Toplumsal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Toplumsal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ağustos 2010

Hasan Âli Yücel "Köy Enstitülerinin kurucusu"


Hasan Âli Yücel (Köy Enstitülerinin kurucusu)

EvcioğluHaber- Bu derlemeyi bir döneme damgasını vurmuş ve o dönemden bahsedilirken kendi adı konuşulduğu taktirde hep o hatırlanır bir insan için.. Tarihimizin aydınlık yüzlü bir Milli Eğitim Bakanı.. Adı, yetiştirdiği aydın, yazar, şaır ve muhalıf sanatçılarla anılan bir büyük insan.. Tabii ki; yoldaşı , İsmail Hakkı TONGUÇ' tan bahsetmeden geçmek haksızlık olur.. Bu iki yüce insan, Türk Milli Eğitim tarihine yaptıkları çağdaş, aydın ve hümanist insan yetiştirme katkılarıyla tarihimizde geri dönülmez bir çığır açmışlardır.. Bu hizmetin karşılığı olarak ise; hem yetiştirdikleri öğrencileri 'kaçabildikleri yere kadar' kovalanıp ya öldürüldüler veya zindanlarda çürütüldüler..
Hayatları başlarına geçirildi..
Köy Enstitilerinin mimarları ve çocuklarından bahsediyorum..
Yaklaşık 7 yıl ayakta kalabilen bu okul ülkemiz tarihinde yazar ve aydınlarının ocağıydı.. Ve kapatıldı... Ne yazıkki; Türkiyeninde Milli Eğitim Seferberliği de yol değiştirmek zorunda kaldı.. " Engellenen bu eğitime karşılık; sorgulayan, yargılayan, akılcı, felsefeci, mantıklı, toplumsalcı ve bilimsel / yaratıcı bir eğitimin yerine; ezbere dayalı, kitaptan okutulan ve sorgulamayan, yargılamayan, verilenin doğru kabul edildiği, yaratıcılıktan uzak düşünmeden elindeki mevcut verilerle yetiştirilen bir sisteme dönüşülmüştür.." Dönemin Milli Eğitim Bakanı, Hasan Ali YÜCEL ve aynı dönemde Milli Eğitim Müdürü olan Sn; İsmail Hakkı TONGUÇ ise tarihte eşi ve benzeri görülmemiş zulme maruz kaldılar.. Ödül beklerlerken, her türden haksızlıklara uğradılar..
Menderes dönemiydi.. Öç alma zamanıydı..
Gerçi; Köy Entitülerinin
( Kominist yetiştiriliyor diyerek) kapatılması MALİSEF; CHP'nin tek partili iktidar dönemiydi ama; bu güzel insanlardan yaptıklarının...! hesap sorma dönemi; Demokrat Parti (DP) dönemiydi.. Bu hesap sorma hiç bitmedi.. 50'li, 60'lı,70'li,80'li ve günümüze kadar devam etmektedir... O amaç edindikleri eğitimle istedikleri toplumsal değişimi aydınlar başaramadı ama; onlara yaşamlarını zehir edenler malisef başarmaktadırlar....

Bu yazımızda, ekde sunduğum yaz ise Bu insan; eğitimci,yazar,şair kültür ve siyaset adamı
Sn; Hasan Ali YÜCEL'i tanıtmayı amaçladık..

22.08.2010-pazar

*******************************************

Hasan Âli Yücel (16 Aralık 1897, İstanbul, Türkiye - 26 Şubat 1961, İstanbul, Türkiye), öğretmen, eski Milli Eğitim Bakanı, Köy Enstitüleri'nin kurucusu.

Hasan Ali Yücel 16 Aralık 1897'de İstanbul'da doğdu. Babası Ali Rıza Bey, annesi Neyire Hanım ve eşi Gülsüm Refika Hanım'dır. Eğitim yaşamını sırasıyla Mekteb-i Osmani, Vefa idadisi, Cağaloğlu Darülmuallimin-i Âli'ye (Yüksek Öğretmen Okulu) okullarında sürdürdü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi ve 19 Aralık 1922'de öğretmenliğe başladı. 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti'nin (Türk Dil Kurumu) kurulmasıyla Hasan Âli Yücel etimoloji kolu başkanlığına getirildi. 1934 yılında Cumhuriyet Halk Partisi'nden, İzmir Milletvekili olarak Meclise girdi (TBMM 5. Dönem Milletvekili[1]).

Bakanlık dönemi

Hasan Âli Yücel'in bakanlık döneminin MEB'deki en parlak dönemlerden birisi olduğu iddia edilir. 28 Aralık 1938'de Hasan Âli Yücel, 2. Celal Bayar hükümetinde Milli Eğitim Bakanlığı'na getirildi. Üniversite reformu (Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi'nin kurulması, Yüksek Mühendis Okulu'nun İTÜ'ye dönüştürülmesi ve Ankara Tıp Fakültesi'nin kurulması), Köy Enstitüleri'nin kurulması[2], Dünya klasiklerinin Türkçeye çevrilmesi[3][4] ve ilk resmi ve telifli Türkçe ansiklopedi olan İnönü Ansiklopedisi'nin ön çalışmaları onun bakanlığı döneminde gerçekleşmiştir. Devlet Konservatuvarının kurulması (20 Mayıs 1940), Türkiye'nin UNESCO'ya girişi onun çabaları sonucunda olmuştur. Dört yıllık çabaları sonucunda 25 Haziran 1946'da Üniversiteler Yasası çıkartılır. "Bu yasayla, yüksek öğretim kurumlarının Bakanlıkla olan "sıkı bağı" önemli ölçüde gevşetilmiş, mevcut kuruluşlar yapısal bir bütünlüğe kavuşturulmuş, böylece üniversiteye organik bir karakter kazandırılmıştır. Bu yasanın getirdiği bir başka sonuç da, "dışarıdan gerilim" yerine "içeriden denetim"in getirilmiş olmasıdır. Ankara Üniversitesi de bu yasanın sonucu olarak kurulmuştur."[5]

Oğlu şair Can Yücel babası için "Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim" adlı şiirini yazmıştır.

5 Ağustos 1946'da 7 yıl 5 ay sürdürdüğü Milli Eğitim Bakanlığı görevinden istifa etti. İstifasından sonra gazetecilik görevine döndü. 26 Şubat 1961 tarihinde konuk olarak kaldığı Prof. Dr. Tevfik Sağlam'ın evinde öldü. 2 Mart 1961 tarihinde Cebeci Asri Mezarlığı'nda toprağa verildi.


HASAN-ÂLİ YÜCEL

Atatürk'ün ölümünden sonra, 1938-1946 yılları arasında Millî Eğitim Bakanlığı yapan Hasan-Âli YÜCEL, Cumhuriyet Döneminin, çok yönlü kişiliğe sahip seçkin bir eğitim, kültür ve siyaset adamı olarak kabul edilir.

Bu kabulün gerisinde, kuşkusuz kısa sayılabilecek hayatına sığdırdığı programları ve ürettiği eserleri yatar. O, bu nedenle, anılmayı çok çok haketmiş Cumhuriyet büyükleri arasında yer alır. (1)


1-ÇOCUKLUĞU VE EĞİTİMİ


1-1 Ailesi ve Toplumsal Çevre


Hasan-Âli YÜCEL, bundan yüzüçyıl önce, 17 Aralık 1897'de İstanbul'da doğmuştur. Babası Ali Rıza Bey, annesi Neyire Hanımdır. Soyu, baba tarafından Giresun-Görele'nin Daylı Köyü'nden Ömer Efendi'ye , anne tarafından (IILSelim zamanında yaşamış) Kaptan İsmail Tosun Ağa'ya kadar uzanır.


O'nun gelişiminde de -doğal olarak- içine doğduğu toplumsal çevrenin etkisi vardır: Anne ve baba ekonomik açıdan iyi koşullara sahiptir. Evlenmelerinden üç yıl sonra Hasan-Âli dünyaya gelir. Hem tek çocuk olarak, hem de hayli geniş bir aile ortamında büyür. Ne var ki, bir süre sonra baba Ali Rıza Bey; iş ortamının sorunları nedeniyle sık sık görevinden istifa eder; aile, değerli eşyaların satılmasmı gerektirecek kadar sıkıntılı günler yaşar.


Hasan-Âli, çocukluğunun ilk yıllarında, ailesiyle Merkez Efendi Mahallesi'ndeki Yenikapı Mevlevihanesi ziyaretlerine katılır. Burada izlediği mistik makam ve fasıllar, dönüş törenleri, O'nun müzik yeteneğinin belirginleşmesinî sağlar. Çevrede "müzik Üstadı" olarak tanınan Mehmet Celaleddin Dede Efendi'nin yönettiği "müzik mektebi"nde eğitim görür.


1-2 Okul Yılları


Hasan-Âli, 1901'de daha dört yaşındayken Laleli'deki Yolgeçen Mektebi'ne kaydedilir. Yazı yazma isteği oldukça fazladır.

Bu nedenle, bir zorunluluk olmamasına rağmen, kendi kendine yazı yazmayı öğrenir. Edindiği bilgileri evdeki hizmetçilere ve evlatlıklara anlatmaktan zevk alır. Öğrenme ve anlatma zevki artık iyice belirginleşmiştir.

Hasan-Âli, altı yaşlarında iken aile, Gümüşsuyu'nda yaptırdığı yazlık köşke taşınır. O da Topkapı Semti'nde bulunan Taş Mektep'e yazdınlır. 1906 yılında, dokuz yaşındayken Mekteb-i Osmanî'ye gönderilir. Burada ilgisini çeken yeniliklerle karşılaşır; örneğin, yazı tahtasını, haritaları ve sıraları görür; sınıf ortamıyla tanışır. Ayrı ayrı hocalardan ders görür. Bu arada Meşrutiyet ilan edilmiş (1908); hürriyet şiirleri, marşları ve şarkıları duyulmaya başlamıştır. Bunları zevkle ezberler ve söyler. Beş yıllık bu okulu 1911'de pekiyiden de üstün bir derece (Aliyyülala) ile bitirir. Okuma tutkusu oldukça gelişmiştir; Beyazıt kitapçılarından aldığı romanları -babasına rağmen- yutarcasına okumayı sürdürür.


Mekteb-i Osmanî'den sonra, Hasan-Âli için Vefa İdadisi dönemi başlar, "İntikam Olsun" başlıklı ilk yazısını burada öğrenciyken yazar; "Mektepli" dergisinin açtığı yarışmaya katılır, 17 Ekim 1913'te yayınlanır. Ne var ki, son sınıftayken, Birinci Dünya Savaşı nedeniyle askere alınır; okula ara vermek zorunda kalır. Önce asteğmen; sonra teğmen olarak toplam üç buçuk yıl askerlik yapar; 2 Aralık 1918'de terhis edilir.


Hasan-Âli, askerlik sonrası öğretimini Darülfünün'da tamamlama imkanı bulur. Liselerin son sınıfında okurken askere alınan gençlere böyle bir imkan tanınmıştır çünkü, îlkin Hukuk Fakültesi'ne kayıt yaptırır. Bir yandan da İfnam gazetesinde çalışır. Türk Sesi gazetesinin kurucuları arasında yer alır. Ancak hukuk öğretimini, dersteki yöntemi yüzünden tartıştığı hocası Celalettin Arîf Bey'e kızgınlığı nedeniyle yarıda bırakmak zorunda kalır. Edebiyat Fakültesi'nin Felsefe Şubesi'ne kaydolur. Artık Cağaloğlundaki Darülmuallimîn-i Aliye (Yüksek Öğretmen Okulu)'nin öğrencisi durumundadır.


