Sünni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sünni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Aralık 2010

ALİ BALKIZ'IN; MARAŞ MİTİNG KONUŞMASI

ALİ BALKIZ'IN; MARAŞ MİTİNG KONUŞMASI


EvcioğluHaber-
32 yıl sonra ancak bu gün yapılabilen Maraş Katliamını anma etkinliğin de konuşan Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Sn; Ali BALKIZ'ın yaptığı konuşma şöyleydi:


Sample Image

Genel Başkanımız Ali Balkız’a Ait Miting Konuşması
-19 Aralık 2010 /
saat 11.30
Müftülük Meydanı-
Kahramanmaraş

Sevgili Canlar;

19 Aralık 1978 tarihinden bugüne tam 32 yıl geçti. Ogün doğan çocuklar bugün 32 yaşındalar.

32 yıl sonra da olsa; bugün Kahramanmaraş’tayız.

Bugün buraya; kimse sanmasın ki; bir yarayı kaşımaya; Sivas örneğinde de iddia edildiği üzere ; “kin ve nefret duygularını körüklemeye ” geldik. Biz bugün buraya, bundan 32 yıl önce bu topraklarda hayatlarını kaybetmiş olan canlarımızı anmaya; onları özlediğimizi, onlarsız bu hayatımızın ne denli çekilmez olduğunu anlatmaya geldik.
Şu matem günlerimizde Kerbala’nın yasını tutarken, Kerbela ile neredeyse eş tuttuğumuz bu tür katliamlar bir kez daha olmasın dileklerimiz Kahramanmaraşlı Sünni kardeşlerimiz ile birlikte söylemeye geldik.

Maraş Neresidir?

Maraşlılar Kimlerdir?

Maraş, Kurtuluş-bağımsızlık savaşımız sırasında Fransız Emperyalistleri tarafından, Antep ve Urfa ile birlikte işgal edilen bir şehrimizdir.

Maraşlılar ise; Antep’in kahramanı Karayılan denli Sütçü İmam’ın şahsında bu işgale karşı çıkan yurtseverlerdir.

Maraş’ta, Fransız Askeri’ne karşı kimler savaşmıştır? Sünniler, Aleviler, Türkler, Kürtler… Ogünlerde bu kahraman vatanseverlerin böylesi sıfatları yoktu ki. Onların ortak sıfatları Maraşlı olmaktı.

O günkü Kahramanlar, Maraş’ın tarihine, Türkiye’nin tarihine bu şanlı sayfaları yazarlarken; nasıl oldu da, yine aynı tarihe 1978 Maraş Katliamı’nı yazabildiler?... Ya da birileri yazdırabildi. Faşist generaller mi? Emperyalistler mi? Maraş’tan bulabildikleri maşalar mı? Yoksa hepsi birlikte mi?.

Bugün buraya bu soruların yanıtlarını aramaya geldik. Ve bir isteğimiz var: Bu katliam dosyası; Adliye’nin tozlu raflarından gün ışığına çıkartılıp yeniden açılmalıdır. Karanlık noktalar aydınlatılmalı, suçlular bulunmalı ve yargılanmalıdır.

Son referandum sonrası; 12 Eylül 1980 Askeri darbesini yapan generallerin dokunulmazlıkları kaldırıldığına göre; işte buyurun; burası Maraş, Evren de Marmaris’te…

Dönüp o günleri anımsayacak olursak: Maraş’ta Katliam planları bir yağ ve çırçır fabrikasında yapıldı. Hedef’te başta Aleviler olmak üzere, solcular, devrimciler, POL-DER ve TÖB-DER vardı.

Katliam hazırlıkları 7 Nisan 1978 tarihinde Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu ve Pazarcık CHP ilçe Başkanı Memiş Özdal’a bombalı paketlerin gönderilmesiyle başlar. Kahramanmaraş’ta oraya buraya gelişi güzel bombalar atılarak ortam ısıtılır.
Devlet görevlisi olduğunu söyleyen kimi kişiler, Alevi mahallelerini dolaşarak, sanki nüfus sayımı yapıyorlarmış gibi, yeni kapı numaraları veriyorlarmış gibi, Alevilerin evlerini kapılarına, duvarlarına kırmızı boya ile çarpı işaretleri koyarlar.

Hazırlıklar tamamlanınca, dışarıdan çok sayıda militan, Milli piyango biletçisi kılığına büründürülüp şehre yerleştirilince Çiçek Sinemasında ilk fitil ateşlenir. Tarih 19 Aralık 1978’dır. Yani bundan tam günü gününe 32 yıl önce. Çiçek sinemasında etki gücü zayıf bir bomba patlatılır. Bu bombayı güya solcular atmıştır. Gerçek failler hemen belli olur. Ama olan olmuştur. Bomba patlatılmıştır. Kıyım başlamıştır.

Önce sol görüşlü iki öğretmen Hacı Çolak ve Mustafa Yüzbaşıoğlu 21 Aralık günü, okuldan evlerine giderlerken silahlı saldırı sonucu öldürülürler.

22 Aralık günü bu iki öğretmen için cenaze töreni düzenlenecektir. Cenazeler Ulu Cami’ye gelecektir. Ancak hainler hazırlıklıdır. “komünistler, Aleviler, Cuma namazını basacaklar, katil iktidar " propagandası ile cami ve çevresine 10 bin kişi toplanır.

Cenazeler cami’ye gelince; korteje, tabutlara saldırılır, herkes kaçmak zorunda kalır, polis de kaçar, jandarma da kaçar. Tabutlar yerde kalır.

Yerde kalan tabutlar daha büyük olayların başlangıcıdır. 23 Aralık günü, Belediye ve camilerin hoparlörlerinden yapılan çağrılarla, halk kıyım için hazırlanır.

Vali, Emniyet Müdürü ve Jandarma Alay Komutanı ise son derece serinkanlıdırlar “Devlet güçlüdür, her olayın üstesinden gelebilecek güçtedir. Önlemler alınmıştır. Vatandaşlar emin olsunlar” demektedirler. Tıpkı daha sonra Çorum ve Sivas Katliamlarında olduğu gibi.

Aynı gün, yani 23 Aralık 1978 günü, yoğun olarak Alevilerin oturduğu Yörükselim, Mağaralı, Serintepe, Yusuflar, Yenimahalle, Sakarya mahallelerinde olup bitenleri anlatmaya ne sözcükler yeter ne de yürek dayanır.

Katil sürüsünün temel sloganı şuydu: “Bir Aleviyi öldürenin mükafatı cennettir.”

Güvenlik güçlerinin yaptığı en iyi iş, mahalle aralarından, bahçelerden, duvar tiplerinden ceset toplamak olmuştur.

Vali Bey, kendi konağını, Jandarma Alay Komutanı kendi kışlasını bile koruyamamıştır. Sağlık Bakanı Şehre sokulmamıştır.

Bu karanlık günlerin sonunda; resmi kayıtlara göre Kahramanmaraş’ta 111 kişi katledilmiş, 1000 kişiden fazlası yaralanmış, 552 ev, 289 işyeri tahrip edilmiş 8 oto yakılmıştır.

Daha da önemlisi Türkiye tarihine kapkara bir kara leke sürülmüştür.

Bu katliamı tertipleyen karanlık güçler öylesine pervasızlardı ki, katilleri değil, mağdurları yargıladılar. Hedef şaşırttılar. Karanlık bir sis perdesiyle gerçeklerin üstüne örtmeye çalıştılar.

Peki gerçekler nerede?...

