31 Aralık 2010
1 Kasım 2010
Düşünce, Değişim ve İnsan
3 Ekim 2010
Beyninin % 100'ünü kullanan bir İnsan.!
"Siz hiç, beyninin % 100'ünü kullanan bir İnsanın; suç, savaş, açlık, salgın hastalık, ön yargı ve çevre katliamı ortamlarında olabileceğini düşünebiliyor musunuz ?"
% 100 BEYiN GÜCÜ
13 Eylül 2010
31 Temmuz 2010
İnsan ve Savaşım
"İnsanlar kendi şansları için savaşmalıdır. Durum ne kadar kötü ve umutsuz, görünür olsa bile.!!"
19 Temmuz 2010
Belgesel Arsivi VİDEO ve haber
Günümüzdeki en büyük sorun, sisteme uyum sağlayan kitlelerdir. Örneğin bir bebek doğduğu zaman SEVGİ, ADALET vs. duygularla dünyaya gelir. Fakat seneler içerisinde bu acımasız sistem ona etik davranırsa hayatta kalamayacağı fikrini aşılar. ****************************
EvcioğluHaber- İnternette dolaşırken tesadüfen denk geldiğim ve gerçekten yararlı olduğuna inandığım bilgiler ve kapitalizmin doğayı ve insanı nasıl sömürdüğünün ve çölleştirdiğinin ortaya konduğu ve cözüm önerilerinin de anlatıldığı bir platform ile karşılaştım..
Hem burada izlediğiniz videoyu izledikten ve diğer bazı açıklamaları okuduktan sonra birde; aşağıda link adresi verilen siteyi ziyaret etmenizi istiyorum.. Orada yaşanan tartışmala rıda okuma ve inceleme imkanı bulacaksınız.. Sizlerinde bu tartışmalara olumlu veya olumsuz katkılarınız mutlaka olacaktır..
Ancak; kesinlikle bundan sonra bazı konulara farklı bakmaya başlayacaksınız..! Düşünce pratiği açısından kesinlikle yararlı olacaktır..!
*****************************
Bu gibi yanlış düşüncelerle büyüyen insanoğlu, bu sistemi gerçek olarak kabul eder ve ondan başkasını hayal edemez. Bu grubun amacı tamda burada, Zeitgeist mesajını yayarak, sistemin insanlara gerek medya, gerek eğitim, gerekse diğer propaganda unsurları ile pompalamış olduğu kalıpları kırmasına, özgürleşmesine, gözlerinin açılmasına yardımcı olmak,
Venüs Projesi ile gelecekteki dünyanın nasıl olabileceğini, insanların birbirini ezmeden, birbirleri ile savaşmadan da yaşayabileceğini göstermektir.
"Hastalıklı bir topluma uyum sağlamak, sağlıklı olmanın bir ölçütü değildir."
Diğer taraftan ise emperyalizm hangi kılıkla gelirse gelsin.. Bu bazen ve çoğunrlukta bizim dostumuz olarak gelir.. Bazen bize yardım etmek için gelmiş gibi görünür.. Hangi şekilde gelirse gelsin...! Depremde yardıma bile gelse; organlarımızı çalmak için gelmektedir.. Nerede kar varsa ? orada doğal kaynaklar ve enerji vardır.. Ve orada savaş vardır.. Başka adlarda yaşanan zulümler vardır halkların yaşadığı.. Kendi isteği dışında, sadece o coğrafyada dünyaya geldiği için.. Onca katliam ve kan ve göz yaşı.. Buna engel olmak kolay olmayacak ama; mümkündür..
İlgili sitenin adresi ise şu şekilde; http://www.zeitgeisthareketi.net/jml/belgesel-arsibi.html buradan ulaşabilirsiniz..
EvcioğluHaber
19.07.2010
11 Temmuz 2010
Avrupa'nın son soykırım kurbanları anılıyor...
Yugoslavyanın dağılması ardından, yükselen milliyetçilik ve yaşanan iç savaşta, Birleşmiş Milletler'in güvenli bölge ilan ettiği ve silahsızlandırdığı Bosna Hersek - Sırbistan sınırındaki Srebrenica kenti bir soykırıma sahne oldu.
Bosna'nın doğusunda, Sırbistan sınırındaki Srebrenica'da, milliyetçi Sırp milisler tarafından silahsız 8300 kişinin katledilip, 70'e yakın toplu mezara gömüldüğü katliamın 15. yılında, 7 Balkan ülkesinin yöneticilerinin katıldığı bir anma töreni yapılıyor.
Kimlikleri belirlenen 775 ceset daha törenle toprağa veriliyor. 2000 boşnak aile hala soykırım kurbanı çocuklarının tabutunu bekliyor.
Srebrenica'nın 10 bin olan nüfusu, sığınmış Boşnaklarla 60 bine çıkmış ve Sırp kuşatması sonucu büyük bir toplama kampına dönmüştü.
11 Temmuz 1995 günü kente giren Ratko Mladiç komutasındaki milliyetçi Sırp milisler, Srebrenica ve kırsalında Müslüman Boşnak nüfusa karşı bir soykırıma giriştiler. Potoçari köyündeki BM Hollanda askeri kampına sığınanların Sırplara teslim edilmesinin ardından, seçilip ayrılan yetişkin erkekler öldürüldü. Cesetleri parçalandı ve toplu mezarlara gömüldü.
Tam bir hafta süren katliam, II. Dünya Savaşı'ından sonra Avrupa'da yaşanan en büyük insanlık suçu olarak tarihe geçti. Lahey Adalet Divanı, Srebrenica katliamın bir 'soykırım' olarak kabul etti.