Bu dönemde, Hasan-Âli; Y.Kemal, A.Hamdi Tanpınar gibi şairlerle ikbal Kıraathanesi'ne gidip gelmeye başlar, İstiklal Savaşı'nın zor günleri yaşanmaktadır. Ortalıkta İnönü Savaşlarına ilişkin haberler vardır. Hasan-Âli, gazetesinde özellikle bu savaşlara ilişkin haberler verir; bunları söz konuşu kıraathaneye de ulaştırarak dostlarını bilgilendirir. Ayrıca, ulusal protesto hareketlerine, örneğin bunların ilki ve en büyüğü 23 Mayıs 1919'da düzenlenen Sultanahmet Mitinglerine katılır. Kendisini Edebiyat Fakültesi çevresinde oluşan düşünce tartışmaları içinde bulur. Mustafa Şekip (Tunç), İsmail Hakkı (Baltacıoğlu) ve Mehmet Emin (Erişirgil)'in H.Bergson merkezli denebilecek tartışmalarını izler. Bu tartışmalarda sık sık A.Schopenhauer, J.Stuart Mili, H.Spencer, WJames gibi düşünürlerin fikirleri de ele alınmaktadır. Hasan-Âli, bu ve benzeri düşünürlerin fikirlerini kendi eserlerinden okuyamamanın sıkıntısını duyar (Bakanlığı döneminde, Tercüme hareketini başlatışmda bu deneyiminin rolü olmuştur.)


Hasan-Âli'nin üzerinde etkisi olan hocalar arasında, Kuvay-ı Millî ye hareketini Akşam gazetesindeki yazılarıyla

desteklemiş olan Necmettin Sadık (Sadak)'ın özel bir yeri olduğu söylenebilir. O'nu günlük gazetelerde yazı yazmaya özendiren, örneğin Akşam gazetesinde "Pazartesi Konuşmaları" başlığı altında köşe yazıları yazmaya yönelten Necmettin Sadık'tır.
Hasan-Âli, Darülmuallimîn-İ Aliye'den "Ruh ve Beden" üzerine yaptığı tez niteliğindeki otuz sayfalık bir çalışmasıyla 1921'de mezun olur.

2- MESLEK HAYATI


2-1 İzmir Yılları


Hasan-Âli, öğretimini bitirir bitirmez öğretmen olarak tayin edilemez, bu yüzden özel bir okulda bir süre ücretli ders vermek zorunda kalır. 1921 yılının sonunda, bazı hocalarının desteğiyle Edebiyat Fakültesi'nde öğrenci disiplinini sağlamak amacıyla oluşturulmuş inzibat memurluğuna atanır. Yaşı 25'tir; askerlik döneminden arkadaşı olan Necati (Tansel)'in kızkardeşi Refika Hanımla evlenir. Kısa bir süre sonra, İzmir Erkek Muallim Mektebi'ne Türkçe ve Edebiyat Öğretmeni olarak atanır. Kent, Yunan işgali ve zulmünün izleriyle doludur. Kötü koşullarda, 19 Aralık 1922'de öğretmenliğe başlar. Eşi İstanbul'dan İzmir'e gelir. Bir grup meslektaşıyla Muallimler Birliği ve Türk Ocağını kurar.


Hasan-Âli, Mustafa Kemal ile İlk kez burada karşılaşır (2 Şubat 1923). Halkla yaptığı bir toplantıda, söz alarak Mustafa Kemal'e "mekteplerin yanında medreselerin devam edip etmeyeceği'ni sorar. Mustafa Kemal, kendisine, ilke olarak "eğitim birliği" ve "karma uygulama"dan söz ederek cevap verir.

O'nun buradaki öğretmenliği uzun sürmez, işini bırakarak hamile eşiyle beraber İstanbul'a gelir.

2-2 İstanbul Yılları


Bu yıllar, Laleli'de Kitapçı Ahmet Halil'in evinde kiracılıkla başlar. Edebiyat Fakültesi'nin Felsefe Bölümü'nde, alanıyla ilgisiz bir işte iki ay kadar çalışmak zorunda kalır. 1924'de yeniden mesleğine döner; ilkin Kuleli Askeri Lisesi'nde edebiyat öğretmenliği yapar, ardından İstanbul Erkek Lisesi'ne felsefe öğretmeni olarak atanır. Sonraki ders yılında, varolan görevine ek olarak edebiyat derslerine de girmeye başlar. 1926'dan itibaren İstanbul Erkek Lisesi'nde felsefe ve içtimaiyat (Sosyoloji) öğretmenliği ile Galatasaray Lisesi malumat-ı vataniye öğretmenliği yapar. 1927'de sona eren öğretmenlik yıllarında, "Felsefe Elifbası", "Süri ve Tatbikî Mantık", Hıfzı Tevfik ve Hamamizade İhsan ile birlikte yazdığı "Türk Edebiyatı Numuneleri" adlı eserlerini yayınlayarak ilgililerin dikkatlerine sunar. 1926 yılında da Can ile Canan adım verdikleri ikizleri doğar. Gülümser adlı üçüncü çocukları 1936 doğumludur.


2-3 Müfettişliğe Atanışı


3 Mart 1924'te yürürlüğe giren Öğretim Birliği (Tevhid-i Tedrisat) yasasının sonucu olarak, öğretim kurumlarının hepsi Maarif Vekaleti'ne bağlanmış, bu çerçevede, Mustafa Necati döneminde (1926'da) Maarif Emirlikleri kurulmuş ve ülke Mıntıkalara ayrılmıştır. 1927 başında, Hasan-Âli, Reşat Şemsettin (Sirer) ile birlikte "Mıntıka Müfettişleri" unvanıyla İstanbul Maarif Emirliğine verilirler.


Müfettişlik döneminde, Hasan-Âli, öncelikle "yazı ve dil sorunları" üzerine yoğunlaşır. T.Fikret'in batılılaşma (modernleşme) doğrultusundaki düşüncelerine ilgi duyar. O'nun "Tarihi Kadim-Doksan Beşe Doğru" adlı şiir kitabını latin harfleriyle yayınlamasının altında bu ilgi (ve hayranlık) yatmaktadır(Latin harfleriyle basılan ilk eserdir bu kitap).

Hasan-Âli, 1929 sonunda İkinci Sınıf Maarif Müfettiş Umumiliğine yükselir. Maarif Emirlikleri kaldırılınca Maarif Vekaleti Teftiş Kurulu Üyesi olur. 1930'da Maarif Vekili Cemal Hüsnü (Toray), kendisini araştırma ve inceleme göreviyle Paris'e gönderir.
Bu dönem, Hasan-Âli'nin "batı uygarlığıyla ilk kez karşılaşması" açısından önemlidir. Bu süre içerisinde, öğretim kurumlarını inceler ve Fransız kültürü üzerine araştırmalar yapar. Oradaki Türk öğrencilerin denetimiyle görevli müfettiş Salih Zeki ile beraber Londra'ya iki haftalık bir teftiş gezisinde bulunur. Salih Zeki geri çağrılınca müfettişlik görevi Hasan-Âli'ye verilir. Bu arada Fransızcasını geliştirmeye çalışır, opera ve tiyatro sanatlarıyla ilgilenir. 1930'un sonunda, geniş bir inceleme ve araştırma dosyasıyla Türkiye'ye döner. 1936'da bu incelemesini "Fransa'da Kültür İşleri" adıyla yayınlar.

2-4 Mustafa Kemal'le Gezi


Demokrasiye geçiş denemesi çerçevesinde kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkasi'nın kapatılmasından sonra, Mustafa Kemal, ülke boyutunda bir denetleme gezisine çıkmıştır. Her bakanlık, O'na danışmanlık yapacak ve yönergeler çerçevesinde araştırmalarda bulunacak bir müfettiş görevlendirir. Maarif vekaleti de bu görevi 33 yaşındaki genç Hasan-Âli'ye verir. Mustafa Kemal, kendisin; İzmir'den hatırlar.


Bu gezinin ilk durağı Kayseri'dir, Burada, Mustafa Kemal, ders dinlemek üzere kentin lisesine davet edilir. Girdikleri sınıfta felsefe dersi yapılmakta ve öğrencilerin önünde yazarı Hasan-Âli olan ders kitabı bulunmaktadır. Mustafa Kemal, hem öğretmenin anlatımını dinler, hem de ders kitabını inceler. Arapça terimler boldur, anlaşılma güçlüğü vardır. Akşam yemeğinde, Mustafa Kemal, Hasan-Âli'ye bu sorunu çözmeyi düşünüp düşünmediğini sorar.


Bu görüşmede Hasan-Âli, dilde sadeleşme ve birliğin sağlanmasının kişisel girişimlerle değil, merkezi-kurumsal çalışmalarla oluşturulabileceği düşüncesinde olduğunu söylemiştir. Buna rağmen, bu doğrultudaki kişisel çabalarını sürdürmekten geri durmamıştır.


3 Mart 1931'e kadar devam eden bu üç aylık gezi esnasında, Mustafa Kemal'le Hasan-Âli arasında oldukça anlamlı bir diyalog daha gerçekleşir. Mustafa Kemal, bir gün, yanında bulunanlara "Türk milleti ne zaman kendîni kurtulmuş sayabilir?" diye sorar. Yanındakiler doğal olarak görüşlerini bildirirler- Sonra Hasan-Âli söz alır; "Paşam," der; "Türk milleti ne zaman kurtarıcı arama ihtiyacını duymayacak hale gelirse o zaman kurtulmuş olur." Mustafa Kemal, kendisine, "Bu çocuğun ileri attığı, üstünde bizi derin derin düşündürmeye değer bir fikirdir." diyerek takdirlerim bildirir.


2-5 Türk Dili Tetkik Ccmiyeti'ne Desteği


Söz konusuu denetleme gezisinden bir yıl sonra, dil devrimim doğru temeller üzerinde geliştirmek düşüncesiyle, 12 Temmuz 1932'de Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulur. Cemiyetin başkanı Samih Rifat, sekreteri Ruşen Eşref Günaydın), üyeleri ise Celal Sahir (Erozan) ile Yakup Kadri (Karaosmanoğlu)'dur. Bu yılın Eylül'ünde, Dolmabahçe Saray'ında ilk Dil Kurultayı toplanır. Türk dilinin sorunları tartışılır, görüşler sunulur, ana program oluşturulur ve Merkez Heyeti seçilir. Kurultaydan sonraki ilk Merkez Heyeti toplantısında alt çalışma kolları oluşturulur. Hasan-Âli, Etimoloji Kolu Başkanlığına getirilir.

Hasan-Âli, Güneş-Dil Teorisini gerçekçi bulmadığı için, bu çerçevedeki tartışmalara katılmamıştır. Bu yıl içinde Hasan-Âli yeni eserleriyle gündemdedir. "Mevlana'nın Rubaileri", "Goethe: Bir Dehanın Romanı", "Türk Edebiyatı'na Toplu Bakış" adlı kitaplarını yayınlar.

Hasan-Âli, Goethe üzerine çalışması Türkçe'de ilk olması nedeniyle, Goethe madalyasıyla ödüllendirilir.


Yaşar Nabi (Nayır)'ın dediği gibi, "aklıyla batıda, gönlüyle doğuda bir düşünce adamı" olan Hasan-Âli, 1930'lu yıllarda sanat, edebiyat, felsefe ve bilim üzerine yoğunlaşmış, yazılar yayınlamıştır.


2-6 Gazi Eğitim Enstitüsü Müdürlüğü


1932 yılında, Hasan-Âli, batıdaki benzerleri örnek alınarak kurulan, öğretim üyeleri yurtdışında okumuş kişilerden oluşan Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü'ne müdür olarak atanır.


