoruz. Biz zengin olmayacağız, yakınlarımız zengin olmayacak, alınteriyle kazanılmış paraya her zaman saygı duyacağız, ama birisi kazandığının hesabını veremiyorsa, siyaseten ona da hesap soracağız. Kusura bakmasınlar.

BİR ORMAN GİBİ KARDEŞCESİNE KOŞACAĞIZ: İiktidar yürüyüşü dedim ama arkadaşlar buna iktidar koşusu diyelim dediler. İktidar koşusunu yapacağız. İktidar koşusuna hazır mısınız. Hazır mısınız. Siz hazırsanız, söz veriyorum, ben de hazırım. Doğuda, batıda, kuzeyde, güneyde aynı sloganla yola çıkacağız. Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçe yürüyeceğiz.
 
http://www.radikal.com.tr

21 Mayıs 2010

Taşeronluk Kanseri

Taşeronluk Kanseri

e-Tırmık

Aydın Engin

21.05.2010

Bu yazı emekçilerin dünyasına bir kanser uru gibi sızan ve bütün emek dünyasını kaplamak üzere olan “taşeronluk” üstünedir. Zonguldak’taki son cinayette katiller arasında “taşeronluk” kurumunun ağır ve inkâr edilemez rolü üstünde duracaktır.

Ama arada kaynayıp gitmesin, geçerken not edelim ki kayda geçsin: 30 madencinin ölüm haberinin ülkeyi sarstığı, umut kıvılcımlarının son ışıltısının da sönüp gittiği saatlerde Ankara’da, Deniz Baykal’ın ihtirasla sarıldığı koltuğa oturabilmek için son kozunu oynadığı (oynattığı) basın toplantısı vardı. Basın toplantısında “Ufala da kuşlar yesin” misali açıklamalara değinmek niyetinde filan değilim. Ama o saatte 30 emekçinin acısını umursamaksızın, sefil bir siyasi manevraya öncelik tanındı ve buna tanık olmak bile midemi bulandırdı.

Not ediyor ve geçiyorum...

* * *

Zonguldak’ta grizunun patladığı ocaktan bir taşeron firma çıktı. Taşeronluk kurumu “Kâr, daha çok kâr” diyen ve sadece bunu diyen bir sistemin en güvenli sığınağı en sağlam örtüsü...

Tuzla tersanelerinde ardarda yaşamını yitiren emekçi cinayetlerinin pek çoğunun altında da taşeronluk kurumu yatıyor.

İşçi sınıfı saflarında sendikaların kazınmasının başat manivelası da aynı kurum.

Sigortasız, kayıtdışı ve asgari ücretten de düşük aylıklarla işçi çalıştırabilmenin kapılarını ardına kadar açan kurum da taşeronluk.

Taşeronluk bazen fiyakalı bir adla karşımıza çıkıyor: Yap - işlet - devret.

Ne demek bu?

Yaparken eksik malzeme, olmazsa en ucuz malzemeyi kullan, en ucuz işgücü kullan, yani en ucuza çıkar.

İşletirken en yüksek kârı elde etmek üzere en vahşi kuralları uygula, en ucuz işgücünü işe koş. İş güvenliği, işyeri güvenliği, sigorta gibi yüklerden becerebildiğin kadar kurtul. İşletme ekonomik ömrünü tamamladığında da devret ve kurtul...

* * *

Bu konuda büyük medyada, anaakım medyada ciddiye alınacak tek satıra bile rastlayamayacaksınız. Çünkü taşeronlaştırma salgını özellikle büyük medyada çoktaaan kurumlaştı.

Ulaştırma hizmetleri, temizlik hizmetleri, yemek hizmetleri, hatta haber hizmetleri taşeronlaştırıldı.

Birkaç yıl önce ünlü bir gazetede yorum yazan, önemli bir sayfanın editörlüğünü de üstlenmiş kıdemli bir gazeteci arkadaşım kovuldu. Tazminat olarak eline sadaka benzeri üç beş kuruş tutuşturuldu. Oysa Basın Kanunu uyarınca çok çok daha yüksek bir tazminat alması gerekiyordu.

Yasal yollardan hakkını aramaya kalktığında gerçek suratında bir şamar gibi patladı. O gazetecilik yapmıştı ama emekçi olarak kaydı o gazeteye yemek hizmeti veren (aslında aynı patrona ait) bir alt firmaya, bir taşeron firmaya yapılmıştı ve “ahçı yamağı” kadrosunda çalışmaktaydı. Yani yazı yazmamış, patates soymuştu...

Yasa çaresiz kaldı; meslektaşımız da eline geçen sadakayla yeni bir ekmek kapısı bulana kadar geçinmek gibi bir mucizenin peşine düştü.

* * *

Ülke gündemi “Baykal o haltı yedi mi yemedi mi, kaset sahte mi, gerçek mi” tartışmasına kilitlendiğinde sanırım en keyifli el oğuşturanlar da taşeronlar ve taşeronluk kurumu kanalıyla kanlı kârlar elde eden anlı şanlı “büyük firma”lardı...

Bugünün sınırsız öfkesiyle bu günlük bu kadar...


http://www.t24.com.tr/

19 Mayıs 2010

KATiLi TANIYORUZ




KATiLi TANIYORUZ





19.05.2010
Maden ocağındaki patlamanın sorumlusu aynı: Güvenlik önlemi almadan çalıştıran taşeron ve maden ocaklarında artan kazalara rağmen önlem almayan yetkililer!..