Bölgeyi korumakla görevli Hollanda Askeri Birliği’nin bu katliama sadece seyirci kalmayıp Sırp milislere her türlü yardım ve desteği verdikleri, kendilerine sığınan Boşnakları zorla Sırplara teslim ettikleri iddia edildi.
BALKAN ÜLKELERİ TEMSİLCİLERİ MEZARLIKTA
Srebrenica yakınındaki Potoçari anıt mezarında bugün sabah saatlerinden itibaren yapılan anma ve kimliği yeni belirlenen kemikleri toprağa verme törenine 7 Balkan ülkesinin devlet yöneticileri katılıyor. Başbakan Tayyip Erdoğan da orada.
Mezarlıkta soykırım kurbanları için dualar okunuyor. Törene bir katolik din adamı da katılıyor çünkü toprağa verilenlerin arasında Boşnaklar ile birlikte savaşan bir Hırvat da var.Muhabir : Turnusol Haber
8 Haziran 2010
Ses verin!
Ses verin!08/06/2010Son durum tahlilleri ve Ortadoğu analizlerinden önce, bir Türkiye vatandaşı olarak en temel hakkımı kullanmak, en doğal talebimi ifade etmek istiyorum. Kimse benim adıma ‘savaş’ veya ‘gaza’ ilan etmesin! Gördüğüm kadarıyla, düne kadar, askerlik hizmeti konusunda ‘vicdani ret’cileri destekleyenler bile, son günlerde ortalığı kaplamış olan, savaş diline yeterince ses çıkarmıyor. Çıkaramıyor da denebilir, zira, sonunda olan oldu, düşünce özgürlüğü ‘İsrail destekçiliği’ yaftasının tehdidi altına girdi. Demokratik bir ülkede, kimse ne geleneksel Türk dış politikasının çizgisini, ne resmi dış politikaları onaylamak durumunda değil. Dış politika konularında da, insani, vicdani telakkilerimizi ifade etmek konusunda özgür olmalıyız. Ben bu özgürlüğü kullanmanın ötesinde, demokratik çerçevede örgütlemek adına, epey çaba sarf etmiş biriyim. Irak işgaline karşı, Küresel Barış Koalisyonu’na yıllarca destek verdim. Bölgede yeni işgal ve savaş tehditlerine karşı, ‘Doğu Konferansı’ adı altında elimizden geleni yapmaya çalıştık. Ne ‘Suriye ajan’lığımız kaldı, ne ‘Hizbullahçı’, ‘İrancı’ suçlaması, hepsine maruz kaldık. Oysa, o zaman söylediklerimiz netti; ABD dış politikası peşinde gitmek adına oluşan, yeni işgal ve savaş tehditlerine karşı çıkmak! Aramızda kimse, düşünceleri adına, savaş dili kullanmıyor, ‘gaza’ya gider gibi yola çıkmıyordu, çıkamazdı! Zira, mesele sadece ‘barışçı’ olmamız değil, başkaları adına kimseye savaş ilan etme hakkımız olmamasıydı. Oysa son olayda, Gazze’ye giden yardım filosuna katılanların bir kısmının ‘şehit’ olmayı göze almış olduğunu öğreniyoruz! Bu, en başta, diğer aktivistler adına ‘risk’ almak gibi son derece sorumsuz ve hakkaniyetsiz bir durumdur. Dahası, Türkiye’de yaşayan hepimizi bir savaş halinin içine çekmek sorumluluğu da söz konusudur. İsrail’in iyice haydut devlet haline gelmesi ve bunun sonucu yaşanan vahşet bu durumu göz ardı etmeyi gerektirmez. Bu gerekçeye sığınanlar, düpedüz çarpıtma yapıyor. Biz, Doğu Konferansı günlerinde, bırakın Türkiye’de yaşayan herkesi, sadece kendimiz adına konuşmak ve davranmak konusunda ve bu çerçevede muhalefet ettiğimiz hükümeti bile zor duruma sokmamak için aşırı özen göstermiştik. İktidar partisi mensubu olanlar başta olmak üzere, bu çabamızın pek çok şahidi var. Filistin sorunu bugün çıkmış veya Gazze olayı ile başlamış değildir. 60 yılı aşkın çok acı bir tarihi vardır. Buna karşın, Türkiye’nin aniden kendini bu meselenin içinde bulması izaha muhtaç bir durumdur. Bu izah, ‘insani yardım’ olamaz! Lübnan’da sadece dört yıl önce yaşanan İsrail saldırısı sonunda çıkan savaşa karşı çıkmayı, ‘Hizbullah’ı ve dolaylı yoldan İran’ı desteklemek olarak gören/gösterenlerin, son olayları sorgulayanları İsrail yanlılığı ile suçlamaları, ‘kan dava’larından söz etmeleri de izaha muhtaç bir durumdur. Şimdilik özetle şunu söyleyeyim;, bu işler ciddi işler! Bu konuda yeterince kafa yormayıp, emek harcamadan, mevcut atmosferi körüklemek, en hafif deyimle, vebali çok büyük, çok ciddi bir sorumsuzluk! Gazze’de, Irak’da, Afganistan’da olanlara karşı çıkmak, ses vermek, her şey bir yana, sıradan insan olmanın gereği! Yıllardır, insan olmanın gereğini yapmayanları eleştiriyorum! Ama kimse de, birdenbire Gazze adına ortaya çıkıp, gaza veya savaş körükleme hakkına sahip değil. İktidarın, bu konuda her