Gazi Eğitim Enstitüsü'nde, kendisinin hem arkadaşı hem de meslektaşı eğitimci İsmail Hakkı (Tonguç) da öğretim üyesidir. Yakın bir işbirliği içindedirler.


Bu dönemde, Hasan-Âli, 1917-1933 yılları arasında yazdığı didaktik şiirlerini "Dönen Ses" adıyla yayınlar. Bu şiirleriyle, çocuk edebiyatına katkıda bulunmuş şairlerden birisi olarak kabul edilir.


2-7 Politik Hayata Geçiş


Hasan-Âli, 1933 yılı sonunda Maarif Vekaleti Orta Tedrisat Umum Müdürlüğü'ne atanır. Bu dönemde, üniversiteye geçişteki önemi nedeniyle liselerde reform düşüncesi üzerine yoğunlaşır. Bu çerçevedeki araştırmaları ve düşüncelerini "Türkiye'de Orta Öğretim" adlı eseriyle ortaya koymayı dener.


Genel Müdürlüğü döneminde, bir gün, Bakan Hikmet (Bayur)" mevzuata aykırı bir ricada bulunur; tartışırlar. Bunun üzerine, maddî bir güvencesi olmamasına rağmen istifa eder. Ancak Bakanın özür dilemesiyle görevine döner. Bu arada seçim tarihi yaklaşmaktadır. 1934'te Cumhuriyet Halk Partisi'ne dilekçe vererek "Milletvekili adayı olarak önerilmesi"ni sağlar; İzmir Milletvekili olarak Meclise girer.


O'nun, özellikle 1935-37 yılları arasında yayınladığı yazıları hem eğitim ve kültür alanındaki yoğun ilgisinin belgesi, hem de Maarif Vekilliği'ne hazırlandığının göstergesi niteliğindedir.


3- HASAN-ALÎ YÜCEL'ÎN MAARİF VEKİLLİĞİ


3-1 Bakan Oluşu


Cumhuriyet'in kurucusu Atatürk ölmüş, Na'a'şını Büyük Millet Meclisi adına taşıyacak grup kur'a çekilerek oluşturulacaktır.

Hasan-Âli Yücel, seçilen 12 Milletvekili arasındadır. Sevgiyle bağlı olduğu Atatürk'e karşı son görevini yerine getirir. 11 Kasım 1938'de İnönü Cumhurbaşkanı seçilir. 28 Aralık 1938'de, Hasan-Âli Yücel, 41 yaşında, iken istifa eden Saffet Arıkan'ın yerine, Celal Bayar kabinesinde Maarif Vekili olur. Özellikle Cumhurbaşkanı l.İnönü'nün desteğiyle, yakın çalışma ve dost grubunun katılımıyla büyük bir reform hareketi başlatır ve gerçekleştirir. Ülkemizin bugüne gelişinde, O'nun dönemindeki bu reformların yadsınamaz bir işlevi olduğu açıktır.

3-2 Reformlar 3-2.1 Kongre ve Şuralar


Hasan-Alİ Yücel, l ve 2 Mayıs 1939 tarihlerinde, On Yılhk Neşriyat Sergisi ve Birinci Türk Neşriyat Kongresi'ni açar, Yazarlar, yayıncılar, eğitimciler, araştırmacılar, sanatkarlar, milletvekilleri, bakanlık görevlilerinden oluşan kongre, çeşitli alt gruplara aynlarak sorunlar ve öneriler üzerinde çalışır.


17 Temmuz 1939'da da bilim adamları, eğitimciler, yazarlar ve sanatçıların katıldığı, eğitim sisteminin ilkelerini ve okul programlarını belirlemek amacıyla Birinci Maarif Şürası toplanır. Böylece millî eğitimde çok önemli bir yeri olan bir gelenek başlatılır. 15-21 Şubat 1943 tarihlerinde de -yine Yücel'in başkanlığında- İkinci Maarif Şurası okullarda ahlak terbiyesinin geliştirilmesi gündemiyle açılır. Aynı yılın Ocak ayında Bakanlık'la öğretmenler arasında iletişimi sağlamak için Tebliğler Dergisi, Şubat'ında da İlköğretim Dergisi yayınlanır.


3-2.2 Birinci Devlet Resim ve Heykel Sergisi


1930'lu yıllar içinde, güzel sanatlar alanında çeşitli adımlar atılmış; ulusal değerlerin oluşturulması ve geliştirilmesi doğrultusunda oldukça büyük mesafe alınmıştır. 31 Ekim 1939'da, Hasan-Alİ Yücel, söz konusu adımların sonucu olarak Birinci Devlet Resim ve Heykel Sergisi'ni açar. Her yıl 31 Ekimde bir kere düzenlenen bu sergi Ankara'da kurulur ve bir ay devam eder. Sergiye, 1939'dan itibaren Maarif Vekilliği'nin yılda üç sayı yayınladığı Güzel Sanatlar Dergisinde yer verilir. Bu dergi, Türkiye'de renkli röprodüksiyonlan ilk kez vermesînden dolayı oldukça önemli bir işlev görmüştür.


Günümüzde, resmi kurumlarda ve bankalarda bulunan zengin tablo ve resim kolleksiyonlarının büyük kısmının bu sergiye katılmış eserlerden oluştuğu düşünülürse, önemi daha İyi anlaşılır.


3-2.3 Basılı Yayınlar


3-2.3.1 Tercüme Bürosu


Hasan-Âli Yücel, Birinci Neşriyat Kongresi'nde dünyayı, özellikle batıyı tanımak zorunluluğunun altını çizmiş, "bu zorunluluk, bizi geniş bir tercüme seferberliğine davet ediyor," demiştir.


Bu düşünceyle kurulan Tercüme Heyeti, ilk toplantısını 28 Şubat 1940'ta, Ankara'da yapar. Heyet, Dr. Adnan Adivar başkanlığında dört toplantı yapmış ve bir Daimî Büro" oluşturmuştur.


Nurullah Ataç'ın yönettiği Büro'nun üyeleri arasında Saffet Pala, Sabahattin Eyüboglu, Sabahattin Ali, Bedrettin Tuncel, Enver Ziya Karal ve Nusret Hızır vardır.


Kuruluşundan kısa bir süre sonra hızla çalışmalar başlar; 1946 sonunda, dünya edebiyatı klasiklerinden 496 eser Türkçeye çevrilir. Bu eserlerin yanında, özellikle felsefe ders kitabı sıkıntısı nedeniyle önemli kimi filozofların kitapları Türkçe'ye kazandınlır. 19 Mayıs 1940 yılmdan itibaren iki ayda bir Tercüme Dergisi yayınlanır.


3-2.3.2 Ansiklopedi ve Dergiler


Maarif Vekaleti, Leiden'de İngilizce, Fransızca ve Almanca olarak yayınlanan İslam Ansiklopedisi'nin çevirisini kararlaştırarak İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni görevlendirir. 13 Ciltlik bu ansiklopedi 1988'de tamamlanmıştır.

Daha sonra adı Türk Ansiklopedisi olarak değiştirilen ve İlk resmî ve telif Türkçe ansiklopedi olan İnönü Ansiklopedisi'nin ön çalışmaları başlatılır. Bu ansiklopedi 33 cilt halinde -yıllar içinde- ancak tamamlanabilmiştir.

Ayrıca, 1943-54 yılları arasında da Celal Esat Arseven'in hazırladığı 5 ciltlik Sanat Ansiklopedisi yayınlanmıştır.

1939'dan itibaren İlköğretim 1939, Maarif Vekilliği Tebliğler Dergisi 1939, Teknik Öğretim 1940, Tercüme Dergisi 1940, Tarih Vesikaları 1941, Kadın-Ev 1943 ve Köy Enstitüleri 1945 gibi dergilerin çıkarıldığı görülür.

3-2.4 Köy Enstitüleri


17 Nisan 1940'ta Köy Enstitüleri yasası çıkarılarak Köy Enstitüleri kurulmaya başlanır. 1942-43 öğretim yılında, bu okullara öğretmen, yönetici, gezici başöğretmen, ilköğretim müfettişi ve kesim müfettişi yetiştirmek için, Hasanoğlan Köy Enstitüsü bünyesinde Yüksek Köy Enstitüsü kurulur.


Sayıları zamanla 21'i bulan Köy Enstitüleri, 1944'ten sonra yılda ortalama 2000 öğretmen yetiştirmiştir. Ne var ki, 1946'da bu öğretim kurumları -tartışma konusu olmaları nedeniyle kapatılmıştır.


3-2.5 Ankara Devlet Konservatuvarı


Ankara Cebeci Semtinde, 1924'te Musîki Muallim Mektebi kurulmuştur. Sonra, Mustafa Kemal, müzik eğitimi alanında da reformlar istediğini belirtir. Niliayet, bir takım ön hazırlıklar yapılır; 20 Mayıs 1940'ta Devlet Konservatuvarının kuruluş yasası çıkarılır.


Başlangıçta müzik ve temsil kolundan oluşan bu konservatuvarın ülkemiz sanat hayatında büyük etkisi olmuştur.

Ayrıca, konservatuvar île Tercüme Bürosu arasında ilişki sağlanmış; çeviriler yoluyla Türk tiyatro yazarları ve oyuncuları için örnekler sunulmuştur.

Günümüzün Senfoni Orkestraları, Devlet Tiyatroları ve Operaları (hatta bazı özel tiyatrolar) bu kaynaktan beslenerek

oluşmuştur.

3-2.6 Dude Yenileşme


Hasan-Âli Yücel, 1940-41 yıllarında, dilin Türkçeleştirilmesi ve bütün bilim dallarmın ifade aracı haline gelebilmesi doğrultusundaki çalışmalara ağırlık verir, ilkin, 6 Haziran 1941'de Birinci Coğrafya Kongresi'ni toplar. Sonra Gramer Komisyonu'nu toplantıya çağırır. Tahsin Banguoğlu'na "Ana Hatlarıyla Türk Grameri" adlı bir eser hazırlatır ve yayınlatır. Ardından, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun dilinin Türkçeleştirilmesine katkıda bulunur.


Ayrıca, çeşitli bilim dallarının sözlükleri yayınlanır: İmla Kılavuzu 1941, Gramer Terimleri 1942, Coğrafya Terimleri 1942, Felsefe ve Gramer Terimleri 1942, Hukuk Lügati, Tıp Lügati 1944, Türkçe Sözlük 1944 gibi. Bunların dışında, "Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü"nün ilk ciltleri yayınlanır.


3-2.7 Ders Kitaplarında Standardizasyon


Dil Kurumu tarafından hazırlanan terimler, 1939'dan başlayarak ders kitaplarında kullanılmaya başlar. Ayrıca, ders kitaplarının hem basılması, hem de yurt genelinde hizmete sunulması için bir teşkilat kurulur. 1940 yılında "Ders Kitapları Düzeltme Kılavuzu" yayınlanır.


3-2.8 Meslekî ve Teknik Öğretim


Meslek okullarının sorunlarını çözümlemek amacıyla 1933'te, Maarif vekilliği bünyesinde Meslekî ve Teknik Öğretim Genel Müdürlüğü kurulur. 1941'de vekalet merkez örgütünün yeniden düzenlenmesi sürecinde, Bakan'a bağlı ikinci bir müsteşarlık (Meslekî ve Teknik Öğretim Müsteşarlığı) oluşturulur. 1942-43 öğretim yılında, bu alandaki okul sayısı 113 iken 1949'da 275'e, kurs sayısı ise 42 iken 470'e çıkar.


