EvcioğuHaber- Diyarbakır İl Emniyet Müdürlüğü görevinde iken 24 Ocak 2001 günü saat 17:40 sıralarında makâmından Valilik Binası'na seyir hâlinde iken, Sezâi Karakoç Bulvarı üzerinde Et Balık Kurumu ile Eflâtun Park arasında, kimliği belirsiz kişilerce pusuya düşürülerek açılan ateş sonucu olay yerinde şehit edildi. ![]() Emniyet Müdürü'nün öldürülmesine tepki gösteren Diyarbakır halkı, cenazenin olduğu gün kepenk kapattı ve şehrin sokaklarında protesto yürüyüşü yaptı. Bu cinâyet hâlâ çözülememiş olmakla birlikte, ya Hizbullah ya da PKK tarafından işlenildiği iddia edilmektedir. Hakkında pek çok gazete yazısı ve kitap yazıldı. Ayrıca Gaffar Okkan'ın hayatını ve bu suikastı konu alan "3310 Öldürüldü" isimli kitap Emrah Gürkan tarafından kaleme alındı. Diyarbakır'lılarla ilk kez devleti barıştırdı..İlk kez Diyarbakır'lılar bir emniyet Müdürünü sevmişti.. Sokak çocuklarından, sporculara; ev kadınlarından, toplumun tüm kesimlerine sevgiyle yaklaşınca barışın sağlanacağını göstermişti tüm Türkiye'ye.. Ama olmadı..! Bu yaklaşımının bedelini canıyla ödettiler.. İlahlar olmaz dediler.. Sevgiyle değil, zulümle yaklaşacaksın dediler.. Diyarbakır'lılar, Ali Gaffar Okkan ağabeyleri için ağladılar.. Çocuklarının adını dahi; Ali Gaffar OKKAN koydular.. O çocuklar bu gün, Okkan'ın yattığı Hendek ilçesindeydiler.... Bir başka örneği daha olmadı.. Sıradışı bir bürokrattı.. Işıklar içinde yat.. Ocak ayı ne kadar karanlık bir aymış.. Karanlık ilişkiler ağı hep bu aya denk geliyor.. Aydınlar, yazarlar bu ayda katlediliyor.. Neden? EvcioğluHaber-24.01.2011-Pazartesi | ||||
24 Ocak 2011
KATLEDİLİŞİNİN 10. YILINDA ALİ GAFFAR OKKAN
21 Ekim 2010
Türbanın arkasındaki dernek
8 Haziran 2010
Ses verin!
Ses verin!08/06/2010Son durum tahlilleri ve Ortadoğu analizlerinden önce, bir Türkiye vatandaşı olarak en temel hakkımı kullanmak, en doğal talebimi ifade etmek istiyorum. Kimse benim adıma ‘savaş’ veya ‘gaza’ ilan etmesin! Gördüğüm kadarıyla, düne kadar, askerlik hizmeti konusunda ‘vicdani ret’cileri destekleyenler bile, son günlerde ortalığı kaplamış olan, savaş diline yeterince ses çıkarmıyor. Çıkaramıyor da denebilir, zira, sonunda olan oldu, düşünce özgürlüğü ‘İsrail destekçiliği’ yaftasının tehdidi altına girdi. Demokratik bir ülkede, kimse ne geleneksel Türk dış politikasının çizgisini, ne resmi dış politikaları onaylamak durumunda değil. Dış politika konularında da, insani, vicdani telakkilerimizi ifade etmek konusunda özgür olmalıyız. Ben bu özgürlüğü kullanmanın ötesinde, demokratik çerçevede örgütlemek adına, epey çaba sarf etmiş biriyim. Irak işgaline karşı, Küresel Barış Koalisyonu’na yıllarca destek verdim. Bölgede yeni işgal ve savaş tehditlerine karşı, ‘Doğu Konferansı’ adı altında elimizden geleni yapmaya çalıştık. Ne ‘Suriye ajan’lığımız kaldı, ne ‘Hizbullahçı’, ‘İrancı’ suçlaması, hepsine maruz kaldık. Oysa, o zaman söylediklerimiz netti; ABD dış politikası peşinde gitmek adına oluşan, yeni işgal ve savaş