türlü sorgulamayı ‘Tel Aviv ağzıyla konuşmak’ diye, sindirmek suretiyle bu macerayı bize kader diye dayatması da tam bir felaket olur! ABD, İsrail’e baskı yapma konusundaki başarısızlığı ardından, işi bize yıkmaya çalışıyor gözüküyor. Anlaşılan, gaza gelip kendini ateşe atmaya hevesli de çok insan var. İşe bir de iç siyasi hesaplar girince durum daha da vahimleşiyor. Lütfen herkes kendine gelsin, göz göre göre, bir alamete binip, kıyamete gitmenin bedeli çok ağır olur. Türkiye’de yaşayıp, bu gidişten rahatsız olan herkese sesleniyorum; ses verin, kimse bizim adımıza sonu belli olmayan maceralara girişmeyi düşünmesin, bunun üzerinden hesap yapmasın! http://www.radikal.com.tr/
|
6 Haziran 2010
Albert Einstein'den özdeyişler
1-) "Dünya; kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir." 2-)"Gençliğimizde düşüncelerimizi oluşturan tüm konular sevgiyle ilgilidir, sonraları ise tüm sevgimiz düşüncelerimiz olur." 3-)"Yeryüzündeki şartların düzelmesi, sadece bilimsel buluşlardan çok ahlaklı bir yaşama düzeninin gerçekleşmesine bağlıdır." 4-)"İlkelerin boğazına dolanıp dibe batmaktansa, oportünist olup suyun üstünde kalmayı yeğlerim." 5-)"Matematikçiler, Görelilik Kuramına el attıktan sonra, ben kendi kuramımı tanıyamaz hale geldim." 6-)"Genelde insanlığın kaderi, hak ettiği olacaktır." 7-)"Gerçeğin bilgisi deneyle başlar, deneyle biter." 8-)"Bana güvenilen bir sırrı kutsal bir emanet gibi saklarım, ama sırları elimden geldiği kadar bilmemeye çalışırım." 9-)"Gerçeklikle karşılaştırıldığında, bilimde vardığımız düzey ilkeldir, çocuk oyuncağıdır. Ama sahip olduğumuz en değerli şey odur." 10-)"Sağduyu, onsekizine kadar edindiğimiz önyargılar toplamıdır." 11-)"Birisinin atom bombası yapmasına yardım etmekten daha kötü sadece bir şey var.O da nazilere atom bombası yapmaları için yardım etmek."
12-)"Eğer ne yaptığımızı biliyor olsaydık, buna araştırma denmezdi öyle değil mi? " 13-)"Zorunlu askerlik sadece medeniyetin devamı için değil, aynı zamanda varlığımız için de ciddi bir tehlike oluşturur." 14-)"Bir ülkenin geleceği o ülke insanlarının göreceği eğitime bağlıdır." 15-)"Bilim, her günkü düşünmelerimizin saflaşmasından başka bir şey değildir." 16-)"Her savaş insanlığın ilerlemesini engelleyen kötülük zincirine bir halka ekler."
17-)"Bazı erkekler kadınları anlamaya çalışır, diğerleri kendilerini daha basit konulara adarlar, örneğin görelilik kuramına."
18-)"Tabiatta öylesine yüksek bir akıl kendini gösteriyor ki, insanın en ince düşünceleri ve buluşları bu aklın yanında sönük bir gölge gibi kalır."
Albert Einstein |
3 Haziran 2010
Devlet terörü uygulayan korsanlar
**************************************** Uluslararası alanda, açık denizde yapılmış bu korsanlığa karşı yapılması gereken, tüm dünyanın birleşerek İsrail'e karşı takınacağı ortak tutumdur. Çağlar Ezikoğlu: Ankara SBF-Y.Lisans Öğrencisi 02/06/2010-Radikal Devlet terörü uygulayan korsanlar
1982 yılında imzalanan Deniz Hukuku Sözleşmesinde, açık sularda yani devletlerin egemenliği altında bulunmayan deniz sahalarında, askeri olmayan gemilere yönelik kıyı devletlerinin herhangi bir müdahalede bulunması yasaklanmıştır.
Bunun istisnası olarak da, korsanlık ya da kaçakçılık yapan veya terörizm ile ilgili bulunan gemiler gösterilmiştir. Bunlar dışında açık deniz sahasında devletlerin sivil gemilere yapmış oldukları her müdahale açıkça hukuksuzdur.
Türkiye’de gerekli gümrük mevzuatlarına uygun olarak yola çıkmış olan bu gemide silah bulunduğu iddiası da inandırıcı değildir. İsrailli yöneticilerin, meşru müdafaa yaptıklarına ilişkin savunmaları da gerçek dışıdır. Çünkü çeşitli kamera kayıtlarından da rahatlıkla görülebileceği gibi, gemide bulunan sivillerin beyaz bayrak sallamalarına karşı İsrailli komandolar silahla karşılık vermiştir. Savaş hukukuna ilişkin en temel sözleşme olan Cenevre sözleşmesine göre; çatışma/çarpışma ihtimali olan iki taraftan biri beyaz bayrak gösterirse o taraf silahlarını bırakmış, teslim olmaya ve/veya anlaşmaya hazır olduğunu simgeler. Bunun ihlali ise açıkça sözleşmeye aykırılık oluşturacaktır.