3-2.9 Beden Eğitimi ve Spor


22 Ekim 1938'de kurulan Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü, 29 Mayıs 1942'de Maarif Vekaletine bağlanır, başına da başarılı bir sporcu olan Vildan Aşir Savaşır getirilir, İkinci Dünya Savaşı sonrasıdır. Uluslararası ilişkiler gelişmeye başlamıştır. Bu ilişkilerin oluşturduğu atmosferde, Türk Sporu yurtdışına açılmaya başlar; bu durum sporcular için tam bir teşvik olur.


Hasan-Âli Yücel, çok geçmeden, 18 Şubat 1946'da Beden Eğitimi ve Spor Şurası'nı açar. 6 gün süren Şura'da beden eğitimi ve sporun sorunları tartışılır, çözümler üretilir ve bir program hazırlanır.


3-2.10 Eski Eserler ve Müzeler


Eski eserlerin bakımı, onarılması çalışmaları ve müzelerin kurulması, kuşkusuz Atatürk zamanında başlar.

1944'te, bu alandaki çalışmaların daha sağlıklı yürütülebilmesi amacıyla Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü kurulur. 16 Şubat 1945'te de 12 müzecilik uzmanının katıldığı Eski Eserler ve Müzeler Birinci Danışma Komisyonu toplanır. Açış konuşmasını -doğal olarak- Hasan-Âli Yücel yapar.

3-2.11 UNESCO'yla İlişki


Hasan-Âli Yücel, 1945'te, 4-20 Kasım arasında Londra'da toplanan ve 43 ülkenin katıldığı UNESCO toplantısında ülkemizi temsil eder.


O, burada yaptığı konuşmada, "Birleşmiş Milletler'in eğitim ve Öğretim alanında yapacakları iyi İşbirliğinin dünya barışının temeli olduğu"nu vurgular.


UNESCO'nun statüsüne ilişkin anlaşma 20 Mayıs 1946'da Türkiye tarafından imzalanır; üç yıl sonra da UNESCO-Türkiye Millî Komisyonu Ankara'da toplanır.


3- 2.12 Üniversiteler Yasası


O'nun döneminde, Ankara Fen Fakültesi (1943), İstanbul Teknik Üniversitesi (1944.) ve Ankara Tıp Fakültesi (1945) kurulur. Dört yıl gibi bir hazırlıktan sonra, 15 Haziran 1946'da 4936 sayılı Üniversiteler Yasası çıkarılır.


Bu yasayla, yüksek öğretim kurumlarının Bakanlıkla olan "sıkı bağı" önemli ölçüde gevşetilmiş, mevcut kuruluşlar yapısal bir bütünlüğe kavuşturulmuş, böylece üniversiteye organik bir karakter kazandırılmıştır. Bu yasanın getirdiği bir başka sonuç, "dışarıdan denetim" yerine "içeriden denetim" getirmiş olmasıdır. Ankara Üniversitesi de bu yasanın sonucu olarak kurulmuştur.


4- HASAN ALİ YÜCEL'İN İSTİFASI, SON YILLARI VE ÖLÜMÜ


4-1 İstifası


Hasan-Âli Yücel, 5 Ağustos 1946'da 7 yıl ve 7 ay sürdürdüğü Millî Eğitim Bakanlığı görevinden -çeşitli nedenlerle-istifa eder.


4-2 Son Yılları


İstifasının ardından Hasan-Alİ Yücel, gazetecilik görevine döner; dönemin etkin bir gazetesi olan Ulus'ta yazılar yayınlar, 21 Kasım 1950'de, söz konuşu gazeteyle ilişkisi bozulunca, üyesi olduğu partiden de ayrılır, politik hayatını noktalar.


1950-1960 arası bu son dönemde, Cumhuriyet'te "Köşemden" başlığı altında yazılar yazar, yurtdışı gezilere çıkar;

Kıbrıs ve İngiltere gezilerinden sonra izlenimlerini, düşüncelerini "Kıbrıs Mektupları" ve "İngiltere Mektupları" adıyla yayınlar. Bir süre (1956'dan itibaren) İş Bankası Yayın İşlerini yönetir, 1960'ta bunu da bırakır.

4-3 Rahatsızlığı ve Ölümü


Bir döneme damgasını vuran eğitim ve kültür adamı Hasan-Âli Yücel, kalp ve şeker rahatsızlığı nedeniyle kendini iyi hissetmemektedir. Yazı İstanbul-Orhantepe'de geçirir. 1960 Eylül ve Ekim aylarında Millî Eğitim Planı'nın hazırlık çalışmalarını yürüten komisyon toplantılarına katılır. Kasım ortalarında UNESCO'nun II. Genel Kurul Toplantısına katılmak üzere Paris'e gider.


Yücel; 26 Şubat 1961 sabahı, İstanbul'da misafir olarak kaldığı Prof.Dr. Tevfik Sağlam'ın evinde enfarktüs'ten vefat eder. Cenazesi, 3 Temmuz 1943'te açılışını yaptığı İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi 3- Îç Hastalıkları Kliniği'nden alınarak Ankara'ya getirilir. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde katafalka konulur ve 2 Mart'ta büyük bir törenle Cebeci Asri Mezarlığı'nda toprağa verilir.


(1)
Metin;Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı Kurul Uzmanı S.ELÎBOL ve Figen EKEŞ tarafindan-öncelikle M.Çıkar'ın Türkiye İş Bankası Yayınları arasında yer alan çalışması esas alınarak hazırlanmıştır.

Kaynak; MEB.gov.tr ve http://tr.wikipedia.org/

EvcioğluHaber

11 Temmuz 2010

Solun yeni sınavı

Solun yeni sınavı

Ahmet Asena - Solun yeni sınavı

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Türkiye’de sol tarihi boyunca bir çok siyasal sınavla karşılaşmış, bunların bir kısmını başarıyla geçerken azımsanmayacak kadar çok bir kısmında ise başarısız olmuştur.
Günümüzün siyasal gelişmeleri solu bir kez daha bir sınavla karşı karşıya bırakmıştır. Bu sınav solun orta vadedeki siyasal konumunu belirleyecek kadar önemlidir.

12 Eylül sonrasında yaşanan karanlık dönem ve takip eden liberal dalganın sola hatırı sayılır bir darbe indirdiği, siyasal ve toplumsal yaşamda marjinalliğe ittiği çokça kabul edilen bir gerçekliktir. Ne var ki, bütün bu karanlık dönem boyunca, baskıları göze almak koşuluyla solcu olmak ve solculuk yapmak hayli kolaylaşmıştı. Sorunlara çözüm üretmek, topluma bir gelecek vaadinde bulunmak, yeni fikirler geliştirmek neredeyse gerekli olmaktan çıkarken, cuntaya veya küreselleşmeye karşı olmak, özelleştirmeye direnmek, demokrasi talep etmek, sınıf savaşını dilinden düşürmemek solcu olmak için yeterli hale gelmişti.

Herhangi bir sol siyasi küme için, her yıl bilinen tarihlerde, örneğin 1 Mayıslarda alanlarda olmak, özelleştirme veya başka bir nedenle işsiz kalanların direnişine destek vermek, görevini yapmak anlamına geliyordu.

Bunun en büyük nedeni solculardan başka hiçbir politik kümenin, bu alanlarda mücadele etmek bir yana, bunlardan söz dahi etmemesiydi. Kenan Evren'le başlayan sürecin bütün baş aktörleri küreselleşmeci, özelleştirmeci, demokratikleşme karşıtı bir hat izlerken, muhalefet de milliyetçi, statükocu ve yaşam tarzıyla laiklik savunucusu bir hatla sınırlı kaldı.

Bugün tablo değişmiş durumda. Solun alışılmış çevreleri dışından bir isim, statükonun temsilcisi CHP'nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, politik hattını en azından lafız olarak, emek, yoksulluk ve yolsuzluk gibi kavramlar etrafından kuracağını göstermeye başladı.

Sol, grizu patlamasından varoşlardaki yoksulların evlerine kadar her yere koşturmaya çabalayan, geçmişinde “SSK Reformu” lekesi olsa da, aile sigortasından söz eden bir sosyal demokrat lider adayıyla karşı karşıya. Üstelik özel sektöre ve özelleştirmeye ideolojik bir karşı çıkışı olmasa da, kamu girişimciliğine küfretmeyen, hatta sorunların çözümü için kamu teşebbüsleri kurulabileceğini anlatan bir aday.

Kılıçdaroğlu'nun söylemleri karşısında kendini ayrıştırmak solun hemen tamamı için zor olacak gibi gözüküyor. Tüm topluma pompalanan umut havasının bu zorluğu daha da arttıracağı ise açıkça görülüyor.

Sol'un sınavı tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Yıllardır sağa, statükoya karşı kolay muhalefet eden sol, bugün bir anlamda statükoyu restore etmeyi hedefleyen, ama diğer yandan solun son 20-30 yıldır geliştirdiği söylemi sahiplenen bir politik hat karşısında kendisini ayrıştırmak, toplumsal ve siyasal etkisini geliştirmek zorunda. Bunu başaramadığı takdirde az ya da çok etkileyebildiği kesimlerin CHP'nin arkasına dizilmesine seyirci kalması, hatta “tabanın talebi” gerekçesiyle CHP destekçisi olması kaçınılmaz olacak.

Durumun zor olduğu ortada, ama umutsuz değil. Sınavda başarılı olabilme umudunu arttıran bir gerçek şimdiden kendisini belli ediyor. Yenilenmeden söz eden Kılıçdaroğlu'nun aslında bundan çok uzak olduğu, Kürt sorunundan türbana kadar ülkenin bütün neredeyse sorunları karşısında gösterdiği tepkilerden hemen her gün görülüyor.

Gandi olmak bir yana, 1970’lerin başında kısa bir süre bile olsa “Toprak İşleyenin Su Kullananın” diyen, 12 Mart'ın karanlığında genel af talebini dile getiren bir Ecevit bile olmadığı ortada.

Bu sınavda başarılı olmak için ne daha “keskin” bir sınıf savunuculuğu ve küreselleşme karşıtlığı ne de daha güçlü bir kimlik politikası hattı yeterli değil. Bu sınavda başarılı olmanın yolu, yıllardır ihmal edilen bir alanda, bir gelecek tahayyülünün yaratılması konusunda yoğun bir çaba harcamaktan geçiyor.

Topluma daha iyi yaşam umudu vermeyen hiçbir politik hareketin kalıcı bir başarıya ulaşamayacağını bir kez daha hatırlamak ve bu doğrultuda adımlar atmak gerekiyor.
Savunmak için direnmenin yanına, gelecek için mücadele etmeyi koyabilecek olanlar orta vadede siyasetin belirleyici güçleri arasında yer alma şansını yakalayabilecekler.
Kuruluş dönemindeki iddialarına, tarihsel birikimlerine baktığımız zaman EDP'yi oluşturan özgürlükçü, demokrat, katılımcı, eşit ve insanca yaşamayı savunan sol anlayışın rüştünü ispat ederek toplumsallaşıp, kalıcılaşabilmesi de bu şansı kullanabilmesinden geçiyor.

http://www.turnusol.biz/

Yazar:Ahmet Asena

8 Mayıs 2010

Tanıdık geldi!



