TBMM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TBMM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2011

TORBA YASAYA KARŞI 81 İLDEN YÜRÜYÜŞ BAŞLATILACAK

TORBA YASAYA KARŞI 81 İLDEN YÜRÜYÜŞ BAŞLATILACAK

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB, TBMM‘de görüşülmeye başlayan "Torba Yasa" içerisindeki çalışma hayatını düzenleyen ve emekçilerin hak gasplarına yol açan maddelerin çıkarılması için 31 Ocak Pazartesi günü 81 ilden Ankara‘ya yürüyüş başlatacak. 3 Şubat Perşembe günü Ankara‘ya ulaşacak yürüyüş kollarıyla TBMM etrafında zincir oluşturulacak.

DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, KESK Genel Başkanı Döndü Taka Çınar, TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı ve TTB Merkez Konseyi Başkanı Eriş Bilaloğlu, 27 Ocak 2011 tarihinde TMMOB‘de bir basın toplantısı düzenleyerek "Torba Yasa"ya karşı eylem planlarını açıkladı.

Örgütler adına yapılan ortak açıklamayı DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi okudu.

DİSK, KESK, TMMOB VE TTB‘NİN TORBA YASA‘YA İLİŞKİN
27 OCAK 2011 TARİHİNDE ANKARA‘DA YAPTIKLARI ORTAK AÇIKLAMA:

Değerli dostlar,
Emeğin haklarına yönelik yeni bir saldırı dalgası ile karşı karşıyayız.
Saldırının adı Torba Yasa. İçeriği ise karışık.
Uzun zamandan bu yana üzerimizde "İstihdam Strateji Belgesi" diye bir korkunç hayalet dolaşıyor. Adı var kendi yok.Ama kanunlara sızıyor. Torbalara giriyor. Her adımında haklarımızdan bir şey alıp götürüyor. Biz bu hayaleti tanıyoruz.

AKP hükümeti, ne zaman istihdam yaratmaktan, işsizlik ile mücadeleden bahsetse, altından sermayedarlara teşvik çıkıyor.
Ne zaman işsizlikle mücadeleden bahsetse altından yeni hak gaspları gündeme geliyor.
Ne zaman işsizlikle mücadeleden bahsetse altından, işsizler için oluşan fonun yağmalanması gündeme geliyor.
İstiyorlar ki, işsizlikle mücadele etmek için, ücretler aşağıya çekilsin, işçilerin zaten sınırlı olan iş güvenceleri ortadan kaldırılsın, sendikalar yok edilsin.
İstiyorlar ki, kıdem tazminatları gasp edilsin, İşçiler daha çok çalıştırılsın ama bunun karşılığında ödeme yapılmasın.
İstiyorlar ki, işçi çalıştırması için sermaye teşvik edilsin.
Sanki işverenler, işçiyi hayırseverlik olsun diye çalıştırıyor. Bizim buna inanmamızı istiyorlar.

Değerli dostlar, AKP hükümetinin işsizlikle mücadele etmek diye bir derdi yok. Sosyal güvenlik sistemini ayakta tutmak diye bir derdi yok.
Hükümetin amacı sermayeye yeni kâr alanları açmak, onları daha besili hale getirmektir.
Eğer işsizlikle gerçekten mücadele etmek istiyorlarsa, çalışma sürelerinin kısaltılmasını gündeme getirsinler. Dünyanın en uzun çalışma sürelerine sahip ülkelerinden biriyiz.
Buna karşın en az ücretli izin hakkı bizde. Avrupalı işçiye göre haftada ortalama 10 saat fazla çalışıyoruz.
Kısaltın çalışma sürelerini, bakın patronlar nasıl paşa paşa işçi alıyorlar görün. Ama çalışma sürelerini gündeme getiren yok. Varsa yoksa esneklik, varsa yoksa ucuz emek sömürüsü.

Değerli dostlar,
AKP hükümeti, işçilerin, emekçilerin haklarını budamanın yolunu, toplumun beklentileri ile işçi gasplarını aynı yasanıniçine koyarak arıyor.
Bir yandan vergi affı, öğrenci affı, emekli maaşlarının iyileştirilmesi; diğer yanda ise daha fazla sömürü anlamına gelenesneklik, gençlere güvencesizlik, stajyer ve çırakların ücretlerinde düşüş, taşeronlaştırma, kadrolu çalışanlara sürgünTorba Yasa‘nın içinde yan yana.
Buna ilave olarak patronlara vergi indirimleri, teşvikler ve destekler de yasanın içinde yer alıyor.
AKP işçi emeklisine, af bekleyen öğrenciye, vergi borçlusuna diyor ki: "Yasa çıkarsa, emekliye zam, öğrenciye af, borçluya indirim var. Bak buna bile muhalefet ediyorlar."

Oysa yasa hepimizin haklarına saldırıyor. Süslü maddelerin arasında ölümcül tuzaklar var.
Süt izni gibi bazı düzenlemeleri müjde olarak sunmaları yasanın özündeki saldırıyı kamufle etmeye dönüktür. Eğer gerçekten bir müjde vermek istiyorlarsa örneğin süt iznini Dünya Sağlık Örgütü‘nün kabul ettiği altı aylık ücretli izin şeklinde düzenlemeliler!

Gençlerin, işçilerin, kamu emekçilerinin, işsizlerin haklarına yönelik bu saldırıyı durduramazsak, sırada Özel İstihdam Büroları, kıdem tazminatlarımızın kaldırılması, taşeronlaşmayı kolaylaştıracak uygulamalar, asgari ücreti düşürecek bölgesel asgari ücret var.
Tasarıda sözleşmeli çalışanların sendika üyeliğinden bahsedilirken toplu eylem ve greve başvurmaları yasaklanıyor! 657 sayılı yasadaki yasaklar arasında sayılan "engelleme" ibaresi ‘kamu hizmetlerinin yürütülmesini engelleme‘ şeklinde değiştirilerek kamu emekçilerinin sendikal hak arama yollarına getirilen sınırlandırma genişletiliyor.

Değerli dostlar,
Kadınlarımız, gençlerimiz, çocuklarımız, daha çok sömürülmek isteniyor. Esnek çalışma biçimlerinden en çok kadınlar etkilenecek. Ev ve bakım işlerini yapmaya zorlanan kadınlar ucuz işgücü olarak kullanılacak.
Yasa çıkarsa, deneme süresi gençler için, 2 aydan 4 aya çıkacak. Deneme süresi için hak talep edilmesi mümkün değildir.
Yasa çıkarsa,
küçük sanayi sitelerini küçük omuzlarına alan 360 bin resmi çırağın, denetimsizlik nedeni ile hakları yeterince korunamayan 200 bin stajyerin ücretleri düşecek. Onların asgari ücretleri dikkate alınarak, kayıtdışı çalıştırılan yüz binlerce genç işçinin ücretleri de bu durumdan etkilenecek. Ücretler 146TL‘ye kadar düşecek.
Bu nasıl bir vicdandır dostlar?
Bu nasıl bir vicdandır?
Gençlerin işsizliğini fırsata çevirmek anlamına gelen bu uygulamaları kabul etmek mümkün mü? Bizce mümkün değildir.