Gerçekler katliamı yaşayan, sağ kalan canlarımızın hafızalarında, mahkeme tutanaklarındaki tanık ifadelerinde; milyonlarca Alevilerin bilincinde ve hayatlarını kaybeden sevgili canlarımızın mezar taşlarında yazılı.

Biz Alevilerin tarihinde böylesi karanlık takvim günleri işaretlidir. Bu günleri unutmayız.

Ne Kerbala’yı unuttuk, ne Dersim’i, ne Maraş’ı, Çorum’u, Sivas’ı, Elazığ’ı, Malatya’yı, Gazi’yi… Hiçbirini unutmadık, unutmayacağız. Çünkü biliyoruz ki; unutursak hatırlatırlar.

Biz Aleviler; toplum olarak; felsefi inancımız nedeniyle; kin tutmayız, öç almayız, cana kıymayız. İncitilsek de incitmeyiz. Ama incitile incitile incitilecek yerimizin kalmadığının da farkındayız. Bu nedenle örgütleniyoruz. Yasal, legal, dernekler yasasının toplantı ve gösteri yürüyüşleri yasasının olanaklarını kullanarak kendimiz ifade ediyoruz.

Biz bu ülkenin saygın, onurlu, sevgili, çalışkan, ahlaklı, hümanist, ilerici, çağdaş yurttaşlarıyız. Tıpkı Sünni kardeşlerimiz gibi.
Ne Sünni kardeşlerimizin biz Aleviler’le, ne de biz Alevilerlerin Sünni Kardeşlerimle bir sorunu var? Temel sorun sistemin, devletin, biz Alevileri görmezden gelmesi, yok saymasıdır. Bu yok saymanın zaman zaman devlet veya devlete bağlı karanlık güçler tarafından katliam boyutlarına dek ulaştırıldığı da bir gerçektir. Maraş Katliamı bunun örneklerinden biridir. 12 Eylül’e doğru giden günleri anımsayacak olursak, Emperyalist güçler, onların yerli işbirlikçileri ve maşa olarak kullandıkları sivil faşist milisler baş aktörler oldular.

12 Eylül’e böyle gelindi.

12 Eylül’e giden o karanlık yolda, yol ağzı olarak seçilen şehirlerden biri de Maraş’tı. Maraş ve Maraşlılar kullanıldı. Doğrusu bu kentte kimi maşalar da bulabildiler. Yine doğrusu, Kahramanmaraşın sağ duyulu insanları, ne bu olaya katılmışlardır, ne de şehirlerinin üstüne düşürülen bu kara lekeyi kabullenmişlerdir.

Gün kardeşlik günüdür.

Gün Kahramanmaraş’ı kirletenlerden yasalar önünde hesap sorma günüdür.

Bu katliamı ABF adına bir kez daha lanetliyor, şehitlerimizi bir kez daha sevgiyle saygıyla anıyor. Aziz anılarını dünya durdukça yaşatacağımıza dair ant içiyoruz.

Sevgi ve saygılarımızla. 19.12.2010


Ali Balkız
Alevi Bektaşi Federasyonu

Genel Başkan


http://www.alevifederasyonu.com

EvcioğluHaber-19.12.2010

11 Ekim 2010

Gaf değil, genlere yerleşmiş bir ezber!

Gaf değil, genlere yerleşmiş bir ezber!

Mehmet Ali Erbil’in canlı programda 'Mum söndü mü yapıyoruz burada?' demesi bir çok açıklamada “gaf” olarak nitelendirildi, hatta bazı haberler “inanılmaz gaf” olarak başlık attı.

Mehmet Ali Erbil de Alevi kamuoyunda oluşan haklı tepkiler üzerine Ahmet Hakan’ın Tarafsız Bölge programında yaptığı açıklama özrünü kabahatinden büyük hale getirdi. Erbil, “'mum söndü mü yapıyoruz burada?” ifadesini “iyiniyet”“benim iyi niyetli de olsa ağzımdan çıkan bir söz onları incitmişse çok özür dilerim” dedi. “İyiniyetli” Erbil üstelik çok masum havalarda “ben bunu bilsem ben Mehmet Ali Erbil olarak nasıl böyle bir şey söylerim” deyiverdi. Ahmet Hakan’da “Erbil'in kötü bir niyeti olmadığını anlaşılan sadece bilgisizlikten kaynaklanan bir kazanın sözkonusu olduğunu” söyleyerek olayı kapattı. olarak niteleyerek

Alevi toplumu biliyor ki, bu söylem ne bir “gaf”, ne bir “iş kazası” ne de “bilgisizlik”. Bu söylemlerin hepsi açıkça yalan! Mehmet Ali Erbil “Mum söndü”nün ne anlama gelmeyeceğini bilmeyecek! Kimi kandırıyor? Aleviler de, Sünniler de bunun bir hakaret olduğunu çok iyi biliyorlar.

Yüzlerce yıla yayılan bu hakaretler Sünni çoğunluğun bilinçaltına, hatta genlerine yerleşmiş. Bu hakaretler son yıllarda Alevilerin yükselen mücadelesinden dolayı azalmış olsa da, cezai bir yaptırımla karşılaşılmadığı için en son Mehmet Ali Erbil örneğinde olduğu gibi zaman zaman bilinç altından çıkıyor ve “doğal bir refleks olarak” dışa vuruyor. Tepki oluşunca da “valla billa ben böyle demedim, yanlış anlaşıldım” deyiveriyorlar.

Bunların sayısı sanıldığı gibi az değildir. Her yerde varlardır. Üzerlerine gidince topu hep başkasına atarlar. Söylediklerine de sahip çıkamazlar. Üstelik arkasından sana akıl vermeye çalışırlar: Farklı inançlara, farklı kültürlere ne kadar saygılı olduklarını, kendi dünyalarında bu köken sahibi insanlarla ilişkilerinden dem vururlar. Eşi, dostu, askerlik arkadaşı, yurt arkadaşı, iş arkadaşı mutlaka birden bire Alevi yada Kürt olur. Tavır koyunca, ’ötekini’ hatırlayan bu zat-ı muhteremler, her nedense ’duydukları bu aşağılık sözleri, iftiraları’ , bu iftiraları yayanların suratlarına vurmazlar. Bu iftiraları söyleyenlere bir şey demeyen bu kişiler, üstelik söylenenleri de ’ben demiyorum, başkaları söylüyor’ diye de sürekli yayarlar…

Lafı uzatmaya gerek yok, bırakın çok uzak geçmişi yakın geçmiş bile Alevilere yönelik bu hakaretlerle dolu. Daha referandumda “Alevilerin katli vaciptir” diyen Şeyhülislam Ebusuut Efendi’yi “örnek insan, büyük alim” diye gösteren bir başbakan olunca, gerisi laf-ı güzaf!

Bu hakaretlere cezai ve maddi yaptırım uygulanmadığı sürece, medyada bu iftiralar, hakaretler teşhir edilmediği sürece hakaret edenlerin yalnızca ismi değişir, hakaretler devam eder…

İşte Alevilere yönelik yapılan aşağılık hakaretlerden, iftiralardan yalnızca birkaç örnek. Üstelik “cahillerden” değil “aydınlardan, sanatçılardan, önemli şahisyetlerden”!

Yıl 1923: (Son baskı 1999): Türk edebiyatın önemli isimlerinden Yakup Kadri Karaosmanoğlu, ‘Nur Baba’ adlı romanındaki bölüm başlıklarından biri şöyle: “Bir Bektaşi Tekkesinde Mumlar Nasıl Söner”...