28 Aralık 2009 Pazartesi

Hiç kimse, KESK’te cisimleşen, Türkiyeli kamu emekçilerinin yarattıkları mücadele değerlerinin kolayca, masa başında oturarak, ağır bedeller ödemeden gerçekleştiğini söyleyemez. Bu birikim, tarihin belli dönemlerindeki toplumsal/siyasal köşe taşlarıyla çizgileri çizilebilecek, ancak birbirinden kesin sınırlarla ayırmanın mümkün olmadığı evrelerden geçerek bugüne gelmiştir ve geleceğe de ışık tutabilecek derinliktedir. Bu derinliğin, ilgilenen herkes tarafından doğru biçimde kavranabilmesi için KESK tarihinin yazılması, pek çok kişi ve çevre tarafından dile getirilen bir ihtiyaç halini aldığı gibi tarafımızdan da bir süredir farklı platformlarda ifade edilmektedir. Nitekim bu konuda hazırlayageldiğimiz, kısa süre içinde tamamlayacağımız bir çalışma bulunmaktadır ancak bu çalışma henüz tamamlanmadan, giriş niteliğinde bir yazı yazmak da zorunlu hale gelmiştir. Zorunluluğun nedeni, tahmin edilebileceği üzere, Canan Koç ve Yıldırım Koç’un bir süre önce piyasaya sürdükleri ve KESK çevrelerinde tepkilere yol açan “KESK Tarihi 1 – Risk Alanlar, Yolu Açanlar” kitabıdır.

Koçların yazdığı kitabın tepki toplamasının nedeni, KESK içindeki dinamiklere yönelik dostça sayılamayacak bir dil kullanması ve kitabın ardından Yıldırım Koç’un yürüttüğü tartışmalarda iddia ettiğinin aksine, çalışmanın bir tarih çalışmasından çok, olayların kronolojisine serbest vezin eklenen bağlantısız politik yorumlardan ibaret bir metin olmasıdır. Tarih, çeşitli toplumsal aktörlerin mücadele alanıdır ve bu nedenle de kuşkusuz herkes kendi tarihini yazar. Hele ki söz konusu olan KESK gibi, henüz tarih içindeki yolculuğuna devam eden bir örgüt ise, tarafsız bir tarih yazmak mümkün değildir. Ancak en azından çalışmanın yönteme ve içeriğe ilişkin asgari bir iç tutarlılığa sahip olması, okurları tarafından ona atfedilecek değeri önemli ölçüde etkiler. Yani, nasılsa tarafsız tarih olmazmış diyerek, herkes aklına ilk geleni yazıp, tarih diye yutturmaya kalkarsa da yapılan işin bir değeri olmaz.

Yazarların yöntem ve içeriğin tutarlılığı konusunda pek titiz davranmadıklarını söylemek yersiz olmayacaktır. KESK ile ilgili politik değerlendirmeler olarak piyasaya sürülse, üzerinde pek konuşulması gerekmeyen, önümüze sıkça gelen devletçi/milliyetçi bir metin olarak es geçebileceğimiz bu kitap, KESK tarihi olma iddiası taşıdığı oranda bizden de bir itirazı hak ediyor. Nitekim kitapta anlatılan olayların ve olaylarla ilgili yorumların yersiz olma ihtimali yayınevi tarafından da, sunuş yazısında utangaçça itiraf ediliyor. Yayınevinin “gerçeğin travmatik etkisi” dediği şey, aslında gerçeğin travmatik okunuşundan kaynaklanan ‘çarpıtma hakkı’nın kullanılması olabilir ancak. Yayınevi, kitapla birlikte Koçların çarpıtma haklarını kullandıklarını görüyor olmalı ki uyarıyor: “… Gerçekten de kitapta anlatılan herhangi bir olay kitabın naklettiği belgedeki gibi ‘cereyan etmemiş’ olabilir. Ama, gerçek hayatta konuşulmuş olan ‘sözlerden’ neredeyse hiçbiri hatırlanmıyor… Sıkıysa kanıtla!...”(s.15). “… Gerçek, her zaman ‘olduğu ve yaşandığı’ haliyle değil, belgedeki ‘kanıtlar’ nezdinde kabul görüyor…”(s.16). Yayınevinin, son kertede ahlaki sayılabilecek bu uyarısının anlamı şudur: Bu kitapla ilgili tartışma açıp, tarihi başka türlü yazmazsanız, burada söylenenler son söz olarak kalır ve KESK tarihi buradaki biçimiyle son halini almış olur. Siz istediğiniz kadar sözlü itiraz yapın, zaman içindeki etkisi düşünüldüğünde yazının hükmü sözün üstündedir. Eğer hiç kimse “bu KESK tarihine” itiraz etmezse, örgütün tarihi Koçların söylediği gibi olur.

Biz de, kitabın satışlarını artırma riskini göze alarak, Koçların KESK tarihine ilişkin itirazlarımızı tartışma gereği duyduk. Neyse ki KESK sahipsiz değildir, yoksa son sözü Koçlar söylemiş olacaktı. Gerçeğin travmatik etkisi! diyerek hiç kimse bu işten kolayca kurtulamaz. Meramımızı yaygın bir deyişle ifade edecek olursak, “ortalık o kadar da boş değil”.

Bayram Değil, Seyran Değil!

Koçların yazdıkları kitap basitçe bir araştırma/inceleme merakının, sendikal mücadeleye duyulan ilginin ya da kitap satıp para kazanma hevesinin bir sonucu olarak görülmemelidir. Bunların hepsi geçerli olabilir ancak asıl önemli olan kitabın yazıldığı tarihsel kesittir. Kitap hangi tarihsel, toplumsal, politik koşullarda yazılmıştır ve bu koşullar içindeki anlamı nedir? Bu soruya yanıt vermek, yani kitabı gerçek bağlamına oturtmak, yapacağımız eleştirileri de hangi zeminde yaptığımızın çerçevesini çizecektir.

12 Eylül sonrası kamu emekçileri mücadelesinin tarihsel gelişimini dört evrede tartışmak mümkündür.

Birincisi, çeşitli düzeylerdeki öğretmen örgütlenmelerinin yaptığı tartışmalar ve çalışmalarla başlayan, önce sendikal örgütlenme ihtiyacının açığa çıkarılması ve sonrasında örgütsel/politik zeminin hazırlanması sürecidir. Bu evre, çok farklı örgütsel formlar aracılığıyla öğretmenlerin ve ardından da diğer işkollarındaki kamu emekçilerinin sendika kurma fikrini olgunlaştırdıkları ve kitlesel/direngen bir mücadele sürecinin ilk adımlarının atıldığı başlangıç dönemi olarak kabul edilebilir.

İkinci evre, diğer örgütsel araçların sendikalara doğru evriltildiği, sendikaların fiilen kurulduğu ve toplumsal mücadele sahnesine çıktıkları dönem olarak görülebilir. Bu aşamada önce çeşitli anlayışlar etrafında çok sayıda sendika kurulmuş ve süreç içinde bu sendikalar işkollarında örgütlü birleşik sendikalara doğru ilerlemiştir. Bu evre aynı zamanda, KESK tarihinin gözle görünür en yoğun çatışmalı dönemidir de.

Üçüncü evre, 4688 sayılı yasanın çıkışı ile tanımlanabilir. Bu yasanın kamu emekçileri mücadelesinde, niteliği önemli oranda olumlu ve olumsuz biçimlerde etkileyen bir etken olduğu tartışma götürmez bir gerçektir.

Dördüncü evrenin başlangıç tarihi ise 2004 yılında Eğitim Sen’e karşı açılan kapatma davasıdır. Bu dava, daha sonradan ayrıntılı biçimde tartışacağımız üzere, kamu emekçileri mücadelesine yönelik devletçi/milliyetçi (kimileri ulusalcı da diyebilir) bir müdahale sürecinin başlangıcı olması nedeniyle önemlidir. Bu süreçte KESK, önce Eğitim Sen içinden bölünme yoluyla yeni bir sendika çıkartarak, ardından da diğer işkollarında aynı süreç işletilerek yeni bir konfederasyon kurma çabasına girişilerek ve bu arada da içeriden müdahaleler yaparak ‘makas değiştirmeye’ zorlanmıştır. Bu müdahale süreci KESK’in kurucu dinamiklerinin direnişiyle boşa çıkartılmıştır ancak halen çeşitli biçimlerde devam etmekte ve gündeme göre değişen oranlarda mücadeleye etkide bulunmaktadır.

Koçların kitabı, kamu emekçileri mücadelesinin dördüncü evresi olarak adlandırdığımız, devletçi/milliyetçi müdahale ve KESK içindeki devrimci dinamiklerin buna karşı direnişi ile tanımladığımız döneminin bir ürünüdür. 2004’te Eğitim Sen’e açılan anadilde eğitim konulu kapatma davası, 2005 KESK kongresinde yaşanan çalkalanmalar ve ardından geliştirilen ‘makas değiştirme’ söylemi, KESK içinden ayrı bir konfederasyon çıkarma çabaları ve yaşanan ayrılma ve en son KESK’e yapılan jandarma baskını, gözaltılar bu müdahale döneminin önemli olaylarıdır. Bu dönemle ilgili değerlendirmelerimizi ve buna karşı duruşumuzu çeşitli zeminlerde dile getirdik. Bir kez daha özetlemek gerekirse, bu olaylar daha sonradan Ergenekon davasına da konu olan, tüm toplumsal kesimleri hizaya sokma girişimlerinin kamu emekçileri hareketine düşen payı oldu. Kamu emekçileri hareketi, çeşitli biçimlerde gerçekleştirilen müdahalelerle devletçi/milliyetçi bir çizgiye çekilmek istendi ancak buna karşı direndi ve direnişi halen devam ediyor. Koçların kitabı, kamu emekçileri mücadelesi ile ilgili bir tarih çalışmasından çok, bu devletçi/milliyetçi müdahaleye tarihsel bir arkaplan kurma, KESK üzerinde yürütülen hegemonya mücadelesinde, bu müdahaleye tarihsel zemin oluşturma çabası olarak okunmalıdır.

Diğer taraftan, burada bizim kitaba yönelttiğimiz eleştiriler de, kamu emekçilerinin bu devletçi/milliyetçi müdahaleye nasıl karşı koyabileceğine, eşitlikçi ve özgürlükçü bağımsız mücadele hattını nasıl koruyup geliştirebileceğine işaret eden bir teorik/politik zeminden hareket etmektedir. Nitekim bu teorik/politik zemin, bizim “mücadele tarihimize” bakışımızın da temel referans çerçevesini oluşturmaktadır. Bir tarafa Koçların KESK tarihini, bir tarafa da bizim mücadele tarihimizi koyduğunuzda, karşınıza kamu emekçileri mücadelesinin dördüncü evresini tanımlayan müdahale ve karşı duruşun somut göstergeleri çıkacaktır.

Devletçi/milliyetçi müdahalenin tarih tezlerini ele alırken yaptığımız eleştirilerin üzerimize yüklediği misyonun farkındayız. Çalışmamızı bir an önce bitirmemiz gerekiyor. Ama bitirmeden de şu notu tarihe düşebiliriz: Başka bir KESK tarihi vardır ve bu büyük mücadelenin koşullarını, heyecanını, yarattığı duyguları ve dayandığı inancı daha doğru bir zeminde ifade etmektedir.