Değerli dostlar,
657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu‘nda yapılmak istenen değişikliklerle, sözleşmeli ve ücretli çalıştırma gibi esnek ve güvencesiz istihdam tüm kamu alanında yaygınlaşacak. Kamu emekçileri de başka kurumlara "ödünç" verilebilecek. Norm kadro fazlası kamu emekçileri "ihtiyaç fazlası personel" olarak 4/C‘ye geçirilecek. Kamu emekçisi, esnek çalışacak, geçici görevlendirmeyle yasal olarak 6 aya kadar sürgüne gönderilebilecek. Hak alma şartları zorlaşacak.

Yasa ile gönüllü stajyerlik geliyor. İşsizlikten kurtulmaya çalışan yüz binlerce genç, işyerlerinin dayatması ile ücretsiz, kayıtdışı çalışmayı kabullenecek. Stajyerlik yapılabilecek yerler için işçi sınırı 20‘den, 5‘e çekiliyor, böylelikle denetimin en az olduğu alanlar stajyer sömürüsüne açılacak.
Yine 16-18 yaş arasında çalışan 200 bine yakın genç için asgari ücret geçim indirimi hariç 576 TL‘den 486 TL‘yedüşecek.

Değerli dostlar,
Bilindiği gibi, 2008 yılında istihdam maliyetlerini düşürmek üzere, işverenlerin sosyal güvenlik prim katkıları düşürülmüştü. Bu prim hepimizin kasasından yani hazineden ödeniyor.
Her ay 9 milyon kişinin yaklaşık 50 TL‘lik işveren sigorta payını devlet ödüyor. Sermayedara diyorlar ki, "Sen zor duruma düşme, ben devlet olarak sana bu kıyağı yaparım." Aylık 450 milyon TL kıyak yapılıyor. Buna karşın Aralık ayında işsizlik ödeneğinden 170 bin kişiye sadece 63 milyon TL ödeme yapılmış.

İşçiye, işsize gelince kaynak yok. Çünkü artık yardım da parası olana yapılıyor. Bu yetiyor mu? Hayır. Hükümet torbaya yeni teşvikleri ilave etmiş durumda.
Bu teşvikten faydalanan sermayedar, aynı zamanda İşsizlik Fonu‘ndan da yeni aldığı işçi için teşvikler alacak. Patronlar sosyal güvenlik sistemine katkı vermekten muaf tutulacak. Kaynak ise, yağma Tayyip‘in böreği olan İşsizlik Fonu. Şirketlerden alınan vergilerde yapılan indirimlere de aynı hızla devam edecek.

Değerli dostlar,
Yüz kere söyledik, yine söyleyelim.

Bu yasa çıkarsa; on binlerce belediye ve il özel idaresi işçisi, Milli Eğitim veya Emniyet teşkilatının taşra teşkilatına sürgün gidecek. Atandığı yerde 5 gün içinde işe başlamazsa işini kaybedecek.
İhtiyaç fazlası bildiren belediye 5 yıl boyunca yeni işçi alamayacak. Taşeron ile anlaşacak. Taşeronlaşma yaygınlaşacak.Şirketler artık daha az kadrolu istihdamı tercih edecek.

Sadece ihtiyacı kadar işçi çalıştıracak. Esneklik artacak. Uzaktan ve evden, çağrı üzerine çalışma yaygınlaşacak. Turizm sektöründe denkleştirme süresi dört aya çıkacak. Bu uygulama ile çalışma saatleri artacak, fazla mesaiden kaynaklı haklar gasp edilecek.
Engelliler çalışma yaşamından tecrit edilecek, işyeri denetimleri bakanlık memurlarına devredilerek, yandaşlar için kuralsızlığa daha fazla göz yumulacak.
Bir de kısmi süreli çalışanların hakları ile ilgili ilginç bir durum var. Kişi kayıt altına alınacak ama kendi cebinden. İşsizlik sigortasından faydalanacak ama kendi cebinden. Emekli olacak ama kendi cebinden. Primi dışarıdan kendi ödeyecek.

Değerli dostlar,
Bizi bize düşürmeyi amaçlayan, haklarımızı, çocuklarımızın geleceğini gasp etmeyi amaçlayan bu yasayı kabul etmiyoruz! Bu yasaya teslim olmayacağız! Yılmadan, usanmadan mücadelemize devam edeceğiz!
Hükümete sesleniyoruz. Yasadan emek alanı ile ilgili düzenlemeleri derhal çıkartın. Torba yasayı geri çekin ve sosyal taraflarla birlikte yeni bir taslak hazırlayın!

Aksi halde emekçilerin elleri yakanızdan düşmeyecektir!


EvcioğluHaber-30.01.2011-Pazar

26 Ocak 2011

KESK'in 'Torba Yasa' eylemi biber gazıyla engellendi

KESK'in 'Torba Yasa' eylemi biber gazıyla engellendi

EvcioğluHaber- Bu gün TBMM'de görüşülmeye başlanan Torba Yasa'nın geri çekilmesi talebiyle , KESK Ankara Şubeler platformu tarafından Meclis önüne yürünüp dikmen kapısında bir basın açıklaması yapılmasına polis izin vermedi..
Eski Emekli Sandığı önünde toplanan KESK üyeleri, buradan TBMM önüne yürümek isteyince polis biber gazıyla müdahale etti. Sağnak yağan yağmara rağmen bekleyişlerini sürdüren KESK üyeleri, bir saatten fazla burada beklediler..
Zaman, zaman; “Emekçiye değil, çetelere barikat”, “Baskılar bizi yıldıramaz”, “Torba yasa geri çekilsin” diye sloganlar atıldı..

Uzun bekleyiş ve uzun pazarlıkların sonuç vermeyişinin ardından; KESK Genel Başkanı Döndü Taka Çınar, konuyla ilgili bir açıklama yaparak,; Tüm illerde 'Torba Yasa'yla ilgili basın açıklamaları yaptıklarını belirterek “bu yasanın derhal geri çekilmesi gerekir, hükümet çocuklarımızın geleceğini ipotek altına almak istiyor.. Mücadelemiz artarak devam edecektir” dedi.