İsrail ise bırakın savaş durumunu, sivil bir geminin açmış olduğu beyaz bayrağa karşı baskın düzenleyip silahlı saldırıda bulunmuştur. Ayrıca yardım filosundaki diğer gemilere karşı sadece kuşatma uygulanırken, Türk gemisine yönelik indirme ve baskın harekatının söz konusu olması, İsrail’in gerçek amacının ve niyetinin ne olduğunu da bize göstermektedir. İyiniyetli olduklarını iddia eden İsrail devletinin, bu baskında yaralanan insanları götürürken onlara kelepçe takması da, ne kadar kötü niyetli olduklarını gösteriyor.
Tabi ki bu olayın göz göre göre yaşanmasında başta hükümet ve bu olayı organize edenlerin de ciddi ihmalleri söz konusudur. 1 yaşındaki çocuğu ya da yaşlıları, bu olayların çıkması gibi bir risk söz konusuyken gemiye bindirmenin akla mantığa uygun bir hareket olduğunu söylememiz oldukça güç. Bu gerilim sürekli artarken Brezilya’da maymunları seven Başbakan ve heyetinin, bu gerilimi çözmeye yönelik fazla girişimde bulunmaması da ayrı bir eleştiri konusudur. Bu eleştiriler muhakkak haklı ve irdelenmesi gereken noktalardır. Ama bütün bu yanlışlıklar olsa bile bunlar, İsrail’in yapmış olduğu hukuksuz ve insanlık dışı bir muameleyi haklı çıkaramayacaktır. Üstelik bu hareket sadece Türk milletine değil, gemideki birçok millete ve tüm dünyaya yapılmış bir harekettir. Uluslar arası alanda, açık denizde yapılmış bu korsanlığa karşı yapılması gereken ise, tüm dünyanın birleşerek İsrail’e karşı takınacağı ortak tutumdur.
Türkiye’nin burada yapması gereken ise, ülke içinde anti semitizme yol açacak infiallere karşı dikkatli olmak ve bu olayı bir iç politika malzemesi haline getirmemek ama aynı zamanda uluslararası alanda İsrail’e karşı ciddi yaptırımlar uygulamaktır.
Çağlar Ezikoğlu: Ankara SBF-Y.Lisans Öğrencisi
Radikal
8 Şubat 2010
NİŞAN ALAN EŞEK..
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken,Memlekette bir padişah varmış. Tanrı göstermesin, anlatılmaz bir kıtlık baş göstermiş. Bir zamanlar yediği önünde, yemediği ardında, bir eli yağda bir eli balda olan insanlar, bir dilim kuru ekmeğin yoksunu olmuşlar. Aziz NESİN'den ALINTIDIR.. "Değerli Aziz Nisin, iyiki sen bu dünyaya geldin.!"
NİŞAN ALAN EŞEK..
Padişah bakmış ki kıtlık halkı kırıp geçirecek, bunu önleyici bir çıkar yol aramış. Sonunda, memleketin dört biyanına, sokak sokak, köşe bucak çığırtkanlar salmış.
Çığırtkanlar Padişah fermanını şöyle bağırırlarmış:
- Ey ahali!.. Duyduk duymadık demeyin!...
Her kimin devlete bir hizmeti, vatana bir yararlığı olmuşsa, koşup saraya gelsin!
Padişahımız efendimiz onlara nişanlar verecek!.. İnsanlar, açlığı, yokluğu, derdi, borcu, harcı unutup, Padişahtan nişan almak sevdasına düşmüşler.
Padişahta yapılan hizmetin büyüklüğüne göre çeşit çeşit nişanlar varmış.
Birinci dereceden altın yaldızlı nişan,
ikinci dereceden altın suyuna batmış nişan,
üçüncü dereceden gümüş kaplama nişan,
dördüncü dereceden demir nişan,
beşinci dereceden kalaylı nişan,
altıncı dereceden çinko nişan,
yedinci dereceden teneke nişan...
Gelen giden nişan alıyormuş.
Artık öyle olmuş, öyle olmuş ki, nişan yapmaktan Padişahın memleketinde hurda demir, çinko, teneke kalmamış.
Fincancı katırının boynundaki çangur çungur sallanan cam boncuklar nasılsa, körük gibi şişirilen göğüsler üzerinde de nişanlar, işte öyle sallanmaya başlamış.
İnsanların göğüslerinde şangur şungur nişanların sallandığı, Padişahın kim gelirse nişan dağıttığını duyan bir inek de,
- "Nişan asıl benim hakkım!" diyerek bir nişan almayı aklına koymuş.
Açlıktan bir deri bir kemik, böğrü böğrüne çökmüş, kaburgası omurgasına geçmiş inek koşa koşa sarayın kapısına gelmiş.
Kapıcıbaşıya,
- Padişaha haber verin! demiş.
Bir inek kendisini görmek istiyor.
Başlarından savmak istemişlerse de,
- Padişahı görmeden, bu kapıdan bir adım atmam!...
diye böğürmeye başlayınca,
Padişaha,
- Efendimiz, kullarınızdan bir inek huzurunuza çıkmak istiyor... demişler.
Padişah,
- Gelsin bakalım, bu da nasıl bir inekmiş... diye ineği huzuruna çağırıp,
- Böğür bakalım, ne böğüreceksin?... diye sormuş,
İnek de,
- Sultanım, demiş, duyduğuma göre nişanlar dağıtıyormuşsun. Ben de nişan almak istiyorum. Padişah,
- Hangi hakla? diye bağırmış. Sen ne yaptın. Memlekete nasıl bir yararlılığın dokundu ki sana nişan verelim?...
O zaman inek,
- Efendimiz! diye söze başlamış. bana nişan verilmesin de kimlere verilsin?
Ben daha insanlara ne yapayım?
Etimi yersiniz, sütümü içersiniz, derimi giyersiniz.
