Zaman, zaman; “Emekçiye değil, çetelere barikat”, “Baskılar bizi yıldıramaz”, “Torba yasa geri çekilsin” diye sloganlar atıldı.. Uzun bekleyiş ve uzun pazarlıkların sonuç vermeyişinin ardından; KESK Genel Başkanı Döndü Taka Çınar, konuyla ilgili bir açıklama yaparak,; Tüm illerde 'Torba Yasa'yla ilgili basın açıklamaları yaptıklarını belirterek “bu yasanın derhal geri çekilmesi gerekir, hükümet çocuklarımızın geleceğini ipotek altına almak istiyor.. Mücadelemiz artarak devam edecektir” dedi. KESK Genel Başkanı; polisin emekçilere karşı sert tutumunu eleştirerek; ”Hakları için eylem yapan kamu emekçilerine müdahale eden polis, devletin polisi değil hükümetin polisidir. Polis, bana ‘canım’ diyecek kadar pervasızdır. Bu emniyet amirini ve basın açıklaması yapmamıza izin vermeyen teşkilat hakkında suç duyurusunda bulunacağız.” dedi EvcioğluHaber-25.01.2011- Salı | ||||
http://www.habercek.com/ | ||||||||
- Ömer ŞAN on Aralık 08,2010 EvcioğluHaber- Gazetevice'nin Ömer ŞAN'ı "Suyuna, toprağına, yaşam alanlarına, tarihine, kültürüne, sosyal değerlerine sahip çıkan bu insanlar ne kadar ‘vatan sevmez’di ki? Kazım Amca’nın, Seniye Teyzenin, Seher Hala’nın, Vatandaş Mustafa’nın derdi tasası neydi? Neydi bizim bu yüreğimizin sancısı? Köylerimizde, evlerimizde, bahçelerimizde, yaylalarımızda…" diyor köşesinde. Bir WikiLeaks’dır tutturmuş gidiyoruz. Sanki yeniden keşifler yapıyor, sayfalarca döşemeler, iddialar, gerçeklik tartışmaları, ‘kahpelik’ söylemleri, restleşmeler ucubenden almış gidiyor kamuoyumuzu. Birileri cakasını satıyor, belgelerde adı geçiyor diye, birileri çıkıp özür diliyor, asıl sorumlular ise ahkâm-ı efkâr kesiyor… Bizler, Anadolu insanları, toprağımıza ‘Ana’ deriz! Ana’yı da kutsal bir mabet gibi başucumuza, yüreğimize koyarız. Onurudur insanımızın toprak gibi, su gibi… Ne kelle hesabı yapar, ne de yan gelip yatar! BOP’una, topuna AT’ına AB’sine, yatına katına, emperyalist hesaplarına, kılına goncasına dokunduruverir; medeniyetler arasına diyalog eker, tarlasında ekin biçer, çay, fındık toplar, gecesini gündüzüne harmanlar Anadolu insanı! Fazla söze hacet yok! Zaten şimdilerde ileriye giden demokrasimiz, inceden işliyor! Öyle ki neredeyse 30 yıl öncesinin 12 Eylül’ünü aratmıyor ilerledikçe… Hele ki şu ‘8 hesap’ iddialarından sonra ‘Silivri tehdidi’ boy pos ölçüsü verecek cinstendi! Ama asıl bizim anlamadığımız, bu belgeleri sızdırıp yayanlar değil de, bunlara dikkat çekip açıklama bekleyenlere yüklenilmesi idi. Biz gene de anlayamadıklarımızla kalalım bari. Yani bir şeyleri anlamak için ille de bu WikiLeaks mı lazımdı! Yıllardır yazıp, çizip, konuşup duruyor eli kalem tutanlar, dili dönenler… Ne oldu? Aman gemicikmiş! Yok, Aliymiş Diboymuş, Dişliymiş, Çarkmış, Çalıkmış, Fenermiş, Denizmiş!.. Yemişler… İçmişler… Külliyen Yalan!.. Nafile… Hani eskilerimizin eskilerden kalan bir sözü var ya… Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz!.. Bakın mesela, hafta