KESK Genel Başkanı; polisin emekçilere karşı sert tutumunu eleştirerek; ”Hakları için eylem yapan kamu emekçilerine müdahale eden polis, devletin polisi değil hükümetin polisidir. Polis, bana ‘canım’ diyecek kadar pervasızdır. Bu emniyet amirini ve basın açıklaması yapmamıza izin vermeyen teşkilat hakkında suç duyurusunda bulunacağız.” dedi

EvcioğluHaber-25.01.2011- Salı

11 Ocak 2011

Torba yasadan sürgün çıktı

Torba yasadan sürgün çıktı

Torba tasarıya göre; memurlar ihtiyaç halinde istemeseler bile 6 aylığına başka bir yere gönderilebilecek...

Salı, 11 Ocak 2011

ImageTBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülen ve "Torba Tasarı" olarak adlandırılan yasa tasarısına eklenen bir maddeye göre, ilde valiler, ilçelerde ise kaymakamlar kamu kurum ve kuruluşlarında görev yapan personelin üst disiplin amiri sayılacak.

Komisyonda, bazı kanunlarda değişiklik öngören yasa tasarısının bugünkü görüşmelerinde, Devlet Memurları Kanununda yapılan değişiklikler görüşülüyor. 9 maddesi daha kabul edilen tasarıya, bir madde daha eklendi.

AK Parti’li milletvekillerinin verdiği önergeyle, disiplin cezası vermeye yetkili disiplin amirleri; yürütülen hizmetin özellikleri ve çalışma şartları dikkate alınarak genel yönetmelikte belirtilen esas ve usuller çerçevesinde, kurumlarınca tayin ve tespit edilen amirler olacak. Valiler illerde, kaymakamlar ilçe sınırları dahilindeki kamu kurum ve kuruluşlarının taşra teşkilatında görev yapan her düzey personelin üst disiplin amiri olacak.

Tasarıyla, aylıktan kesme veya kademe ilerlemesini durdurma cezası alan memurların atanamayacakları görevler yeniden düzenleniyor.
Buna göre, aylıktan kesme cezası alanlar 5 yıl, kademe ilerlemesinin durdurulanlar 10 yıl boyunca daire başkanı kadrolarına, daire başkanı kadrosunun dengi ve daha üst düzey kadrolara, bölge ve il teşkilatlarının en üst yönetici kadrolarına, düzenleyici ve denetleyici kurumların başkanlık ve üyeliklerine, vali ve büyükelçi kadrolarına atanamayacak.
Bu sürelerin sonunda, bu görevlere atanmaları mümkün olacak.

Tasarıyla, "aylıktan kesme veya kademe ilerlemesini durdurma cezası verilenlerin sayılan görevlere atanamayacağının", Bakanlar Kurulu kararıyla atananlar için de uygulanacağı hükmü ise maddeden çıkarılıyor.

"DİSİPLİN CEZALARI VE CEZA FİİLLERİNİ AYIRMAK LAZIM"

Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, düzenleme hakkında muhalefet milletvekillerinin eleştirilerine karşılık, aylıktan kesme ve kademe ilerlemesinin durdurulması cezalarının birbirinden farklı olduğunu, bu nedenle sonuçlarının da farklı olması gerektiğini söyledi.

Kimlerin devlet memuru olacağının yasada sayıldığını hatırlatan Yazıcı, "(Hırsız, sahtekar büyükelçi, vali oluyor) diye bir şey yok. Disiplin cezaları ile ceza fiillerini birbirinden ayırmak lazım. Sahtecilik yapanlar, dolandırıcılar zaten memur olamaz ya da memur iken bu suçları işlerlerse zaten ihraç edilirler" dedi.

Tasarıda, "memurların, kamu yararı ve hizmet gerekleri sebebiyle ihtiyaç duyulması halinde kurumlarınca Devlet Personel Başkanlığının uygun görüşü alınarak diğer kamu kurum ve kuruluşlarında 6 aya kadar geçici süreli olarak görevlendirilebileceğine" ilişkin düzenlemeye bazı muhalefet milletvekilleri, "memurlar güvencesiz hale getiriliyor, sürgüne gönderiliyor" diye karşı çıktı.

Devlet Bakanı Yazıcı, düzenlemenin neden getirildiğine ilişkin sorulara, "Diyelim ki bir yerde kuş gribi oldu, doktorlar yetersiz, doktor ihtiyacı var ama kimse de gitmek istemiyor. Kendi bakanlığıma bağlı birimlerden örnek vereyim; Gürbulak Sınır Kapısında inceleme yaptırılacak, kimse gitmek istemiyor. Burada kamu yararı var" dedi. Milletvekillerinin ’her şey kamu yararı olabilir" demesi üzerine Yazıcı, düzenlemenin doğru olduğunu söyledi.


http://www.habercek.com/

EvcioğluHaber-11.01.2011- Salı

12 Aralık 2010

Nafile WikiLeaks!..

Nafile WikiLeaks!...... .

- Ömer ŞAN on Aralık 08,2010

EvcioğluHaber- Gazetevice'nin Ömer ŞAN'ı "Suyuna, toprağına, yaşam alanlarına, tarihine, kültürüne, sosyal değerlerine sahip çıkan bu insanlar ne kadar ‘vatan sevmez’di ki? Kazım Amca’nın, Seniye Teyzenin, Seher Hala’nın, Vatandaş Mustafa’nın derdi tasası neydi? Neydi bizim bu yüreğimizin sancısı? Köylerimizde, evlerimizde, bahçelerimizde, yaylalarımızda…" diyor köşesinde.


Bu doğa aşığı insan bakın ne demiş gazetedeki köşesinde,
Nafile WikiLeaks!..başlıklı yazısında;

Bir WikiLeaks’dır tutturmuş gidiyoruz. Sanki yeniden keşifler yapıyor, sayfalarca döşemeler, iddialar, gerçeklik tartışmaları, ‘kahpelik’ söylemleri, restleşmeler ucubenden almış gidiyor kamuoyumuzu. Birileri cakasını satıyor, belgelerde adı geçiyor diye, birileri çıkıp özür diliyor, asıl sorumlular ise ahkâm-ı efkâr kesiyor…

Bizler, Anadolu insanları, toprağımıza ‘Ana’ deriz! Ana’yı da kutsal bir mabet gibi başucumuza, yüreğimize koyarız. Onurudur insanımızın toprak gibi, su gibi… Ne kelle hesabı yapar, ne de yan gelip yatar!

BOP’una, topuna AT’ına AB’sine, yatına katına, emperyalist hesaplarına, kılına goncasına dokunduruverir; medeniyetler arasına diyalog eker, tarlasında ekin biçer, çay, fındık toplar, gecesini gündüzüne harmanlar Anadolu insanı!