Zonguldak’taki Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) Karadon Maden Ocağı’ndaki grizu patlamasında eksi 540 metrede mahsur kalan 30 işçiye, aradan geçen 24 saat içinde ulaşılamadı. Endişeli bekleyişlerini sürdüren madenci yakınlarından sinir krizi geçirenler oldu. Kurtarma çalışmalarını yürüten madencilerden gazdan etkilenenler oldu.
Sinir krizi geçiren madenci yakınlarından biri güçlükle sakinleştirilirken, patlamanın ardından olay yerine gelen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, Devlet Bakanı Hayati Yazıcı ve Enerji Bakanı Taner Yıldız, ailelerin tepkileriyle karşılaştı. Bakan Dinçer’in gazetecilere açıklama yaptığı sırada bazı madenciler, bölgede yol sorunu olduğunu belirterek tepki gösterdiler. Dinçer, yol problemini bildiklerini, bu konuları tekrar tekrar paylaşmaya gerek olmadığını belirtti.

EKSİKLİK GÖRÜLMEMİŞ!
Gazetecilerin sorularını yanıtlayan Bakan Dinçer, şunları dile getirdi: “Şu anda sorumlu, sorunlu aramıyoruz. Teknik düzeyde herhangi bir ihmal gözükmüyor. Çünkü en son ekim ayında burada çok kapsamlı denetim yapılmış. İş güvenliği konusundaki denetimlerde herhangi bir eksiklik görülmemiş. Bu açıdan bakıldığında, burası kamu kurumu ve iş güvenliği konusunda profesyonelce çalışılan bir alandı. Bizim gördüğümüz bir şey yok şu anda. Ancak patlama sebebiyle bir ihmal, hata var mı, onu göçüğü kaldırdıktan sonra göreceğiz. Şimdiden bir şey söylemek mümkün değil.”

Zonguldak’ın Kilimli beldesinde bulunan Türkiye Taşkömürü Kurumu’na bağlı Karadon Maden Ocağı’nda önceki gün meydana gelen patlama, bakanın aksine birçok kişide ‘Madenlerde neler oluyor’ sorusunu akıllara getirdi. Neredeyse rutin halde her üç ayda bir meydana gelen maden kazalarının ardından hiçbir önlem alınmamasına tepki gösteren sendika ve odalar, bir kez daha taşeron sisteminden vazgeçilmesi çağrısı yaptılar. Ağır çalışma koşullarının ve düşük ücretin hakim olduğu madenlerde, denetimlerin yeterince yapılmaması ve taşeronlaştırmanın artması nedeniyle patlamaya hazır daha binlerce maden ocağı bulunduğuna dikkat çeken sendika ve odalar, madenciliğin devlet eliyle yapılmasını istediler.
GMİS Genel Başkan Ramis Muslu, bu tür kazaların önüne geçilmesi için bir kere taşeronlaştırmanın önüne geçilmesi gerektiğine dikkat çekti. “Bizler ciddi bir şekilde, yeraltı madenciliğinin taşeronla değil devlet eliyle yapılmasını istiyoruz. Taşeronun iş güvenliğine ne kadar önem verdiğini biliyorsunuz, denetimini yapamıyorsunuz. Aynı zamanda buralarda örgütlenemiyoruz. Örgütlenme faaliyetlerimiz engelleniyor” diyen Muslu, bu nedenle yapılan işin denetimini sağlayamadıklarını dile getirdi. Bursa’da yaşanan maden kazasından sonra yaptığı açıklamada patlamaya hazır binlerce maden ocağı olduğunu söylediğini hatırlatan Muslu, “Alın işte, göçüklerin ardı arkası kesilmiyor. Eğer ciddi bir şekilde önlem alınmazsa yeni patlamalar sürpriz olmayacak” şeklinde konuştu.

İŞ GÜVENCESİ SAĞLANMALI

“Elbette ki yeraltı kaynakları yeryüzüne çıkmalı. Ama bu insanlar ölerek o yeraltı kaynaklarının çıkmasına karşıyım. Eğer ölümler olacaksa madencilik yapılmasın” diyen Türkiye Maden-İş Genel Başkan İsmail Aslan, yaşamını yitiren insanların değerinin hiçbir şeyle ölçülemeyeceğini dile getirdi. Maden şirketlerinin bir an önce para kazanmaya dikkat ettiğine, ancak iş güvenliği için bu kadar dikkat edilmediğine değinen Aslan, her ölümlerde ‘Bu insanlara yazık oldu’ diyerek yüreklerin soğutulduğunu ifade etti.
Madenlerde insanların 650-700 bin lira ücretle çalıştığını aktaran Aslan, “Orada çalışan insanlar, madene inerken vedalaşıp iniyor. Ağır bir işkolu, insanca çalışma koşullarından uzak bir ortamda çalışıyorlar. Bu ücretlerle, bu koşullar altında çalışılmamalı muhakkak. Bunları söylüyoruz, söylüyoruz ancak herhangi bir aşama sağlanmıyor. Taşeronlaştırma kaldırılmalı, iş güvencesi sağlanmalı” dedi. (Zonguldak/EVRENSEL)


KURTARICI EKİP TOZDAN ETKİLENDİ
Ocakta mahsur kalan 32 işçiyi kurtarma çalışmaları devam ederken, patlama nedeniyle oluşan tozdan etkilendi.
Bu arada, patlama nedeniyle oluşan tozdan etkilenen işçilerden Özkan Yüksel, gazetecilere yaptığı açıklamada, “Birden patlama sesi duyduk. O anda her yer toz içinde kaldı. Benim önümde 10 kişi vardı. Gerisini hatırlamıyorum. Beni de şu baretimin içine sakladığım toz maskesi kurtardı. Maskeyi takmasam ölecektim” diye konuştu.
Tozdan etkilenen İlhan Toprak, Ceyhun Girgin, Uğur Sayın, Şuayip Akdöngel, Kemal Aydın, Özkan Yüksel, Hayri Çınar, İbrahim Akyüz, Hakan Sorun, ocak ağzında bekleyen ambulanslarda muayene edildi.