tehditlerine karşı çıkmak! Aramızda kimse, düşünceleri adına, savaş dili kullanmıyor, ‘gaza’ya gider gibi yola çıkmıyordu, çıkamazdı! Zira, mesele sadece ‘barışçı’ olmamız değil, başkaları adına kimseye savaş ilan etme hakkımız olmamasıydı. Oysa son olayda, Gazze’ye giden yardım filosuna katılanların bir kısmının ‘şehit’ olmayı göze almış olduğunu öğreniyoruz! Bu, en başta, diğer aktivistler adına ‘risk’ almak gibi son derece sorumsuz ve hakkaniyetsiz bir durumdur. Dahası, Türkiye’de yaşayan hepimizi bir savaş halinin içine çekmek sorumluluğu da söz konusudur. İsrail’in iyice haydut devlet haline gelmesi ve bunun sonucu yaşanan vahşet bu durumu göz ardı etmeyi gerektirmez. Bu gerekçeye sığınanlar, düpedüz çarpıtma yapıyor. Biz, Doğu Konferansı günlerinde, bırakın Türkiye’de yaşayan herkesi, sadece kendimiz adına konuşmak ve davranmak konusunda ve bu çerçevede muhalefet ettiğimiz hükümeti bile zor duruma sokmamak için aşırı özen göstermiştik. İktidar partisi mensubu olanlar başta olmak üzere, bu çabamızın pek çok şahidi var. Filistin sorunu bugün çıkmış veya Gazze olayı ile başlamış değildir. 60 yılı aşkın çok acı bir tarihi vardır. Buna karşın, Türkiye’nin aniden kendini bu meselenin içinde bulması izaha muhtaç bir durumdur. Bu izah, ‘insani yardım’ olamaz! Lübnan’da sadece dört yıl önce yaşanan İsrail saldırısı sonunda çıkan savaşa karşı çıkmayı, ‘Hizbullah’ı ve dolaylı yoldan İran’ı desteklemek olarak gören/gösterenlerin, son olayları sorgulayanları İsrail yanlılığı ile suçlamaları, ‘kan dava’larından söz etmeleri de izaha muhtaç bir durumdur. Şimdilik özetle şunu söyleyeyim;, bu işler ciddi işler! Bu konuda yeterince kafa yormayıp, emek harcamadan, mevcut atmosferi körüklemek, en hafif deyimle, vebali çok büyük, çok ciddi bir sorumsuzluk! Gazze’de, Irak’da, Afganistan’da olanlara karşı çıkmak, ses vermek, her şey bir yana, sıradan insan olmanın gereği! Yıllardır, insan olmanın gereğini yapmayanları eleştiriyorum! Ama kimse de, birdenbire Gazze adına ortaya çıkıp, gaza veya savaş körükleme hakkına sahip değil. İktidarın, bu konuda her türlü sorgulamayı ‘Tel Aviv ağzıyla konuşmak’ diye, sindirmek suretiyle bu macerayı bize kader diye dayatması da tam bir felaket olur! ABD, İsrail’e baskı yapma konusundaki başarısızlığı ardından, işi bize yıkmaya çalışıyor gözüküyor. Anlaşılan, gaza gelip kendini ateşe atmaya hevesli de çok insan var. İşe bir de iç siyasi hesaplar girince durum daha da vahimleşiyor. Lütfen herkes kendine gelsin, göz göre göre, bir alamete binip, kıyamete gitmenin bedeli çok ağır olur. Türkiye’de yaşayıp, bu gidişten rahatsız olan herkese sesleniyorum; ses verin, kimse bizim adımıza sonu belli olmayan maceralara girişmeyi düşünmesin, bunun üzerinden hesap yapmasın! http://www.radikal.com.tr/
|
15 Ocak 2010
Sokaklar, saraylar ve toz
Davos’taki “One minute” hadisesi sadece Türkiye’deki birçok insanın değil, nicedir sesi duyulmamış kırgın Arap sokaklarının da kalbine isabet etti.