Fazla söze hacet yok! Zaten şimdilerde ileriye giden demokrasimiz, inceden işliyor! Öyle ki neredeyse 30 yıl öncesinin 12 Eylül’ünü aratmıyor ilerledikçe…

Hele ki şu ‘8 hesap’ iddialarından sonra ‘Silivri tehdidi’ boy pos ölçüsü verecek cinstendi! Ama asıl bizim anlamadığımız, bu belgeleri sızdırıp yayanlar değil de, bunlara dikkat çekip açıklama bekleyenlere yüklenilmesi idi. Biz gene de anlayamadıklarımızla kalalım bari.

Yani bir şeyleri anlamak için ille de bu WikiLeaks mı lazımdı! Yıllardır yazıp, çizip, konuşup duruyor eli kalem tutanlar, dili dönenler… Ne oldu? Aman gemicikmiş! Yok, Aliymiş Diboymuş, Dişliymiş, Çarkmış, Çalıkmış, Fenermiş, Denizmiş!.. Yemişler… İçmişler… Külliyen Yalan!.. Nafile…

Hani eskilerimizin eskilerden kalan bir sözü var ya… Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz!..

Bakın mesela, hafta sonu Rize’de bir toplantı vardı! Kimseye davetiye gönderilmedi, kimse özel veya şahsi olarak çağrılmadı. Derelerin Kardeşliği Platformu’nun çağrısı ile bölgemizdeki Kardeş Dereler Buluştu! Amasya, Tokat, Sinop, Samsun’dan kalkıp geldiler. Giresun, Ordu, Gümüşhane, Trabzon, Erzurum ve Artvin’den… Doğu Karadeniz’in vadilerinde, köylerinde, derelerinde yaşam mücadelesi verenler, yaşamı savunanlar HES’lere karşı çıkanlar Rize’de buluştu! Neydi o yüzlerce insanı Rize’ye akıtan? Dertleri neydi? Nerden nemalanmak, hangi lobilerle, rant paylaşım hesaplarıyla, hangi dış mihrakların baskısıyla geldiler? Çıkıp feryatlarını dillendirdiler?

Suyuna, toprağına, yaşam alanlarına, tarihine, kültürüne, sosyal değerlerine sahip çıkan bu insanlar ne kadar ‘vatan sevmez’di ki?

Kazım Amca’nın, Seniye Teyzenin, Seher Hala’nın, Vatandaş Mustafa’nın derdi tasası neydi? Neydi bizim bu yüreğimizin sancısı? Köylerimizde, evlerimizde, bahçelerimizde, yaylalarımızda… Biz miydik o bizi suçladıkları nitelemeler, onlar mıydı? Kem söz sahibinin miydi? Laf üstüne laf konursa ne kadar konabilir?

Ne kadar WikiLeaks belgesi gerekir?

Hele Ankara’daki gelişmelerden haberiniz olsa.

TBMM’de CHP’nin araştırma önergesi görüşüldü geçen hafta sonu. Tartışmalar diz boyu, ilgili ilgisiz, bilgili bilgisiz… Hele yalanlar, yalancılıklar havalarda uçuştu.

Önerge reddedildi, reddedilmesine de! Asıl mesele konuşulanlardaydı. Detaya girmeye gerek yok! Aradan bir hafta geçti, ne ses çıktı ne seda!

Rize’nin o her şeyi çok bilen, hemen her taşın altından, özellikle de granit taşlarının, maden ocaklarının, çayın her devresinden çıkan milletvekili var ya! Bilirsiniz hünerlerini. Çevrecilerin atık çöpleriyle, lağım sularıyla vesaireleriyle uğraşır, laf yada argo deyimle lok(!) atar…

Bu kez de Rizeli gazetecileri ‘yalancı’ çıkarmış! HES’lere karşı çıkanları eleştirmek için Rizeli gazetecileri dolamış diline! Derelerin suyu kurudu diyen gazetecilerle kafasına göre kafa bulmuş! Kazınmış ya!

Hani kendi anlattıklarını yazıp, gazetelerine, sayfalarına, sitelerine taşıyan gazeteciler, beyanat, röportaj verdiği, basın açıklaması yaptığı Rizeli gazetecileri TBMM kürsüsünden ‘yalancılıkla’ itham etmiş! Direk dememişse de, pişkinlikle demiş! Kendilerininkini saymadan… Ama bizim sevgili dostlarımızdan, meslektaşlarımızdan ses yok! İsteyen dostlara verebiliriz görüntülerini, elimizde!

Şimdi ne dersiniz? SİT’imizin WikiLeaksları… Acaba ne zaman çıkar ortaya!

Merak mı edelim…

Görmek, duymak, yaşamak yeter mi? Anlamadan hele ki!

Tabiatı bozuk, ‘Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasa Tasarısı’na karşı bir mücadele oluşmaya başladı. Bu yasa tasarısı acaba SİT’lerimizi kaldırmayı planlarken; asıl hedef HES’ler mi yoksa başı kellerin de madendi, taşocağıydı, falandı filandı işleriyle de bir bağlantısı var mı? Yer mi Ali Dayı…

Nafile WikiLeaks… HES’tir, mestir ama asıl mesele SİT’tir…

Yüreğiniz sevgiyle kalsın…



EvcioğluHaber-12.12.2010

5 Aralık 2010

WİKİLEAKS: TÜRKİYEDE YEREL TOHUMLARIN SATIŞI YASAKLANSIN

WİKİLEAKS: TÜRKİYEDE YEREL TOHUMLARIN SATIŞI YASAKLANSIN

05.12.2010 - cumartesi

EvcioğluHaber- Yeni açıklanan bir wikileaks belgesinde yer alan ve ABD Ankara Büyükelçiliği
'ince 12 Aralık 2005 tarihli gizli ibareli yazıda, "TBMM’de hazırlanan tohumculuk yasasında yerel tohumların satışının yasaklanması konusunda madde yer alabilecek.. çok uluslu tohum şirketlerinin çıkarı için Türkiye’nin tohumculuk yasasında yerel tohumların satışının yasaklanmasının yer almasını istedi." diyor

Prof. Dr. Tayfun Özkaya
Ege Üniversitesi


Metnin özetinin çevirisi şöyle:



Tarih: 12 Aralık 2005
Belge No: 05ANKARA7899
Gönderen Makam: ABD Ankara Büyükelçiliği
Sınıflandırma: Secret (gizli)

Konu: TBMM’de hazırlanan tohumculuk yasasında yerel tohumların satışının yasaklanması konusunda madde yer alabilecek

Özet: Başta Amerikan şirketleri olmak üzere uluslar arası tohum şirketlerinin temsilcileri Türkiye’de yeni çıkacak olan tohumculuk yasasında yerel tohumların satışının yasaklanmasının yer alması konusunda Tarım ve Köyişleri Bakanlığında lobi çalışmaları yapıyorlar. Bu konuda Elçiliğimiz uzmanları da gerekli desteği sağladılar. Kanunun bir yıl içinde çıkması bekleniyor. Köylülerin tohumlarını satamayacak olmaları tohum şirketlerimizin bir yıl içinde bir milyar dolar düzeyinde satış hacmine ulaşabilmelerini sağlayacak.