Yıl 1971: Reşat Nuri Güntekin’in Aleviler’i aşağılayan “Balıkesir Muhasebecisi Tanrı Dağı Ziyafeti” adlı eserinin 13. sayfasındaki diyalog şöyledir: ’‘Karı amma vurdu ha. Eh bu da olur... Kızılbaşların mum söndü gecesi gibi töbe olsun...’’ Kitap MEB tarafından basılır ve dağıtılır.

Yıl 1973: Hüseyin Rahmi Gürpınar ‘Toraman’ adlı romanında şöyle yazar: “Tanrım insanı bir kere şaşırtmasın. Herif artık bu hırtlamba karının yüzüne bakmaktan bıktı. Karşısında dolaşan ay gibi evlatlığı görünce kendini tutamadı. Mezhebi geniş adam...Kızılbaş mıdır nedir”

Yıl 1977: Prof. Nebahat Küyel için "Felsefeye Başlangıç" adlı kitabında Aleviler’e hakeret ettiğinden dolayı dava açıldı.

Yıl 1977: Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan, "Aydınlık Türkiye İçin Bir Dakika Karanlık" eylemleri için "Mum söndü oynuyorlar" dedi.

Yıl 1988: Zaman Gazetesi'nin bulmaca köşesinde soruyor; "Ehli sünnet dışı sapık bir mezhep?" Cevap: Aleviler.

Yıl 1989: Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulunun 2 Mart 1989 tarih ve 1420 sayılı yasa ile eğitim ve öğretim açısından uygun bulduğu İngilizce sözlükte Ensest sözcüğünün Türkçe karşılığı şöyle yazılmış: "Akraba ile zina, Kızılbaşlık"! Aynı ifade Milli Eğitim Bakanlığı FONO Açık öğretim kurumu tarafından Aydın Karaahmetoğlu ile Ali Bayram'a hazırlanan Fransızca-Türkçe sözlükte değişmeden yer almış: "Akraba ile zina, Kızılbaşlık."

Yıl 1994: Güner Ümit 9 Ocak tarihinde televizyon programında hamile bir kadın rolündeki arkadaşına sanki çok doğalmış gibi "sen Kızılbaşlar gibi babandan mı aldın o çocuğu" der.

Yıl 2004: Yine Milli Eğitim Bakanlığı, tarafından ilk ve ortaöğretim öğrencilerine önerilen 100 Temel Eser arasında yer alan Ömer Seyfettin’in “Harem” adlı yeni baskı kitabında “…Evvel zamanda, insanlar daha hayvanlara pek yakın iken, ferdi izdivaç yokmuş. Sürü halinde yaşarlarmış. Kabilenin bütün erkekleri, bütün kadınların musavi surette kocası imiş. (…) Doğan çocukların anası babası da kabilenin, bütün halkı imiş. Bu hal ayin gibi hala bazı cemaatlerde devam eder. Mesela Kızılbaşlar gibi… Ne ise…”

Yıl 2005: Haldun Taner’in Milli Eğitim Bakanlığı, tarafından ilk ve ortaöğretim öğrencilerine önerilen 100 Temel Eser arasında yer alan “Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu' adlı (yeni baskı) kitabında yer alan iki cümle ise şöyle: "Bırak alasen müdür bey. Bazen kanıma dokanıyor vallaha. Sen onun oruçlu olduğuna inanıyor musun? O ne hinoğluhindir o, ne kahpe dinli kızılbaştır o! Müslüman olsa acımak bilir." … “Ve iste o anda, tövbeler olsun, abla-kardeş, Kızılbaşlar gibi sarmaş dolaş oluverdik."

Yıl 2007: Yer Almanya ve ARD televizyonu: Bir dizi filmde bir Türk ailesi Alevi olarak gösteriliyor ve “mum söndü” çağrışımı işleniyor.

Yıl 2007: İnternetten Türk Dil Kurumu Sözlüğü'ne girip "mum söndü" diye yazdığınızda karşınıza şu cevap çıkıyor: " Cem ayinlerinde, aydınlatmak için kullanılan mumun tören bitiminde söndürülmesinin yanlış yorumlanmasıyla ortaya çıkmış bir inanış."

Yıl 2009: Star Tv’de bir programda kendisinden küçük bir kadınla evlendirilmek istenen kişi sunucuya sorar: “Kızım ben Kızılbaş mıyım?

Yıl 2010: Yer yine Star Tv, bu kez Mehmet Ali Erbil sorar: “Mum söndü mü yapıyoruz burada?

Bu kadar kirlenmişlik, bu kadar örnek: Hepsi “gaf”, hepsi “iş kazası”, hepsi “tesadüf”.

Sonra da kendilerinin iyi niyetlerine inanmamızı bekliyorlar. Pes doğrusu!

Siz Alevi olsanız ne yapardınız?

saracnecdet@hotmail.com


Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

KAYNAK : Alevihaberajansi.com - 7 Ekim 2010

19 Eylül 2010

PSAKD; ZORUNLU DİN DERSİNE KARŞI OTURMA EYLEMİYAPTI


PSAKD; ZORUNLU DİN DERSİNE KARŞI OTURMA EYLEMİYAPTI

EvcioğluHaber- Ankara'da bu gün (18.09.2010 cumartesi) bazı Demokratik Kitle Örgütleri taleplerini anlatmak için çeşitli eylemler düzenledi.
.

Bu eyleden birisi;
"Eşit Yurttaşlık Hakkı" ve Bilimsel bir eğitim için "Zorunlu Din Dersi " uygulamasından vaz geçilmesini isteyen; Pir Sultan Abdal Kültür Derneği üyelerine, destek veren kişiler ve kurumlara bağlı yöneticilerinde destek verdiği gözlenen grup; "zorunlu din dersine karşı" Güvenpark'ın önünde oturma eylemi yaptı.
Grup adına açıklama yapan, Derneğin Genel Başkan Yardımcısı Kemal Bülbül,
"zorunlu din dersi uygulamasına" son verilmesi gerektiğini, Alevi örgütlerinin bu konuda yıllardır mücadele ettiğini belirten Bülbül; "Her türlü hümanist düşünce ve inanç serbestçe örgütlenmeli ve İnancın gerekleri yerine getirilmelidir. Artık tekçi anlayış ve uygulamalar vaz geçilmelidir" dedi.

Daha sonra Grup adına basın açıklamasını PSAKD. Genel Başkanı Sn; Av. Fevzi Gümüş Yaptı..

"Tek tip insan yaratmayı hedefleyen darbeciler, faşist zihniyetlerinin ürünü olarak Anayasa’nın 24. maddesiyle Alevileri asimile etmek için din derslerini zorunlu hale getirmişlerdir. Bu devletin genetik kodlarında sadece Türk ve Sünni olmak vardır." diyen Gümüş, şöyle devam etti..

BASIN VE KAMUOYUNA

12 Eylül Askeri Darbesi’ni gerçekleştiren askeri yönetim, ülkemizde yaşamın her alanını, kendi bakış açısına göre düzenledi. Hemen hemen müdahale etmediği ve değiştirmediği yasa kalmadığı gibi, darbe mantığı ile de bir çok yeni yasa yaptı ve yürürlüğe koydu. Tek tip insan yaratmayı hedefleyen darbeciler, faşist zihniyetlerinin ürünü olarak Anayasa’nın 24. maddesiyle Alevileri asimile etmek için din derslerini zorunlu hale getirmişlerdir. Bu devletin genetik kodlarında sadece Türk ve Sünni olmak vardır. Aleviler, Kürtler, gayri Müslimler yoktur. Bu cumhuriyet Sünni bir cumhuriyettir, bu cumhuriyet Türk’tür.