sonu Rize’de bir toplantı vardı! Kimseye davetiye gönderilmedi, kimse özel veya şahsi olarak çağrılmadı. Derelerin Kardeşliği Platformu’nun çağrısı ile bölgemizdeki Kardeş Dereler Buluştu! Amasya, Tokat, Sinop, Samsun’dan kalkıp geldiler. Giresun, Ordu, Gümüşhane, Trabzon, Erzurum ve Artvin’den… Doğu Karadeniz’in vadilerinde, köylerinde, derelerinde yaşam mücadelesi verenler, yaşamı savunanlar HES’lere karşı çıkanlar Rize’de buluştu! Neydi o yüzlerce insanı Rize’ye akıtan? Dertleri neydi? Nerden nemalanmak, hangi lobilerle, rant paylaşım hesaplarıyla, hangi dış mihrakların baskısıyla geldiler? Çıkıp feryatlarını dillendirdiler? Suyuna, toprağına, yaşam alanlarına, tarihine, kültürüne, sosyal değerlerine sahip çıkan bu insanlar ne kadar ‘vatan sevmez’di ki? Kazım Amca’nın, Seniye Teyzenin, Seher Hala’nın, Vatandaş Mustafa’nın derdi tasası neydi? Neydi bizim bu yüreğimizin sancısı? Köylerimizde, evlerimizde, bahçelerimizde, yaylalarımızda… Biz miydik o bizi suçladıkları nitelemeler, onlar mıydı? Kem söz sahibinin miydi? Laf üstüne laf konursa ne kadar konabilir? Ne kadar WikiLeaks belgesi gerekir? Hele Ankara’daki gelişmelerden haberiniz olsa. TBMM’de CHP’nin araştırma önergesi görüşüldü geçen hafta sonu. Tartışmalar diz boyu, ilgili ilgisiz, bilgili bilgisiz… Hele yalanlar, yalancılıklar havalarda uçuştu. Önerge reddedildi, reddedilmesine de! Asıl mesele konuşulanlardaydı. Detaya girmeye gerek yok! Aradan bir hafta geçti, ne ses çıktı ne seda! Rize’nin o her şeyi çok bilen, hemen her taşın altından, özellikle de granit taşlarının, maden ocaklarının, çayın her devresinden çıkan milletvekili var ya! Bilirsiniz hünerlerini. Çevrecilerin atık çöpleriyle, lağım sularıyla vesaireleriyle uğraşır, laf yada argo deyimle lok(!) atar… Bu kez de Rizeli gazetecileri ‘yalancı’ çıkarmış! HES’lere karşı çıkanları eleştirmek için Rizeli gazetecileri dolamış diline! Derelerin suyu kurudu diyen gazetecilerle kafasına göre kafa bulmuş! Kazınmış ya! Hani kendi anlattıklarını yazıp, gazetelerine, sayfalarına, sitelerine taşıyan gazeteciler, beyanat, röportaj verdiği, basın açıklaması yaptığı Rizeli gazetecileri TBMM kürsüsünden ‘yalancılıkla’ itham etmiş! Direk dememişse de, pişkinlikle demiş! Kendilerininkini saymadan… Ama bizim sevgili dostlarımızdan, meslektaşlarımızdan ses yok! İsteyen dostlara verebiliriz görüntülerini, elimizde! Şimdi ne dersiniz? SİT’imizin WikiLeaksları… Acaba ne zaman çıkar ortaya! Merak mı edelim… Görmek, duymak, yaşamak yeter mi? Anlamadan hele ki! Tabiatı bozuk, ‘Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasa Tasarısı’na karşı bir mücadele oluşmaya başladı. Bu yasa tasarısı acaba SİT’lerimizi kaldırmayı planlarken; asıl hedef HES’ler mi yoksa başı kellerin de madendi, taşocağıydı, falandı filandı işleriyle de bir bağlantısı var mı? Yer mi Ali Dayı… Nafile WikiLeaks… HES’tir, mestir ama asıl mesele SİT’tir… Yüreğiniz sevgiyle kalsın… Nafile WikiLeaks!...... .