Bu satıra kadar okudunuz ve yazıyı elinizden atıp telefona sarılamadınızsa lütfen devam edin. Yukarıda yazdıklarım tamamen benim uydurmamdı. Wikileaks’da böyle bir doküman bulmuş değilim. ABD Büyükelçiliği kusuruma bakmasın. Bazı şeyleri başka türlü anlatamıyoruz. Ancak itiraf ediniz ki çoğunuz çok inandınız değil mi? Buna rağmen yukarıdaki metinde doğru olan bir nokta var. Yerel tohumların satışına tohumculuk yasası ile yasak getirildiği doğrudur. Köylülerin bu hakkı elinden alınmıştır. Ancak çoğumuzun bundan haberi yok. Wikileaks olayı ile bu konuya dikkatinizi çekmek istedim. Eminim bazılarınız bu satıra kadar okumadan yazıyı hemen internet yoluyla başkalarına gönderdiler veya etrafa telefon ettiler. Çağımızda nedense herkes gizli bir şeyler arıyor, ancak hepimizin gözü önünde olan şeyler görülemiyor.

Tohumculuk kanununda köylünün yerel tohumları satması yasaklanmıştır. Ancak köylülerimizin ve halkımızın ezici çoğunluğu bundan habersizdir.
İşin garibi Tarım Bakanlığımızın bazı uzmanları bile bu yasaklamanın olmadığını ileri sürebilmektedir. Yetkililere çağrı yapalım. Biz yanılıyorsak bundan mutluluk duyarız. Açıklama yapsınlar. Yerel tohumların satışının yasaklanması bazılarınca tohumculuğa kalite getirmek için yapılmıştır. Kaliteli tohuma kim karşı çıkabilir? Gerekli önlemler alınsın. Ancak bildiğimiz bir gerçek var. İthal edilen şirket tohumları ile ülkeye birçok hastalık taşınmıştır.

Türkiye’de 31.10.2006’da TBMM’den geçerek kanunlaşan 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu yerel çeşitler veya köy popülasyonları şeklinde tanımlanan genetik materyalin ticaretini yasaklamaktadır.
Kanunun 5. Maddesi “Bakanlık tarafından, bitkisel ve tarımsal özellikleri belirlenerek sadece kayıt altına alınan çeşitlere ait tohumlukların üretimine izin verilir.” 7. Maddesi ise “yurt içinde sadece kayıt altına alınmış çeşitlere ait tohumlukların ticaretine izin verilir” demektedir. Kanunda “tescil” şöyle tanımlanmaktadır: “Tescil: Yurt içinde veya yurt dışında ıslah edilen veya bulunan ve geliştirilen bitki çeşitlerinin farklı, yeknesak ve durulmuş olduğunun ve/veya biyolojik ve teknolojik özellikleri ile hastalık ve zararlılara dayanıklılığının ve tarımsal değerlerinin tespit edilerek kütüğe kaydedilmesidir”. Durulmuşluk ise çeşidin, tekrarlanan üretimlerden sonra veya belirli çoğaltım dönemleri sonunda ilgili özellikleri değişmeksizin aynı kalmasıdır. Farklılık: Bir çeşidin, müracaatının yapıldığı tarihte herkesçe bilinen çeşitlerden, tescile esas özelliklerden, en az bir tanesi bakımından farklılık göstermesini tanımlamaktadır. Yerel çeşitler veya köy popülâsyonları ise mutlaka farklı, durulmuş veya yeknesak olmak zorunda değildir. Genetik açıdan varyasyon (farklılaşma) bulunmaktadır ve bu aslında iyidir. Örneğin Torbalı dağ köylerinde ilginç bir patlıcan çeşidi görüyoruz. Aynı tarlada üretilen patlıcanların hiç biri diğerine benzemiyor. Renkleri sarı, mor, beyaz, siyah olabiliyor. Bu farklılıklar bizim için çok iyi iken tohumu metalaştırmak isteyenler tohum olarak satılmamaları için gerekçe olarak kullanılabilecektir.

Her şeyi bu arada tohumu metalaştırmaya çalışan kapitalist sistem aslında üretici ve tüketicisiyle milyonlarca insanın çıkarlarına ters hareket edebilmektedir. Yerel tohumların bu özellikleri biyoçeşitlilik açısından zenginliklerini ortaya koymaktadır.
Tohum Kanunu bu genetik kaynaklardan elde edilen tohumlukların çiftçiler arasında değişimine açık olmakla birlikte ticaretine yasak getirmektedir. Benzer özellikler birçok diğer ülke yasasında da bulunmaktadır. Bu yasalarla ulusötesi tohum şirketleri hegemonyalarını pekiştirecek yeni bir güç kazanmış olmaktadırlar.

Kısacası köylünün, çiftçinin yerel tohumları satması yasaklanmıştır. Bu zulümdür.

Yerel tohumlar daha çok besleyicidir. Hiç kimyasal ilaç ve gübre kullanılmadan yetiştirilebilmektedir. Daha az su ile veya sulamadan da yetiştirilebilenleri vardır. Küresel iklim değişikliğine karşı kurtarıcı olabilecekler. Bitki ıslahçısı bilim insanları ve köylüler el ele katılımcı ıslah yaklaşımı ile kimsenin malı olmayan özgür tohumlar geliştirebilirler. Neden şimdiden başlamıyoruz.

Aslında Wikileaks’da tohumla ilgili bir şey bulmadım, ama mutlaka bir yerlerde bir şeyler olmalı. Bulursak belki de ancak o zaman gözlerimiz fal taşı gibi açılacak.


Prof. Dr. Tayfun Özkaya
Ege Üniversitesi
Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi Bölümü

13 Ekim 2010

Bu bağda sana üzüm yok


Bu bağda sana üzüm yok



Demokrat Alevi Girişimi’nin öncüsü Yalçın Özdemir, 1. Alevi Çalıştayı’nda AKP’de kendisine nasıl ayrımcılık yapıldığını anlattı desem, acaba kıyamet kopar mı? Kopmazsa da kimilerinin yüzü biraz kızarır mı? Özdemir, AKP için bakın neler diyor…

Kelime ATA

Salı, 21 Eylül 2010

Ey sevgili okur;
Sen de bilirsin ki, mütevazı olanaklarla kurulmuş habercek’in köşe yazarları bölümünde ev sahibi sıfatıyla en alt sıralarda görülmeyeceğimi düşünerek, keyfime göre karalama yapıyordum. Köşeyi kapmışım ya, el ense yattım. Tembelliğimin de farkına varılmadığını düşündüğüm için benden rahatı yoktu. Gök Tanrı’ya da dua ediyordum arada…

-Herkese böyle bir köşe ihsan eyle sen.

