İran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Kasım 2010

WikiLeaks'te yayınlanan Gizli Belgeler Dünyayı karıştırmaya devam ediyor

WikiLeaks'te yayınlanan Gizli Belgeler
Dünyayı karıştırmaya devam ediyor

EvcioğluHaber-
Wikileaks sitesinde yayınlanan ve ABD'nin Büyükelçilerince yazılıp, ABD Dışişleri Bakanlığına bildirildiği iddia edilen gizli bilgiler, (diplomatik sızıntı) başta Türkiye olamak üzere, tüm Ortadoğu Ülke ve Yöneticilerini şaşkına çevirmiş durumdadır..
http://previous.presstv.ir/photo/20101126/pirhayati20101126132056343.jpg

Arap ülkelerinin Başkanları ve Kralları;
İran'ın, ABD tarafından vurulması istenmekte olup; hiç bir arap ülkesi İran'a güvenilmeyeceği yönünde ABD Elçilerine bilgi verdikleri bildirilmektedir..
********
Dışişleri Bakanlığı çalışanları uzun bir süredir biyografik profiller çıkarmak için CIA'e bilgi sunuyordu.. Ancak; bu belgede talep edilen detaylar bilgi toplama ve izleme operasyonları için de kullanılabilir.

Belgelerde ayrıca diplomatlardan yabancı ülkelerin ordularını ve istihbarat ajanslarını destekleyen telekomünikasyon ağları hakkında da detay talebinde bulunuluyor.
********
CNN Turk'te verilen canlı yayında; ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ABD'ye ait olduğu bildirilen ve Wikileaks'in paylaştığı belgeler şunları söyledi.. "Bu belgeleri yazan ve bildiren Büyükelçilerin gizli görüşmelerde bildirilmiş bilgileridir... Bu durum (Wikileaks'de yayınlanması) gizliliğin ihlali demektir.." diyen Clinton özetle, şöyle devam etti; "Bu gizli belgeleri ifşa etmek hiç bir şekilde kamunun çıkarına hizmet etmiyor.."
"Ortaklarımızla yürüttüğümüz çalışmalarla bu zorluğun üstesinden gelebilecek durumdayız.. Hepimiz ortak amaçlarımız için birlikte çalışmaya devam edeceğiz.." diyerek sözlerine devam eden Cliton; "Sözde bu sızıntı bilgiler ilişkilerimizi bozmayacaktır." dedi..

Dünya çapında diplomatlarının gizli bilgileri ortaya saçılan ve bu iddiaları yalanlamayan ABD. Dışişleri Bakanı Clinton; tam tersi konuyu İran'a getirerek, politikalarının ne kadar doğru olduğu yönünde gerekçeler ortaya koymaya çalıştığı gözlendi..

ABD'nin Ankara Büyükelçisi Edelman'ın Türkiye Başbakanı dahil bir çok siyasetçi ve bakanlar hakkındaki bildirdiği iddia edilen gizli bilgiler hakkında bir şey söylemediği gibi; Tüm dünya ülkelerindeki siyasal ortamı sarsmaya devam ediyor..

GUARDİAN'da şöyle diyor..

ABD elçiliklerinin iç yazışmaları küresel diplomatik krize neden oldu ABD bugün elçiliklerinin kendi içindeki 250 binden fazla iç yazışmasının medyaya sızmasının ardından dünya çapında bir diplomatik krizin içine çekildi.

Birçoğunun “gizli” olarak nitelendirilen belgelerde, Arap liderler özel olarak İran'a bir hava saldırısı düzenlenmesi için kulis yapıyor.

Belgelerde ayrıca, ABD'li yetkililere BM'nin üst düzey görevlileri hakkında casusluk yapmaları talimatı veriliyor.
*****

ABD de bulunan, Dışişleri Bakanı Davutoğlu; Clinton'un kendisiyle görüşmesinde; yayınlanan gizli belgelerde Türkiye Başbakan ve Bakanların adlarının geçmesinden ötürü özür dilediğini bildirdi..

EvcioğluHaber-29.11.2010 pazartesi


21 Ekim 2010

ABD'den Türkiye'ye tehdit

ABD'den Türkiye'ye tehdit

ABD'den Türkiye'ye tehdit Türkiye Bankalar Birliği’ne (TBB) iki ay önce gelerek “İran’la iş yaparsanız sizi cezalandırırız” diyen Amerikalılar, dün ikinci kez TBB’deydi. Bir kara liste veren Amerikalılar, ‘Ambargoya uymazsanız, size yaptırım uygularız’ diye gözdağı verdiler

Ağustos ayında Türkiye’ye gelerek İranlı banka ve şirketlerle iş yapmamaları konusunda Türk bankalarına gözdağı veren Amerikalılar olayın üzerinden iki ay geçmeden ikinci uyarı ve gözdağı için tekrar Türkiye’ye geldi.
Daha önce ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan bir heyet Türkiye’ye gelirken bu kez ABD Hazinesi’nden bir heyet Türkiye Bankalar Birliği’ne (TBB) gitti.

ABD Hazine Bakanlığı Terörizm ve Mali İstihbarat Müsteşarı Stuart Levey’in başkanlığındaki heyet, TBB Yönetim Kurulu Başkanı Ersin Özince’nin başında bulunduğu bir heyetle görüştü.

Temmuz ayında Amerika’da yasalaşan İran ambargosu ve Birleşmiş Milletler’in (BM) bu yöndeki kararlarını TBB yetkilerine okuyan ABD’li heyet, ambargo kapsamında belirledikleri ‘kara listeyi’ Türk bankacılara iletti. Amerikalılar, Türk bankacılık sektörünün ambargo kararlarına uymaması ve kara listeyi dikkate almaması halinde ABD’nin uygulayacağı yaptırım ve cezaları ilettiler.

Bu konuda üyelerini uyarmalarını isteyen heyet, TBB yetkililerine kibar bir üslupla İran’a karşı alınan ambargo kararlarının dünyada hangi ülkeler tarafından dikkate alındığını da iletti.

Amerikalılar başta Avrupa olmak üzere Japonya dahil dünyanın büyük bir bölümünün ambargoya riyayet ettiğini söyledi.

Türkiye dışında başka ülkelere de gideceklerini belirten heyet, böylece ağustostaki uyarı ziyaretinden sonra Türk bankalarına ikinci uyarısını da yaparak, Türkiye’nin BM dışında Amerika’nın aldığı kararları da dikkate alması konusunda ciddi uyarıda bulundu.

Sistemi kilitleme tehdidi

ABD’nin İran’la iş yapmaları halinde Türk bankacılık sistemini tehdit eden yaptırımlarının başında yurtdışındaki bankalar ile muhabirlik ilişkilerini dondurmak, yurtdışındaki para ve varlıklarına el koymak, sendikasyon anlaşmalarını durdurmak, para cezası kesmek, yurtdışı seyahatlerinde Türk bankacıları terörün finansmanına aracılık suçu ile suçlayarak tutuklamaya kadar giden yaptırımlar yer alıyor.
ABD’nin bu tehditleriyle karşı karşıya kalan Türk bankacılar ise yaşanan gelişmelerin siyasi olduğunu, konunun Amerikalı yetkililerle Türk siyasetçiler tarafından çözümlenmesi gerektiğini belirtti.