Bu doğa aşığı insan bakın ne demiş gazetedeki köşesinde, Nafile WikiLeaks!..başlıklı yazısında;
EvcioğluHaber-12.12.2010
WİKİLEAKS: TÜRKİYEDE YEREL TOHUMLARIN SATIŞI YASAKLANSIN Tarih: 12 Aralık 2005 Konu: TBMM’de hazırlanan tohumculuk yasasında yerel tohumların satışının yasaklanması konusunda madde yer alabilecek Özet: Başta Amerikan şirketleri olmak üzere uluslar arası tohum şirketlerinin temsilcileri Türkiye’de yeni çıkacak olan tohumculuk yasasında yerel tohumların satışının yasaklanmasının yer alması konusunda Tarım ve Köyişleri Bakanlığında lobi çalışmaları yapıyorlar. Bu konuda Elçiliğimiz uzmanları da gerekli desteği sağladılar. Kanunun bir yıl içinde çıkması bekleniyor. Köylülerin tohumlarını satamayacak olmaları tohum şirketlerimizin bir yıl içinde bir milyar dolar düzeyinde satış hacmine ulaşabilmelerini sağlayacak. Bu satıra kadar okudunuz ve yazıyı elinizden atıp telefona sarılamadınızsa lütfen devam edin. Yukarıda yazdıklarım tamamen benim uydurmamdı. Wikileaks’da böyle bir doküman bulmuş değilim. ABD Büyükelçiliği kusuruma bakmasın. Bazı şeyleri başka türlü anlatamıyoruz. Ancak itiraf ediniz ki çoğunuz çok inandınız değil mi? Buna rağmen yukarıdaki metinde doğru olan bir nokta var. Yerel tohumların satışına tohumculuk yasası ile yasak getirildiği doğrudur. Köylülerin bu hakkı elinden alınmıştır. Ancak çoğumuzun bundan haberi yok. Wikileaks olayı ile bu konuya dikkatinizi çekmek istedim. Eminim bazılarınız bu satıra kadar okumadan yazıyı hemen internet yoluyla başkalarına gönderdiler veya etrafa telefon ettiler. Çağımızda nedense herkes gizli bir şeyler arıyor, ancak hepimizin gözü önünde olan şeyler görülemiyor. Tohumculuk kanununda köylünün yerel tohumları satması yasaklanmıştır. Ancak köylülerimizin ve halkımızın ezici çoğunluğu bundan habersizdir. Türkiye’de 31.10.2006’da TBMM’den geçerek kanunlaşan 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu yerel çeşitler veya köy popülasyonları şeklinde tanımlanan genetik materyalin ticaretini yasaklamaktadır. Her şeyi bu arada tohumu metalaştırmaya çalışan kapitalist sistem aslında üretici ve tüketicisiyle milyonlarca insanın çıkarlarına ters hareket edebilmektedir. Yerel tohumların bu özellikleri biyoçeşitlilik açısından zenginliklerini ortaya koymaktadır. Kısacası köylünün, çiftçinin yerel tohumları satması yasaklanmıştır. Bu zulümdür. Yerel tohumlar daha çok besleyicidir. Hiç kimyasal ilaç ve gübre kullanılmadan yetiştirilebilmektedir. Daha az su ile veya sulamadan da yetiştirilebilenleri vardır. Küresel iklim değişikliğine karşı kurtarıcı olabilecekler. Bitki ıslahçısı bilim insanları ve köylüler el ele katılımcı ıslah yaklaşımı ile kimsenin malı olmayan özgür tohumlar geliştirebilirler. Neden şimdiden başlamıyoruz. Aslında Wikileaks’da tohumla ilgili bir şey bulmadım, ama mutlaka bir yerlerde bir şeyler olmalı. Bulursak belki de ancak o zaman gözlerimiz fal taşı gibi açılacak. Prof. Dr. Tayfun Özkaya
EvcioğluHaber- Yeni açıklanan bir wikileaks belgesinde yer alan ve ABD Ankara Büyükelçiliği'ince 12 Aralık 2005 tarihli gizli ibareli yazıda, "TBMM’de hazırlanan tohumculuk yasasında yerel tohumların satışının yasaklanması konusunda madde yer alabilecek.. çok uluslu tohum şirketlerinin çıkarı için Türkiye’nin tohumculuk yasasında yerel tohumların satışının yasaklanmasının yer almasını istedi." diyor
Prof. Dr. Tayfun Özkaya
Ege Üniversitesi
Metnin özetinin çevirisi şöyle:
Belge No: 05ANKARA7899
Gönderen Makam: ABD Ankara Büyükelçiliği
Sınıflandırma: Secret (gizli)
İşin garibi Tarım Bakanlığımızın bazı uzmanları bile bu yasaklamanın olmadığını ileri sürebilmektedir. Yetkililere çağrı yapalım. Biz yanılıyorsak bundan mutluluk duyarız. Açıklama yapsınlar. Yerel tohumların satışının yasaklanması bazılarınca tohumculuğa kalite getirmek için yapılmıştır. Kaliteli tohuma kim karşı çıkabilir? Gerekli önlemler alınsın. Ancak bildiğimiz bir gerçek var. İthal edilen şirket tohumları ile ülkeye birçok hastalık taşınmıştır.