13.01.2010
O gün bugündür Arap dünyasının sokaklarında Tayyip Bey neredeyse yeni Nasır olarak selamlanıyor. Beyrut’ta Şam’ta sadece Türk dizileri büyük bir aşkla izlenmiyor, Tayyip Bey’in ne diyeceği, Arap dünyasına ne mesajlar vereceği de aynı tutkuyla takip ediliyor. Yani Tayyip Bey Arap dünyası için Kıvanç Tatlıtuğ’dan daha yakışıklı!
Kahraman erkek nerede?
Fakat gelin görün ki Tayyip Bey’in temsil ettiği siyasetin neoliberal politikalarıyla da tutarlı olarak bu kalplerin yağlarını eriten yakınlaşma giderek sokaklardan saraylara doğru evriliyor. Örneğin Davos’un hemen sonrası Beyrut’ta kendi bölgelerine dev reklam panoları asıp Tayyip Bey’i “kahraman erkek” ilan eden Hizbullah’ın şimdilerde aynı sitayişi sergileyecekleri şüpheli. Neden? Anlatalım...
Çöl oyunlarında Türkiye
Beyrut, bildiğimiz gibi Ortadoğu’nun tansiyonunu ölçebileceğimiz iyi bir damar. Tayyip Bey de önceki gün Lübnan’ın nihayet(!) kurulan hükümetinin temsilcisi olan oğul Hariri’yi kabul etti. Şunu belirtmek lazım: Kurulması beş ay süren hükümetin hâlâ bir programı olmadığı için, yani ülkedeki siyasi dinamikler aslında henüz tam olarak sulh olamadığından, Hariri’nin Lübnan’ı ne kadar temsil ettiği konusunda şerhe ihtiyaç var. Hariri ve partisi Mustakbel, Lübnan’da Sünni orta ve üst sınıfı, Ortadoğu’da ise Suudi gücünü temsil ediyor. Dolayısıyla tam bu yakınlaşma olurken Tayyip Bey’in bu yıl Arap dünyasında önemli sayılabilecek Faysal Ödülü’ne layık görülmesi bir tesadüf değil. Şimdi Suriye ve İran’ın Lübnan’daki sinir uçlarını temsil eden Hizbullah’ın ülkedeki iktidarın ortağı olarak bu konuda tavrını görmek lazım. Ancak o zaman Türkiye’nin Ortadoğu politikasının çöl oyunlarında ne kadar kıvrak olabildiğini bileceğiz.
Çünkü, tesadüfe bakınız ki önceki gün, yani Hariri’nin ziyaretiyle aynı günde Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül İsrail’le süren silah alışverişi pazarlığı için İsrail’e gitti. Alınacak silahlar arasında bir silah var ki adı oldukça ironik: At-unut füzeleri! Ama Ortadoğu’da ‘at-unut’ sistemi işlemez. Herkes her şeyi hatırlar!
Tozun mazlumları
Gelelim bu yazının temel sorusuna...
AKP ülke içinde ‘herkese ekmek var’ bir politika yürüttü başından beri. AKP, daha önce de söyledim bunu, ideolojik olarak bir açık büfe! Peki bu ‘zengin büfe’ (?) anlayışı Ortadoğu’da ne kadar tutar? Hariri, Türkiye’nin İsrail’den silah almasını o kadar da haysiyet sorunu etmeyecektir. Zira nihayetinde İsrail’in 2006’daki Lübnan’a yaptığı saldırıya Hizbullah’ın neden olduğunu düşünen bir partinin temsilcisi. Ama ya Hizbullah? Daha önemlisi ya İran ve Suriye? Hatta ya Filistin?
Filistin sokaklarının kalbini çalan bir lider, İsrail’den, Filistinlileri öldüre öldüre geliştirilmiş silahları alırken, tercihinin artık Ortadoğu’nun sokaklarından ziyade Ortadoğu’nun sarayları olduğunu mu söylemiş olur? Ya Emine Hanım? Davos toplantısından sonra ağlayan Emine Hanım İsrail silahlarının alınmasına ne der?