SİSTEM İŞ KAZALARI YARATIYOR

Maden Mühendisleri Odası olarak madenlerde yaşanan sorunları defalarca dile getirdiklerini aktaran MMO Zonguldak Şube Başkanı Erdoğan Kaymakçı, ülkenin içinde bulunduğu sistemin dayattığı çalışma koşullarının, bu kazaların yaşanmasına neden olduğuna dikkat çekti. “Kurumun, kendi yapması gereken bir işi başkasına yaptırması, yani taşeronlaştırma, madenlerde kazaları hızlandıracaktır. Gerekli denetlemelerin mutlaka yapılması gerekiyor. İşçi sağlığı ve iş güvenliği ile ilgili tüm tedbirlerin eksiksiz olarak alınması gerekiyor. İşçilerin çalışma koşullarının düzeltilmesi ve örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırılması gerekiyor. Bu söylediklerimizin ve oradaki işçilerin taleplerinin yerine getirilmemesi durumunda, işte, görüldüğü gibi neredeyse her ay patlama ve göçük olayları yaşanıyor” diyen Kaymakçı, bu konunun asla şakaya gelmeyeceğini; iş güvenliği yatırımının yapılması, denetlemelerin sıklaştırılması gerektiğini ifade etti.


Yoksulluk ocağa mahkum edince...

PATLAMANIN meydana geldiği 75. Yıl Cumhuriyet Kuyusu önünde bekleyen ailelerin anlattıkları, insanların yoksulluk ve yoksunluktan, bile bile ölüm riski altında çalıştıklarını ortaya koydu.
Eşinin Trabzon’dan geldiğini ve madencilik konusunda hiçbir bilgisi olmadığını ifade eden Gülşen Karabektaşoğlu, aynı zamanda anlattıklarıyla yoksulluğun işçileri ittiği durumu özetledi: “Eşim yaklaşık 4-5 yıldır firmada çalışıyordu. Kardeşimle maden ocağının aynı bölgesinde, yan yana çalışıyorlardı. Eşim, yeraltında defalarca yaralandı. Ancak çalışmasını istemediğim halde maden ocağındaki işine imkansızlıklar
nedeniyle devam etti. Asıl mesleği aşçılık olan eşim, maden ocağında çalışmaya başlamıştı. Şu anda 6 yaşındaki kızım Ebral ile bekliyoruz. Çocuğum durumun farkına vardı, bana ‘Üzülme anne, babamın iş elbiselerini koklarız’ dedi.”
Ayşe Aklin, grizu patlaması sonucu ocakta mahsur kalan oğlu ve damadı Ahmet Karabektaşoğlu’nun başına her an bu işin gelebileceğini bildiğini kaydederek, “Oğluma ‘Ocağa çalışmaya gitme, ben sana süt satarak bakarım’ dedim ama dinletemedim” dedi.

HEPSİ FAKİR
Gözü yaşlı Dilek Aslan da yaşanan kazayla ilgili kendilerine açıklama yapılmadığını söyleyerek, “Maden ocağında 3 kardeşim var. Biri kardeşim Erdem, diğerleri halamın çocuğu ve eniştem. Başbakan duysun bizi. Buraya gelsin. Yeraltında kalanların hepsi gariban, fakir” dedi.
TTK’dan emekli maden işçisi Turan Kebabcı, maden mühendisi 28 yaşındaki oğlu Koray’ın 4.5 yıldır özel firmada çalıştığını, yüzde 1 umudu bulunmadığını belirterek şöyle dedi: “Ben maden ocaklarını çok iyi biliyorum. Oğlum da madenle ilgili bir iş kazanınca karşı çıkmadık. Özel firmada iş bularak çalışmaya başlamıştı.”
İşçilerden, bir yıl önce evlenen Sadık Kocakaya’nın annesi Sebahat Kocakaya’nın, “Kimse yok mu? Allah bize yardım etsin. Sizin yakınınız yerin altında olsa ne isterdiniz?” feryatları hiç eksik olmazken, Kocakaya ailesi yakınları, sürekli sinir krizi geçirmeleri üzerine ambulansta bekletildiler.
(Zonguldak/EVRENSEL)

Tabelalarda kalan önlem!

NEREDEYSE her üç ayda bir maden ocaklarında meydana gelen patlamalar yürekleri sarsıyor. Buna karşılık yetkililerin vurdumduymazlığı sonucu hiçbir önlem alınmıyor.
Türkiye Taşkömürü Kurumu Genel Müdürlüğü istatistik verilerine göre kömür ocaklarında 1955-2009 yılları arasındaki iş kazalarında 2 bin 687 işçi öldü, 326 bin 321 işçi yaralandı. Özellikle 2000’li yıllardan itibaren önemli ölçüde azalan kazalar, son yıllarda artan taşeronlaştırma sistemiyle yeniden çoğaldı. Söz konusu tablo, iş güvenliği önlemlerinin sadece tabelalarda yazılı duran fiiliyata geçirilmeyen temenniler olduğunu gösteriyor.