Anayasa metnini irdelediğimizde; anayasanın yine 24. maddesi herkesin din ve vicdan özgürlüğüne sahip olduğunu belirtmektedir. Böyle bir özgürlük varsa herkes dini inanç özgürlüğüne sahipse ve hiç kimse dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanıp suçlanmayacak ise, din kültürü adı altına yapılan din eğitimi, neden ilköğretim okullarında ve ortaöğretim okullarında zorunludur? Anlamak olanaklı değildir. Sahte bir laiklik anlayışı ile gözler boyanmak istenmektedir.

Laiklik ilkesinin Anayasa'nın korumasında olmasına rağmen, yine Anayasa'nın 24. maddesi ile din kültürü adı altında konulmuş olan zorunlu din dersleri ile, Anayasa'nın 2. ve 4. maddelerine aykırı davranılmaktadır.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği on yılı aşkın süredir, din kültürü adı altında yapılan zorunlu din eğitiminin kaldırılması için mücadele yürütmektedir.

Din kültürü dersinde, dinler hakkında bir genel kültür verilmemektedir. Din kültürü adı altında İslam dininin eğitimi ve öğretimi yapılmaktadır. Bu eğitim üstelik, 10 yaşındaki çocuğa zorla verilmektedir. Çünkü Anayasa'nın 24. maddesi din kültürü eğitimini zorunlu dersler arasında saymaktadır. Yine AKP hükümetinin göz boyamak ve kendisini AB’ye karşı savunabilmek için din derslerinin sayfalarının arasına serpiştirdiği sözde Alevilik bilgileri de Alevileri ve Aleviliği asimile etme amacına dönük şekilde yazılmıştır. Bizler, Aleviliğin de zorla devlet eliyle okutulmasına karşıyız.

Din kültürü adı altında, zorla yaptırılan bir inancın öğretilmesi, ülkemizde nüfusu 20-25 milyonu bulan Alevi-Bektaşileri asimile etmeye yönelik bir uygulamadır.

Ayrıca, zorunlu din dersinde yapılan eğitim ile, çocuklarımıza biat etmeleri öğretilmekte, 10 yaşından itibaren biat eden, tartışmayan, sorgulamayan evet efendimci bir nesil yetiştirilmektedir.

Bizler, AKP’nin mayasında özgürlükler olmadığını biliyoruz. Nitekim son anayasa değişikliği paketinde zorunlu din derslerine dokunmamış, darbecilerle hesaplaşacağı yalanını söylerken o darbeci zihniyetin hazırladığı anayasanın 24. maddesini değiştirmemiştir.

Üstelik, AİHM zorunlu din derslerinin insan hak ve özgürlüklerine aykırı bulduğu halde bundan kaçınılmıştır.

Hükümetin yapması gereken şey, AİHM kararlarının gereğini yapıp iç hukukta gerekli düzenlemeyi gerçekleştirmesidir.

Tam tersine hükümet, sahte Alevi açılımları ile Alevileri Sünnileştirme yolunda daha sinsi politikalar geliştirmekte, zorunlu din derslerini fiili olarak fazlalaştıracak adımlar atmakta, yine laikliğe aykırı olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nı lağvetmek yerine daha da güçlendirmekte ve Alevileri Diyanet’in içine sokmanın yollarını aramaktadır.

Sanılmasın ki, AKP’nin sahte özgürlük laflarına inanıyoruz.

AKP’nin hayal ettiği bir toplum, ancak ve ancak Türkçü ve İslamcı olabilir. AKP’nin yolsuzluk ve rant ilişkilerinden güç alan yapısı, özelleştirmecidir, vahşi liberaldir, sömürüden yanadır. AKP’nin demokrasisi taşeron demokrasisidir.

Bu ülkenin aydınlık yüzleri olarak şu gerçeklerin farkındayız;

Geçen yıl ekim ayında yapılan 4. Din Şurası’nda alınan kararlarla toplum ve devlet düzeninde dini referansların güçlendirilmek istendiğini biliyoruz.

Türkiye’de ilk kez İstanbul Selimpaşa’da bir düz lisenin kapatılarak imam hatip lisesine dönüştürüldüğünün farkındayız. Bu örnek bile AKP’nin vahim zihniyetini gözler önüne sermektedir. AKP, Selimpaşa’nın tek lisesini kapatarak çocukları imam hatip lisesine kayıt yaptırmaya zorlarken, hangi özgürlükten bahsetmektedir.

5 ilde sessiz sedasız mahalle imamlığı uygulaması başlattığınızın da farkındayız. Biliniz ki, o imamlarınız bizlerin mahallelerine giremeyecektir.

Bizler, şimdi de 7 tane Dini Yüksek İhtisas Merkezi kurma kararı alındığını biliyoruz.

Bu örnekler, sadece son 5-6 ayın gelişmeleridir ve gelecek adına ne kadar kaygılanmamız gerektiğini bizlere bir kez daha anımsatmaktadır.

Alevi örgütlüğünün dirençli ve uyanık gücü Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, AKP’nin iki yüzlü ve baskıcı yönetim niyet ve planlarını bilmektedir.

AKP’nin toplumu ve devleti daha fazla dindarlaştırma planlarını boşa çıkarmak üzere mücadele çıtasını daha da yükselteceğimizi tüm demokrat kamuoyuna duyurur, hepinize saygılarımızı sunarız.

Fevzi Gümüş
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı "

Basın açıklamasının ardından grup, bir süre oturma eylemi yaptıktan sonra dağıldı.

**********************

Bir küçük not: Bu eylemi izleyen basın ise; bir televizyon kamerası ve birkaç tane fotomuhabiri... Bunların bazılarıda internet site yöneticisi.. Oysa; bu gruptan sonra bir basın açıklaması da Kürt Gruplarından geldi: Ana Dilde eğitim talebiyle yapılan basın açıklamasını onlarca kamera ve fotomuhabiri izliyordu..! .

-*********************--
18.09.2010-Cuma

"
































































""

fotoğraf; EvcioğluHaber
18.09.2010- Cumartesi

2 Ağustos 2010

Aleviliği yoketmeye yönelik sinsi plan: ASİMİLASYON


EvcioğluHaber- PSAKD. Antalya Şubesi internet sitesinde yayınlanan "Aleviliği yoketmeye yönelik sinsi plan: ASİMİLASYON" başlıklı yazıyı, karanlıkta kalmaması için... Bir kez daha, gün ışığına taşınması ve siz değerli dosların bilgisine sunulmasını teminen Sn; Av.Ali Yıldırım'ın kaleminden yazılan bu yazıyı sitemizden yayınlamak bir sorumluluk olarak önümüzde durmaktadır.. 12.12.2005 tarihinde yayınlanmış olan aşağıdaki 'Asilimasyon' gerçeğini tarihler boyunca yaşanmış tüm çıplaklığı ile bu kadar açık/ seçik ve anlaşılır şekilde ortaya koyan Sn:Ali Yıldırım'a yüreğine ve kalemine sağlık diyor, sizlerle paylaşmak istiyoruz..

02.08.2010

Aleviliği yoketmeye yönelik sinsi plan: ASİMİLASYON

Ali YILDIRIMAleviliğe yönelik bozma, tahrip ve asimilasyon politikalarına 12 Eylül öncesinde karar verildiği anlaşılıyor. Ancak pratik adımlar için 12 Eylül gerekiyor.

YÜZLERCE YILIN YABANCISI BİR SES

Geç saatlerde köye gelmişlerdi. Sabah erken kalkmak düşüncesiyle oyalanmadan yatılar. Gecenin bir yarısında uyumak ile uyanıklık arasında hiç tahmin etmediği bir sesle irkildiler.