Maliye, BDDK ve MASAK’la da görüşecek


ABD yönetimi, İran’ın ticari faaliyetlerini daha fazla baskı altına almak amacıyla ABD Hazine Bakanlığı Terörizm ve Mali İstihbarat Müsteşarı Stuart Levey’i Türkiye ve Azerbaycan’a gönderdi.
Önceki gün Bakü’de temaslarda bulunan Levey, dün de İstanbul’da bankacılık ve özel sektör temsilcileriyle bir araya geldi. Bugün Ankara’da temaslarında bulunacak olan Levey’nin Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ile Maliye Bakanlığı, BBDK ve MASAK yetkilileriyle bir araya gelmesi bekleniyor. Levey, nükleer programı nedeniyle İran’a yönelik Birleşmiş Milletler ambargosunun dördüncü safhasını devreye sokmak için görüşmeler yürütüyor. Wall Street Journal gazetesi, Levey’nin ziyaretlerini konu ettiği haberinde Türkiye’nin son aylarda İran’a yönelik kampanyanın “zayıf halkası” olarak görüldüğü yorumunda bulundu.


‘Acemler bizim için bunu yapmazdı’

Ankara-Washington hattında bugünlerde her meseleye İran kara kedi gibi sızıyor.
ABD, nükleer programından taviz vermeyen İran’ın etrafındaki çemberi daraltmak için yaptırım kartını oynuyor. Türkiye hâlâ barışçıl çözümün mümkün olduğuna inanıyor. Türkiye ile ABD arasında “model ortaklık” olarak bilinen ekonomik ilişkileri güçlendirmek için bakanlar düzeyindeki toplantıya da İran gölgesi düştü.
Washington’daki toplantıda Türkiye’yi koordinatör bakanlar Ali Babacan ve Zafer Çağlayan, ABD’yi ise Ticaret Bakanı Gary Locke ile Ticaret Temsilcisi Ron Kirk temsil etti. Dört eşbaşkan, görüşme sonrası açıklamada, İran konusunun gündeme gelmediğini, daha çok ekonomik ilişkiler konusunda işbirliğini artırmaya yönelik konuları ele aldıklarını söyledi.

Washington’daki Türk Büyükelçiliği’nde Çağlayan ile birlikte düzenlediği toplantıda Babacan, İran’la ilgili, “Bu toplantıda gündeme gelmesi yanlış. Çünkü ABD’nin tek taraflı aldığı kararı ikili ortamda tartışmaya açmak yanlış” dedi. Heyetteki bürokratlar ise resmi temaslarda olmasa bile atılan her adımda karşılarına İran konusunun çıktığını teslim ediyor. Bu konuda biraz da huzursuzlar. “Türkiye benzer bir durumda olsaydı Acemler bizim için bunu yapmazdı” diyorlar.
Babacan, Washington’daki açıklamasında ABD’nin tek taraflı yatırım kararlarının Türkiye’yi bağlamadığını yineledi. İran’la iş yapan bankalar, şirketlerin kendi kararını vereceğini söyleyen Babacan, “Burada bir paranoyaya, yersiz korkuya gerek yok bankalarımız, şirketlerimiz için. Mutlaka konuyu detaylı incelesinler, ona göre karar versinler” diye konuştu.

Model ortaklıkta neler var?

Babacan ayrıca ABD ve Türkiye arasında görüş farklılıklarının ötesinde başka rahatsızlıklar olduğunu da dile getirdi. Özellikle son aylarda Türk-Amerikan ilişkileriyle ilgili olarak “yoğun bir dezenformasyon yapıldığını gördüklerini” belirten Babacan, “Bu aralar Türkiye’yi olduğundan farklı göstermeye çalışan, Türkiye’nin uyguladığı politikaları aslında başka amaçlara hizmet etmeye çalışıyor gibi göstermeye çalışan kasıtlı bir çaba maalesef görüyoruz, böyle bir dezenformasyon süreci var” dedi.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın aralıktaki Washington ziyaretinde, ABD Başkanı Barack Obama ile görüşmesi sonrası temeli atılan “ABD-Türkiye Ekonomik, Ticari ve Stratejik İşbirliği Çerçevesi”nin yaptığı ilk toplantıda şimdiye dek oluşturulan tüm ekonomik yapıların bu çerçeve şemsiyesi altında toplanması kararlaştırıldı. Bu kapsamda iş dünyasında çok konuşulan Amerikan-Türk İş Konseyi kuruluyor.


http://haber.gazetevatan.com/abdden-turkiyeye-tehdit/335835/2/Ekonomi

3 Ekim 2010

“Seslerin Gücü”

“Seslerin Gücü”

1982’den 1984’e kadar genç bir siyası mahkûm olarak Tahran’daki Evin Cezaevi’nde tutuldum. İşkence gördüm, tecavüze uğradım ve pek çok arkadaşımın acı çekmelerine ve ölümlerine tanık oldum.
Pek çok genç insanın hayatı ya mahvoldu ya da sona erdi. Fakat dünya hiçbir şey olmamış gibi dönmeye devam etti.
Kendimizi Evin’de terk edilmiş ve unutulmuş hissettik.



25 Mart 2010 tarihinde güneşli güzel bir günün sabahında Polonya’daki Auschwitz Toplama Kampında, dar yolun her iki tarafına dizilmiş kırmızı tuğla cepheli iki katlı binalara bakıyordum. Diğer kamplarda gördüğüm derme çatma ahşap kulübelerden farklı olarak bunlar iyi inşa edilmişlerdi ve oldukça sağlam görünüyorlardı. Park alanında çok sayıda tur otobüsü vardı ve etraf her yaştan ve milletten turistlerle doluydu. Simon Wiesenthal Soykırım Araştırmaları Merkezi Dostları’nın düzenlediği bir turdaydım. Soluk güneş ışığında kuşlar cıvıldıyor ve profesyonel ve bilgili genç tur rehberimiz Anna’nın berrak sesi kulaklığımdan yankılanıyordu ama ben dinlemiyordum.
Auschwitz’in kırmızı tuğlalarının rengi Evin’dekilerin neredeyse aynıydı. Elimi uzatıp dokununca gözyaşlarına boğuldum.

Auschwitz’in yüz binlerce kurbanına ait ayakkabı dağlarını görmüştük ve ben Evin’de gardiyanların kırmızı beyaz Puma spor ayakkabılarımı alıp yerine lastik terlikler verdiklerini hatırladım. Benim ve arkadaşlarımın ayakkabıları neredeydiler?

Onları imha mı etmişlerdi? Bir barakaya girdik ve kendimi ortasında ahşap bir masa ve etrafında birkaç sandalye bulunan aydınlık ve ortalama büyüklükte bir odanın içinde buldum. Anna bu odanın göstermelik mahkemeler için kullanıldığını ve burada yargılanan mahkûmlarının çoğunun idam cezasına çarptırıldığını ve binanın arkasındaki avluda idam edildiklerini söyledi. Evin cezaevinde Şeriat hâkimi beni büyük ihtimalle buna benzer bir odada ölüme mahkûm etmişti ve herhalde kararları okurken bir yandan da çayını yudumluyordu. Hayatta kalmam bir mucizeydi; ama herkes benim kadar şanslı değildi.

İran’da, Evin de dâhil olmak üzere, siyasi mahkûmların tutulduğu hapishaneler halen faal durumda.