DUMAN VE MATEM EKSİK OLMUYOR

Yaklaşık 4 bini aşkın madencinin hayatını kaybettiği kömür havzasında, ölümlü maden kazaları arasında yerin metrelerce altında yaşanan göçükler ilk sırada yer alıyor.
Genel Maden İşçileri Sendikası’nın istatistik verilerine göre 1356 kişi göçük nedeniyle, 783 kişi de yaşanan grizu facialarından dolayı hayatını kaybetti. En fazla 1939’da toplam 55 madencinin ölümüne yol açan göçükler, özellikle 2000’li yıllardan itibaren önemli ölçüde azaldı. Türkiye Taşkömürü Kurumu’na (TTK) bağlı Kozlu Müessesesi Maden Ocağı’nda 1992’de 263 madencinin hayatını kaybettiği grizu faciasının, Türkiye’de en büyük can kaybı yaşanan iş kazası olarak tarihe geçtiği bölgede; nakliyat, patlayıcı madde, makine, elektrik ve malzeme taşınması ve zehirlenme ile boğulma gibi nedenlerle de işçiler yaşamını yitirdi.
Taşkömürü kurumunda 2009'daki kazalarda 5 işçi öldü, 2 bin 657 işçi yaralandı. Kentteki özel kömür ocaklarında 2003-2009 arasında 41 işçi yaşamını yitirdi, kaçak ocaklarda da 2005-2009 arasında 22 kişi hayatını kaybetti.
(Zonguldak/EVRENSEL)


Daha önce 4 işçi ölmüştü

TTK’nın galeri açma işini ihale ile alan taşeron Yapıtek Şirketi’nin yetkilileri, ocakta metangazı birikmesinin neden olduğunu söyleyerek kendilerinin suçsuz olduğunu iddia etti: “Patlamanın metan gazı kaynaklı grizu patlaması olduğunu düşünüyoruz. İşçiler 540 metre derinlikte birbirine yakın 3 ayrı noktada galeri açma çalışması yapıyordu. Ocağa her türlü gaz ölçümü yapılarak, önlem alınarak girildi. Tahminimize göre belli bir yerde gaz birikmesi oldu. Galeri açarken bu gaz açığa çıktı ve patlama meydana geldi.”
TTK’nın Karadon Müessese Müdürlüğü’nün Kilimli’de bugün patlamanın meydana geldiği kömür ocağını yeni açılmıştı. İhaleyi alan Çinli firmanın kuyu açma çalışması sırasında tabanda biriken metan gazının kaynak yapımı sırasında sıçrayan kıvılcımla patlaması sarısanda Çinli 4 işçi parçalanarak ölmüştü. (ZONGULDAK)


Evrensel

17 Mart 2009

DERKENAR: ‘KANLI BİR GÖMLEKTİ OMUZLARINDA MART GÜNEŞİ…’

DERKENAR: ‘KANLI BİR GÖMLEKTİ OMUZLARINDA MART GÜNEŞİ…’
13:29 12 Mart 2009

“Çizmesi ayağından çıkmış bir ölü başında sessiz duran arkadaşları, insana sadece keder değil hürmet de telkin eden görünüşler. Ne olmuş da ateş edilmiştir? Ateş emrini kim vermiştir? (...) Film hâlâ kopuktur.”....

Yakın tarihimize “Kozlu Olayları” ya da “Zonguldak İşçi Olayları” olarak geçen, Zonguldak Kozlu Maden işçilerinin 12 Mart 1965’te gerçekleştirdikleri direnişin 44. yılında hayatını kaybeden Mehmet Çavdar ve Satılmış Tepe’yi saygıyla anıyoruz…
10-12 Mart 1965’de Zonguldak’ta maden işçilerinin başlattığı ve iki işçinin ölümüyle sonuçlanan direniş, Türkiye işçi hareketinin dönüm noktalarından biri olarak geçer tarihe. Özellikle o yıllarda Türk-İş ile Türkiye İşçi Partisi (TİP) arasındaki gerilimi tırmandırarak yarılmaya neden olmuş ve Türk-İş içinde de ciddi çatlaklar meydana getirmiştir.
Direnişin nedenlerini ve hükümetin direnişi bastırmaya çalışırken meydana gelen olayları anlatmadan önce, maden işçilerinin o günlerdeki yaşam koşullarını anlatan bir rapordan, Maden İşçileri Federasyonu’nun 14 Mart 1965’te Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan raporundan birkaç satır aktaralım: “Maden işletmelerinin ihmali ve yeterince tedbir almamaları yüzünden, son üç yıl içinde 42 bin maden işçisi iş kazasına uğramış, 1721 işçi meslek hastalığına yakalanmış, 2537 işçi çalışamaz hale gelmiş ve 619 işçi iş kazasında ölmüştür.”
Evet, maden işçilerinin “kaderi” hiç değişmemekte! Göçük altında kalan, grizu patlamalarında hayatlarını yitiren, daha orta yaşlarına bile gelmeden “meslek hastalıklarına” yakalanan ama bir türlü emeklerinin karşılığını alamayan maden işçileri…