Kanunun 5. Maddesi “Bakanlık tarafından, bitkisel ve tarımsal özellikleri belirlenerek sadece kayıt altına alınan çeşitlere ait tohumlukların üretimine izin verilir.” 7. Maddesi ise “yurt içinde sadece kayıt altına alınmış çeşitlere ait tohumlukların ticaretine izin verilir” demektedir. Kanunda “tescil” şöyle tanımlanmaktadır: “Tescil: Yurt içinde veya yurt dışında ıslah edilen veya bulunan ve geliştirilen bitki çeşitlerinin farklı, yeknesak ve durulmuş olduğunun ve/veya biyolojik ve teknolojik özellikleri ile hastalık ve zararlılara dayanıklılığının ve tarımsal değerlerinin tespit edilerek kütüğe kaydedilmesidir”. Durulmuşluk ise çeşidin, tekrarlanan üretimlerden sonra veya belirli çoğaltım dönemleri sonunda ilgili özellikleri değişmeksizin aynı kalmasıdır. Farklılık: Bir çeşidin, müracaatının yapıldığı tarihte herkesçe bilinen çeşitlerden, tescile esas özelliklerden, en az bir tanesi bakımından farklılık göstermesini tanımlamaktadır. Yerel çeşitler veya köy popülâsyonları ise mutlaka farklı, durulmuş veya yeknesak olmak zorunda değildir. Genetik açıdan varyasyon (farklılaşma) bulunmaktadır ve bu aslında iyidir. Örneğin Torbalı dağ köylerinde ilginç bir patlıcan çeşidi görüyoruz. Aynı tarlada üretilen patlıcanların hiç biri diğerine benzemiyor. Renkleri sarı, mor, beyaz, siyah olabiliyor. Bu farklılıklar bizim için çok iyi iken tohumu metalaştırmak isteyenler tohum olarak satılmamaları için gerekçe olarak kullanılabilecektir.
Tohum Kanunu bu genetik kaynaklardan elde edilen tohumlukların çiftçiler arasında değişimine açık olmakla birlikte ticaretine yasak getirmektedir. Benzer özellikler birçok diğer ülke yasasında da bulunmaktadır. Bu yasalarla ulusötesi tohum şirketleri hegemonyalarını pekiştirecek yeni bir güç kazanmış olmaktadırlar.
Ege Üniversitesi
Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi Bölümü
Kelime ATA Salı, 21 Eylül 2010 Çünkü, Özdemir’e göre, Aleviler darbecilerle hesaplaşmalı imiş… Beyefendi, Fetullah’ın yayın organlarında, zaten uzun zamandır boy gösteriyor, milletvekili seçilebilmek için Alevilerle ilgili ipe sapa gelmez laflar ediyordu. Nuriye Akman’la bir söyleşisinde “Alevi önderler Türkiye'de derin devlet menşeli politikaların içinden beslendi” diyor. Lafın büyüklüğüne baksanıza !… Tarihe geçecek mübarek…
Bu bağda sana üzüm yok
Demokrat Alevi Girişimi’nin öncüsü Yalçın Özdemir, 1. Alevi Çalıştayı’nda AKP’de kendisine nasıl ayrımcılık yapıldığını anlattı desem, acaba kıyamet kopar mı? Kopmazsa da kimilerinin yüzü biraz kızarır mı? Özdemir, AKP için bakın neler diyor…
Ey sevgili okur;
Sen de bilirsin ki, mütevazı olanaklarla kurulmuş habercek’in köşe yazarları bölümünde ev sahibi sıfatıyla en alt sıralarda görülmeyeceğimi düşünerek, keyfime göre karalama yapıyordum. Köşeyi kapmışım ya, el ense yattım. Tembelliğimin de farkına varılmadığını düşündüğüm için benden rahatı yoktu. Gök Tanrı’ya da dua ediyordum arada…
-Herkese böyle bir köşe ihsan eyle sen.
Yarı esrik yarı uyanık halimle kendi içimdeki erdeme sığınarak yaşayıp gidiyordum ki, bir yerlerde “erdeme, erdemliliğe” vurgu yapan cümlelere rastladım.
“Su tv akp ne satılmayacak kadar erdemleri olan bir yayın kuruluşudur”
Bir başka cümle daha:
-Aleviler, darbecilerle yüzleşmeli..
Daha neler, neler….
Köşemdeki bütün rahatım kaçmaz mı? Kaçtı tabi…
Pek de hazzetmediğim şekilde bir polemik yazısı yazma ihtiyacı hasıl olunca Demokrat Alevi Girişimi’nin öncüsü olduğunu söyleyen Yalçın Özdemir’e dokundurmak farz haline geldi.
Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Alevilerle ilgili bölücü ve ayrımcı ifadelerine ses çıkarmayıp, Alevilerin anayasa referandumunda blok denilebilecek şekilde “hayır” demesi bir türlü hazmedilememiş görünüyor. Çoğunluk iradesinden dem vuranlar nedense Alevilerin çoğunluğunun “hayır” tercihini yorumlarken bu kez başka argümanlara sarılıyorlar. O argümanları hepiniz biliyorsunuz, hiç değinmeyeceğim.