İran’da her gün insanlar işkence görüyor ve idam ediliyor. Zulme karşı sessiz kalanlar ve kötülüğe karşı harekete geçmeyerek susmayı tercih edenler bu kötülüğe ortak olurlar. Gerçek değişimi hükümetlerden bekleme gibi bir lüksümüz yok. Ben bireyin gücüne inanıyorum. Her birimiz her defasında küçük bir adım atarak dünyayı daha iyi bir yer haline getirebiliriz. Hep beraber bir dalga etkisi yaratarak bu çabaları en sonunda bir tsunamiye dönüştürebiliriz.

Sakine Muhammedi Aştiyani İran’da ölüme mahkûm edildi. Tabut gibi hücrelerde çile çeken ve belki de acılar içinde ölmeyi bekleyen onun gibi çok sayıda tutuklu var. Onlar yalnız veya unutulmuş değiller. Hepsinin ismini bilmesek de kalplerimiz onlarla birlikte.

Ben şiddete değil tek tek seslerin bir araya gelerek tek bir güç olabileceklerine inanıyorum. Gelin sesimizi birlikte duyuralım.

Marina Nemat

“Tahran Mahkûmu” adlı kitabın yazarıdır. İkinci anı kitabı “Tahran’dan Sonra” bu yıl Eylül ayında yayımlanacaktır.


Recm cezası, insanlık dışıdır


Recm cezası, insanlık dışıdır

SAKİNE AŞTİYANİ
DERHAL
SERBEST BIRAKILSIN



EvcioğluHaber-
İran'da tutuklu bulunan ve 21.yüzyılda halen çağdışı bir anlayışla 'ZİNA' yaptığı gerekçesi ile 'RECM CEZASI' ile ölüme mahkûm edilen, Sakine Muhammedi Aştiyani, İran’da; Tabut gibi hücrelerde çile çeken ve belki de acılar içinde ölmeyi bekleyen onun gibi çok sayıda tutuklulardan bir tanesidir.. "İran’da, Evin de dâhil olmak üzere, siyasi mahkûmların tutulduğu hapishaneler halen faal durumda. İran’da her gün insanlar işkence görüyor ve idam ediliyor. Zulme karşı sessiz kalanlar ve kötülüğe karşı harekete geçmeyerek susmayı tercih edenler bu kötülüğe ortak olurlar." diyor.. “Tahran Mahkûmu” adlı kitabın yazarı Marina Nemat...

İran’da 'RECM CEZASI' ile ölüme mahkûm edilen Sakine Muhammedi Aştiyani'nin çocukları Dünyanın tüm insanlarına bir çağrıda bulunarak; ""Ana yüreğinden yoksun, korku ve dehşet içinde geçen beş yılı geride bıraktık. Dünya bu felaketi görüp bir şey yapmayacak kadar zalim midir? Annemizin recm edilmesi olasılığına karşı sesinizi yükseltin! ""



Sakine’nin Çocuklarından Dünyaya Çağrı

Kâbuslarımızın gerçek olmasına lütfen izin vermeyin ve annemizin recm edilmesi olasılığına karşı sesinizi yükseltin!

Bugün dünyanın her yerindeki insanlara ellerimizi uzatıyoruz. Ana yüreğinden yoksun, korku ve dehşet içinde geçen beş yılı geride bıraktık. Dünya bu felaketi görüp bir şey yapmayacak kadar zalim midir?

Bizler Sakine Muhammedi Aştiyani’nin çocuklarıyız, isimlerimiz Feride ve Sayid Muhammedi Aştiyani. Çocukluğumuzdan beri annemizin tutuklu ve bir felaketle karşı karşıya olduğu gerçeğiyle birlikte yaşadık.

Aslını sorarsanız, “recm” o kadar korkunç bir kelime ki bu kelimeyi kullanmamaya çalışıyoruz. Bunun yerine annemizin tehlikede olduğunu ve öldürülebileceğini söylüyor ve herkesin yardımına ihtiyacı olduğunu söylüyoruz.

Bugün neredeyse hiçbir seçeneğimiz kalmamış durumda ve annemizin avukatı durumun tehlikeli olduğunu söylüyor ve bu yüzden de sizin yardımınıza başvuruyoruz. Kim olursanız olun ya da nerede yaşıyorsanız yaşayın, dünyanın her tarafındaki insanlara sesleniyoruz. Sizlere, İranlılara sesleniyoruz, biliyoruz her biriniz sevdiğiniz bir insanı kaybetmenin acısını ve kederini içinizde taşıyorsunuz.

Lütfen annemizin evimize geri dönmesine yardımcı olun!

Özellikle yurtdışında yaşayan İranlılara sesleniyoruz. Bu kâbusun geçekleşmesine lütfen engel olun. Annemizi kurtarın. Her an ve her saniye yaşadığımız kederi açıklamaya imkân yok. Korkumuzu ifade etmeye kelimeler yetmiyor…

Annemizi kurtarmamıza lütfen yardım edin. Lütfen yetkililere onu serbest bırakmaları için mektup yazın ve talepte bulunun. Lütfen onlara annemizin davası hakkında bireysel bir şikâyet olmadığını ve kendisinin kötü bir şey yapmadığını söyleyin. Annemiz öldürülmemeli. Sesimizi duyan ve yardımımıza koşan birileri var mı?

Feride ve Sayid Muhammedi e Aştiyani

Daha fazla bilgilenmek ve sizlerinde birşeyler yapabilecekleri gerçeğini görmek için bu siteyi ziyaret edebilirsiniz.: http://freeashtiani.org/tr/?sp=1


15 Eylül 2010

Recm cezası askıya alındı!

Recm cezası askıya alındı!

İki çocuk annesi kadının recm cezası askıya alındı.

08 EYLÜL 2010, ÇARŞAMBA

sakineİran'da, taşlanarak öldürme şeklinde uygulanan recm cezasına çarptırılan Sakine Muhammed Aştiyani'nin cezasının infazı askıya alındı.

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ramin Mihmanperest, İran'ın İngilizce yayın yapan Press TV kanalına yaptığı açıklamada, infazın askıya alındığını belirtti.

İki çocuk annesi Aştiyani'nin, kocasının ölümünden sonra iki kişiyle birlikte olduğu gerekçesiyle 2006'da recm cezasına çarptırılması dünyada tepkilere neden olmuştu.

AP'den 'İran'a Sakine çağrısı

Avrupa Parlamentosu Genel Kurulu, İran'a, Sakine Aştiyani'ye verilen recm cezasını bozma çağrısında bulundu.

Genel Kuruldaki oylamaya bazı parlamenterler, üzerlerinde İranlı Aştiyani'nin resmi bulunan ve altında ''Sakine'yi Kurtaralım'' yazılı tişörtle katıldı.

Oy birliğiyle alınan kararda ayrıca, yine İran'da idama mahkum olan 18 yaşındaki İbraim Hamidi'ye verilen cezasının kaldırılması istendi.

Bütün siyasi grupların desteğini alan ortak kararda, İran yönetimine, barışçıl bir şekilde görüşlerini açıkladıkları için mahkum edilen tüm tutukluların salıverilmesi çağrısı yapıldı.

Kararda, din ve vicdan özgürlüğüyle ifade özgürlüğünün garanti altına alınması da istendi.

AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, dün Genel Kurulda yaptığı konuşmada, İranlı kadına verilen recm cezasını ''barbarca'' olarak nitelemişti.