1965’e geri dönelim… Maden işçilerinin çalışma koşulları ağırdır, günde 16–18 saat arası çalışan işçilere fazla mesai ücreti ödenmediği gibi işçiler, adeta köle gibi çalıştırılıp, hakarete uğramaktadırlar. Bunun karşılığında aldıkları ücret yerüstünde çalışanlar için günde 10 ile 10,5 lira, yeraltında çalışanlar için ise günde 11 ile 13 arasındadır.
Zonguldak kömür havzasında Kozlu Maden Ocağı’nda işletme karından dağıtılacak 6 milyon liralık liyakat zammının sadece işverence seçilmiş çalışanlara değil her işçiye eşit olarak dağıtılması talebi ile başlar maden işlerinin direnişi. Gelik, Karadon, Kilimli ve Çaydamar bölgelerinde 10 Mart’ta başlayan grevler 11 Mart 1965 tarihinde Kozlu bölgesine sıçrar.
‘Havaya açIlan ateŞ sonucu…’
Dimitır Şişmanov’un “Türkiye İşçi ve Sosyalist Hareketi” isimli kitabından direnişin nedenlerinin anlatıldığı satırları birlikte okuyalım: “27 Mayıs 1960’tan sonra Türkiye’de en büyük işçi grevi, Mart 1965 de, 40 binden fazla işçinin çalıştığı Zonguldak kömür havzasında patlak verir. Grev 9 Mart’ta Kozlu maden ocağında başlar, oradan Kadron, Kilimli ve diğer ocaklara sıçrar. 12 Mart’ta altı bin işçi, ücretlerinin azlığını ve kendilerine ayrılan altı milyon liralık primin yüksek memurlar arasında paylaşılmasını protesto etmek için büyük bir gösteri yaparlar. Hükümet Karabük ve Adapazarı askeri birliklerinden getirttiği askeri birlikleri, ağır topçu taburunu ayaklanan maden işçilerinin üzerine salar, çıkan çatışmada iki maden işçisi ölür, 10 işçi yaralanır. İlerici, demokrat basında çıkan haberlere göre, çatışma yerinde daha sonra 2000 mermi kovanı bulunmuş, askeri ve jandarma birliklerinin
saldırısı, askeri uçaklar tarafından desteklenmişti.” [1]
Direniş 11 Mart gece yarısı olmadan başlar. Saatler gece yarısını gösterdiğinde binlerce maden işçisi direnişe geçmiştir. Zonguldak Valisi Donanma’dan deniz erlerinin bölgeye sevkini ister. Barikatlar kurulmuştur. Vali ve yetkililer konuşmaya geldiğinde işçilerin sert tepkileriyle karşılaşırlar. İçlerinden birini gözaltına almaya kalkınca da olaylar başlar. Askerler önce havaya ateş açarlar, olaylar büyümeye başlar, işçilerin direnişi sürmektedir. Askerler yine “havaya ateş açarlar”… Direnişçi maden işçilerinden ikisi yerde yatmaktadır. İşçi Mehmet Çavdar hemen orada ölür. Satılmış Tepe isimli işçi ise ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılırken, yolda hayatını kaybeder. İşçilerden ve askerlerden yaralılar vardır…
Hayat dergisi 18 Mart tarihli sayısında olayı şu satırlarla anlatır: “Grevci işçileri dağıtmak için olay yerine askeri birlikler sevkedilmiş. Askere havaya ateş aç emri verilmiş ve çıkan arbede ve açılan ateş sonucunda Satılmış Tepe ve Mehmet Çavdar adlı iki işçi ölmüş 10 işçi ve 12 er yaralanmıştır. Bakanlar Kurulu Bolu’dan askeri bir birliği bölgeye kaydırmış ve işçilerin üzerinden jetler uçurulmuştur. Olaylardan sonra 100’e yakın işçi tutuklanmıştır.” [2]

Yİne komünİstler suçlu!
Başbakan Suat Hayri Ürgüplü, Başbakan Yardımcısı Süleyman Demirel, Çalışma Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’dir. Olaylar daha büyümeden hükümet işçilerin isteklerini haklı bulur ve görüşmeleri sürdürmek üzere13 Mart sabahı bakanlar Zonguldak’a gelirler. Direnişçi işçilerle sürdürülen pazarlıklar sonucunda işçiler işbaşı yapmayı kabul edeler.
Olaylar sırasında hayatını kaybeden, yeni doğan kızını göremeden ölen işçi Mehmet Çavdar’ın cenazesi arkadaşlarının sırtında beş saat uzaklıktaki köyünde toprağa verilir…
Olayların ardından gerek hükümet gerekse de antikomünist tutumlarıyla bilinen Türk-İş yöneticileri olayların sorumlusu olarak işçiler arasında örgütlenen TİP’i gösterirler.
TİP Genel Sekreteri Rıza Kuas bütün bu iddialara 21 Nisan 1965’de yaptığı basın açıklamasında yanıt verir: “Türkiye İşçi Partisinin ihtilalcı metotlarla çalıştığını ve işçiyi ordu ile çarpışmaya tahrik ve teşvik ettiği yalanını söyleyen Halil Tunç’ları Seyfi Demirsoyları Türk adaletinin pençesine vereceğiz”… [3]
Direnişe geçen işçilerden Mehmet Çavdar ve Satılmış Tepe’nin nasıl “havaya ateş açılması sonucunda” öldüğü sorununu yanıtı olayın ardından Nisan ayında yayınlanan Sosyal Adalet dergisinde: “Olay işletme kârından dağıtılacak 6 milyon liralık liyakat zammının sadece kıdemli işçilere değil her işçiye eşit olarak dağıtılması talebinden çıkmıştır. Bu talepleri kabul edilmeyen işçiler topluca işi bırakmışlardır. Resmî makamlar ve basın tarafından bu güne kadar yapılan açıklamalarda film burada kopmakta, tekrar başlayınca ortada iki maden işçisinin ölüleri görünmektedir. Çizmesi ayağından çıkmış bir ölü başında sessiz duran arkadaşları, insana sadece keder değil hürmette telkin eden görünüşler. Ne olmuş da ateş edilmiştir? Ateş emrini kim vermiştir? Bugüne kadar bunları anlamak imkân olmamıştır. Film hâlâ kopuktur.” satırlarıyla aranır. Ancak bu sorunun yanıtı bugüne dek henüz verilmiş değildir. Sosyal Adalet dergisinin deyimi ile “film hâlâ kopuktur”.