Yarı esrik yarı uyanık halimle kendi içimdeki erdeme sığınarak yaşayıp gidiyordum ki, bir yerlerde “erdeme, erdemliliğe” vurgu yapan cümlelere rastladım.

“Su tv akp ne satılmayacak kadar erdemleri olan bir yayın kuruluşudur”

Bir başka cümle daha:

-Aleviler, darbecilerle yüzleşmeli..

Daha neler, neler….

Köşemdeki bütün rahatım kaçmaz mı? Kaçtı tabi…

Pek de hazzetmediğim şekilde bir polemik yazısı yazma ihtiyacı hasıl olunca Demokrat Alevi Girişimi’nin öncüsü olduğunu söyleyen Yalçın Özdemir’e dokundurmak farz haline geldi.


Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Alevilerle ilgili bölücü ve ayrımcı ifadelerine ses çıkarmayıp, Alevilerin anayasa referandumunda blok denilebilecek şekilde “hayır” demesi bir türlü hazmedilememiş görünüyor.
Çoğunluk iradesinden dem vuranlar nedense Alevilerin çoğunluğunun “hayır” tercihini yorumlarken bu kez başka argümanlara sarılıyorlar. O argümanları hepiniz biliyorsunuz, hiç değinmeyeceğim.

Benim dikkat çekmek istediğim konu başka…

Miting meydanlarında Alevilere yönelik nefret söylemini ifrada kaçıran, başına düşen saksıdan bile Alevileri sorumlu tutan, açıkça bölücülük ve ayrımcılık yapan Erdoğan’ın
partisi el altından dernekler kurduruyor. Sabah yazarı Mahmut Övür’e Su TV Genel Müdürü sıfatıyla açıklamalar yapan Yalçın Özdemir’in, “Demokrat Alevi Girişimi” de bu derneklerden biri. Güya, Kılıçdaroğlu ile Alevilere tuzak kurulmuş. Yalçın Özdemir de bu tuzaklara karşı “Demokrat Alevi Girişimi”ni başlatacakmış…

Çünkü, Özdemir’e göre, Aleviler darbecilerle hesaplaşmalı imiş… Beyefendi, Fetullah’ın yayın organlarında, zaten uzun zamandır boy gösteriyor, milletvekili seçilebilmek için Alevilerle ilgili ipe sapa gelmez laflar ediyordu.

Nuriye Akman’la bir söyleşisinde “Alevi önderler Türkiye'de derin devlet menşeli politikaların içinden beslendi” diyor. Lafın büyüklüğüne baksanıza !… Tarihe geçecek mübarek…


Galiba Özdemir, Alevileri de kendisi gibi dumura uğramış sanıyor.

Bereket versin ki, Aleviler, kıyısından köşesinden tırtıklanmış olsa bile hala solduyularını kaybetmediler ve darbecileri bilecek, AKP’ye de kanmayacak kadar zekiler…

Lafı uzatmayayım…
1. Alevi Çalıştayı’ndayız. Çalıştaya, Alevilik alanında yaptığım araştırmalar nedeniyle çağrılmışım. Alevi Çalıştayı’nın katılımcıları arasında bugünlerde “Demokrat Alevi Girişimi”nin öncüsü olarak lanse edilen Yalçın Özdemir de bulunuyor. U masanın bir tarafında ben, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin Genel Başkanı Fevzi Gümüş ve yazarlarımız arasına yeni katılan Necdet Saraç var. Üçümüz yan yanayız, karşımızda Yalçın Özdemir... Arada bir göz göze geliyoruz.

Kendisi, Su TV’nin yöneticisi sıfatıyla çalıştaya davet edildi. Çalıştayın medya mensuplarının katılacağı aşaması da vardı ve Yalçın Özdemir oraya çağırılabilirdi. Ama, ağırlıklı olarak Alevi örgüt yöneticilerinden oluşan 1. Çalıştayın katılımcısı olmuştu.
İşin usul yönünü bir kenara bırakıp esasa geçeyim.

Yalçın Özdemir, benden sonra söz aldı. Eğer, o Alevi çalıştayının tutanakları birgün söylendiği gibi yazılı hale getirilirse ve sansür edilmez ise herkes şu ifadelere şaşıracaktır.

ImageYalçın Özdemir, konuşmasının bir bölümünde şöyle diyor:

“Çankaya Belediyesi’nde meclis üyesiyim. Grup yönetimi seçimleri yapılıyor. Benim için yerel yönetimleri biliyor, liberaldir, solcudur ama Alevidir dediler. Seçilemedim”

Demek ki neymiş… AKP için liberal olmak suç değilmiş, hatta solcu olmak bile hazmedilebilir bir durummuş da –Buradan AKP’nin solculuğu sevdiği gibi bir sonuç asla çıkarılmasın, AKP’nin solcusu, olsa olsa eskidir- Alevi olmak iflah olmaz bir derde düşmekmiş, ölürken bile kurtulamayacağın bir damganın alnına vurulması imiş…

Şimdi anlaşıldı mı acaba; Tayyip Erdoğan’ın referandum mitinglerinde Aleviler için kullandığı ayrımcı ve bölücü ifadelerin nedeni….
Ve dikkatinizi çekti mi? Referandum sonuçları açıklandıktan sonra Tayyip Erdoğan, herkese teşekkür etti ve hatta “solculara da teşekkür ediyorum” dedi. Herkesi saydı da Yalçın Özdemir gibi “evet” diyenleri anımsayıp “Mahalle baskısına direnerek evet diyen Alevilere de teşekkür ederim” demedi, diyemedi…

Herhalde Yalçın Özdemir, Tayyip Erdoğan’ın bu sözlerine alındı ki, “Demokrat Alevi Girişimi”ni hızlandırdı. Anlaşılan o ki, bir sonraki seçimlerin sonrasında kendisine de teşekkür edilmesini istiyor.

Ama, geçmiş silinemiyor…
Küçük anımsatmalarla yetineyim.
Bugün Alevi televizyonu olarak bilinen SU TV’nin logosunda, Pir Sultan figürü vardı. Özdemir, gelir gelmez bu figürü değiştirdi, “niye değiştirildiğine dair” sorular yöneltildiğinde de “Ben gelmeden değiştirilmişti” yanıtını verdi. Külliyen yalan…

Sonra, televizyonun yayın politikası değişti. Seyirci aptal değil ki, yutturasın. AKP’liler satın aldı diye dedikodu çıktı; o reddetti. “Hayatımda AKP’li olmadım” dedi. “Genç İmranlılar”ın forum sayfasına şöyle yazdı:

“Genç İmranlılara merhaba
Ben yalçın özdemir ,su tv nin yeni yönetim kurulu başkanıyım ve bugüne kadar hakkımızda anti propagandaları yapılan ne kadar demeç ve yazı var ise tamamı yalandır. Su tv akp ne satılmayacak kadar erdemleri olan bir yayın kuruluşudur. Bundan böyle de yayınlarına ilkeleriyle devam edecek olup yolundan dönmeyecektir. Hayatımda hiç akp li olmadım.Kökünü koçgiri den alanlar kolay insan değillerdir. Dedikoduları bir yana bırakıp işimize bakıyoruz. Su tv hepimizin ve hepimiz izlemeye devam edelim.”