İki çocuk annesi Sakine Muhammedi Aştiyani, kocasının ölümünden sonra iki kişiyle birlikte olduğu gerekçesiyle 2006'da taşlanarak öldürülme cezasına çarptırılmıştı.


Akşam Gazetesi

27 Temmuz 2010

İran şairi Şehri YAR ve Anadil

İran şairi Şehri YAR ve Anadil

İran'da ünlü bir şair olan Azeri asıllı İran şairi "Şehri YAR" , bir zaman annesini ziyarete gider..

Annesi, oğluna; 'Oğul, senin için ünlü şair diyirler. Hele bir şiir okuda dinleyem.' der..
Şair oğul, okuyup eğitim aldığı dil olan farsca ile kendi ana dilinden karışık bir şiir okur..

Annesi anlamaz ne sylediğini ve;


Annesi; "Ey oğul; Ana dilinden söylersin şiir ama; nasıl bir anadildirki; Anan bu dilden annamıyor." der..

Anadil eğitimi hakkında bir arkadaşımla konuşuyorken; Azeri Türk'lerinin İran da nasıl asilimasyona tabi tutulduğunu anlatmak için yukarıdaki bahsedilen konu; İranlı şair 'Şehri YAR' ın aldığı eğitimle kendi kültüründen,
nasıl koparılmış olduğunu ıspatlamaya çalışmaktaydı. Bende bunu sadece İran daki Azeri Türk'leriyle sınırlı olmadığını , Aksine; Dünyanın bir çok ülkesinde bu yolda katliam ve cinayetlerin işlendiği ve her türden baskı ve şiddet yoluyla asilimasyonun yapıldığını örneklerle anlatmaya çalıştım.. Bu konu, çok önemli bir konu olduğundan sizlerlede paylaştım.. Yukarıda verdiğim bilgiden, ben çok yararlandım.. Umarım, sizlerinde bu konuyla ilgili andınlanmanızı ve farklı düşünmenize yardımcı olacaktır...

EvcioğluHaber-Derleme

27.07.2010

17 Temmuz 2010

Fidel Castro: Yanılmış olmayı o kadar isterdim ki


http://majimbokenya.com/home/wp-content/uploads/2009/04/fidelcastro.jpg
Fidel Castro: Yanılmış olmayı o kadar isterdim ki

Havana, 25 Haziran 2010 (Prensa Latina) Küba Devriminin önderi Fidel Castro'nun son yazısı olan "Yanılmış olmayı o kadar isterdim ki" adlı makaleyi okuyucularımızla paylaşmaktan gurur duyarız.

YANILMIŞ OLMAYI O KADAR İSTERDİM Kİ

Yazdığım bu satırlar yarın yani 26 Haziran Cumartesi günü Granma'da yayınlandığından sadece 32 gün sonra imparatorluğa gösterdiğimiz onurlu direniş olan 26 Temmuz gününü kutlayacağız.

İnsanlığın düşmanları her adımlarını ölçüp biçerek atıyorlar. Özellikle aklında sadece kâr hırsı ve hammadde olan, insanlığın ortak değerlerini gözardı eden ABD emperyalizmi.

16 Haziran günkü yazımda şunları yazmışım: "Bu cehennem habercisi gibi gelişmeler Dünya Kupası maçları arasında unutulup gidiyor, kimsenin umurunda olmaksızın."

Bu önemli spor olayı en çekişmeli aşamasına giriyor. 14 gün boyunca 32 ülkeden futbolcular ilk 16'ya girebilmek için çaba gösterdiler. Şimdi ise çeyrek finale, yarı finale ve finale kalabilmek için mücadele edecekler.

Futbol fanatizmi giderek artmakta, dünya üzerinde milyonlarca insanı etkisine almaya başladı bile.

Artık şunu sorabiliriz; kaçımız şu sıralarda ABD donanmasının en büyük uçak gemilerinden Harry S. Truman'ın beraberinde nükleer denizaltılarla birlikte Süveyş Kanalından geçerek İran Körfezine doğru yol almakta olduğunu biliyoruz?

ABD donanmasına eşlik eden gemiler arasında benzer ateş gücüne sahip İsrail savaş gemilerinin de olduğu bilinmekte. Bu donanma İran'a uygulanan abluka uyarınca ülkeye giriş çıkış yapan ticari gemileri arama yetkisine sahip olacak.

Hatırlanacağı gibi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, ABD'nin önerisi ve İngiltere, Fransa ile Almanya'nın desteğiyle çok ağır koşulları olan bir yaptırım kararı almıştı.

Diğer bir ağır yaptırım kararı da ABD Senatosundan çıkmıştı.

Üçüncü ve en ağır yaptırım kararı ise Avrupa Birliği tarafından alındı. Bütün bu gelişmeler 20 Haziran gününden önce oldu. O dönemde Fransa Cumhurbaşkanı acil bir ziyaretle Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Dmitri Medvedev ile görüşmüş, Rusya'nın İran ile görüşerek durumun daha kötüye gitmesine engel olması istenmişti.

Şimdi zaten İran açıklarında bulunan ABD donanmasına, ABD ve İsrail savaş uçaklarını taşıyan uçak gemisinin varması bekleniyor.

İşin en düşündürücü yanı ise ABD'nin Ortadoğudaki jandarması İsrail'in elinde son derece gelişmiş nükleer silahlar ve bunları kullanabilecek modern savaş uçaklarının bulunuyor olması.

İran Şahı 1979 yılında tek bir silah atılmadan Ayetullah Humeyni tarafından devrilmişti. ABD, İran'a karşı savaş açan Irak'ı desteklemiş ve Irak tarafından İran ordusuna ve Devrim Muhafızlarına karşı kullanılan kimyasal silahları tedarik etmişti. O dönemler Bağlantısızlar Hareketinin lideri konumunda olan Küba bu konuyla ilgili bilgiye sahipti. Savaşın etkilerine maruz kalan sivillerin durumunu da çok iyi biliyorduk. Bugün İran Cumhurbaşkanı olan Mahmut Ahmedinejad o dönemde Devrim Muhafızları 6. Ordu komutanı olarak İran - Irak Savaşının en sıcak çatışmalarının yaşandığı batı cephesindeydi.

Bugün 2010 yılında 31 yıldan sonra ABD ve İsrail devletleri, İran silahlı kuvvetlerininin milyonlarca askerini, hava, deniz ve kara kuvvetlerini ve Devrim Muhafızlarını hafife alıyor.

Bu saydıklarıma 12-60 yaş arasındaki 20 milyon erkek ve kadın ile toplam 70 milyon nüfusa sahip, düzenli şekilde milis eğitimi alan bir toplumu ekleyin.

ABD hükümeti bir plan uygulama çabasında. Buna göre kapitalist tüketime sahip çıkan bir siyasi muhalefet hareketi yaratılacak, İran halkı bölünecek ve İran'daki rejim devrilecek.

Ancak artık bu plan geçersizdir. Ülkelerine saldıran ABD ve İsrail savaş uçakları karşısında hiçbir İranlının ABD'den yana olacağı iddia edilemez.

Son gelişmeleri tahlil ettiğimde şöyle bir sonuca varmıştım; çatışma Kore yarımadasında başlayacak, burada çıkartılacak ikinci Kore Savaşından sonra ABD'nin İran'a ikinci müdahalesi başlatılacak.