[1] Türkiye İşçi ve Sosyalist Hareketi, Dimitır Şişmanov, Belge Yayınları, 1978.
[2] Hayat dergisi, Sayı 12, 18 Mart 1965.
[3] Sosyal Adalet dergisi, Sayı 14, Mayıs 1965.

***
SENDİKA VE ÖĞRENCİ DERNEKLERİNDEN ANKARA’DA “SESSİZ YÜRÜYÜŞ”

Zonguldak, Kozlu’da maden işçilerinin direnişi sırasında Mehmet Çavdar ve Satılmış Tepe yaşamını kaybetti. Siyasal Bilgiler Fikir Kulübü, olayı protesto için 17 Mart 1965’te çeşitli öğrenci derneklerinin ve işçi sendikalarının katılımıyla Ankara’da “sessiz bir yürüyüş” düzenledi.

Aynı gün mitinge katılan demokratik kitle örgütleri aşağıdaki ortak bir basın bültenini yayınladı…

***
İşçi-Üniversiteli Ortak Bildirisi

İnsanca yaşamak hakkı hiçbir kişinin hiçbir sınıfın tekelinde değildir. Çalışan ve üreten herkes mutlu olmak hakkına sahiptir. Köleler ve onların efendileri devri, insan aklının ve ahlâkının zayıf çağları olarak her gün biraz daha geride kalmıştır, kalmaktadır ve kalacaktır. Türkiye büyük meselelerle karşı karşıyadır.
Milli gelir dağılışındaki adaletsizlikle, okuma yazma bilenlerin azlığıyla, hastalık, ölüm, pahalılık ve işsizlik oranlarıyla çağdaş dünyanın en geri kalmış ülkelerinden biridir. Türk insanı yoksulluğun ve çaresizliğin bunalımıyla kıvranmakta. Türkiye iktisadi ve ahlaki bir buhran içinde bulunmaktadır.
İşçileri kurşunlayarak hiçbir şey halledilemez. Hiçbir meseleye çözüm getirilemez. Ancak içinde yaşadığımız buhran artırılır. Haklarını arayan insanları kurşunlamak hiçbir demokratik düşünceyle bağdaşamaz. İkide bir, birtakım esrarengiz tahriklerden bahsetmek, oyunların temelinde yatan derin gerçekleri kavramamak demektir. Türk işçisi vatanseverdir. Yıllar yılı savaşlarda onun kanı akmıştır. Gözümüzün gördüğü her şeyi; yolları, evleri, fabrikaları, yediğimiz içtiğimiz her şeyi onun akan terine ve kanına borçluyuz.
Kendi maaşlarına bir çırpıda zam yapıveren efendiler, toprağın derinliklerinde kan ter içinde çalışan, ciğerleri kömür tozuyla dolu insanın, bir günde üç çocuğu birden kızamıktan ölen ananın, iş bulamayan sapasağlam işsiz delikanlının acısını ve çaresizliğini anlamak zorundadırlar. Görevleri bu acılara ve çaresizliklere çözüm getirmektir.
Türk halkı her şeye rağmen uyanmakta, meselelerine çözüm istemektedir. Tarihi uyanış kurşunla durdurulamaz.
Türkiye Petrol İşçi Sendikaları Federasyonu Başkan Mehmet Kılınç
Siyasal Bilgiler Fakültesi Fikir Kulübü adına Ümit Hassan
S.S.F.Talebe Cemiyeti Başkanı Ömür Sezgin
Türkiye Basın-İş Sendikası Genel Sekreteri Hüseyin Korkmazgil
Hukuk Fakültesi Öğrenci Derneği II. Başkanı Erol Ertuğrul
Türkiye Yapı-İş Federasyonu Başkanı Tahir Öztürk
Pancar-İş Sendikası Genel Başkanı Hilmi Kasım
Türkiye Sağlık-İş Sendikası Genel Başkanı Fatih Kuzudişli
Türkiye Motor-İş Sendikası Başkanı Fikri Altay

***

Tutanak

kanlı bir gömlekti omuzlarında Mart güneşi düşünüyordu ozan
plâstik yerküreyi bir çocukbaşı gibi okşıyarak
bir başka şafağın irkiltisiyle çoğul
düşünüyordu ozan
vietnamı kongoyu ve kendi ülkesini
bir çocukbaşı gibi okşıyarak 1965 sularında
ellerinde çiğdemçiçekleriyle çocuklar
demirin kömürün petrolün kahrından uzak
işyerlerinde grev
gazetelerde kürk ve kadın
ve kadillak
evcil bir güvercin gibi sokulgan
sıcak
1965 sularında yoksulluk


Hasan Hüseyin Korkmazgil
Sosyal Adalet dergisi, Nisan 1965.

Birgün Gazetesi/ Pazar Eki-12.03.2009

2 Şubat 2009

METİN KAYA: ANLATILAN YÜZ BİNLERİN HİKâYESİDİR

METİN KAYA: ANLATILAN
YÜZ BİNLERİN HİKâYESİDİR
22 OCAK 2009
AHMET ÖZTÜRK


Aklı fikri sinemada olan Zonguldaklı bir fotoğrafçı Metin Kaya. Uzun yıllar belgesel fotoğrafla ilgilenmiş.