Gübremi bile bırakmaz kullanırsınız.
Teneke bir nişan için, daha ne yapayım?
Padişah, ineğin isteğini haklı bulmuş.
İneğe ikinci dereceden bir nişan verilmiş.
Boynunda nişanı, inek sevinçten oynaya oynaya saraydan dönerken katırla karşılaşmış.
- Selam inek kardeş!
- Selam katır kardeş!
- Nedir bu sevincin? Nereden gelirsin böyle?
İnek herşeyi bir bir anlatmış. Padişahtan nişan aldığını da söyleyince katır da coşmuş.
O coşkunlukla doğru dörtnala saraya varmış.
- Padişahımız efendimizi göreceğim!.. demiş.
- Olmaz!.. demişler.
Ama, babadan kalma inatçılığı ile katır art ayaklarıyla saray kapısında direnince, Padişaha durumu iletmişler. Padişah,
- Gelsin bakalım, katır kulum da... demiş.
Katır huzura varınca, bir katır selamı verip, el etek öptükten sonra, nişan istediğini söylemiş
Padişah sormuş:
- Sen ne yaptın ki nişan istiyorsun?
- A hünkarım, daha ne yapayım?
Savaşta topunuzu, tüfeğinizi sırtımda taşıyan ben değil miyim?
Barışta çoluğunuzu çocuğunuzu arkamda götüren ben değil miyim?
Ben olmazsam, işiniz temelli bitiktir.
Katırı da haklı bulan Padişah,
- Katır kuluma da birinci dereceden bir nişan verilsin!... diye ferman eylemiş.
Katırda bir sevinç bir sevinç, dörtnala saraydan dönerken eşekle karşılaşmış.
Eşek, - Selam yeğenim!... demiş.
Katır, - Selam amcabey!.. demiş.
- Nereden gelip, nereye gidersin?
Katır başından geçenleri anlatınca,
- Dur öyle ise, padişahımıza gider, bir nişan da ben alırım!.. diye dörtnala saraya koşmuş.
Saray koruyucuları, deh demişler, çüş demişler, eşeği bir türlü atlatamayınca,
Padişaha varıp,
- Eşek kulunuz gelmiş, huzura çıkmak ister! demişler. Eşeği kabul buyuran Padişah,
- Ne dilersin ey eşek kulum?.. deyince,
Eşek de dilediğini bildirmiş.
Padişah, canı burnuna gelip kükremiş:
- İnek eti ile, derisi ile, gübresiyle bu memlekete, bu millete hizmet etti.
Katır dersen savaşta, barışta yük taşıdı, bu vatana hizmet etti.
A eşek, ya sen ne iş gördün ki, bir de kalkmış eşekliğine bakmadan nişan istersin?..
Utanmadan bir de karşıma gelmişsin. Söyle, ne halt ettin?
O zaman eşek keyfinden sırıtarak,
- Aman Padişahım efendim, demiş, size en büyük hizmeti eşek kullarınız yapmıştır. Eğer benim gibi binlerce eşek kulların olmasaydı, hiçbir taht üzerinde oturabilir miydin? Saltanat sürebilir miydin? Dua et biz eşek kullarına ki, bizim gibi eşekler var da, sen de böyle saltanat sürüyorsun.
Padişah, karşısındaki eşeğin, öyle her eşek gibi teneke nişanla gözü doymayacağını anlamış,
- Ey eşek kulum, Haklısın senin sayende ben bu makamdayım. Senin bu çok yüksek hizmetini karşılayabilecek bir nişanım yok. Sana ölünceye kadar beylik ahırından her gün Makarna, Bulgur, Üzüm hoşafı ve Kış aylarında da kömür, bağladım..
Ye, yee ve saltanatım için durmadan anır!.. demiş...
**********************************************
Ruhi Mehmet Çilek dostuma teşekürler
rmcilek2001@gmail.com
21 Eylül 2008
BES. MERKEZ TEMSİLCİLER KURULU'NA SUNUM.
BÜRO EMEKÇİLERİ SENDİKASI 4.DÖNEM 1. MERKEZ TEMSİLCİLER KURULU TOPLANTISINA
Merhaba,
Değerli MTK üyeleri, saygı değer mücadele arkadaşlarım.
Sendikamızın, örgütlü mücadele sürecine önemli katkıda bulunacağına ve örgütlenme sorunumuzun önündeki engelleri yeniden değerlendirilip; yöntem ve araçlarının gözden geçirileceği ve doğru çözümler üretileceğine inandığım bu kurlun başarılı geçmesini diliyor ve hepinizi saygı ile selamlıyorum.
Arkadaşlar!
İçinde yaşadığımız şu günler dünya ekonomisindeki yaşanan kriz, batan bankalar, dünya ölçekli sigorta şirketleri ve ülkemizde de uygulamaya konulan morgeç (konut kredisi) sistemi ABD.de bir bir çökmeye başladı.
Bu yaşanan kriz kapitalist sistemin artık böyle gitmeyeceğinin bir göstergesidir. Dünya Emekçi halkları açısından yaşamın daha da çekilmez hale geleceği ve bedelinide ağır bir şekilde emekçilere ödettirileceği açıktır.
Genelde dünya emekçilerinin ama özelde Türkiye emekçilerinin bu kaos ortamından en az zararla çıkabilmek için, örgütlü bir biçimde karşı tutum alabileceği ve kendine bir çıkış yolu yaratacağıdır. Aslında kapitalist sistemin bugünkü krizi sol ve sosyalistler için çok önemli fırsatlarıda beraberinde getirmektedir. Önemli olan bu fırsatları doğru okuyup, yerinde ve zamanında teşhis ve çözümünü geliştirmeyi becerebilecekmiyiz..