Benim dikkat çekmek istediğim konu başka…
Miting meydanlarında Alevilere yönelik nefret söylemini ifrada kaçıran, başına düşen saksıdan bile Alevileri sorumlu tutan, açıkça bölücülük ve ayrımcılık yapan Erdoğan’ın partisi el altından dernekler kurduruyor. Sabah yazarı Mahmut Övür’e Su TV Genel Müdürü sıfatıyla açıklamalar yapan Yalçın Özdemir’in, “Demokrat Alevi Girişimi” de bu derneklerden biri. Güya, Kılıçdaroğlu ile Alevilere tuzak kurulmuş. Yalçın Özdemir de bu tuzaklara karşı “Demokrat Alevi Girişimi”ni başlatacakmış…
Galiba Özdemir, Alevileri de kendisi gibi dumura uğramış sanıyor.
Bereket versin ki, Aleviler, kıyısından köşesinden tırtıklanmış olsa bile hala solduyularını kaybetmediler ve darbecileri bilecek, AKP’ye de kanmayacak kadar zekiler…
Lafı uzatmayayım…
1. Alevi Çalıştayı’ndayız. Çalıştaya, Alevilik alanında yaptığım araştırmalar nedeniyle çağrılmışım. Alevi Çalıştayı’nın katılımcıları arasında bugünlerde “Demokrat Alevi Girişimi”nin öncüsü olarak lanse edilen Yalçın Özdemir de bulunuyor. U masanın bir tarafında ben, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin Genel Başkanı Fevzi Gümüş ve yazarlarımız arasına yeni katılan Necdet Saraç var. Üçümüz yan yanayız, karşımızda Yalçın Özdemir... Arada bir göz göze geliyoruz.
Kendisi, Su TV’nin yöneticisi sıfatıyla çalıştaya davet edildi. Çalıştayın medya mensuplarının katılacağı aşaması da vardı ve Yalçın Özdemir oraya çağırılabilirdi. Ama, ağırlıklı olarak Alevi örgüt yöneticilerinden oluşan 1. Çalıştayın katılımcısı olmuştu.
İşin usul yönünü bir kenara bırakıp esasa geçeyim.
Yalçın Özdemir, benden sonra söz aldı. Eğer, o Alevi çalıştayının tutanakları birgün söylendiği gibi yazılı hale getirilirse ve sansür edilmez ise herkes şu ifadelere şaşıracaktır. Yalçın Özdemir, konuşmasının bir bölümünde şöyle diyor:
“Çankaya Belediyesi’nde meclis üyesiyim. Grup yönetimi seçimleri yapılıyor. Benim için yerel yönetimleri biliyor, liberaldir, solcudur ama Alevidir dediler. Seçilemedim”
Demek ki neymiş… AKP için liberal olmak suç değilmiş, hatta solcu olmak bile hazmedilebilir bir durummuş da –Buradan AKP’nin solculuğu sevdiği gibi bir sonuç asla çıkarılmasın, AKP’nin solcusu, olsa olsa eskidir- Alevi olmak iflah olmaz bir derde düşmekmiş, ölürken bile kurtulamayacağın bir damganın alnına vurulması imiş…
Şimdi anlaşıldı mı acaba; Tayyip Erdoğan’ın referandum mitinglerinde Aleviler için kullandığı ayrımcı ve bölücü ifadelerin nedeni….
Ve dikkatinizi çekti mi? Referandum sonuçları açıklandıktan sonra Tayyip Erdoğan, herkese teşekkür etti ve hatta “solculara da teşekkür ediyorum” dedi. Herkesi saydı da Yalçın Özdemir gibi “evet” diyenleri anımsayıp “Mahalle baskısına direnerek evet diyen Alevilere de teşekkür ederim” demedi, diyemedi…
Herhalde Yalçın Özdemir, Tayyip Erdoğan’ın bu sözlerine alındı ki, “Demokrat Alevi Girişimi”ni hızlandırdı. Anlaşılan o ki, bir sonraki seçimlerin sonrasında kendisine de teşekkür edilmesini istiyor.
Ama, geçmiş silinemiyor…
Küçük anımsatmalarla yetineyim.