Bir yandan yaşadığı kentin olanaksızlıkları, diğer yandan birlikte çalışabileceği ekibi bir türlü oluşturamaması, sinema düşlerini erteletmiş yıllarca. Daha sonra kendisi gibi sinema heveskârı birkaç arkadaş bulunca, kısa film denemeleri yapmış. Ortaya çıkan ürünleri şimdi pek beğenmese de bu denemeler iyi bir pratik olmuş onun için. Son olarak çektiği “100 Bin Kişiydiler” belgeselinde Zonguldaklı madencilerin 4 Ocak 1991’de Ankara’ya doğru başlattığı büyük yürüyüşü anlatmış. Enis Rıza’nın danışmanlığını, Ahmet Özer’inse müziklerini yaptığı 68 dakikalık belgesel, 120 kişiyle yapılan yaklaşık 60 saatlik çekimin sonrasında çıkmış ortaya.

“Bu belgeselle yüz binlerin hikâyesini anlattım. Örgütlü güce bir kez daha iman ettim” diyen Metin Kaya ile tüm bu serüveni konuştuk…

»Böyle bir belgesel fikri nasıl çıktı ortaya?

Zonguldak’ta yaşıyorum. Yürüyüşün en başından sonuna kadar içindeydim. 90 – 91 grevi ve sonrasında yapılan Ankara yürüyüşü, bu ülkede gerçekleşmiş en önemli işçi hareketlerinden biriydi. Yalnızca bir grev değil, yaşlı genç, çoluk çocuk, kadın erkek, işçi memur demeden bütün bir kentin topyekûn eyleme geçtiği bir halk hareketiydi de aynı zamanda. Ancak sonrasındaki gerilemeyle ilgili ne kapsamlı bir muhasebe yapılabildi, ne de geleceğe yönelik dersler çıkarılabildi. Gönlüm bu duruma asla razı olamazdı. Ben bu belgeselle bir anlamda bu muhasebeyi yapmak istedim.


»Peki, nasıl bir insandı Şemsi Denizer?

Genel Maden İşçileri Sendikası’na grev öncesinde henüz genel başkan olmuştu. Birden yönetim anlayışını değiştirmiş sendikanın kapısını herkese açarak, baş döndürücü bir gelişme yaşatmıştı kentte. Hepimiz bir şeylerin değiştiğini gözlemliyorduk. Umut doluyduk. Öte yandan, Denizer de, herkes gibi bir insandı; korkuları vardı, vehimleri vardı, yanlışları ve doğruları vardı. Bunları hep tartışılabiliriz. Ama tartışamayacağımız tek şey liderlik vasfıdır. Bu eylemin gözü kara lideridir o.


»Biraz da belgeseli hazırlama sürecinden söz eder misiniz?

Dünya üzerinde çok fazla örneği olan bir eylem değildi madenci grevi. Madenciler büyük bir coşku ve kararlılıkla yürüyorlardı. O günlerde devrim yaptığımızı zannediyorduk. Dikkat edin o günden bugüne bu boyutta başka bir başkaldırı yok ülkede. Dolayısıyla grev sürecini içinde dersler bulunan bir öğreti olarak tanımlayabilirim rahatlıkla. Bu yüzden çalışmayı sıkı tuttuk. Greve katılan birçok insanla röportaj yaptık. Yaklaşık 16 aylık çalışmada, 120 kişiyle görüştük. 60 saatlik çekim yaptık onlarla. Röportajlar, Yazar Osman Günay ile Tiyatrocu – Yazar Fahri Bozbaş tarafından yapıldı. Ben hep kameranın arkasındaydım. Herhangi bir kişi, kurum veya kuruluştan hiçbir yardım almadan da bitirdik.

»Başlangıçta böyle bir niyetinizin olmadığın biliyorum. Sıradan insanların, yürüyüşün adsız kahramanlarının dilinden anlatmak istiyordunuz grevi. Ancak belgeselde gördük ki, dönemin üst düzey yöneticileri ve politikacılarına da çevirmişsiniz kameranızı. Bu rota değişikliği neden?

Herkes aynı öyküyü anlatıyordu ama bütününden, bir büyük cümle çıkarmaktı amacımız. Ülke genelinde 100 bin kişilik yürüyüş biliniyor ama yürüyüş öncesinde 36 gün kentin içinde yapılan yürüyüşleri kimse anımsamıyor neredeyse. Neresinden bakarsınız bakın çok boyutlu bir olay var karşımızda. Başlarken belgeseli Zonguldak’ta bitirebileceğimi zannediyordum. Aynen sorduğun gibi, bu zamana değin politikacılar, yöneticiler çok konuştu. Bunları çok dinledik de, o yürüyüşün içindeki yüz binler ne düşünüyordu acaba? Çalıştıkça önyargılarımı yıkarak grevle ilgili tüm değerlendirmeleri sildim kafamdan. Röportajlar ilerledikçe öykünün kendisi beni yönlendirmeye başladı. ‘Nereye uzanacaksa, oraya gitmeliyim’ dedim kendi kendime. Zamanın başbakanı Yıldırım Akbulut, DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel, Çalışma Bakanı İmren Aykut gibi üst düzey yönetici ve politikacılar da dahil oldular çalışmaya. Sendika başkanları, eylemi kapsamlı bir şekilde izleyen gazetecilere de ulaşarak bütünlüklü bir grev belgeseli çıkardık ortaya.