Kaynakların ele geçirilmesi için yaşanan bu emperyalist savaş ve şiddet ortamı Ortadoğu ve Kafkaslara yayılmakta, gittikçe özellikle ülkemizin etrafını sarmaktadır. Yaratılan bu kaos ortamı özelde ülkemiz, genelde ise dünyanın birçok bölgesinde emekçi halklar açısından çok zorlu koşulların dayatıldığı gelişmeler yaşanmaktadır. Bu gelişmeler, Emekçi halkların kazanımlarının ortadan kaldırılması noktasında ve üretimden alacağı paylarının daha da azalacağı, gıda fiyatlarındaki artışla birlikte temel biyolojik ihtiyaçlarımızı dahi karşılayamaz hale gelecek olup; savaş, Ortadoğu ve Kafkaslarda yeraltı ve yerüstü enerji kaynaklarının kimler tarafından kontrol edilmesine yönelik olmakla birlikte, emekçi halkların ürettiği artı değerlerin paylaşılım savaşıdır.
Dünya üzerinde yürütülmekte olan emperyalist paylaşımcı savaştan ve yaşanan ekonomik kaostan en çok zarar görecek olan yine emekçiler, bölge halkları, başta kadınlar, çocuklar olacaktır. Yaratılan kaos ortamından nemalanan ırkçılık/milliyetçilik, gericilik yükselen değer olmaya devam ediyor. Peki; başta emek örgütleri olmak üzere sol ve sosyalistlere tamda bu noktada büyük iş düşmektedir. Dünyanın bir çok ülkesinde, ırkçılık hortlatılmakta ve o milliyetçi anlayışlar karşısında kim varsa bütün muhalif kesimler yok sayılmakta, cezaevlerinde ve sokakta terörist ilan edilerek linç edilmektedir. Yani ya hakim sınıfların tarif ettiği şekilde, yaşamayı kabul edeceksin veya ölüm senin için bir elzemdir. Yaşamaksa senin isteğin gibi savaşsız ve sömürüsüz bir hayat yoktur, denilmektedir.
Yok öyle bir şey; elbette var diyorsanız, böyle bir dünya? Ki: var. Başka bir dünya mümkün... Öyle ise; Sorumluluk sahibi olmak hem de o sorumluluğun gereğini yerine getirmekle mümkündür.
Değerli arkadaşlar !
Örgütlü bir mücadeleden bahsedecek olursak, ilk önce o mücadelenin amacını doğru tesbit edeceğiz. Ayaklarının nerelere bastığını ve beslenme kanallarını doğru tarif etmekten geçmektedir.
Yaşadığımız ülke Anayasa’sının, demokratik özgürlükçü bir anayasa olması gerektiği ve bu konuda, yaşadığımız gündelik hayatımızın demokratik, hak ve özgürlüklerimizin sınırsızca kullandırılmasını istiyor ve bu alanı da genişletmeye çalışıyorsak; ilk önce kendi örgütümüz içinde, demokrasiyi en geniş şekli ile içselleştirerek yaşama geçirilmesi yönünde, kendi demokrasimizi kendimiz, yaşamsal anlamda hayata geçirmeliyiz. Farklı seslere ve yeni önerilere açık, muhalif sözlere de tahammül göstermeliyiz.
Bütün doğruları biz biliriz .! Başka söze ne gerek var demeden...!
Neden?
Çünkü; Bu yapıların taze kana ihtiyacı vardır. Asıl olan, Alttan yeni kuşakların bu yapılara katılımının sağlanması bu nedenle zorunludur. Örgütümüzün buna ihtiyacı vardır. Yenilenmeyen yapı, yaşamın her alanında dayatılan zorlu sorunlara, her zaman doğru teshiş ve doğru çözümler üretemeyeceği açıktır. Ortaya koyduğu örgütlenmeye yönelik çalışma ve pratikler, bu günün sorunlarına cevap verebilecek nitelikli düzeyi yitirmek üzeredir..
Değerli arkadaşlar; sizlerinde bu konu üzerine tesbitleriniz olduğuna inanıyorum...
Kendi içimizde kastlar oluşmuş ve bu kastlar içinde de ayrıca kişilere bağlı gruplar oluşmaktadır. Bu hizipleşmeler sendikal ve siyasal mücadele içinde birbirlerine karşı bir çalışmaya dönüşmektedir. Bu gruplaşmalar, emek, demokrasi ve özgürlük mücadelemizin önünü açacağını düşündüğümüzde elbette çok önemli yararlar sağlayacaktır. Ortaya koydukları program ve projeleri ile her zaman ufuk açıcı ve sürece ayak uydurabilen toplumsal değişim ve dönüşümleri sağlayabilen çalışmalar olduğu şekli ile.
Ancak; Bu böyle olmamıştır. Değerli arkadaşlar. 25 yıllık sürece baktığımızda yapılan ittifaklarda, ilkeler üzerinden bir proje ve program ittifakı olmaktan çok kişiler ve sayılar üzerinden yönetimleri hangi grubun kaç kişi ile temsil edileceğine ilişkin olmaktadır. Bu durumda sendikal mücadelenin önünü açacağı düşünülürken, bunun yerine daha çok süreci tıkma yönünde bir işlevi yerine getirmektedir. Bu güne baktığımızda geldiğimiz noktada, bunun böyle olduğunu hep birlikte tespit edebiliriz. Değerli arkadaşlar.