Bugün Alevi televizyonu olarak bilinen SU TV’nin logosunda, Pir Sultan figürü vardı. Özdemir, gelir gelmez bu figürü değiştirdi, “niye değiştirildiğine dair” sorular yöneltildiğinde de “Ben gelmeden değiştirilmişti” yanıtını verdi. Külliyen yalan…
Sonra, televizyonun yayın politikası değişti. Seyirci aptal değil ki, yutturasın. AKP’liler satın aldı diye dedikodu çıktı; o reddetti. “Hayatımda AKP’li olmadım” dedi. “Genç İmranlılar”ın forum sayfasına şöyle yazdı:
“Genç İmranlılara merhaba
Ben yalçın özdemir ,su tv nin yeni yönetim kurulu başkanıyım ve bugüne kadar hakkımızda anti propagandaları yapılan ne kadar demeç ve yazı var ise tamamı yalandır. Su tv akp ne satılmayacak kadar erdemleri olan bir yayın kuruluşudur. Bundan böyle de yayınlarına ilkeleriyle devam edecek olup yolundan dönmeyecektir. Hayatımda hiç akp li olmadım.Kökünü koçgiri den alanlar kolay insan değillerdir. Dedikoduları bir yana bırakıp işimize bakıyoruz. Su tv hepimizin ve hepimiz izlemeye devam edelim.”
De, gel de sorma şimdi...
AKP gelince erdem gidiyormuş… Şimdi AKP’li olduğuna göre Yalçın Özdemir’in “erdemi” nereye gitti acaba?
Kendileri, “Aleviler darbecilerle yüzleşmeli” demiş… O darbelerin en çok Alevilerin ocağını söndürdüğünü bildiği halde böyle demiş…
Aleviler, “Kırmızı noktalı haritaları”, Milli Siyaset Belgeleri’ni iyi bilirler. Ama aynı Aleviler, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın daha birkaç ay önce açığa çıkan strateji belgesinde “dini tehdit edenler” listesine yazıldıklarını da bilirler… Ergenekon’un bir ayağında da milliyetçi- dinci ittifakların olduğunu görürler.
Kısacası Aleviler, darbecileri bilirler ve tanırlar; ama Aleviler darbe istismarcılığı yaparak kendi diktatörlüklerini kuranları, ayrımcılık ve bölücülük yapanları, Muaviye oyunlarını, AKP’nin doğası gereği asla demokrat, laik ve özgürlükçü olamayacağını da bilirler…
Yalçın Özdemir, Alevilere demokratlığı öğretmek gibi boyunu aşan bir işe girişmek yerine, mensubu olduğu AKP’de, sırf Aleviğinden dolayı grup yönetimine seçilmesini engelleyen parti yöneticilerine Türk- Kürt, Alevi- Sünni olup olmadığına bakmaksızın tercih yapmak gerekliliğini yani “adam olmayı” öğretse, kendisi bu zihniyetle yüzleşse daha hayırlı ve anlamlı bir işi başarmış olur.
Güya kendisi “Demokrat Alevileri” toplayacak, dışarıda kalanlar da antidemokrat Aleviler olacak… O “demokrat Aleviler” üzerinden de Çankaya Belediye meclisinden, TBMM’ye transfer olunacak…
Bu çaba boşuna…
Bu bağda ne Yalçın Özdemir’e ne de partisine üzüm var.
Ölümlerin bedeli 50 TL
Karayolu Trafik ve Yol Güvenliği Araştırma Derneği Genel Başkanı İhsan Memiş; yaptığı yazılı açıklama ile İstanbul’daki trafik kazasında 13 kişinin ölmesinin bedeli 50 TL’dir sorumlusu Meclistir dedi.