Bugünden baktığımda ise çatışmaların sırasının değiştiğini görüyorum; silahlı saldırı önce İran'a karşı düzenlenecek.

Artık ABD özel harekat kuvvetleri ve istihbaratı tarafından batırıldığı bilinen Güney Kore savaş gemisi Cheonan'ı batırmakla suçlanan Kuzey Kore yönetimi ise İran'a saldırıldıktan sonra sırada kendilerinin olduğunu çok iyi biliyor.

Gamsız futbolseverler Dünya Kupası maçlarının tadını çıkarmaya baksın. Kahraman halkımıza, hayat ve umut dolu Küba gençliğine, o muhteşem çocuklarımıza ve daima iyi geleceklerini aklımızdan çıkartmadığımız insanlığa şunları söylemeyi görev addediyorum; bu gelişmeler bizi hiçbir şekilde şaşırtmıyor.

Sadece, bir kaç bin yıl içinde insanoğlu tarafından gerçekleştirilen sayısız hayallere ve geliştirilen uygarlığa acıyorum.

Devrimci hayallerimiz gerçekleşmeye ve anavatanımız ayakları üzerinde doğrulmaya başlamışken, "yanılmış olmayı o kadar isterdim ki!"

Fidel Castro Ruz
24 Haziran 2010
21:34


PLT-OE-26062010

http://www.plturkce.org/

-----------------------

"

9 Haziran 2010

BM Güvenlik Konseyi'nden İran'a yaptırım Kararı



BM Güvenlik Konseyi'nden
İran'a yaptırım Kararı

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 'nin İran'a yaptırım uygulanmasını öngören kararı'na karşı, Türkiye ve Brezilya'dan "Hayır"

09 Haziran 2010
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin bu gün yaptığı toplantıda, Türkiye'nin yanısıra Brezilya'nında "Hayır" oyu kullandığı bildirilirken; ortadoğu ülkesi olan Lübnan'ın ise çekimser oyu kullandığı ifade edildi..

İran, uranyum zenginleştirme programında bir değişikliğe gitmemiş ve uranyum zenginleştirmeye devam etmektedir denilerek, "Birleşmiş Milletlerin bu konuyla ilgili aldığı kararlara uymadığı"da gerekçe gösterilerek aldığı yaptırım kararına Türkiye ve Brezilya karşı oy kullandı.
Kararda öngören yaptırımlar ise şöyle:
Tüm dünya ülkelerin, İran'a giden ve nükleer silah yapımında kullanılabilecek malzeme taşıdığı şüphelenilen gemilerin denetlemesinin,
İrana, Askeri malzeme, helikopter ve saldırı silahlarının satışının engellenmesi ve Nükleer faaliyetlerin yürütülmesinde ilişkili olduğundan şüphe duyulan bankaların mali işlemlerinin engellemesine.
Daha önce alınan yaptırımlar kararlarında; banka hesapları dondurulan ve seyahat yasağı getirilen şahıs ve şirketlere yenilerinin eklenmesi vb..
İran'a karşı yaptırımların; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimi üyeleri; ABD, İngiltere, Fransa, Almanya'nın yanı sıra Çin ve Rusya'nın ikna edilmesiyle bu karar böyle çıkmıştır...
İran'ın; Uranyum zenginleştirme çalışmalarının yürütülmesine aynı zamanda destekte veren Rusya, bu gün BM Güvenlik Konseyi'nin aldığı yaptırım kararına evet oyu verende bir ülke konumundadır..

Türkiye oylamadan sonra yaptığı açıklamada ise; İran'la yaptığımız anlaşmanın arkasında duruyoruz, denilerek hem kullandığı 'Hayır' oyunun arkasında durduğunu ve yaptığı antlaşmanında devam edeceğini ifade edilmiştir..
Ancak; aynı konsey İsrail'e karşı bu güne kadar bir yaptırım kararı alamamıştır.. Neden acaba; böyle bir karar alınırsa; elindeki atom bombasını kullanır diyemi.. Aksine tüm dünyada sadece nükleer silahların yapımını değil; tüm silah fabrikalarının kapanması gerekir..
BM güvenlik Konseyinin; Tüm dünya ülkeleri arasındaki sınırların kaldırılması ve savaşın yasaklanmasına ilişkin kararlar alması gerekir.. Aksine; bazı ülkeler atom bombası da yapar yıldızlar savaşı planlarınıda uygulamaya koyar ve dünyanın neresinde olursa olsun katliama devam eder..

İşte BM Güvenlik Konseyi bunların tümden yasaklanmasını karar altına almalıdır..
Silahlar yaparak insana hizmet edildiğini hala savunanlar varsa; tarih boyunca çekilen bunca acıya rağmen, bunların konuşmaları yasaklanmalıdır..
Peki sizler ne dersiniz?


Haber : Evcioğlu

8 Haziran 2010

Ses verin!


NURAY MERT

Ses verin!

08/06/2010

Son durum tahlilleri ve Ortadoğu analizlerinden önce, bir Türkiye vatandaşı olarak en temel hakkımı kullanmak, en doğal talebimi ifade etmek istiyorum.

Kimse benim adıma ‘savaş’ veya ‘gaza’ ilan etmesin!


Gördüğüm kadarıyla, düne kadar, askerlik hizmeti konusunda ‘vicdani ret’cileri destekleyenler bile, son günlerde ortalığı kaplamış olan, savaş diline yeterince ses çıkarmıyor. Çıkaramıyor da denebilir, zira, sonunda olan oldu, düşünce özgürlüğü ‘İsrail destekçiliği’ yaftasının tehdidi altına girdi.
Demokratik bir ülkede, kimse ne geleneksel Türk dış politikasının çizgisini, ne resmi dış politikaları onaylamak durumunda değil. Dış politika konularında da, insani, vicdani telakkilerimizi ifade etmek konusunda özgür olmalıyız. Ben bu özgürlüğü kullanmanın ötesinde, demokratik çerçevede örgütlemek adına, epey çaba sarf etmiş biriyim. Irak işgaline karşı, Küresel Barış Koalisyonu’na yıllarca destek verdim. Bölgede yeni işgal ve savaş tehditlerine karşı, ‘Doğu Konferansı’ adı altında elimizden geleni yapmaya çalıştık. Ne ‘Suriye ajan’lığımız kaldı, ne ‘Hizbullahçı’, ‘İrancı’ suçlaması, hepsine maruz kaldık.
Oysa, o zaman söylediklerimiz netti; ABD dış politikası peşinde gitmek adına oluşan, yeni işgal ve savaş tehditlerine karşı çıkmak! Aramızda kimse, düşünceleri adına, savaş dili kullanmıyor, ‘gaza’ya gider gibi yola çıkmıyordu, çıkamazdı! Zira, mesele sadece ‘barışçı’ olmamız değil, başkaları adına kimseye savaş ilan etme hakkımız olmamasıydı.
Oysa son olayda, Gazze’ye giden yardım filosuna katılanların bir kısmının ‘şehit’ olmayı göze almış olduğunu öğreniyoruz! Bu, en başta, diğer aktivistler adına ‘risk’ almak gibi son derece sorumsuz ve hakkaniyetsiz bir durumdur.
Dahası, Türkiye’de yaşayan hepimizi bir savaş halinin içine çekmek sorumluluğu da söz konusudur. İsrail’in iyice haydut devlet haline gelmesi ve bunun sonucu yaşanan vahşet bu durumu göz ardı etmeyi gerektirmez.