Hepimizin de bildiği gibi, bu gruplar içinde yer almayan hiçbir arkadaşımızın neyi ne kadar doğru tespit ve doğru teshişde bulunursa bulunsun, mücadele sürecine ne kadar katkı sunarsa sunsun; sendikal sürecin işleyişinde yer alması en fazla iş yeri temsilciliği düzeyindedir. İşyeri temsilciliği hem zahmetli bir iş olduğu gibi, kimsenin de olmak istememesinden kaynaklı, sayı doldurulabilmek içindir…
Demokratik toplumlarda bir kişiye yapılan bir haksızlık bütün topluma yapılmış sayılır. Bu bilinç yerleştirilmedikçe haksızlıkların ve adaletsizlerin önüne geçebilme olanağı yoktur. Bencillik ve bireycilik felsefesi, toplumun bütün katmanlarını sarar. Herkes kendi küçük dünyasının kabukları içinde yaşamayı marifet sayar. Bu durumdan derhal kurtulmak zorundayız. Aksi durumda büyümemiz ve güçlenmemizin olanağı bulunmadığı gibi dışımızda gelişen farklı olaylara yönelik doğru, tespit ve farklı mücadele şekillerini örgütleyebilmek ve altını doldurabilmemizinde olanağı kalmayacaktır. Bizler enerjilerimizi içimizde birbirimize karşı tüketmeye devam ettiğimiz müddetçe...
Bu yaşananların böyle olduğu konusunda, sizlerle aynı fikri paylaştığıma inanıyorum arkadaşlar..!
Değerli arkadaşlar!
Sürece ilişkin birkaç tespitte daha bulunmak istiyorum.
Ülkemizde uygulanmakta olan neolibarel ekonomik programlar sonucu, sağlıktan eğitime, birden çok kalemi, sosyal devletin gereği, herkese eşit ve ücretsiz nitelikli ulaşılabilir bir kamu hizmeti olmaktan çıkartılıp; kar getir ve pahalı bir hizmet olup; bedelini ödeyebilenin yararlandığı bir özel hizmet sektörü haline getirildi. Halk açlık ve soksulluk sınırında yaşamaya mahkum edildi.
Oysa; bizler ne sağlıksız, ne çocuklarımızın eğitimsiz ve işsiz kalmasına razı olabiliriz. Kamu iktisadi kurumların bir yıllık karı karşılığına peşkeş çekildiği ve ülkemizde, adı konmamış yaşanan (terör) savaş gerekçe gösterilerek her türlü ekonomik ve demokratik taleplerimiz şiddetle en ağır bir şekilde bastırılarak İnsan hakları İhlalleri doruğa çıkmıştır.
En son 2008 1 Mayısında yaşananlar, hepimizin hafızasında henüz tazedir.
Demokratikleşmemizinde önünde en büyük engel teşkil eden, kürt sorunu üzerinden yürütülen bir savaş vardır. Bu savaş, başta ülke ekonomisini batırmakta olup; Milli Gelirin büyük bir bölümü savaş ekonomisine ayrılmaktadır. Ülkemiz adeta yangın yerine dönüşmüştür. Ölen asker-sivil, ülkemiz emekçi halklarının çocuklarıdır. Ayrıca yakılan ormanlar güvenlik gerekçesi ile söndürülmemekte ve söndürülememektedir.
Ülkemiz; insanı ve doğası ile çölleşmektedir.
Bu sürece bir şekilde müdahil olmak ve kesinlikle ilk başta barışı tesis edebilmenin bütün yollarını zorlamak durumundayız.
Gerçi, özelde sendikamız genelde kardeş demokratik kitle örgütlerinin bu konu üzerine çalışmalar yürüttüğünü biliyoruz ve kendi adıma taktirle karşılıyorum.
Ancak; ülkemizde yaşanan haksızlıklar bununla da sınırlı değildir. Hakim ideoloji, insanlara ekonomik sosyal ve siyasal alanda nasıl yaşayacağını neye inanacağını önceden belirlemiş durumdadır. Bu belirleme sağlıkta dönüşüm projesi ile sağlık hakkımızın elimizden alınmasıyla, zorunlu din dersi ile bilimsel eğitim hakkımızın engellenmesi ile, hiçbir ekonomik getirisi olmayan Diyanet işleri başkanılığına, bütçeden, 3 milyar dolar gibi çok büyük bir meblağ'anın ayrılması Milli Gelirin kimlere nasıl aktarıldığının, bir başka örneğidir.
Barış olacaksa eğer, bu ve benzeri birçok sorunun ortadan kaldırılması ile mümkündür. Ülkemizde yaşanan sorunların hiçbiri diğerinden bağımsızda değildir..
Sadece, Kürt sorunu çözümlenmiş olsa bile bu ülkeye barış gelir mi dersiniz.? Gelmez değerli arkadaşlar.
Çünkü; bu ülkede Kürt sorunun varlığı kadar, Alevi, devrimci ve demokrat insanların çocuklarına zorla din dersi okutulmaktadır. Zorla orta çağ karanlığına sürüklenmeye çalışılmaktadır. Asimilasyon 1400 yıldır devam etmektedir.
Bu sorunların varlığı diğer sorunlardan ayrı değildir.
Başta Sendikamız olmak üzere, tüm sosyalist partiler, devrimci- demokratlar ve sosyalist aydınlar, günümüz koşullarında sürdürülmekte olunan, Alevi çocuklarının sünnileştirilme politikasına ve ortaçağ karanlığına doğru sürüklenen geleceğimiz hemde devletin desteği ile yürütülen bu proğrama hiçbir şekilde bir yerinden engelleyici tutum ve davranış içinde değildirler. Sanki bunlar yaşanmıyormuş gibi görmezlikten gelinmektedir..