17.09.2010 CumaKANUN TOPLUM ALEYHİNE DEĞİŞTİ 2010 yılında TBMM de siyasi partilerin, zorlama ile bağımsız ve tarafsız kuruluşların görüşleri alınmadan trafik ve yol güvenliği alanında sonucu çok kötü iki kanuna imza atıldığını belirten Memiş “İstanbul da kent içerisinde meydana gelen kazada 13 kişinin ölmesinin arkasında 31.07.2010 tarihinde TBMM’de kabul edilen ve 2918 sayılı Kanun’un 65.maddesinin toplumun aleyhine değiştirilmesi vardır. 2918 sayılı Kanun’un 3.maddesinde minibüsün tarifi açıktır. Burada sürücü dahil en fazla 9-15 yolcu alabileceği belirtilmektedir. Bu sayının üzerinde yolcu alanlara verilen cezada yolcu başına 63 TL iken bu ceza 31.07.2010 tarihinde minibüs başına 50 TL ye indirilmiştir. İstanbul’daki kazada minibüste 27 yolcu vardır. Bunun 15 tanesi yasal, geri kalanı yasal değildir. Minibüsler bu ticari avantajla 50 kişiyi de bindirip hepsini de ölüme götürse bu insanların ceza değeri toplamında 50 TL’dir” dedi. KANUN DEĞİŞTİRİLMELİ “İstanbul da minibüs hatlarının trilyonluk hava paraları ile satılması ve merkez bankası gibi para basmasının gücü varken, minibüs başına 50 TL ile cezalandırılması tamamen acımasız para hırsının topluma saldırmasıdır” diyen Memiş Mağdur ailelerin mağduriyetlerini TBMM’de bu kanunu verenlerin karşılaması gerektiğini vurguladı. Hükümetin benzer insan kayıpları olmadan ya kanunu eski haline çekmesi veya kanuna daha caydırıcı ilaveler yapması gerektiğini bildiren Memiş “Tarafsız ve bağımsız bir STK olarak derneğimiz daima toplumun yanında olurken, TBMM’de görev yapan partilerin ve milletvekillerinin yılda bir ilçe nüfusu kadar insanımızın trafik kazalarında öldüğünü ve bunun da sorumluluğunun en başta kendilerine ait olduğunu ve bir başkaları para kazanacak diye toplumu ölüme sürükleyecek kanun değişikliklerini çok yönlü test etmelerini bir kez daha hatırlatırız” dedi. (HABER MERKEZİ) KAZADA İHMALLER ZİNCİRİ İSTANBUL Başakşehir’de 13 kişinin ölümüne neden olan katliam gibi kazada yolun bozuk, minibüs şoförünün sabıkalı olduğunun ortaya çıkmasının ardından bitmeyen ihmaller zinciri hastanelerde de devam etmiş. Kazada yaşamını yitirenlerin ve yaralıların yakınları ise, hem kaza öncesi ihmallerden hem de yakınlarının hastaneye kaldırdığı sırada müdahalenin gecikmesinden şikayetçi. ‘ÖLÜMLERİN BİR SEBEBİ DE GEÇ MÜDAHALE’ Kazanın ardından kaldırıldığı Samatya Devlet Hastanesinde halen yoğun bakımda bulunan Fırat Şahbudak’ın amcasının oğlu Edip Şahbudak, yaşanan ölümlerin sayısının bu kadar yüksek olmasının kazanın ardından yaşanan büyük ihmaller olduğunu söyledi. Kazanın ardından kendilerine hiçbir yetkili kurum tarafından bilgi verilmediğini kendi duyumları üzerine kazada yaralan ve yaşamını yitirenlerin kendi yakınları olduğunu öğrendiklerini belirten Şahbudak, “Amcam Bahri Şahbudak’ın kimliği kaza esnasında yanında olmasına rağmen ailemizden kimseye bir bilgi verilmedi” diye konuştu. Kazadan saatler sonrası ancak yakınlarına ulaşabildiklerini söyleyen Şahbudak, “Bu kez hastanelere ulaştığımızda da hastalarımıza daha müdahale edilmemiş olduğunu gördük” diye konuştu. Yengesi Ayşe Şahbudak’ın ise Bakırköy Devlet Hastanesine getirildiğinde kendilerine kimi sağlık görevlilerinin yengelerinin yaşadığını söylediklerini kimi sağlık görevlililerinin ise yolda yaşamını yitirdiğini söylediklerini kaydetti. Böylesi, çelişkili durumlar var. Gerçekten yengemin ölüm sebebinde büyük bir payı var zaman kaybının” diye konuştu. Başbakana seslenen Şahbudak “Bu olaya bu ölümlere bu ihmale el atsın. Nasıl Rize’de sel felaketinde müdahale ediyorsa, nasıl Zonguldak’a el atıyorsa bu olaya da müdahale etsin. Sonuçta 13 can var burada” dedi. Aynı yerde 4 günde 4. kaza İstanbul Başakşehir’de bir minibüs ile tankerin çarpışması sonucu 13 kişinin yaşamını yitirdiği yerde bir kaza daha meydana geldi. Bu, 4 gün içinde aynı yerde olan 4. kaza. TEM