Bu gerekçeye sığınanlar, düpedüz çarpıtma yapıyor.
Biz, Doğu Konferansı günlerinde, bırakın Türkiye’de yaşayan herkesi, sadece kendimiz adına konuşmak ve davranmak konusunda ve bu çerçevede muhalefet ettiğimiz hükümeti bile zor duruma sokmamak için aşırı özen göstermiştik. İktidar partisi mensubu olanlar başta olmak üzere, bu çabamızın pek çok şahidi var.
Filistin sorunu bugün çıkmış veya Gazze olayı ile başlamış değildir. 60 yılı aşkın çok acı bir tarihi vardır. Buna karşın, Türkiye’nin aniden kendini bu meselenin içinde bulması izaha muhtaç bir durumdur. Bu izah, ‘insani yardım’ olamaz!

Lübnan’da sadece dört yıl önce yaşanan İsrail saldırısı sonunda çıkan savaşa karşı çıkmayı, ‘Hizbullah’ı ve dolaylı yoldan İran’ı desteklemek olarak gören/gösterenlerin, son olayları sorgulayanları İsrail yanlılığı ile suçlamaları, ‘kan dava’larından söz etmeleri de izaha muhtaç bir durumdur.

Şimdilik özetle şunu söyleyeyim;, bu işler ciddi işler! Bu konuda yeterince kafa yormayıp, emek harcamadan, mevcut atmosferi körüklemek, en hafif deyimle, vebali çok büyük, çok ciddi bir sorumsuzluk!

Gazze’de, Irak’da, Afganistan’da olanlara karşı çıkmak, ses vermek, her şey bir yana, sıradan insan olmanın gereği! Yıllardır, insan olmanın gereğini yapmayanları eleştiriyorum! Ama kimse de, birdenbire Gazze adına ortaya çıkıp, gaza veya savaş körükleme hakkına sahip değil. İktidarın, bu konuda her türlü sorgulamayı ‘Tel Aviv ağzıyla konuşmak’ diye, sindirmek suretiyle bu macerayı bize kader diye dayatması da tam bir felaket olur!
ABD, İsrail’e baskı yapma konusundaki başarısızlığı ardından, işi bize yıkmaya çalışıyor gözüküyor. Anlaşılan, gaza gelip kendini ateşe atmaya hevesli de çok insan var. İşe bir de iç siyasi hesaplar girince durum daha da vahimleşiyor. Lütfen herkes kendine gelsin, göz göre göre, bir alamete binip, kıyamete gitmenin bedeli çok ağır olur.

Türkiye’de yaşayıp, bu gidişten rahatsız olan herkese sesleniyorum; ses verin, kimse bizim adımıza sonu belli olmayan maceralara girişmeyi düşünmesin, bunun üzerinden hesap yapmasın!


http://www.radikal.com.tr/

21 Mayıs 2010

Chavez'den 'uranyum takası'na destek

Chavez'den 'uranyum takası'na destek

http://www.venezueladayanisma.org/images/chavez1.jpg

20.05.2010


T24 - Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez, İran'ın uranyum takasıyla ilgili anlaşmayı, ''Amerikan İmparatorluğuna karşı bir zafer'' olarak nitelendirdi.


Venezuela Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, Başkan Chavez'in bu vesileyle İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'a Venezuela hükümetinin uranyum takasıyla ilgili üçlü anlaşmaya tam desteğini ilettiği belirtildi.


Açıklamaya göre İran, Türkiye ve Brezilya arasında sağlanan anlaşmayLa ilgili olarak Chavez, ''Amerikan İmparatorluğunun hak ihlali ve saldırısına karşı Güney uluslarının zaferini'' selamladı.


http://www.t24.com.tr

21 Ocak 2010

Yerkürenin ısınmasından bana ne?

http://www.dipnot.tv/Files/Images/photo_11232008105151AM_4374.jpg

Yerkürenin ısınmasından bana ne?

Gökhan Günaydın

Küresel ısınma ve iklim değişikliği, yerküreyi giderek yaşanmaz bir hale getiriyor. İklim kuşaklarının 150 ila 500 kilometre kuzeye kaydığı bir süreçte, dünya daha sıcak ve daha az yağışlı bir yakın geleceğe doğru hızla ilerliyor. Kutuplardaki buz kütlelerinden büyük parçalar kopup sulara karışırken; ısınma sürecinin deniz seviyesini yükselteceği, birçok bitki ve hayvan türünün yaşamlarının sona ereceği, açlık sorununun etki alanını genişleteceği biliniyor…

Bu tablodan Türkiye’nin payına düşen ise, 50 yıl içinde 3 – 5°C daha ısınmak ve özellikle güney bölgelerinde yüzde 30 daha az yağış olarak öngörülüyor.

Yerküreyi bu noktaya, kapitalist üretim süreçlerinin taşıdığı açık. Toprağı, suyu, havayı birer üretim faktöründen ibaret gören kapitalizmin doğayla ilişkilerinde iki yüzyıl boyunca geçirdiği “aşama”, sorunun altını çiziyor.
Kuralsız piyasa ilişkilerinde doğanın sömürülmesi gerçeğini gizlemek için bulunan kılıf, sömürü düzeyini “sürdürülebilir” bir çizgiye çekme çabasından ibaret.

Kendi sorununu bile pazarlayan kapitalist piyasa ekonomisi, post-fordist üretim ilişkileri temelinde maliyetlerin düşürülmesi için çocuk emeğinin kullanılmasını dahi “mubah” görüyor. Sermayenin artık değere el koyma mekanizması, dünyayı bir üretim faktörü niteliğine indirgerken, “talep” sorunu yaratılan tüketim toplumları ile aşılıyor.

Klasik iktisat teorisinde tarım sektörünün, “tüm bu ilişkilerden etkilenmeyen usandırıcı bir durağanlık yığını” olduğu ima edilse de, aslında kapitalizmin elini uzattığı her alanda aynı “gelişimin” yaşandığı kanıtlandı. Bu bağlamda, çevre ülkelerin tümünde, giderek artan oranda kırsal alan kapitalizme eklemleniyor.

Sözü edilen “gelişen piyasalarda”, köylülüğün hızla tasfiye edilmesi ve tarımın şirketleştirilmesi talep ediliyor. Gerekçe görece masum: Rekabet edebilirlik…

Benzer bir talep, oldukça açık bir şekilde, 24 Mart 2007 tarihinde İstanbul’da yapılan toplantıda dile getirildi. Toplantının başlığı, “Et ve Süt Sektörlerinde Küresel Vizyon”. Türkiye’nin Başbakan ve Tarım ve Köyişleri Bakanı ile temsil edildiği toplantıya Polonya, Çin, Romanya, Bulgaristan, İran ve Kuzey Kıbrıs Tarım Bakanları veya yardımcıları da katıldılar. Dünyanın hayvansal üretim ve ticaretini denetleyen yapıların hemen hepsi orada: Avrupa Süt Birliği, Uluslararası Süt Federasyonu, Pan Amerikan Süt Federasyonu, Avustralya Süt Üreticileri Şirketi, Avrupa Birliği Et Sanayi İrtibat Merkezi, Avrupa Canlı Hayvan ve Et Ticareti Derneği, ABD Et Üreticileri Birliği, Brezilya Et İhracatçıları Birliği…

Toplantıyı Türkiye Süt, Et ve Gıda Sanayicileri ve Üreticileri Birliği (SET BİR) organize ediyor. Mehmet Altan başta olmak üzere, liberal köşe yazarları, “2015 Sonrası Beklentiler” gibi açık hedefler konulmuş panellere başkanlık ediyor, tarım bakanlarına öğütler veriyorlar.