Ne oluyordu, rüya mı görüyordu, yoksa hala Ankara’da mı idiler? Evet duydukları gerçekti. Ezan okunuyordu ve namaza çağrılıyorlardı. Köyleri Alevi köyü. Yüzlerce yıldır namazla, hocayla, camiyle, ezanla bir ilişkileri olmamıştı. Köylerinde bir cami de yok ama bu ezan da neyin nesi. Kahvaltıdan sonra köyün meydanına gittiler. Köylüler sırtlarını duvara alınlarını güneşe vermişler muhabbet ediyorlardı. Ezanı sordular. Köyüler direklere monte edilmiş hopörlorleri göstererek anlatmaya başladılar:

“Kaymakam köyden muhtarla yaşlılardan oluşan bir heyet çağırdı. Hoş beşten sonra, konuyu camiye getirdi. Neden sizin köyde cami yok? Diye sordu. Olmadığını söyledik. Kaymakam devam etti. Siz bu vatanın evladı değil misiniz? Siz kurtuluş savaşında şehit vermediniz mi? Siz vergi vermiyor musunuz? Hizmet almak sizin de hakkınız değil mi? Neden camisiz kalacaksınız, devletin görevi bu bir dilekçe verin görkemli bir cami yaptırtayım. Siz de bu Kızılbaş görüntüsünden kurtulun. Her bir hizmetten yararlanın dedi. Biz atalarımızdan böyle bir şey görmediğimizi, namaz kılmadığımızı, camiye ihtiyaç duymadığımızı, köyümüze hizmet edilecekse kanalizasyonumuzun olmadığını, bu konuda yardımcı olmasını rica ettik. O ayrı bu ayrı dedi kaymakam. Cami olmadan ben sizin için hükümetten talepte bulunamam, gidip düşünün bir kez daha 15 gün sonra gelip kararınızı açıklayın dedi. Çıkıp geldik, cevap da götürmedik. Bir ay geçmedi ki kaymakamlığın resmi aracıyla birkaç görevli geldi. Ellerinde hopörlerler, top top kablolar vardı. Telefon direklerine hoporlörleri monte edip, kabloları bağladılar, ta ilçeye kadar. Sonra da hopörlerleri ve kabloları devlet malı olarak muhtarın üzerine bir güzel zimmetlediler. İki gün sonra da o hopörlerlerden beş vakit ezan sesi verdiler. Yüzlerce yılın yabancısı bir ses değdi köyümüze, dağımıza taşımıza, tarlalarımıza. Bize eza, cefa olsun diye yaptılar bunu. Bizi biz olmaktan çıkarmak için, insan sıfatından çıkarmak için yaptılar bunu.” [1]

İNSANLIK SUÇU ASİMİLASYON

Köylülerin yaşayıp da adını koyamadıkları şeyin adı asimilasyondur. Psikolojik baskıdır, manevi cebirle uygulanan zulümdür. [2] Zaten asimilasyon maddi cebirle yürütülen siyasetin manevi cebirle yürütülmesinin adıdır.

Asimilasyon insan doğasının tahribine yönelik, insanı insan olmaktan çıkarmayı amaçlayan ve resmi gücü elinde tutan çevrelerce “bir tehdit unsuru olara görülen” unsurlara karşı uygulanan sinsi ve vicdansız bir palandır.

Asimilasyon resmi monolotik blok için tehdit unsuru değerlendirilmesi yapılan inançsal, etnik, kültürel farklılığı eritmeyi, yok etmeyi, ortadan kaldırmayı ve kendisi olmaktan çıkarmayı hedef alır.

Asimilasyon özel olarak planlanmış, birçok ideolojik aygıt kullanılan uzun erimli bir süreçtir.

Asimilasyon’da saldırı hedefi beyinlerdir. Bilinci bulanıklaştırmak, çarpıtmak, kafayı karıştırmak, sağlıklı anlama ve düşünme yetisini ortadan kaldırmak kurgulanan yalana kişileri ikna ederek yalanın gerçek olduğunu bizzat onlara savundurmaktır. Asimilasyon bilinç tahribatını gerçekleştirdiği anda sonuca varmış demektir.

Alevilerin asimilasyonunda, Alevliğin şehirlerden kırlara doğru fethedilmesinde Alevi köylerine cami yapılması temel bir asimilasyon aracı işlevi görüyor. Siyasal iktidar devlet otoritesini kullanarak maddi ve manevi cebir uygulayarak Aleviliği Alevilik olmaktan çıkarmak için Alevi köylerine Bayındırlık Bakanlığı, Karayolları, Köy Hizmetleri gibi kurumlar aracılığıyla camiler inşa ediyor.

ALEVİLERE HAYAT HAKKI YOK!

Aleviler Anadolu’nun şansız (!) bir inanç topluluğudur. Osmanlı kabileden imparatorluğa dönüştüğü noktada İslamiyet’i kendisine resmi din olarak seçecektir. Bu noktadan sonra Anadolu halkının büyük bir çoğunluğunun inancı olan Alevilik için trajik bir tarih başlayacaktır.

İslam ulemasının ve bağlı olarak Osmanlı Devletinin diğer dinlerle herhangi bir sorunu yoktur. Hıristiyanlar, Yahudiler inançlarının gereğini diledikleri gibi yerine getirebileceklerdir, onlara açılan büyük bir hoşgörü alanı vardır. Fakat söz konusu olan Alevilik olunca hoşgörünün zerresinden dahi bahsetmek imkansız olur. Osmanlı İslamı açısından Aleviliğin hazmedilmesi, ona bir değer olarak bakılması ve hatta Aleviliğe karşı kayıtsız kalınması söz konusu olamaz. Osmanlı devletinin en yüksek dini otoritesi olan şeyhülislamlar Aleviler hakkında verdikleri bir çok fetvada şu görüşü açık net olarak ifade etmişlerdir: “Aleviler diğer inanç topluluklarından aşağı bir topluluktur. Bir Hıristiyan’ın tövbe edip Müslüman olması herhangi bir sakınca doğurmazken, Alevilerin tövbesi ve Müslüman olmaları asla mümkün değildir.”[3]

Osmanlı Şeyhülislamları Alevilerin yaşantı ve inançlarını değerlendirerek bunun “kendi Müslümanlıkları bir ilişkisinin olmadığını” saptamışladır. Kadın-erkek birlikte ceme giren, saz çalıp, semah dönen bu insanlar Müslüman değildirler!

Diğer yandan Alevi inançlı bu insanlar Anadolu’da her türlü haksızlığa karşı seslerini yükseltiyor, boyun eğmiyor, zulme zorbalığa karşı hakkın ve haklının yanında tavır alıyorlar, insanlık değerlerini her türlü değerin üstünde tutuyorlardı.

Bu özellikleri ile Aleviler Osmanlı hanedanı için potansiyel tehlike idi. Alevilerin tövbeleri de “dinen caiz” olmadığına göre yapılacak tek şey uygun araçlarla “bunların pis bedenlerini ortadan kaldırmaktı”.

Şeyhülislamların fetvalarının gereğini Osmanlı padişahları yerine getirmekte bir an bile tereddüt etmediler. Alevilere yönelik yüzlerce katliam gerçekleştirilir. Resmi tarihçilerin yazdıklarına göre dahi bu katliamlarda onbinlerce Alevi katledilir.

ALEVİ KATLETMEKLE ALEVİLER BİTMEYİNCE ?