De, gel de sorma şimdi...
AKP gelince erdem gidiyormuş… Şimdi AKP’li olduğuna göre Yalçın Özdemir’in “erdemi” nereye gitti acaba?

Kendileri, “Aleviler darbecilerle yüzleşmeli” demiş… O darbelerin en çok Alevilerin ocağını söndürdüğünü bildiği halde böyle demiş…


Aleviler, “Kırmızı noktalı haritaları”, Milli Siyaset Belgeleri’ni iyi bilirler. Ama aynı Aleviler, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın daha birkaç ay önce açığa çıkan strateji belgesinde “dini tehdit edenler” listesine yazıldıklarını da bilirler… Ergenekon’un bir ayağında da milliyetçi- dinci ittifakların olduğunu görürler.

Kısacası Aleviler, darbecileri bilirler ve tanırlar; ama Aleviler darbe istismarcılığı yaparak kendi diktatörlüklerini kuranları, ayrımcılık ve bölücülük yapanları, Muaviye oyunlarını, AKP’nin doğası gereği asla demokrat, laik ve özgürlükçü olamayacağını da bilirler…

Yalçın Özdemir, Alevilere demokratlığı öğretmek gibi boyunu aşan bir işe girişmek yerine, mensubu olduğu AKP’de, sırf Aleviğinden dolayı grup yönetimine seçilmesini engelleyen parti yöneticilerine Türk- Kürt, Alevi- Sünni olup olmadığına bakmaksızın tercih yapmak gerekliliğini yani “adam olmayı” öğretse, kendisi bu zihniyetle yüzleşse daha hayırlı ve anlamlı bir işi başarmış olur.

Güya kendisi “Demokrat Alevileri” toplayacak, dışarıda kalanlar da antidemokrat Aleviler olacak… O “demokrat Aleviler” üzerinden de Çankaya Belediye meclisinden, TBMM’ye transfer olunacak…

Bu çaba boşuna…
Bu bağda ne Yalçın Özdemir’e ne de partisine üzüm var.



17 Eylül 2010

Ölümlerin bedeli 50 TL




Ölümlerin bedeli 50 TL

Karayolu Trafik ve Yol Güvenliği Araştırma Derneği Genel Başkanı İhsan Memiş; yaptığı yazılı açıklama ile İstanbul’daki trafik kazasında 13 kişinin ölmesinin bedeli 50 TL’dir sorumlusu Meclistir dedi.

17.09.2010 Cuma

KANUN TOPLUM ALEYHİNE DEĞİŞTİ
2010 yılında TBMM de siyasi partilerin, zorlama ile bağımsız ve tarafsız kuruluşların görüşleri alınmadan trafik ve yol güvenliği alanında sonucu çok kötü iki kanuna imza atıldığını belirten Memiş “İstanbul da kent içerisinde meydana gelen kazada 13 kişinin ölmesinin arkasında 31.07.2010 tarihinde TBMM’de kabul edilen ve 2918 sayılı Kanun’un 65.maddesinin toplumun aleyhine değiştirilmesi vardır.
2918 sayılı Kanun’un 3.maddesinde minibüsün tarifi açıktır. Burada sürücü dahil en fazla 9-15 yolcu alabileceği belirtilmektedir. Bu sayının üzerinde yolcu alanlara verilen cezada yolcu başına 63 TL iken bu ceza 31.07.2010 tarihinde minibüs başına 50 TL ye indirilmiştir. İstanbul’daki kazada minibüste 27 yolcu vardır. Bunun 15 tanesi yasal, geri kalanı yasal değildir. Minibüsler bu ticari avantajla 50 kişiyi de bindirip hepsini de ölüme götürse bu insanların ceza değeri toplamında 50 TL’dir” dedi.
KANUN DEĞİŞTİRİLMELİ
“İstanbul da minibüs hatlarının trilyonluk hava paraları ile satılması ve merkez bankası gibi para basmasının gücü varken, minibüs başına 50 TL ile cezalandırılması tamamen acımasız para hırsının topluma saldırmasıdır” diyen Memiş Mağdur ailelerin mağduriyetlerini TBMM’de bu kanunu verenlerin karşılaması gerektiğini vurguladı.
Hükümetin benzer insan kayıpları olmadan ya kanunu eski haline çekmesi veya kanuna daha caydırıcı ilaveler yapması gerektiğini bildiren Memiş “Tarafsız ve bağımsız bir STK olarak derneğimiz daima toplumun yanında olurken, TBMM’de görev yapan partilerin ve milletvekillerinin yılda bir ilçe nüfusu kadar insanımızın trafik kazalarında öldüğünü ve bunun da sorumluluğunun en başta kendilerine ait olduğunu ve bir başkaları para kazanacak diye toplumu ölüme sürükleyecek kanun değişikliklerini çok yönlü test etmelerini bir kez daha hatırlatırız” dedi.
(HABER MERKEZİ)


KAZADA İHMALLER ZİNCİRİ

İSTANBUL Başakşehir’de 13 kişinin ölümüne neden olan katliam gibi kazada yolun bozuk, minibüs şoförünün sabıkalı olduğunun ortaya çıkmasının ardından bitmeyen ihmaller zinciri hastanelerde de devam etmiş.
Kazada yaşamını yitirenlerin ve yaralıların yakınları ise, hem kaza öncesi ihmallerden hem de yakınlarının hastaneye kaldırdığı sırada müdahalenin gecikmesinden şikayetçi.
ÖLÜMLERİN BİR SEBEBİ DE GEÇ MÜDAHALE’
Kazanın ardından kaldırıldığı Samatya Devlet Hastanesinde halen yoğun bakımda bulunan Fırat Şahbudak’ın amcasının oğlu Edip Şahbudak, yaşanan ölümlerin sayısının bu kadar yüksek olmasının kazanın ardından yaşanan büyük ihmaller olduğunu söyledi. Kazanın ardından kendilerine hiçbir yetkili kurum tarafından bilgi verilmediğini kendi duyumları üzerine kazada yaralan ve yaşamını yitirenlerin kendi yakınları olduğunu öğrendiklerini belirten Şahbudak, “Amcam Bahri Şahbudak’ın kimliği kaza esnasında yanında olmasına rağmen ailemizden kimseye bir bilgi verilmedi” diye konuştu. Kazadan saatler sonrası ancak yakınlarına ulaşabildiklerini söyleyen Şahbudak, “Bu kez hastanelere ulaştığımızda da hastalarımıza daha müdahale edilmemiş olduğunu gördük” diye konuştu. Yengesi Ayşe Şahbudak’ın ise Bakırköy Devlet Hastanesine getirildiğinde kendilerine kimi sağlık görevlilerinin yengelerinin yaşadığını söylediklerini kimi sağlık görevlililerinin ise yolda yaşamını yitirdiğini söylediklerini kaydetti. Böylesi, çelişkili durumlar var. Gerçekten yengemin ölüm sebebinde büyük bir payı var zaman kaybının” diye konuştu.
Başbakana seslenen Şahbudak “Bu olaya bu ölümlere bu ihmale el atsın. Nasıl Rize’de sel felaketinde müdahale ediyorsa, nasıl Zonguldak’a el atıyorsa bu olaya da müdahale etsin. Sonuçta 13 can var burada” dedi.
Aynı yerde 4 günde 4. kaza