Türkiye Başbakanının iktidarları döneminde tarım sektörünün nasıl kalkındığına, yol ve su altyapısı yapımının hayvansal üretime ne denli katkı koyacağına ilişkin veciz sözleri ve saptamaları, fazla önemsenmiyor…

Toplantının ana fikri, sermaye tarafından açık biçimde ortaya konuluyor: Tarımsal desteklemeler kalkmalı, tarım ve köylü arasındaki bağ kopartılmalı. İş, Türkiye’de Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın adından Köyişleri’nin çıkartılmasına kadar vardırılıyor. Panel yöneticisi köşe yazarı, bu öneriyi oylamaya koymaktan son anda vazgeçiyor…

Sözü edilen öneri, kuşkusuz tarımı köylü üretici işi olmaktan tümüyle çıkarıp, şirket tarımını tahrik eden ve tarımı piyasalaştıran bir talebi gündeme getiriyor.

Bu noktada, dillendirilen talebin Türkiye için anlamını ortaya koymak gerekiyor: 73 milyon nüfusa sahip Türkiye’de kentleşme oranı yüzde 65.
Başka bir deyişle, 24 milyona yakın kırsal nüfus;
2 bin 265 belde,
36 bin 527 köy,
42 bin 098 köy altı yerleşme (köy bağlısı) olmak üzere toplam 80 bin 890 kırsal yerleşmede yaşıyor.
Tüm köyler ve nüfusu 25 binden az olan il ve ilçe merkezlerinde toplam hanehalkı sayısı 6 milyon 189 bin 351 iken, bunlardan 4 milyon 106 bin 983’ü tarımsal faaliyetle uğraşıyor.

Sermaye, şimdi, yığın olarak gördüğü bu kesimin tarımdan dışlanmasını, bu nicel büyüklüğün sosyal politika alanına itilmesi gerektiğini açık bir politika önerisi olarak dile getiriyor…

Önermenin meşruiyet temeli, yukarıda da belirtildiği gibi, “köylü tarımıyla rekabetçi olunmaz” savına dayanıyor. Kuşkusuz sermaye, desteklerden yoksun bırakılacak köylünün üretimle bağının kopartılması ve “sosyal politika” alanında yoksulluk yardımlarıyla ayakta tutulmasını önerirken, boşaltılan alana şirket tarımının egemenliğinin tesisini öngörüyor. Üreticiye tarım desteğinin sıfırlanması önerisi, taşıma – depolama – işleme – kalite unsuru – dışsatım sübvansiyonları gibi desteklerden doğrudan şirketlerin yararlandırılması talebiyle tamamlanacaktır elbette.

Köylülüğün tasfiyesi temelinde şekillenen öneriler, Türkiye’nin AB ile yürüttüğü tarım dosyaları tarama sürecinde hız kazandı. AB tarafı İlerleme raporları ve Etki Değerlendirme Raporu’nda Türkiye’de tarımsal istihdam oranının yüksekliğine özel vurgular yapıldı. Türkiye hemen sinyali aldı, 9. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda bu oranın yüzde 19’a çekileceği hedef olarak ortaya konuldu.

Yaşanan gerçeklik, vahşi kapitalist koşullarda bir tasfiye sürecine işaret ediyor. 1986 – 2004 döneminde tarım istihdamı 8.2 milyondan 7.2 milyona gerilemiş ve 18 yılda 1 milyon kişi tarım çalışanı olmaktan çıkmışken; 2004 sonrası dönemde her yıl 700 – 800 bin kişinin tarımdan kopuşuna tanıklık ediyoruz. Başka bir deyişle, tarım istihdamı şimdiden yüzde 35’ten yüzde 28.4’e geriletilmiş durumda.

Bu sonucu doğuran nedenin kentlerde, sanayi ve hizmetler sektörlerinde yaratılan yeni istihdam olanaklarının köylüyü çekmesi olmadığını biliyoruz. Kadın çalışan oranının en yüksek (tarımın feminizasyonu) ve okuma yazma oranının en düşük seviyelerde olduğu tarım istihdamı, işsizliğin yükseldiği bir süreçte “yeni iş olanakları” için erimiyor. Tersine, tarımsal çıktı fiyatlarının reel olarak gerilediği, buna karşılık girdi fiyatlarının her yıl daha da yükseldiği ortamda, tarımsal üretim köylü için sürdürülebilir olmaktan çıkıyor. Toprakta tutunamayan köylü savruluyor…

Bu süreç ilerletici midir? Tarım ve Köyişleri Bakanı ve AB müzakerelerini yürüten Bakan, bu alt üst oluşu, uygulanan politikaların olumlu sonuçları olarak tanımlıyorlar.

Peki bizim yanıtlarımız neler?
İki farklı eğilimin altını çizelim;

1 – Köylü tipolojisi tüm dünyayı kendi tarlasından ibaret gören ve ona dokunulmadığı sürece devrimlere – savaşlara kayıtsız kalan bir yapıdadır. Bu bağlamda köylülüğün tasfiyesi sosyal doku ve ekonomik düzen açısından ilerletici bir sürece işaret eder…

2 – Köylü üretici yapısının kırda yaşadığı yoksulluk bir bilinç aydınlanması ve direniş yaratmaktadır. Köylü üreticiye dayanan, doğayla dost bir tarımsal üretim yapısı, tüketiciye sağlıklı ve ucuz gıdaya ulaşma olanağı sunar ve böylece kır – kent arasındaki emek dayanışmasını kurgular…

Bu soruların sol içinde tüm yönleriyle tartışılması, emek – sermaye uzlaşmaz çelişkisinin tanımlanması açısından yaşamsal önem taşıyor.

* ZMO Genel Başkanı – 28 Mart 2007, Çarşamba

kaynak:www.sol.org.tr

15 Ocak 2010

Sokaklar, saraylar ve toz

Ece Temelkuran Kıyıdan

Sokaklar, saraylar ve toz
13.01.2010

Davos’taki “One minute” hadisesi sadece Türkiye’deki birçok insanın değil, nicedir sesi duyulmamış kırgın Arap sokaklarının da kalbine isabet etti.
O gün bugündür Arap dünyasının sokaklarında Tayyip Bey neredeyse yeni Nasır olarak selamlanıyor. Beyrut’ta
Şam’ta sadece Türk dizileri büyük bir aşkla izlenmiyor, Tayyip Bey’in ne diyeceği, Arap dünyasına ne mesajlar vereceği de aynı tutkuyla takip ediliyor. Yani Tayyip Bey Arap dünyası için Kıvanç Tatlıtuğ’dan daha yakışıklı!

Kahraman erkek nerede?
Fakat gelin görün ki Tayyip Bey’in temsil ettiği siyasetin neoliberal politikalarıyla da tutarlı olarak bu kalplerin yağlarını eriten yakınlaşma giderek sokaklardan saraylara doğru evriliyor. Örneğin Davos’un hemen sonrası Beyrut’ta kendi bölgelerine dev reklam panoları asıp Tayyip Bey’i “kahraman erkek” ilan eden Hizbullah’ın şimdilerde aynı sitayişi sergileyecekleri şüpheli. Neden? Anlatalım...