Osmanlı yöneticileri onbinlercesini katletmelerine rağmen Alevileri ortadan kaldıramadıklarını, köklerini kurutamadıklarını dağ başlarına, yollardan uzak vadilere, kuş uçmaz kervan geçmez coğrafyalara kaçıp sığınan Alevilerin yaşamaya devam ettiklerini görürler.

Osmanlı şeriat alimleri Alevilere yönelik katliam ve imhanın tek başına sonuç vermediğinin farkına varınca yani Aleviler karşılarında bağlamanın tellerine dokunup;

“Sayılmayız parmak ile

Tükenmeyiz kırmak ile”

diye deyişler söylemeye devam edince Alevi toplumunu en az katliam kadar tahrip edecek bir sinsi planı devreye sokmaya karar verirler: Asimilasyon! Asimilasyon aracı olarak 400 yıldır Alevi köylerine,

a)Cami yapılması,

b)Sünni imam atanması,

c)Şeriat eğitimi verilmesi,

araçları kullanılmaktadır.Bu yazıda Alevileri sünnileştirmeye yönelik asimilasyon planının yalnızca bu yönü üzerinde somut örneklerle durulacaktır.

Bugün Alevilik düşmanı çevrelerin;

“Alevi köylerinde tarihi camilerin bulunduğu, Alevilerin camileri kendi istekleriyle ve kendileri tarafından yaptıkları, camilerde ibadet ettikleri” yalanının asimilasyon amacıyla üretildiği ve yayıldığı kanıtlarıyla gösterilecektir.

ŞİMDİ ALEVİLERİ MÜSLÜMAN YAPMA ZAMANI!

Şeriat uleması ve Osmanlı yöneticileri bu kez ALEVİLİĞİ KATLETME planlarını devreye sokarak zamanı “Alevileri Müslüman yapma zamanı” olarak ilan ederler. Şimdi onlardan “tövbe” etmeleri istenilecek, yani Aleviliklerinden vazgeçmeleri ve Müslüman olmaları karşılığında yaşamalarına izin verilecektir.

400 Yıllık asimilasyon planı uygulamaya konulur. 1600’lü yılların başıdır. Sivas civarında Şeyh Bedreddin yolundan yürüyen Aleviler yaşamaktadır.

Aziz Mahmut Hüdai Efendi Bedreddincilerin yola getirilmesine dair Osmanlı padişahı I.Ahmet’e 1600 yılında bazı tavsiyelerde bulunur:

“Kızılbaş köylerinden her birine bir imam nasb oluna, talim-i ilim ve sıbyan ve nisvan ve zekeran eyleye... Bunlar namakul vasıflarını ihtiyarlarıyla terk edip sünnet ve şeriat üzerine olurlar ise pek güzel. Aksi halde ortadan kaldırıla.”[4]

Yani Alevi köylerine Sünni imamlar tayin edilecek, başta çocuk ve kadınlar olmak üzere Alevi halka şeriat eğitimi verilecektir. Bu eğitimler sonuç verir de Aleviler Aleviliklerini terk ederlerse pek güzel olacaktır. Aksi takdirde eski usule devam edilecek yani haklarından gelinecektir.

Bu fetva gösteriyor ki 400 yıl öncesinden işlemeye başlatılan Alevilerin Sünnileştirilmesine yönelik bir asimilasyon planı yürürlüktedir.

ASİMİLASYON GÖREVLİSİ NAKŞİBENDİ ŞEYHLER

19.yüzyılın başında padişah II.Mahmut eliyle Alevilere yönelik yine iki yönlü bir uygulamanın yürürlüğe konulduğuna tarih tanıklık etmektedir: Katliam ve asimilasyon.

1826’da Yeniçeri Ocağıyla birlikte Bektaşi tekkelerinin imhası yoluna gidilmiştir. Bektaşi babaları darağaçlarına ve sürgünlere gönderilmiştir. II.Mahmut Şeriat alimlerinin fetvalarını yerine getirir. Bektaşî tekkeleri 1826’da Padişah II:Mahmut’un buyruğuyla Osmanlı Devleti tarafından, rıfz, ilhad, ehl-i sünnet akidesinden sapma, içki içme, namazı ve orucu terk etme gibi suçlamalarla kapatılmış, yalnızca merkez âsitane, yâni Hacı Bektaş Veli’nin türbesinin de bulunduğu Pir evi, bir Nakşibendî şeyhi nezaretinde Nakşibendî âyini yapması şartıyla açık bırakılmıştır. Bektaşî tekkelerinin 60 yıldan yeni olanları yıktırılmış, eski olanları medrese ve câmiye çevrilmiştir.

HACI BEKTAŞ’TA ASİMİLASYON CAMİ

Bugün Alevilerin serçeşmesi/kabesi olan Hacı Bektaş dergahında asimilasyon amacıyla yapılmış olan bir cami yükselmektedir. 1834 yılında inşaa edilen cami Alevilerin Aleviliklerinden vazgeçmelerini sağlamak amacıyla işlev görmektedir. Bu asimilasyon cami günümüzde Alevilerin camiye gittiği, namaz kıldığı yalanına kanıt olarak kullanılmaya çalışılmaktadır. Fakat Aleviler aynı süreçte bu caminin Alevileri Sünnileştirmek için yapıldığını, Hacı Bektaş postnişini Hamdullah Çelebi’nin Amasya’ya sürgün edildiğini ve orada hakka yürüdüğünü nasıl unutabilirler.

ANKARA’DAN EMİR VAR

20.yüzyıla girerken Osmanlı hala Alevileri bitirme, Aleviliği ortadan kaldırma sürecini işletmektedir. Bu kez Osmanlı’nın Ankara valisi devrededir.

Ankara Valisi Mehmet Memduh 1894 yılında padişah II:Abdülhamit’e İç Anadolu bölgesinde yaşayan Alevilerle ilgili bir rapor sunar ve Alevilere yapılması gerekenler hakkında önerilerde bulunur:

“Bölgemizin bazı yerlerinde özellikle de Yozgat ve Kırşehir sancakları dahilinde yoğun bir biçimde adlarından başka müslümanlıkla hiçbir ilişkileri kalmamış olan ve Anadolu’da Kızılbaş/Sürhi Ser olarak adlandırılan insanlar yaşamaktadır. Bu toplulukların zararlı inançlarının düzeltilmesi yolunda yapılması gerekenlere ilişkin raporumu 1893 tarihinde makamınıza sunmuştum.

Raporumdan sonra orada yazıldığı gibi Kızılbaş köylerine olabilecek çabuklukta birer cami şerif yaptırılmış, buralara ehli sünnetten imamlar tayin edilmiş, Kuran öğretilmesi için mektepler inşası yoluna gidilerek Tanrı’nın yardımı ve devletimizin de gücüyle zararlı inanış sahipleri büyük ölçüde yola getirilmiştir.”

Diğer yandan Ankara vilayetinde olmayıp Sivas vilayetinde yüzbinden fazla Kızılbaş bulunmaktadır. Hatta Sivas’tan İran sınırına kadar birçok köy ahalisi de bunların inancındandır. Bunların kendi hallerine bırakılması her zaman için korkunç sonuçlar doğuracaktır. Bu konuda acilen esaslı tedbirler alınması gereklidir.”[5]

Vali’nin padişaha sunduğu rapordan “Alevi toplumunun zararlı inançlarının düzeltilmesi” yani Alevilerin Sünnileştirilmesi için emirleri doğrultusunda Alevi köylerine cami yapılmış, sünni imamlar atanmış ve halka şeriat eğitimi verilmiştir.

Görülen odur ki “kimi Alevi köylerinde çok eski camilerin bulunduğu” iddiası ile 19.yüzyılda Alevilerin Sünnileştirilmesi amacıyla yapılan camileri ifade etmektedir.