Yaşasın Sınıf: Kürt Sorunundan Saklanmanın En Kısa Yolu

Uzunca bir süredir Türkiye’nin en yakıcı sorunu olagelen ve son dönemlerde yeni biçimler alarak gündemdeki hâkimiyetini korumaya devam eden Kürt sorunu, Koçların KESK tarihinde de merkezi bir yere sahip. Yazarların KESK ile ilgili temel tezlerini Kürt sorununa yaklaşımları ekseninde kurmuş olmaları, kitabın, kamu emekçileri hareketine yönelik devletçi/milliyetçi müdahalenin bir parçası olmasının en açık göstergelerinden biri. Yazarların iddiası odur ki kamu emekçileri hareketi “Kürt milliyetçilerinin” içinde yer alması ve onlarla ittifak yapan grupların, kendilerinin beceremedikleri silahlı mücadeleyi kitlesel şekilde yürüten PKK’ye sempati ve dostlukla yaklaşmaları (s.31) nedeniyle etnik kimliği öne çıkararak işçi sınıfını bölen bir pozisyona düşmüştür. Hareketi kuran ve yürütenlerin sosyalist-komünist kadrolar olduğunu sıkça belirten yazarlar, bu kadroların “Kürt milliyetçileri” ile ittifakı temel aldıkları için emperyalizme karşı çıkmayı ihmal ettiklerini, toprak ağaları ve şeyhlerin halk üzerindeki baskı ve sömürüsüne ses çıkarmadıklarını belirtmektedir (s.176). Bu nedenlerle bölücü damgası yiyen, geniş memur kesiminin tepkisine neden olan ve memur sendikalarının siyasal olarak bölünmesine neden olarak sınıf bilincinin gelişmesini engelleyen KESK’in (s.36), Türkiye işçi sınıfı tarihine çok önemli sayfalar olarak geçen büyük, coşkulu kitle eylemlerine karşın net aylıklarını milli gelirdeki artış kadar yükseltemediği (s.32), çalışma süresi, yıllık ücretli izin, çeşitli izinler, disiplin hükümleri, yemek, servis, lojman ve aylıklar konusunda önemli başarılar elde edemediği yazarların temel tezlerindendir (s.35).

KESK ve bağlı sendikaların çalışanların özlük haklarıyla hiç ilgilenmediği iddiası, KESK’in Kürt sorununda barışçı çözüm önerilerini bölücü bulan çevrelerin ve tabiî ki devletçi/milliyetçi müdahalenin de temel argümanlarından biridir. Oysa ki KESK çalışma raporlarına bakılırsa, bu iddianın doğru olmadığı görülebilir. Yine de KESK’in kamu çalışanlarının bütün özlük sorunlarını çözebildiğini söylemek abartı olacaktır. Ancak kamu çalışanlarının ekonomik ve sosyal durumlarının olumsuz gelişmesinin nedeni de herhalde KESK değildir. Yani hırsızın hiç mi suçu yok?

Bu gerçekliğe rağmen KESK’in sürekli ve sadece Kürt sorunuyla ilgilendiği tezi safsatadan ibarettir. Gerçeğin, özel olarak seçilmiş bir kısmını aktarmak da çoğu zaman etkin bir çarpıtma tekniğidir ve ülkemizde her dönemde karşılaştığımız özel bir kontra taktiktir. Buna karşın KESK, her dönemde Kürt sorununda barışçı bir çözümden yana olmuştur, silahlara dayanan çözüm önerilerine karşı çıkmıştır ve bu tutumunu her fırsatta ortaya koymuştur. KESK’in bu tutumuyla ilgili belgeler, eğer gerçekten titiz bir tarih çalışması yapılacaksa, arayan herkes tarafından kolaylıkla bulunabilir. Miting meydanlarında yerlerde kalan bildirilerde bile, isterseniz KESK’in bu tutumunu görebilirsiniz. Hal böyleyken Koçların da katıldığı, KESK’i “Kürtçülük”le suçlama kervanının tek çıkış noktası “Türkçülük” olabilir. Ancak sol çevrelere hitaben konuşuyorsanız (yani misyonunuz bu çevrelere yönelik ise), basitçe ortaya çıkıp, konu Kürt sorunu olduğunda “Türklük damarının” kabardığını söylemek geçer akçe olmadığından, kendinizi başka bir kisve altında sunmanız gerekir. Günümüzde sola doğru konuşan milliyetçilerin bu sorunu aşmak için sığındıkları sahte bir liman bulunmuştur: Sınıf!

Kültür/kimlik sorunları, öyle ya da böyle, çağımızın en yakıcı çatışma alanı halini almıştır. Sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerinde bu çelişki ve çatışmalar hayatı şekillendiren bir hal almaktadır. Türkiye’de de Kürt sorunu, sıcak çatışma durumunun devam etmesi ile insanların hayatlarını her açıdan etkileyen çok önemli bir noktada durmaktadır. Bu nasıl bir sınıf temelli yaklaşımdır ki hayatın canlı akışını görmezden gelmemize neden olsun! Sınıf perspektifi, dünyayı anlamak ve değiştirmek için kullandığımız bir referans çerçevesi sunduğu için bize göre anlamlıdır. Burada kritik kavramlar anlamak ve değiştirmektir. Bu sorunu görmezden gelen bir yaklaşımın, dünyada ne olup bittiğini anlamak yerine, “bana ne, bana ne” diyen bir çocuk ısrarcılığı içinde olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Sınıf çatışmaları ve kültür/kimlik çatışmaları günümüzde birbirinden kolayca ayırt edilebilen sorun alanları olmaktan çıkmıştır. Bu sorunlara bakışımız “sınıf temelli” olabilir ancak bunun anlamı sorunları “sınıfın içine tıkıştırmak” olmamalıdır. Tüm dünyada sol, kültür/kimlik sorunlarını emek mücadeleleriyle birleştirecek yeni bir dil ve bakış açısı üretmeye çalışıyor. Çünkü sol (ve tabiî ki sınıfsal) yaklaşım etrafımızda akıp giden toplumsal yaşamı çepeçevre kuşatan çarpıcı sorunları görmezden gelmenin bir bahanesi olamaz.

“PKK, Marxist-Leninist değil ki!”, “orada aslında toprak reformu yapılması lazım”, “etnik mücadele sınıfı böler”, “emperyalizmin oyunu bunlar” ve benzeri kodlarla ifade edilen günümüz milliyetçi sol pozisyonları, sınıfı, hayatı anlamak ve değiştirmek için kullanılan tarihsel/toplumsal bir kavramsal çerçeve olmaktan çıkartıp, gizli ya da açık devletçi/statükocu çizgilerinin meşrulaştırıcı mekanizması haline getirmektedir. PKK, Marxist-Leninist değildir de ama sen öyle misin? Kürt illerindeki feodal ilişki biçimlerinin en çok son Kürt isyanı döneminde çözüldüğünün farkında değil misin? Türkiye’nin en yoksullarının Kürtler olması etnik sorunlarla sınıf meselelerinin iç içe geçmişliği hakkında seni hiç düşünmeye sevk etmiyor mu? Emperyalizmin, kültür/kimlik sorunlarını “kaşımaması” için bu sorunların iç dinamiklerle çözülmesi gerektiğini fark etmen için daha kaç yıl geçmesi gerekiyor? Aslında, sınıfın arkasına saklanan Türklük duygularının ortaya salıverilmesi olan bu söylemlerin hiçbir geçerliliği yoktur. Türkiye’nin güncel gerçeği şudur: Devlet seven, Kürtleri sevmez ve buna da sınıfı bahane eder.

Koçlar da benzeri bakış açısına sahip olduklarından, kitaplarında sıklıkla bu argümanlara dayanan söylemlere başvurmaktadır:
“…‘Halkların kardeşliği’ adı altında Kürt milliyetçiliğine destek verenler, sınıf kimliği ile temelden çelişen etnik kimliği öne çıkararak, sınıf hareketine büyük darbe indirmektedir...”(s.123)
“… bazı kamu çalışanları sendikaları Kürt milliyetçiliğinin yedeğine düştü, bu hareketin destekçisi oldukça da sınıf kimliğinin ve bilincinin gelişmesini engelledi, geniş memur kitlesinden koptu, (aşağıda ele alınacağı gibi) sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçasını oluşturan anti-emperyalist mücadeleyi, aşiret reisleri, toprak ağaları ve şeyhlerle mücadeleyi ihmal etti.”(s.174)

Sınıf ve kültür/kimlik sorunlarını kolayca birbirinden ayırıveren statik/dogmatik sınıfçı bakış açısının, feodal kalıntılara karşı mücadeleyi sınıf mücadelelerinin ayrılmaz parçası kabul etmesi aslında teorik olarak zordur. Sınıf mücadelelerini ya da bu mücadelelerin gerçekleştiği dinamik alan olarak toplumu, işçi sınıfının bir tarafta, burjuvazinin diğer tarafta toplanarak cenk ettikleri bir meydan muharebesi yalınlığında gören bir zihniyetin başka türlü bir yorum yapması da beklenemez zaten. Ancak Koçlar bu zorluğu bir kalemde aşmış görünüyor.

Benzeri teorik zorlamalara kitabın pek çok yerinde rastlamak mümkündür. Yazarlar, çalışanların haklarındaki gerilemeleri sermaye politikalarına değil de KESK ve bağlı sendikaların Kürt sorunundaki duyarlılığına bağlamakla kalmayıp (s.35-36), kamu hizmetlerindeki niteliksizliği de KESK’in içinde Kürtlerin varlığına dayandırabilecek kadar savruk bir anlayıştan yorum yapmaktadırlar (s.182). Yani devlet aslında nitelikli kamu hizmeti verecekti ama Kürt öğretmenler, Kürt vergi dairesi çalışanları, Kürt belediye görevlileri, Kürt nüfus memurları, Kürt mühendisler, Kürt hekim ve hemşireler buna engel oldular. Ah şu Kürtler! KESK tarihini hallettikten sonra yazarlardan, küresel ısınma ile Kürtler arasındaki ilişkiyi inceleyen bir çalışma bekliyoruz. Eksik konu kalmasın.

Misyon gereği olsa gerek, yazarların, içi boş ama kaplaması çok renkli sınıf süslemeleriyle gizlemeye çalıştıkları dipten gelen Türklük duyguları, KESK değerlendirmelerinde temel belirleyen olmuş görünüyor. Biz, emek mücadeleleri ile kültür/kimlik mücadelelerinin neden birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılamayacağını yukarıda özetlemeye çalıştık. Ancak konuyu yerli yerine oturtmak açısından bir tespit daha yapmakta fayda var. KESK tarihi, Kürt hareketinden ve içindeki Kürt unsurlardan ibaret olmadığı gibi onlardan bağımsız da ele alınamaz. Yurtsever emekçiler, kendi politik duruşları ve sendikal perspektifleriyle kamu emekçileri hareketi içinde yer almaktadırlar. Onları destekleyebilirsiniz ya da eleştirebilirsiniz; ancak KESK’e ilişkin eleştirinizi yurtsever emekçilere ilişkin eleştirinizle eş tutarsanız, en hafif deyişle yanılırsınız. Aslına bakarsanız KESK, kültür/kimlik mücadeleleri ile emek mücadelelerini birleştirme sorununa, kendi kulvarında fena sayılamayacak yanıtlar üretmiştir. Tabiî ki bu sorunu KESK’in tek başına çözmesi mümkün değildir. Ancak KESK bu yolda doğru bir duruş sergilemiş ve olumlu katkı sunmuştur. Bize göre Türkiye’nin bütünlüğünün temel harcı, KESK’in bugün her şeye rağmen savunmaya devam ettiği onurlu birliktelikten geçmektedir. Bu anlamda KESK, bölücü olmayı bir kenara bırakın, tam aksine, sahip olduğu bakış açıcı ve Türkiye’nin her yanına yayabildiği ortak mücadele anlayışıyla Türkiye’nin bütünlüğünün nasıl sağlanacağına da ışık tutmaktadır.