Çöl oyunlarında Türkiye
Beyrut, bildiğimiz gibi Ortadoğu’nun tansiyonunu ölçebileceğimiz iyi bir damar. Tayyip Bey de önceki gün Lübnan’ın nihayet(!) kurulan hükümetinin temsilcisi olan oğul Hariri’yi kabul etti. Şunu belirtmek lazım: Kurulması beş ay süren hükümetin hâlâ bir programı olmadığı için, yani ülkedeki siyasi dinamikler aslında henüz tam olarak sulh olamadığından, Hariri’nin Lübnan’ı ne kadar temsil ettiği konusunda şerhe ihtiyaç var. Hariri ve partisi Mustakbel, Lübnan’da Sünni orta ve üst sınıfı, Ortadoğu’da ise Suudi gücünü temsil ediyor. Dolayısıyla tam bu yakınlaşma olurken Tayyip Bey’in bu yıl Arap dünyasında önemli sayılabilecek Faysal Ödülü’ne layık görülmesi bir tesadüf değil. Şimdi Suriye ve İran’ın Lübnan’daki sinir uçlarını temsil eden Hizbullah’ın ülkedeki iktidarın ortağı olarak bu konuda tavrını görmek lazım. Ancak o zaman Türkiye’nin Ortadoğu politikasının çöl oyunlarında ne kadar kıvrak olabildiğini bileceğiz.
Çünkü, tesadüfe bakınız ki önceki gün, yani Hariri’nin ziyaretiyle aynı günde Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül İsrail’le süren silah alışverişi pazarlığı için İsrail’e gitti. Alınacak silahlar arasında bir silah var ki adı oldukça ironik: At-unut füzeleri! Ama Ortadoğu’da ‘at-unut’ sistemi işlemez. Herkes her şeyi hatırlar!

Tozun mazlumları
Gelelim bu yazının temel sorusuna...
AKP ülke içinde ‘herkese ekmek var’ bir politika yürüttü başından beri. AKP, daha önce de söyledim bunu, ideolojik olarak bir açık büfe! Peki bu ‘zengin büfe’ (?) anlayışı Ortadoğu’da ne kadar tutar? Hariri, Türkiye’nin İsrail’den silah almasını o kadar da haysiyet sorunu etmeyecektir. Zira nihayetinde İsrail’in 2006’daki Lübnan’a yaptığı saldırıya Hizbullah’ın neden olduğunu düşünen bir partinin temsilcisi. Ama ya Hizbullah? Daha önemlisi ya İran ve Suriye? Hatta ya Filistin?
Filistin sokaklarının kalbini çalan bir lider, İsrail’den, Filistinlileri öldüre öldüre geliştirilmiş silahları alırken, tercihinin artık Ortadoğu’nun sokaklarından ziyade Ortadoğu’nun sarayları olduğunu mu söylemiş olur? Ya Emine Hanım? Davos toplantısından sonra ağlayan Emine Hanım İsrail silahlarının alınmasına ne der?

Refah Kapısı’ndan giren Türkiye konvoyuna Mısır güvenlik güçleri müdahale etmeye çalışırken bir Filistinli adam, elinde hiçbir şey olmadığı için, tozla savundu kendini. Toz attı polislerin gözüne. Küçük taşlar ve toz... Tozun mazlumlarından, toz gezegeninin bahtsızlarından vazgeçme sırası Türkiye’de mi şimdi? Tayyip Bey umarız bu sorulara Ortadoğu halklarının öfkesinden önce cevap verir.

**http://www.milliyet.com.tr **

9 Kasım 2009

"Alevi mitingi ve Ahmedinecad'a çiçek veren çarşaflı küçük kızlar

"Alevi mitingi ve Ahmedinecad'a çiçek veren çarşaflı küçük kızlar

Hikmet Bilâ / Vatan

Dün Kadıköy’de Alevilerin miting Alevi mitingi ve Ahmedinecad'a çiçek veren çarşaflı küçük kızlaryaptığı saatlerde, İstanbul’a gelen İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’a havaalanında iki küçük kız çocuğu çiçek veriyordu.

O küçük kızlar kara çarşafa büründürülmüştü.

İki zıt anlayış İstanbul’da aynı anda sergileniyordu.

Kadıköy meydanında toplanan yüz binler, adeta, “Aydınlığa gözünüzü kapatırsanız, havaalanındaki manzarayı görürsünüz” diyorlardı.

Alevi-Bektaşi Federasyonu öncülüğünde düzenlenen miting görkemliydi. Alevilerin geçen yıl Ankara’da düzenlediği mitinge yaklaşık 150 bin kişi katılmıştı. Dünkü Kadıköy mitingi, bu sayıyı beşe-altıya katladı.

***

Aleviler ne istiyor?

“Ayrımcılığa karşı eşit yurttaşlık” hakkı istiyor.

Bugün Alevilere eşit yurttaş gözüyle bakılıyor mu?

Sünni yurttaşlar bakıyor ama Sünni devlet anlayışı bakmıyor. Federasyon Başkanı Ali Balkız’ın şu sözleri bu gerçeği ortaya koyuyor: “(Sünni yurttaşlarımız) bizi anlıyorlar. Biz onlarla çok sohbet ediyoruz, kapı komşusuyuz, hısım akrabayız, ancak taleplerimizi devlete anlatmakta zorlanıyoruz.

İşte Aleviler, devletin de kendilerine eşit yurttaşlar olarak bakmasını istiyor.

Bu kadar basit.

Diyanet’te mezhep ayrımcılığına son verilmesini istiyorlar. Zorunlu din derslerinin kaldırılmasını istiyorlar.

Cemevlerinin yasal statüye kavuşturulmasını istiyorlar.

Mezhep ayrımcılığına karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmasını istiyorlar.

Ama iktidar Aleviler’in bu haklı taleplerini karşılamak yerine, onları oyalamayı, ağızlarına bir parmak bal çalmayı ya da sıradan gösterilerle, çalıştaylarla göz boyamayı tercih ediyor. Oysa Aleviler’in karnı bu tür oyalamalara, göz boyamalara, süslü sözlere yüzyıllardır o kadar tok ki... Laf değil sonuç istiyorlar.

***

Alevilerin taleplerine, taleplerini dile getirmelerine, “Kürt açılımı”, “Ermeni açılımı”, bilmemne açılımı gözüyle bakıp, işi o tarafa çekmeye çalışanlar varsa, bilmeliler ki, Alevilerden yüz bulamazlar. Alevilerin lügatinde ayrımcılık yoktur, birlik vardır, bölücülük yoktur bütünlük vardır, düşmanlık yoktur dostluk vardır... Atatürkçülük vardır, laiklik vardır, çağdaşlık, uygarlık vardır, eşitlik vardır... Ve hepsinden önce “insan” vardır, “can” vardır.

Bu yüzden, “Gelin canlar bir olalım” derler.

Bu yüzden küçük kızları çarşafa sokmazlar.

Meydanlarda çınlayan bu sese, bu çağrıya kulak verin.


hbila@gazetevatan.com
VATAN - 9 Kasım 2009
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

* Hikmet Bilâ*