Alevilerle ilgili herhangi bir konuşma olduğu taktirde hemen cevap hazır; şoven yaklaşımlar bunlar..
Oysa; Sendikalarımız ve sosyalist partilerin ve solun tabanının büyük çoğunluğu bu insanlardan oluşmaktadır.. ( yoksa; kuran kurslarında yetişenler katılırmı dersiniz.)
Tarih boyunca katliamlara ve zulme uğramış, her dönem ezilenlerden yana olmuş bir toplum olmasına rağmen kendi yoldaşlarınca bile yeteri derecede kabul görmemiştir.
Yakın tarihimizde Çorumda, K. Maraş’ta, Malatya’da, Sivas’ta ve G. Mahallesi olayları planlı ve hedefi belli bir program dahilinde ,Solcu ve Alevilerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde yapılmıştır. Yani; hakim ideolojinin yok saydığı ve asimle politikalarının devam ettiğini, kendilerine devrimci ve demokratım diyen herkesin bu yaşanan haksızlıkları bilmiyor olması mümkün değildir. Bunun bir haksızlık olmadığını normal bir olay olduğunu hele, hiç kimse söyleyemez. Biliyorsa neden bu olumsuzluklara karşı bir çalışma ve mücadele içine girilmemektedir? Yoksa, bu yaşanan haksızlıkları haksızlık olarak görmüyorlarda ondanmı?
“AİHM” ve Danıştay'ın iptal kararlarına rağmen çocuklarımızın,”Zorunlu din dersi” uygulamasıyla bilimsel ve çağdaş eğitim hakkından mahrum bırakılarak, gerici ve dinci olarak eğitilen çocuklarımız bizi ilgilendirmiyor mu?
Alevileri inkar ve imha politikalarını, Alevi köylerine zorla yapılan ve hiçbir şekilde Alevilerin ihtiyacı olmayan camilere birde misyoner imamların atanması ile hangi maksat ve amaca hizmet ettiğini, hangi asimilasyon politikasının ürünü olduğunu bilemiyor olamayız.
Bu ve benzeri konuları çoğaltabiliriz.
Ancak; Alevilerin taleplerini doğru anlamalıyız.. Felsefesinde insanı merkezine alan, hümanist bir dünya görüşü ve yaşam biçim olan bu inancı, gerici ve dinci inançlardan ayrı tutmayı bilmemiz gerekmektedir. Laik ve demokratik bir toplumun garantisi ve ülkemiz nüfusunun 3/1'i olan bu insanların çığlıklarına da kulak tıkamadan, Alevi örgütleriyle dayanışma içine girerek, ülkemizin gericileştirilmesine onlarla birlikte karşı çıkmak zorundayız.
Bu sorun sadece Alevilerin sorunu olmadığını bilmemiz gerekmektedir.
Özelde Sendikamız olmak üzere Kesk'in bu konu üzerine komisyonlar kurup çalışmalar yapmasını istiyor ve MTK. kurula da öneriyorum.
12 Eylül darbesinin sola karşı yapılmış bir darbe olduğunu hep söyledik ama bu darbenin kimden yana olduğunu pekte irdeleyip adını koymadık/koyamadık. Uygulamalara baktığımızda; Zorunlu din derslerinin Anayasaya konması, kuran kursları ve her Alevi köyüne bir cami dikilmesi ve darbeden sonra diyanet işleri Başkanlığına bütçeden ayrılan paranın artarak 8-10 bakanlığın bütçesini aşmasını ve resmi kurum binalarının her birinin altına mescit yapılmasını bir düşünün kimden yanadır.
Milli Güvenlik Belgelerinin her birinde sol, sosyalist, Kürtler ve Aleviler her zaman millet adına tehlikeli guruplar olarak görülmüşlerdir. Gereğinide ona göre yapmışlardır.
Dolayısı ile sizler Alevileri, dinsel/inançsal bir hareket olarak görerek onlarla bir dayanışma içine girmiyor olsanız bile, eğemenler sizin gibi düşünmüyor . Aleviler her zaman özgürlükten ve demokrasiden yana tutum almışlardır. Tarihsel süreç içinde baktığımızda Anadolu ayaklamaları vardır. Pir sultan direnci zulme başkaldırı, Hacı Bektaş Veli, 13. yüzyılda kadın erkek eşitliğini savunur ve mücadele dinsel karanlığa karşıdır. Baba İshak, Şah Kulu ve Karaca Ahmet gibi Osmanlının halk üzerindeki baskı ve zulmüne karşı bütün Anadolu'yu ayaklandırmışlardır. Yani henüz solcular devrimciler ve Marks ve Lelin yok iken bu coğrafyada, tam da bizim taleplerimizi içeren talepler dile getirilip mücadele ve bu yönde savaş verilmekte idi.
Bunları sizler bilmiyor olsanız bile.
Yukarıdaki gerekçelerle de; Soldan, emekten, demokrasiden ve özgürlükten yana olan herkesin, Alevilerin taleplerine sahip çıkalım, onlara destek verelim, mücadeleyi ortaklaştıralım.
Emekten, özgürlükten ve barıştan yana olanların, savaşmaktan başka seçeneklerinin olmadığına inanıyor...............
hepinizi saygıyla selamlıyorum.
19.09.2008
Haydar ATA
TOPLANTIYA İLİŞKİN FOTOĞRAFLAR