Bugün artık devlet bile kendi planlarını yaparken Kürt sorununu göz ardı edemez hale gelmişken, “sınıf temelli” olma iddiası taşıyanların bu gerçeklikten kaçmaya çalışmaları anlaşılmaz bir tutumdur. Kamu çalışanları hareketi dönem dönem Kürt sorunu ekseninde devlet kaynaklı zorlamalara maruz kalmıştır. “Bölücülük” suçlaması sürekli yapılmıştır. Sendikaların PKK’ye mali destek verdikleri bile söylenmiştir. Bunların hepsi KESK’e yönelik devlet kaynaklı ideolojik söylemlerdir. KESK’in toplumsal mücadeleler tarihindeki öneminin bir boyutu da budur: KESK, bu saldırılara asla teslim olmamıştır. Kürt sorunu, KESK’in ele aldığı, taleplerini dile getirdiği, kendisini şekillendirdiği tek sorun olmadığı gibi, hiçbir zaman da es geçtiği bir sorun olmamıştır. KESK, her zaman Kürt sorununun Türkiye’nin demokratikleşmesindeki yerini kavrayarak, bütünlük perspektifi ile hareket etmiştir ve bu tutumun ne kadar doğru olduğu bugün artık daha geniş çevrelerce anlaşılmaktadır.

Sevgili Devlet: Solda Devletseverlik Duygularının Yeniden Kabarması

“Maaş artışları ve sendikal hak ve özgürlükler konusunda siyasal partilerin ve hatta hükümetlerin büyük kitle eylemleriyle ‘ikna edildiği’ durumlarda bile, bazı güçler devreye girdi ve Kürt milliyetçiliğinin taleplerine böylesine sahip çıkan örgütlenmelerin daha da güçlenmesine yol açacak hakların verilmesini önledi.”(s.35)
“Türkiye Cumhuriyeti Devleti açısından bakıldığında … bu hareket içinde Kürt milliyetçiliğine verilen destek bir sorundu. ... Bu durum, Türkiye’de kamu çalışanlarının çok önemli eylemlere ve büyük mücadelelere karşın sendikal haklara kavuşmada yaşadıkları başarısızlığın en önemli, belki de ana nedenidir.”(s.97)

KESK tarihinin kimi dönemlerinde grevli toplu sözleşmeli sendika yasasına ilişkin, hükümette olan kimi siyasi partilerin vaatleri olmuştur. Hatta hemen hemen bütün siyasi partilerin programlarında buna dair göndermeler bulunmaktadır. Ancak bu konudaki girişimler hep gündem dışı bırakılmıştır. Yazarlar bu durumu da KESK’in Kürt sorunu ile ilgilenmesine bağlamaktadır. Koçlara göre aslında kamu çalışanlarının haklarındaki bu gelişmeyi siyasi partilerin ötesinde devlet de istemektedir. Kamu çalışanlarının kitle eylemleri devleti “ikna etmiş” olmasına rağmen, KESK’in Kürt sorunundaki statüko karşıtı duruşu nedeniyle devlet, kamu çalışanlarının haklarını üzülerek verememiştir. Herhalde bu büyük sırrı yazarlar “içeriden” almış olmalılar. Nasıl oldu acaba? Belki de biri gelip yazarlara dedi ki: “Verecektik ama Kürtler var”. Koçların kitabının temel tezlerinden biri olan bu yorum hakkında lafı fazla uzatmaya gerek yok. “Sınıf temelli ama devletsever” perspektifin varacağı yer burasıdır. Elimizde Türk bayraklarıyla eylem yapsaydık; Batı Trakya, Kerkük ve Uygur Türklerine uygulanan baskılardan başkasını görmezden gelseydik; ara sıra “Ne mutlu Türküm diyene” diye bağırıp, sendika üyeliği için nüfus kütüğü koşulları koysaydık haklarımızı alırdık herhalde. “Türk” tarihçilerin devleti pek tanımadıkları anlaşılıyor.

“Sınıf temelli” bakış açısından çok sevdikleri devletlerini aklamaya çalışan yazarlar, bu amaçlarını gerçekleştirmek için ayaküstü bir de devlet kuramı uyduruveriyorlar:
“Çok kaba ve yüzeysel bir Marksist, devleti sadece ‘hâkim sınıfların baskı aracı’ olarak görür. Ancak hayat çok daha karmaşıktır. Özellikle emperyalizm döneminde devletin niteliği ve işlevi çok daha karmaşıklaşmıştır. … Ancak bir kaba Marksist bile sınıf mücadelesi içinde sermayedar sınıfla mücadele eder; devletle değil. Emperyalizm olgusu işin içine girdiğinde, bir Marksistin karşısındaki güç, öncelikle emperyalistler ve sermayedar sınıftır. Devletin durumu ve devletle ilişkiler, emperyalistlerle ve sermayedar sınıfla olan asıl mücadeleye bağlıdır. … Kamu çalışanları sendikacılık hareketindeki sosyalist-komünist kadroların çoğu … devletin ‘işveren’ olduğunu, devletle ilişkilerin emek-sermaye çelişkisinin bir ürünü olduğunu ileri sürdüler…. ”(s.37)

Yazarların devlet tahayyülleri, daha önceden değindiğimiz ilginç toplum anlayışlarına dayanıyor besbelli: Bir tarafta emperyalizm ve sermayedarlar, diğer tarafta emekçiler. Ancak bu sefer devlet bu iki güçten de ayrı, arada bir yerde, ikisine de eşit mesafede duruyor. Bir mendil kapmaca oyunu düşünün; iki taraf yerlerini almış, ortada duran devlete doğru koşuyorlar. Önce kim varırsa devlet ondan olacak. O devletin, emperyalizm ve sermayedarlarla hiçbir doğal ilişkisi yok; vaziyeti mendilin kapılması sürecindeki tavırlarına bağlı. İyi de olabilir, kötü de! Devlet eskiden sadece hâkim sınıfların baskı aracıysa, sonradan emperyalizm döneminde niteliği ve işlevi karmaşıklaşarak sınıf mücadelesinde emeğin karşısındaki pozisyonundan çıktığına göre, devleti tarafsızlaştırarak bize doğru yaklaştıran olgu emperyalizm olmalı. Devleti aklayacağım derken iş nerelere vardı bak! Yazarların, eskiden okumuş oldukları Marxist metinlerden akıllarında eksik kalmış olan kavramları biz yerlerine oturtalım. Koçların bahsetmek istedikleri, ancak yanlış hatırladıkları kavram “görece özerklik”tir. Ancak görece özerklik ile bağımsızlık arasında çok büyük farklar vardır ve görece özerk olan devlet, “son kertede sermayenin devleti”dir. Yani devlet sınıflar mücadelesinde bağımsız bir yerde durmaz; mendil kapmaca oyunundan devam edersek, emekçilerin ortadaki mendili alabilmelerinin tek yolu, rakip oyuncuların ve ortada mendili tutanın birlikte sürdürdükleri oyunu kökünden bozmaktır. Bu anlamda devletle ilişkiler, zorunlu olarak emek-sermaye çelişkisinin bir ürünüdür.

Kuşkusuz, bu zorlama devlet kuramı, sadece yanlış hatırlamalardan kaynaklanmamaktadır. Konu Kürt sorunu olduğunda Marxizm-Leninizm’den ve sınıf bakış açısından dem vuran bir aklın, sınıfsız bir devletten bahsetmesi ve devletle emperyalizm arasına kalın teorik çizgiler çekmeye çalışması manidardır. Koçların yaptıkları şey, öteden beri sol içindeki milliyetçi tezlere kaynaklık eden bu aklın sendikal mücadeleye tercüme edilme çabasıdır.

“Tarihçi” Dev Aynasında: Narsizmin Politik Arkaplanı

Kamu emekçilerinin örgütlenmesi ile ilgili çok sayıda insanın katkıları oldu. Bu katkılar örgütlenmeye ilişkin teorik ve pratik katkılar olduğu gibi hukuki durumla ilgili, kamu çalışanlarının örgütlenme haklarının yasal dayanaklarıyla ilgili de oldu. Koçların da kitaplarında belirttiği pek çok isim kamu çalışanları mücadelesine verdikleri katkılardan dolayı anılmayı hak ediyorlar. Biz de bu kısmı kendi çalışmamıza saklıyoruz. Ancak bu katkıların ifade edilmesinde bir de, yazımızın başında belirttiğimiz, yayınevinin “gerçeğin travmatik etkisi” dediği, daha basit ifadeyle “yazdım, oldu” biçiminde anlaşılabilecek bir durum söz konusu olabilir. Kamu emekçileri mücadelesine katkı sunanları vefa adına anarken, kitabın yazarlarından Yıldırım Koç, kendisine biraz fazla misyon biçmiş görünüyor. Alpaslan Işıklı’nın kamu çalışanlarının sendikalaşmasına ilişkin ortaya attığı hukuki önermeden, herhalde kendine pay çıkarmak istiyor olmalı ki kitabın sunuşunda kendi tarihi rolünün altını çiziyor: “Her şey 1985 yılı Kasım ayının son günlerinde bir akşam Yol-İş Sendikası’nın bir odasında başladı…”(s.19). O akşam Alpaslan Işıklı, Yıldırım Koç’tan Anayasa kitabından ilgili maddeyi bulmasını istemiş. Yani Alpaslan Işıklı’nın kamu çalışanlarının örgütlenmesinin yolunu açtığı o “evreka” anında, yazarlarımızdan Yıldırım Koç da oradaymış. Bu KESK tarihi açısından gerçekten çok önemli bir bilgi.

“İnsan haddini bilmeyince tarihi kendisiyle başlatır.” Bu haklı ifade, yazarımız Yıldırım Koç’a ait. Türk-İş içindeki etkinliklerinden, çeşitli yayın organlarındaki yazılarından (Aydınlık Dergisi, Türk Solu Dergisi, Baran (*) – Ya Bizdensin Ya Onlardan – Dergisi vb.) ve sendikacılık alanındaki faaliyetlerinden tanıdığımız Koç, bu sözü, kitabının ardından gelen eleştirilere yanıt verirken kullanmış. Çok da haklı söylemiş. İnsanın kendini ve yaptığı işi önemsemesi ruh sağlığı açısından dengeleyicidir ancak bunu abartırsanız denge bozulabilir.

“12 Eylül Darbesi’nden sonra öğretmenlerin yeniden örgütlenmesine yönelik ilk çalışmalar Ankara’da 1984-1985 yıllarında başladı…”(s.68). Hangisine inanacağız bilemedik. Yazarlarımız, çok değil, 49 sayfa sonra, Yıldırım Koç’un o “ilk” anda, kitabı Alpaslan Işıklı’ya uzatarak yaptığı katkının kurucu önemini unutarak, daha önceki örgütlenme çalışmalarına atıfta bulunmuşlar. Yoksa her şey 1985 yılı Kasım ayında başlamamış mıydı? Daha öncesi de var mıydı? Ya da o öğretmen örgütlenmesine yönelik çalışmaları yapanlar sendika değil de tiyatro toplulukları biçiminde mi örgütlenmeyi tartışıyorlardı? Oysa ki eğitim emekçileri mücadelesinin gerçek tarihinin yazdığına göre öğretmenlerin sendika ile örgütlenme ve mücadele etme fikri hep vardı; 8 Temmuz 1965 tarihinden itibaren TÖS’te cisimleşti. Aradaki 12 Mart müdahalesiyle kesintiye uğradı; TÖB DER, her döneminde sendika şiarıyla hareket etti. 12 Eylül, aynı zamanda öğretmen mücadelesine de bir darbeydi ancak öğretmenlerin sendikal mücadele fikrini öldüremedi. Bu işin gerçekten içinde olan herkes bunu bilir.

Belli ki kitabın ikinci cildi de piyasaya sürülecek. Yazarlar tavsiyemizi kabul ederlerse, en azından orada böyle büyük ifadeler kullanmazlar. Şöyle deseler bizce daha doğru olurdu: 'Alpaslan Işıklı’nın, kamu çalışanlarının sendikalaşmasına ilişkin hukuki zemini dile getirdiğini ben de duymuştum.'