İstanbul Başakşehir’de bir minibüs ile tankerin çarpışması sonucu 13 kişinin yaşamını yitirdiği yerde bir kaza daha meydana geldi. Bu, 4 gün içinde aynı yerde olan 4. kaza.
TEM otoyolu yan yolda meydana gelen ve 13 kişinin ölümüyle sonuçlanan kaza yerine yaklaşık 50 metre mesafede Nihat Sarılı’nın kullandığı hafriyat yüklü kamyon, Başakşehir istikametine giden Bülent Taşkın yönetimindeki kamyona çarptı.
Kazada yaralanan olmazken, araçlarda maddi hasar meydana geldi.
Kazada aracı hasar gören Sarılı, “Bu yol çok kötü. Burada kaza kaçınılmaz. Mutlaka önlem alınmalı’’ dedi. Trafik ışıklarının yanma süresinden yakınan ve yolda düzenleme yapılmasını isteyen Sarılı, “Burası kazaya müsait bir nokta. Bu kazaları önlemek için çare bulunmalıdır.” dedi.
Kazazedelerin yardımına koşan vatandaşlar da geçtiğimiz günlerde 13 kişinin öldüğü kazayı hatırlatarak, “Trafik ışıkları kısa yanıyor. Rampadan inen araçlar durmakta zorlanıyor. Bu yolun yeniden düzenlenmesi lazım” diye konuştu.
Başakşehir’de 12 Eylülde meydana gelen kazada 13 kişi hayatını kaybetmişti.
Aynı güzergahta dün ve önceki gün meydana gelen iki ayrı kazada da 2 kişi yaralanmıştı.


http://www.evrensel.net/

21 Temmuz 2010

Beni burada arama anne

'Beni burada arama anne'



21.07.2010

, da neden "Evet" istediklerini anlattı: Tam 30 yıl sonra, yine bir 12 Eylül günü, gencecik ölümlerle, zamansız vedalarla, 17 yaşındaki çocukları yağlı urgana taşıyan zihniyetle hesaplaşacağız

Erdoğan, anayasa değişikliği paketine neden evet denilmesinin gerekçelerini açıklarken, 12 Eylül'den sonra ilk idam edilen Necdet Adalı, Mustafa Pehlivanoğlu ve Erdal Eren'in idamlarını hatırlattı. Erdoğan, "Tam 30 yıl sonra, yine bir 12 Eylül günü, gencecik ölümlerle, zamansız vedalarla, 17 yaşındaki çocukları yağlı urgana taşıyan zihniyetle hesaplaşacağız" dedi. Erdoğan, partisinin TBMM Grubunda anayasa değişikliği una ilişkin değerlendirmelerde bulunurken, Şair Nevzat Çelik'in, kaleme aldığı "Şafak Türküsü"nden dizeleri ve Mustafa Pehlivanoğlu'nun idamdan önce ailesine yazdığı veda mektubunu okudu. Erdoğan, Pehlivanoğlu'nun mektubunu okurken gözyaşlarını tutamadı, mektubu yutkunarak tamamladı. Erdoğan'la birlikte bazı vekillerin de ağladıkları gözlendi. Erdoğan, şu mesajları verdi:

UYKULARI KAÇIYOR: CHP, MHP ve BDP, tıpkı 'Midas'ın Kulakları' öyküsünde oldukları gibi yalnız kaldıklarında ya kendi vicdanlarına ya da yakın arkadaşlarına 'Bu pakete karşı çıktıkları için büyük rahatsızlık duyduklarını' ifade ediyorlar.

KILIÇDAROĞLU'NA: Yalova'da yaptığı konuşmada "12 Eylül sonrasında idam sehpaları kuruldu. 16 yaşındaki çocuğun yaşı büyütülüp idam edildi. İnsanın vicdanı sızlamıyor mu?" diyor. 16 yaşındaki bir çocuğun idam sehpasına götürülmesinden rahatsız oluyorsun da neden bu pakete 'hayır' diyorsun?

O GÜN 12 EYLÜL'DÜR: Tam 30 yıl sonra, yine bir 12 Eylül günü, işte bu işkenceler, zulümlerle, bu insanlık dışı uygulamalarla milletçe hesaplaşacağız. Gencecik ölümlerle, zamansız vedalarla, 17 yaşındaki çocukları yağlı urgana taşıyan zihniyetle hesaplaşacağız. Gencecik yaşında haksız bir şekilde idam edilen Mustafa'nın 'Allah'tan bulurlar' dediği gün işte 12 Eylül 2010 günüdür. Yıllarca 12 Eylül mağduru solcuları istismar eden CHP, 12 Eylül ile yüzleşemese de, biz yüzleşeceğiz. Yıllarca 12 Eylül mağduru ülkücülerin sesine kulak vermeyen MHP, 12 Eylül ile hesaplaşamasa da biz hesaplaşacağız. Sadece 12 Eylül ile hesaplaşmak adına değil, bir daha 12 Eylüllerin yaşanmaması için "evet" bekliyoruz.

MİLLETE HİZMETE CANIMIZ KOYDUK: Bizi sürekli Yüce Divan'la tehdit ediyorlar. Biz bu millete hizmet yoluna başımızı koyduk.

GECEKONDUDAN BİR ÇIKSIN: (Kılıçdaroğlu'nun Anayasa Mahkemesi'nin yakınında ev tutsun' sözlerini kastederek) Emlakçılık yapıyor. Bizim evimiz milletimizin içinde. CHP Genel Başkanı önce Anayasa Mahkemesi'nin bahçesine kurduğu gecekondudan bir çıksın. CHP, geçen dönem 113, bu dönem 44 kez Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu. Haydi gecekondu yaptınız, bari arsa sahibini rahat bırakın.

http://www.sabah.com.tr/