HIZLA SÜNNİLEŞMEYE DOĞRU

Ankara Beypazarı ilçesi Karaşar bölgesi çok eski bir Alevi yerleşim yeridir. Bu bölgede yaşayan Alevi toplumunun 1950’lerden sonra adım adım bir Sünnileştirmeyi yaşadığı görülmektedir. Bu asimilasyon sürecinin Ankara Valisi Mehmet Menduh’a kadar dayandığı tartışmasızdır. Bugün yörede yalnızca 4 Alevi köyü kalmış ve fakat bunlar da her geçen gün kimliklerini yitirmektedir. Karaşar Köyü’ne bir cami yetmemiş ikincisi inşa edilmiştir. Sünnileştirmede ne denli mesafe alındığı köy muhtarının şu sözlerinden tüm çıplaklığıyla anlaşılmaktadır:

Karaşar Dereli Köyü Muhtarı Hasan Demirel “Bizim köy, Karaşar, Saray, Köseler önceleri birliklermiş. Yani kardeş imişler. Hepsi Alevi-Bektaşiymiş... Babam, anam, dedem Alevi-Bektaşi idiler. Alevilikle ilgili inançlarını eksiksiz yerine getirmeye çalışırlardı. Ben Alevi değilim, İslam’ın ve Kuran’ı Kerim’in kurallarına, emirlerine uygun olarak ibadetlerimi yerine getirmeye çalışıyorum.’[6]

Ankara’nın Alevi düşmanı valisi Mehmet Memduh’un idare alanı içerisinde bulunan Çubuk İlçesi Alevi köyleri de öteden beri yoğun bir Sünnileştirme baskısı altında bulunmaktadır. Çubuk Alevi köylerinin tamamına yakınına son yüzyılda camiler yapılmış (Aşağı Emirler 1880, Yukarı Emirler 1912, Çit 1955, Mahmutoğlan 1936, Sarıkoz 1947, Ovacık 1964) ve sünni imamlar atanmıştır. Bu gün için Çubuk Alevi köylerine yönelik sünnileştirme operasyonunda Ankara Gazi Üniversitesi bazı elamanları özel bir rol üstlenmiş durumdadır.

ÇORUM İSKİLİP İBİK KÖYÜ VE ÇORUM İLAHİYAT FAKÜLTESİ

Alevi köylerine cami yaparak ve sünni imam atayarak devlet eliyle yürütülen asmilasyon planının Orta Anadolu’da yoğun olarak icra edildiği bir merkez de Çorum’dur. Çorum’un Alevi köylerinin yarıya yakınına son 30 yıl içerisinde cami yapılması yoluna gidilmiştir.

Çorum İlahiyat Fakültesi Alevilerin asimilasyonunda etkin bir görev yapmaktadır.

İşte bir örnek: İbik Köyü.

1970’lere kadar Hacı Bektaş Dergahından icazetli Osmancık Mehmet Dede tekkesine bağlı dedelerin gelip cem yürüttüğü köy hızla sünnileşme yoluna girer. Köye iki ayrı cami yaptırılır. Köy çocukları kuran kursuna, imam hatip okullarına gönderilmeye teşvik edilir. Köyden 74 yaşındaki Hüseyin Gökçen anlatıyor “eskiden bizim dedeler gelirdi. Biz ramazan tutmaya başladık. Dedeler bu oruç bizim değil derlerdi. Kızıp karşımızdaki Eşençay köyüne giderlerdi. Biz de oruçta bizim, namazda bizim derdik. İki camimiz var, cemevi istemez herkes camiye gidiyor.[7]

Bu köy üzerinde özel olarak çalışıldığı ve asimilasyonda sonuç alındığı görülüyor. Çorum İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden ve bölgede yürütülen asimilasyonun faillerinden Osman Eğri de İbik Köylülerinin Sünniliğe gösterdiği eğilimi bir övünç vasıtası olarak belirtiyor.[8]

ASİMİLASYON İÇİN KILAVUZ

İlahiyatçı Osman Eğri işi daha da ileri götürerek “Alevi Köylerinde Din Hizmetleri Nasıl Yapılabilir?” başlıklı bir de kılavuz yazmıştır.[9] Söz konusu kılavuzda Alevi köylerine atanan imamlara Alevi köylüleri nasıl Sünnileştirecekleri yönünde yol gösterilmektedir.

*Bu kılavuzda müftülüklere ve Alevi köylerinde imamlık yapacak Sünni hocalara şu önerilerde bulunulmaktadır:

“1.Alevi köylerine cami yapımı teşvik edilmeli, cami yapımı konusunda devletten yardım sağlanmalıdır.

2.Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Çorum, Amasya, Sivas,Tokat, Malatya, Maraş, Erzincan, Tunceli gibi illerdeki müftülükler bu konuyu (Alevilerin asimilasyonunu demek istiyor) merkeze alarak reorganize olup, aktif bir şekilde çalışabilirler.

3.Bu illerdeki ilahiyat fakülteleri, il ve ilçe müftülükleri işbirliği içinde Alevilerin önde gelen insanlarıyla, bölgede sayılan ve sevilen sözü dinlenen dede ve babaları kuşatarak, onların kafalarını karıştırarak, etki altında bırakarak, manevi cebir uygulayarak bu kişilerin toplum üzerindeki etkisinden yararlanabilir ve amaçlarına alet edebilirler.

4.Müftülükler Alevi köylerine yönelik olarak “irşat ekipleri” (asimilasyon demek istiyor) görevlendirebilirler.

5.Yol, su, kanalizasyon gibi köye yönelik hizmetler imamlar aracılığıyla, onların bir eseri olarak sağlanmaya çalışılabilir. (Yani Aleviler hizmet isteyince cami ve imam şartı getirilmelidir demek istiyor.)

Osman Eğri’nin kılavuzu Aleviliğe yönelik resmi otorite tarafından sürdürülen asimilasyon uygulamalarının pervasızca alenileşmesidir. Asimilasyon zihniyetinin sınır tanımazlığının açık bir örneğidir. Ayrıca bilim üreten üniversitenin asimilasyonda nasıl görev aldığına ilişkin samimi bir itiraftır.

Asimilasyon kılavuzu hazırlamakta Eğri yalnız değil. 12 sonrasında siyasal iktidar bünyesinde Alevileri Sünnileştirmek amacıyla kurulan “Alevi Masası”nın önde gelen görevlilerinden biri olan Diyanet başmüfettişi Abdülkadir Sezgin de bu yönde bir kılavuz hazırlattırılıyor.[10] Sezgin de kılavuzunda Eğri’ye ek olarak “Alevi köylerinde görevlendirilecek imamların özel olarak seçilmelerini, Kuran öğretmenliği oluşturularak Alevi köylerinde Kuran kursları düzenlenmesini, bu köylerde görev yapan öğretmen, ebe, hemşire gibi devlet memurlarının müftülüklerce eğitilerek asimilasyonda görevlendirilmelerini, bazı dedelerin işbirlikçiliğe ikna edilmesini, bu kişilerin özel gezilere götürülmesini, resmi irşat toplantılarına katılımlarının sağlanmasını, basın yayın faaliyetleriyle Aleviliğin aslında Sünnilik olduğu düşüncesinin yayılmasını, Asimilasyonda Diyanet İşleri Başkanlığı, TRT, Kültür Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın işbirliği içerisinde görev alması gerektiğinin” altını çiziyor.

KAZDAĞI TÜRKMENLERİNİ NE YAPMALI?