“Kamu çalışanları sendikacılık hareketinin gelişimine büyük mücadelelerle ve büyük özveriyle öncülük etmiş olan KESK’in ve bağlı sendikaların bu zayıflamasını anlamanın yolu, 1985 yılı Aralık ayında başlayan süreci öğrenmekten geçmektedir.”(s.26). İşte bu! Yazarlarımız, Yıldırım Koç’un 1985 yılında anayasa kitabını uzatarak yaptığı kurucu katkının ardından, 24 yıl sonra bu kez de KESK’i düştüğü kötü durumdan kurtarmak için harekete geçmişler. Kurtuluş yolunu da bulmuşlar: Kitabımızı okuyun ve bizi anlayın! Bizi anlayın ki KESK’i kurtarın! Hem kurucu hem kurtarıcı rolündeki yazarlarımızdan Yıldırım Koç, çeşitli zeminlerde içinde yer aldığını iddia ettiği 12 Eylül sonrası öğretmen örgütlenmesi çalışmalarının gerçek kurucu katkısını hiçe sayarak, miladı, uzattığı anayasa kitabına sabitlemekte kararlı gibi. Bazı psikoloji yaklaşımları buna “kendini gerçekleştiren kehanet” diyor. Halk arasında “40 kere söylersen gerçek olur” anlamındaki kimi sözler de aynı durumu anlatır. Yıldırım Koç biraz daha ısrar ve tekrar ederse, bizi bile inandıracak.

Şunu da eklememiz gerekir ki buradaki narsistik tarih anlatımını basitçe bir psikolojik problem olarak görmüyoruz. Bu yaklaşım yazarların, yazının başında çerçevesini çizdiğimiz bağlam içinde üstlendikleri misyonu yerine getirebilecek kadar önemli kişiler olduklarını dile getirme çabasının sonucudur. Yazarların, içinden konuştukları politik duruş, KESK’e “çeki düzen vermek”, olmazsa da etkisizleştirmek için çeşitli girişimlerde bulunmaktadır. KESK’i hizaya sokmak için büyük büyük laflar ettiğinizde, birilerinin ortaya çıkıp size dur diyeceği de aşikârdır. Bu nedenle konuşan kişilerin konuştukları konuya ne kadar hâkim olduklarını, konuşulan konu tarih ise tarihin içindeki çok önemli yerlerini belirtmeleri ellerini güçlendirir. Örneğin, KESK hakkında, konfederasyon binasının bulunduğu mahalledeki taksicinin söylediklerinin etkisiyle, Alpaslan Işıklı’nın o kış akşamında anayasa kitabını uzatmasını istediği kişinin söylediklerinin etkisi arasında çok büyük farklar olduğunu bizim de teslim etmemiz gerekiyor. Herkesin hakkını verelim. Bize göre ikincisinin daha fazla etkili olduğu tartışılmaz.

Yeri gelmişken yazarların ve yayınevinin bir vurgusuna daha değinmek gerekiyor. Kamu emekçileri mücadelesini yaratan, bedel ödeyen ve kitabın “risk alanlar, yolu açanlar” olarak tanımladığı insanların bir kısmının emekli olduğu ya da yaşamını yitirdiği için bugün bu mücadelenin içinde olmadığı doğrudur. Ancak KESK’i bir mücadele ruhu olarak tanımlayacak olursak, bu ruhun yaratıcıları halen KESK’in içindedir ve kavganın başındadır. Bugün KESK mücadelesini şekillendirenler birden bire ortaya çıkmamışlardır; kavganın ilk başladığı andan itibaren ön saflarda bedel ödeyerek bugünlere gelmişlerdir. KESK tarihi yazarken başka bir örgütsel duruşa işaret etme çabası içindeki Koçların kitabın çeşitli bölümlerinde ima ettikleri gibi, kavgayı yaratan insanlar devre dışı bırakılmamışlardır. KESK, Türkiye’de eşitlikçi ve özgürlükçü kamu emekçileri hareketinin halen tek adresidir.

Yukarıdaki başlıklarda Koçların KESK tarihinin temel iddialarına değinmeye çalıştık. Son olarak KESK’in “Kürt milliyetçileri” nedeniyle anti-emperyalist tutum takınmaktan çekindiği iddiasını değerlendirelim. Devletsever yazarlarımız, Türkiye’nin bağımsız bir ülke olduğunu, birilerinin de gelip bu bağımsızlığı gelip elimizden almaya çalıştığını zannettiği için, eline bayrak alıp “yaşasın devlet” diye bağırmayanların emperyalizme karşı olmadığını düşünüyorlar. Daha uzun bir tartışma olanağına bırakmak doğru olacaktır ama şimdilik şunu söyleyelim, KESK’in emeğin haklarını savunmak için attığı her adım aslında anti-emperyalisttir. KESK, tüzüğünde yer alan emperyalizme karşı bağımsızlık maddesinin gereğini savaş karşıtı eylemlerde, 1 Mart tezkeresine karşı aldığı tutumda ve benzeri mücadele süreçlerinde defalarca göstermiştir. Ama demek istediğiniz, örneğin, “Ergenekon davası emperyalizmin bir oyunudur, buna karşı çıkmak gerekir” gibi bir tutumsa, KESK bunu yutmaz.

Sonuç: Tekrar Dene, Daha İyi Dene!

Bir örgütün tarihi, içeriden ya da dışarıdan yazılabilir. İki halin de farklı özellikleri olur. Herkes istediği hale istediği değeri yükleyebilir. Ancak bize göre miting alanlarından bildiri toplayarak yazılan tarihle, o bildirileri yazan ya da o bildirilerin hangi tartışmalar sonucunda yazıldığını bilenlerin yazdığı tarih arasında nitelik bakımından bir farklılık da vardır. Biri salt yazarının niyetini diğeri ise aynı zamanda mücadelenin ruhunu taşır. Aynı olay, iki bakış açısından iki farklı biçimde nakledilebilir. Örneğin, biri “nötr” bir yaklaşım olduğunu düşünerek “sendikaların mühürlenmesi”nden bahsederken (s.213) diğeri taşıdığı mücadele ruhunu yansıtarak, aynı olayı “mühürlerin kırılması” olarak görür. İkisinin arasındaki farkı değerlendirmek de okuyucunun bakış açısına kalmıştır.

Tarihi anlamak, geleceğe bakışın şekillendiği ilk adımdır; tarihe “makas değiştirtmek” de geleceğe makas değiştirtmenin... KESK, zaman zaman bu tip müdahalelerle rotasından çıkartılmak istendi. Bu kitapla birlikte şimdi bunun yeni bir biçimiyle karşılaşıyoruz. KESK’e tarih uyduruluyor. Kamu emekçileri mücadelesi nasıl ki bundan öncekilerle baş etmeyi bildiyse, bununla da baş etmesini bilir.

Bir de yazarlara son sözümüz var. Belli ki KESK’le ilgili bir misyon üstlenmeye girişmişsiniz. Ama olmamış. Herhalde bu kitabın ikinci cildini de piyasaya sürmeye niyetiniz var. İyi de olur. Aslında bir taraftan KESK’e yönelik devletçi/milliyetçi müdahalenin de tarihini yazıyorsunuz. Lütfen eleştirilerimiz nedeniyle tarihçilik sevdanızdan vazgeçmeyin. Tekrar deneyin ama bu sefer daha iyi deneyin.


(*) “Baran – Ya Bizdensin Ya Onlardan – Dergisi” yanılmıyorsak “Taraf – Taraf Olmayan Bertaraf Olur – Dergisi”nin devamında bir siyasal çizgiye sahip. Ama Yıldırım Koç da yazmaya başlayınca orada taraflar biraz karışmış gibi görünüyor.

Yazar:Erhan Bağcı-Turnusol

5 Ocak 2010

Umut Yeniden Ortak Rüyamız Olsun



Ufuk URAS- Milletvekil


UMUT YENİDEN ORTAK RÜYAMIZ OLSUN

Yeni bir yılda, yeni bir başlangıç yapmak istiyoruz.
Bir kez daha Türkiye'nin geleceğini, barış içinde ve eşit koşullarda bir arada yaşama umudunu tehlikeye atan gelişmelere izin vermemek için çabalıyoruz.

Ağır kayıplar ve acı derslerle geride bıraktığımız onyılların hepimize şiddetten çıkış yolunun demokratik zeminde bulunduğunu göstermiş olması umudunu taşıyoruz.

Geçtiğimiz ilkbaharda 'İyi şeyler olacak' müjdesiyle başlayan 'Demokratik Açılım', 2009'un son günlerinde bir kez daha açmaza sıkıştırıldı. Ama hepimiz biliyoruz ki, aslında açmaza alınan ortak geleceğimizdir.

Yılın ilk günlerinde bir kez daha söylemek istiyorum ki, TBMM, bu kısır döngüyü aşmalı, kendisine bağlanan umutları boşa çıkartmamalıdır. Toplumsal sorunların çözümünü asker ve yargı alanına terk eden pasif izleyicilik konumuna sürüklenmemelidir. Bu durum, zaten zayıf olan demokrasimize ve onun kurumlarına olan inancın daha da aşınmasına neden oluyor.

90 yıllık bu Meclis'teki bir sosyalist milletvekili olarak olan bitene seyirci kalamazdım. Çatışmaların tüm ülke sathına yayılması, mağdurların ve ezilenlerin etnik temelde bölünmesi tehlikesi karşısında, bu olumsuz yönelimi engelleyecek politikalar geliştirmek siyasetle ilgilenen herkesin öncelikli görevidir. Mevcut siyasal partilere köklü eleştiriler yönelten ve bu ülkeye demokrasi, adalet, eşitlik ve özgürlük getirme iddiasını taşıyanların başka türlü davranması mümkün değildir.

Barış ve demokrasi sürecinin tıkanıklıktan çıkmasına katkıda bulunmak, sorunların TBMM çatısı altında tartışılmasına ve çözüm bulunmasına yol açmak amacıyla, Barış ve Demokrasi Partisi'nin TBMM'de grup kurma imkanına kavuşması için küçük bir adım atarak, bu partiye katıldım.

Umuyorum ki, geleceğimiz hakkında endişe duyan her sorumlu yurttaş ve siyasal partinin sergileyeceği kararlılık ve çabayla, barış ve umut yeniden ortak rüyamız olur ve Türkiye karanlık günlerini kısa zamanda geride bırakır.

Umuyorum ki, başta hükümet olmak üzere TBMM'deki tüm partiler sorunları derinleştiren kimi idari uygulamalara son verilmesi ve kimi genelgelerin kaldırılması, 367 oy gerektirmeyen kimi yasaların değiştirilmesi adımlarını atarak barışa bir şans tanıyabilir. Bu yönelim, şiddeti reddeden, barış ve demokrasiden yana olan herkesin ve her parlamenterin öncelikli görevidir.

Umuyorum ki, kimsenin aç ve açıkta kalmadığı, adalet ve özgürlüğün sınırsızca solunduğu, sorunların serbestçe tartışıldığı, kimsenin dinsel ve etnik kimliğini gizlemediği, hiç kimseye istemediği bir kimliğin zorla dayatılmadığı, tarihiyle ve komşularıyla barışık, özgür ve demokratik bir Türkiye'ye giden yolun açılması mümkün olur.

Dün olduğu gibi bugün de bu umutları gerçek kılmak için mücadele etmeyi, barış, demokrasi, adalet, eşitlik ve özgürlük mücadelesinin TBMM içindeki sözcülerinden olmayı ve bu uğurda mücadele edenlerle yan yana durmayı kararlılıkla sürdürmeye devam edeceğim.

Ufuk Uras
İstanbul Milletvekili

05.01.2010

http://www.ufukuras.net/