»Dönemin en önemli aktörlerinden biri olan GMİS yöneticileri çok az yer almış belgeselde.


Evet. Bir bölümü konuşmak istemedi. Bir bölümüyse kişiselleştirmeye çalıştı olayı. Ben eylemin kendisine taraftım. Örgütlü hayata çok inanıyordum. Bu dinamizmin nasıl oluştuğunu, bu kadar insanın nasıl bir araya gelip, aynı duyguda birleştiğini anlamak ve analiz etmek istiyordum. Onun için kişiselleşen görüşlere, elden geldiğince yer vermemeye çalıştım.


»Enis Rıza neresinde katıldı çalışmanın?

60 saat çekim yaptık. Tüm bunların deşifre edilmesi gerekiyordu. Ayrıca montajının yapılması için ciddi bir stüdyoya ihtiyaç vardı. Yaşadığım kentte tüm bunları yapmam mümkün değildi. Yazılarını takip ettiğim, bu alandaki bilgisine ve belgeselci ahlakına güvendiğim Enis Rıza’yı arayarak kendisinden yardım istedim. Bu projede bana danışmanlık yapmakla kalmadı, stüdyosunun ve ekibini kapısını sonuna kadar açtı. Filmin sinematografik açıdan bu kadar düzgün, görselliğin bu kadar yüksek olmasında gerçekten payı çoktur Enis Hoca’nın. O açıdan kendisine ne kadar teşekkür etsem az.

»İlk gösterimini yürüyüşün 18. yılında Zonguldak’ta yaptınız. Başka nerede gösterilecek?

Evet, ilk gösterimini 4 Ocak’ta Zonguldak’ta yaptık. Şimdiki hedefimiz 1 Mayıs İşçi Filmleri Festivali. Konjonktüre de çok uygun düşeceğine inanıyorum. Ekonomik krizin faturasının tümüyle emekçilere ödetilip, yüz binlercesinin işsiz bırakıldığı bir ortamda, bu direnişin belgeseli birçok dersle dolu çünkü. Bence tüm sol partilerin, sendikaların mutlaka izleyip, çözümlemeler yapması gereken bir film bu. Dünyanın her yerinde madenci grevleri ürküten eylemlerdir. Son derece yıkıcı sonuçlar doğurur. Şiddet madencinin doğasında vardır çünkü. Bu eylemdeyse, kalp krizi ve trafik kazasında ölen iki kişiyi saymazsak, bir kişinin burnu bile kanamadı. Tüm bunlar sosyolojik açıdan da ele alınması gereken bir konu. Belgesel bu alanda çalışmak isteyenler açsından son derece zengin bir kaynak sunuyor.

»Röportajların yanında ciddi bir görsel malzeme de var filmde. Bunlara ulaşmak zor oldu mu?

Hem de nasıl! Yalnızca bizim değil, tüm belgeselcilerin ortak derdi bu. Türkiye’de düzenli arşiv tutulmuyor maalesef. Kimi meraklı, tarihe karşı kendini sorumlu hisseden arkadaşlarımız da olmasa neredeyse hiç görüntü olmayacaktı elimizde. Birol Üzmez, Alaatin Kara, Mehmet Özer, Mustafa Eyriboyun’dan fotoğraf; Ülkü Özen ve GMİS’ten de görüntü aldık. Şaşarak gördük ki, GMİS’in elinde grev sonrasında yaptırdıkları belgesel dışında hiçbir görüntü yok. Toplumsal hafızamızın neden bu kadar zayıf olduğunu bundan daha iyi açıklayan bir örnek olamaz bence.

»Grev günlerindeki Zonguldak’tan söz eder misiniz biraz da?

Belgeselde de göreceksiniz Süleyman Demirel ‘O vakit Zonguldak’ta devlet yoktu. Madenci her şeye hakimdi’ diyor. Gerçekten yasaların rafa kaldırıldığı bir kentti Zonguldak. Madenci hiçbir şeyi kırıp dökmeden işine ve kentine sahip çıkıyordu. Grev bittikten sonra Zonguldak Emniyeti’nin neredeyse tamamı başka illere tayin edildi. O zamanın valisi Saim Çotur, süreci çok iyi yönetti. Konuştuğumuz herkes hakkını teslim ediyor Saim Bey’in. Bu tarafından baktığınızda, böylesi toplumsal olaylara nasıl yaklaşılması gerektiği konusunda bir devlet dersi de var o büyük yürüyüşte.

»Söyleşi için teşekkür ediyorum. Eklemek istediğiniz şeyler varsa onu da almak isterim.

Son olarak şunu söylemek isterim. Kitlesini Mengen barikatından geri çeviren Denizer, sözleşmeyi bitirmek için müzakereler yapmak üzere Ankara’ya gitti. Mengen dağında dünyanın her yerinden kendine muhatap bulan, Başbakan’ı ayağına getiren bir işçi lideri, Ankara’da, 20 gün boyunca hiçbir muhatap bulamadı kendine. Bundan çıkarılacak sonuç sudur. Her şey örgütlü güce bağlıdır ve seni sen yapan arkandaki kitledir. Arkanda örgütlü bir güç yoksa sen de yoksun demektir. Denizer’i yok eden kapitalist kültürün yarattığı yozlaşmadır. Kapitalizmle mücadeleyi başat yapmayan her eylem, kimi kazanımlar elde etse de son tahlilde yenilmeye mahkûmdur.



Birgün Gazetesi