Asimilasyondan Türkiye’nin dört bir tarafında yaşayan Aleviler mutlaka paylarını almaktadırlar. Batıda yaşanan örnekler de İç Anadolu’dan farklı değildir. Araştırmacı Piri Er anlatıyor:

Balıkesir-Çanakkale Kazdağı Türkmen köylerinde cami ve mescitlerin 1980 sonrasında yapıldığı dikkat çekmektedir. Çamcı Köyü’ne cami 1980, Güzelköy Köyüne mescid 1987, Uzunalan Köyüne mescid ise 1989 yılında yapılmıştır. Bu köylerde yapılan çalışmada köylülerce, cami ve mescitlerin köy halkı tarafından değil devlet eliyle yapıldığı, köylülerin herhangi bir istekte bulunmadığı beyan edilmiştir.[11]

BURSA’DA GEYİKLİ BABA

Bir Bektaşi babası olan Geyikli Baba’nın türbesinin bulunduğu Baba Sultan Köyü (Bursa-İnegöl) zaman içinde Sünnileşmiştir.

Cami yapımından bir Alevi köyü olan Bursa İnegöl Şehitler köyü de nasibini almış ve i980 sonrasında Şehitler’e de bir cami yapılmıştır. Fakat köyde cemevi bulunmaktadır ve caminin cemaati yok denecek kadar azdır.

OSMANLI ŞEYHÜLİSLAMLARINDAN 12 EYLÜL PAŞALARINA

Alevi köylerine cami yapılarak Alevilerin Sünnileştirilmesi ve Aleviliğin ortadan kaldırılması konusunda siyasal iktidarın vahşice saldırdığı Alevi coğrafyası 12 Eylül sonrasında Tunceli olmuştur.

Aleviliğe yönelik bozma, tahrip ve asimilasyon politikalarına 12 Eylül öncesinde karar verildiği anlaşılıyor. Ancak pratik adımlar için 12 Eylül gerekiyor.

12 Eylül toplumun tüm direnç odaklarını kırarken tek tek alevi bireyler de bundan fazlasıyla paylarına düşeni alıyorlar.

Fakat bu yetmiyor, alevi bireyleri kırmak iktidarı tatmin etmiyor. Onlara göre Alevilik bir direnç öğretisi ve bu öğretinin içinin bir an önce boşaltılması lazım. Aksi takdirde yere düşen filizlerden yeni ağaçlar büyüyecek bir ortam sözkonusu olacaktır. O nedenledir ki Aleviliğe saldırıyorlar bir bütün olarak.

Aleviliğin direnç özellikleri taşıdığını saptayanlar doğru bir tesbit yaparken onun bir çırpıda tahrip edileceğini düşünerek derin bir yanılgıyı yaşıyorlar. Yanılgılarını görmeleri için zaman gerekiyor.

Aleviliği tahribe kalkışanlar Aleviliğin en sağlam coğrafyasında eylemlerini deniyorlar. Tunceli’de. Tunceli’de Aleviliği bitirmek için harekete geçiyorlar. Kendilerince doğru bir iş yapıyorlar. En sağlam cepheyi göçerterek bütün bir sathı kolaylıkla fethedebileceklerini planlıyorlar. Tunceli”de Aleviliğin bitirilmesi, Aleviliğin diğer coğrafyalarda tuz buz edilmesi için kendilerine büyük moral verecekken Aleviler açısından büyük moral çöküntü anlamına gelecektir, bunun hesabını yapıyorlar.

12 Eylül’ün paşa valisi Kenan Güven Tunceli’nin Alevi köylerine zorla cami yaparak islamiyeti Alevilere getireceğini, Alevileri İslamlaştıracağını, Sünnileştireceğini düşünüyor. Zorla cami yaparak işe başlıyor.

“Cami yaptırma konusunda verilen görevi en titiz şekilde uygulayan bürokrat ise dönemin Tunceli Valisi Kenan Güven oldu. Gençlerinin büyük bir kısmı hapiste olan Tunceli'de tehdit ve kaba kuvvet kullanmaktan da çekinmeyen Kenan Güven karşısında yaşlıların direnmesi fayda etmedi. Darbeden önce merkezde, Tunceli merkezinde 1 olan cami sayısı Güven sayesinde 5'e yükselirken hiç camisi bulunmayan Alevi köylerinde ise kısa süre içinde 124 cami yaptırıldı. Cemaati olmayan bu camilere atanan imamlar, yıllarca tek başına namaz kılmak zorunda kaldı. Güvenlik güçlerinin zorlamasıyla bile camiye kimsenin gitmediği görülünce imamlar geri çekildi ve camiler kapatıldı. Bugün Anadolu'nun birçok bölgesinde harabeye dönmüş binlerce cami enkazı bulunuyor.”[12]

Ne var ki camiler açıyor, boş kalıyor. İktidar asimilasyonu Tunceli’de deniyor, olmuyor gözünü başka coğrafyalara çeviriyor.

ASİMİLASYON BAŞARILI OLAMAYACAK

Alevilere yönelik inkar, imha, katliam ve asimilasyon politikalarına karşılık Aleviler kimlik, kişilik ve inançlarına sahip çıkarak canları pahasına Aleviliği savunuyorlar, yaşamaya ve yaşatmaya devam ediyorlar.

Aleviler dün olduğu gibi sessiz, savunmasız ve sahipsiz değiller. Hak, hukuk, diplomasi, politika araçlarını kullanarak kendilerine yapılan haksızlıklara itiraz ediyorlar.

Alevilerin daha fazla haksızlığa uğramamaları için, daha fazla mağdur edilmeleri için Alevi köylerine cami yapma uygulamasından derhal vazgeçilmelidir.

Bu köylere atanmış imamlar bir an önce geri çekilmelidir. Aleviler köylerine yapılmış camileri cemevi olarak kullanabilirler. Bu mekanlar kendi inancımızın mekanları haline getirilmelidir. Aleviysek, ibadet yerimizin adı Cemevi ise, köylerimizdeki camileri cemevi olarak kullanmamız en doğal hakkımız değil midir!

-------------------------***-----------------

Bu yazı Alevilerin Sesi Dergisi 89. sayıda yayınlanmıştır.

  • [1] Olayı ayrıntıları ile anlatan bir yazıyı ileriki sayfalarımızda bulacaksınız.
  • [2] Bu olay 12 Eylül sonrası Mamak Cezaevinde tutuklu bulunan siyasilere 24 saat askeri marş dinlettirilerek onları psikolojik olarak çökertip teslim almaya çalışma olayını hatırlatmaktadır.
  • [3] Fetvaların ayrıntısı ve metinleri için bak., Ali YILDIRIM, Osmanlı Engisizyonu, Ankara 1996
  • [4] Agy., sf.197
  • [5] Ali Yıldırım, Osmanlı’dan Günümüze Alevilerin Yazgısı, Deyiş Dergisi, Sayı 2
  • [6] H.Nedim Şah hüseyin oğlu, Tarihten Günümüze Karaşar, Ankara 2002, sf.197
  • [7] Piri Er, Orta Anadolu’da Yaşayan Alevilik, Bilgi Toplumunda Alevilik Sempozyumu Bildirileri, Ankara 2003, sf.60
  • [8] Osman Eğri, Bektaşilikte Tasavvufi Eğitim, İstanbul 2003, sf.160
  • [9] Agy, sf.137-166 arasında.
  • [10] Abdülkadir Sezgin, Alevilik Deyince, Ankara 1996, sf.228-242 arasında

12-12-05

YAZAR: Ali YILDIRIM

http://www.psakd.org/yazarlar/aleviligi_yok_etme_asimilasyon.html