otoyolu yan yolda meydana gelen ve 13 kişinin ölümüyle sonuçlanan kaza yerine yaklaşık 50 metre mesafede Nihat Sarılı’nın kullandığı hafriyat yüklü kamyon, Başakşehir istikametine giden Bülent Taşkın yönetimindeki kamyona çarptı. Kazada yaralanan olmazken, araçlarda maddi hasar meydana geldi. Kazada aracı hasar gören Sarılı, “Bu yol çok kötü. Burada kaza kaçınılmaz. Mutlaka önlem alınmalı’’ dedi. Trafik ışıklarının yanma süresinden yakınan ve yolda düzenleme yapılmasını isteyen Sarılı, “Burası kazaya müsait bir nokta. Bu kazaları önlemek için çare bulunmalıdır.” dedi. Kazazedelerin yardımına koşan vatandaşlar da geçtiğimiz günlerde 13 kişinin öldüğü kazayı hatırlatarak, “Trafik ışıkları kısa yanıyor. Rampadan inen araçlar durmakta zorlanıyor. Bu yolun yeniden düzenlenmesi lazım” diye konuştu. Başakşehir’de 12 Eylülde meydana gelen kazada 13 kişi hayatını kaybetmişti. Aynı güzergahta dün ve önceki gün meydana gelen iki ayrı kazada da 2 kişi yaralanmıştı. http://www.evrensel.net/ |
Başbakan, referandumda neden "Evet" istediklerini anlattı: Tam 30 yıl sonra, yine bir 12 Eylül günü, gencecik ölümlerle, zamansız vedalarla, 17 yaşındaki çocukları yağlı urgana taşıyan zihniyetle hesaplaşacağız Başbakan Erdoğan, anayasa değişikliği paketine neden evet denilmesinin gerekçelerini açıklarken, 12 Eylül'den sonra ilk idam edilen Necdet Adalı, Mustafa Pehlivanoğlu ve Erdal Eren'in idamlarını hatırlattı. Erdoğan, "Tam 30 yıl sonra, yine bir 12 Eylül günü, gencecik ölümlerle, zamansız vedalarla, 17 yaşındaki çocukları yağlı urgana taşıyan zihniyetle hesaplaşacağız" dedi. Erdoğan, partisinin TBMM Grubunda anayasa değişikliği referandumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunurken, Şair Nevzat Çelik'in, kaleme aldığı "Şafak Türküsü"nden dizeleri ve Mustafa Pehlivanoğlu'nun idamdan önce ailesine yazdığı veda mektubunu okudu. Erdoğan, Pehlivanoğlu'nun mektubunu okurken gözyaşlarını tutamadı, mektubu yutkunarak tamamladı. Erdoğan'la birlikte bazı vekillerin de ağladıkları gözlendi. Erdoğan, şu mesajları verdi:
'Beni burada arama anne'
21.07.2010
UYKULARI KAÇIYOR: CHP, MHP ve BDP, tıpkı 'Midas'ın Kulakları' öyküsünde oldukları gibi yalnız kaldıklarında ya kendi vicdanlarına ya da yakın arkadaşlarına 'Bu pakete karşı çıktıkları için büyük rahatsızlık duyduklarını' ifade ediyorlar.
KILIÇDAROĞLU'NA: Yalova'da yaptığı konuşmada "12 Eylül sonrasında idam sehpaları kuruldu. 16 yaşındaki çocuğun yaşı büyütülüp idam edildi. İnsanın vicdanı sızlamıyor mu?" diyor. 16 yaşındaki bir çocuğun idam sehpasına götürülmesinden rahatsız oluyorsun da neden bu pakete 'hayır' diyorsun?
O GÜN 12 EYLÜL'DÜR: Tam 30 yıl sonra, yine bir 12 Eylül günü, işte bu işkenceler, zulümlerle, bu insanlık dışı uygulamalarla milletçe hesaplaşacağız. Gencecik ölümlerle, zamansız vedalarla, 17 yaşındaki çocukları yağlı urgana taşıyan zihniyetle hesaplaşacağız. Gencecik yaşında haksız bir şekilde idam edilen Mustafa'nın 'Allah'tan bulurlar' dediği gün işte 12 Eylül 2010 günüdür. Yıllarca 12 Eylül mağduru solcuları istismar eden CHP, 12 Eylül ile yüzleşemese de, biz yüzleşeceğiz. Yıllarca 12 Eylül mağduru ülkücülerin sesine kulak vermeyen MHP, 12 Eylül ile hesaplaşamasa da biz hesaplaşacağız. Sadece 12 Eylül ile hesaplaşmak adına değil, bir daha 12 Eylüllerin yaşanmaması için "evet" bekliyoruz.
MİLLETE HİZMETE CANIMIZ KOYDUK: Bizi sürekli Yüce Divan'la tehdit ediyorlar. Biz bu millete hizmet yoluna başımızı koyduk.
GECEKONDUDAN BİR ÇIKSIN: (Kılıçdaroğlu'nun Anayasa Mahkemesi'nin yakınında ev tutsun' sözlerini kastederek) Emlakçılık yapıyor. Bizim evimiz milletimizin içinde. CHP Genel Başkanı önce Anayasa Mahkemesi'nin bahçesine kurduğu gecekondudan bir çıksın. CHP, geçen dönem 113, bu dönem 44 kez Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu. Haydi gecekondu yaptınız, bari arsa sahibini rahat bırakın.