İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ekim 2010

Server Tanilli'yi Tanıyalım

Server Tanilli'yi Tanıyalım

Server Tanilli (Doğumu: 1931), Türk gazeteci , anayasa hukuku profesörü.

1980'den önce Türkiye'de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde ders veriyordu. 7 Nisan 1978 günü terör ortamında silahlı saldırıya uğrayıp, belden aşağısı tutmaz oldu. Fransa'ya gidip uzun yıllar Strazburg Üniversitesi'nde çalıştı. Şu anda Fransa'da yaşıyor ve Cumhuriyet Gazetesi'nde köşe yazıları yayımlanıyor.
1980 sonrasında düşün ortamını ve özellikle de gençliği etkilemiş olan "Uygarlık Tarihi", "Devlet ve Demokrasi: Anayasa Hukukuna Giriş" kitaplarını yazdı. "Uygarlık Tarihi" üniversitelerde ders kitabı olarak okutuldu.

Diğer kitapları arasında şunlar sayılabilir:

"Nasıl Bir Eğitim İstiyoruz?", "Yüzyılların Gerçeği ve Mirası" (6 cilt), "Candide ya da İyimserlik", "Yaratıcı Aklın Sentezi: Felsefeye Giriş", "Değişimin Diyalektiği ve Devrim", "Dünyayı Değiştiren On Yıl", "Fransız Devriminden Portreler", "Anayasalar ve Siyasal Belgeler", "Nasıl Bir Demokrasi İstiyoruz?". Bazı eserleridir.

Server Tanilli aydınlığı

Server Tanilli, aydınlanma savaşımımızın usanmaz öğreticisi, bilgesi; dilinin, yurdunun sevdalı bir canı. İnsanının, çağdaşlık arayışının zorlu kılavuzu; özgürlük kavgasında aklın ve sırtın dayanacağı bir güven ve bilgi anıtı; özgür düşüncenin yılmaz savunucusu. Özgürlük arayışının anıtlaşan bir öncüsü; yaşamıyla ve yapıtlarıyla "aydınlanma" deyince hemen akla gelen bir bilim adamı.

Abecesinden başlayıp ayrıntılı tarihlere uzanan bir aydınlık ve uygarlık tarihçisi. Aydınlanma sevdasının usanmak bilmeyen bilim emekçisi...


18 Mart 1931 doğumlu; memur çocuğu, hukukçu, öğretmek ve aydınlatmak sevdalısı bir hoca. Uygarlık Tarihi, onun İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde öğrencilerine anlattığı dersin kitaplaşan başyapıtı.
Onun bu kitabıyla ilgili yargılanması;
bilimle bilim düşmanlığının,
akılla akıl dışılığın,
hoşgörüyle bağnazlığın,
aydınlıkla karanlığın çarpıştığı bir alana dönüşür;
savunması Attilâ İlhan'ın şu dizeleriyle biterken aydınlık damarlarını birbirine bağlama ustalığı sergiler ve yıllarca sürecek bir inadın muştusunu da verir:

"o sözler ki kalbimizin üstünde /
dolu bir tabanca gibi /
ölüp ölesiye taşırız /
o sözler ki bir kere çıkmıştır ağzımızdan /
uğrunda asılırız."


Aydınlanma ve demokrasi savaşımında ben de varım demenin yürekli, onurlu, bilinçli bir çığlığıdır bu ve susturulamaz.
Ama karanlık boş durmaz, karanlık aydınlığın bu güçlü soluğunu da kesmek için listesine alır. Birçok aydını, öğretmeni, yazarı, bilimadamını, genci vuran -daha sonra birçok insanımıza uzanacak olan- eller, Server Tanilli'ye de uzanır; tarihler 7 Nisan 1978'i göstermektedir.

Kurşunların verdiği hasar, yıllar süren tıp uğraşılarından ve onun yaşamak ve dünyanın aydınlığına bir şeyler katmak çabalarından sonra, ancak tekerlekli sandalyeyle yaşamını sürdürecek kadar giderilebilir. Ama öldürülen dostlarının soluğunu da soluğuna katmışçasına o, tekerlekli sandalyede sürdürdüğü yaşamından aydınlıklar damıtmayı sürdürür. Bir "Anka Kuşu" olur; dost aydınlıkların küllerinden doğan...

Strasbourg'ta Türk Etütleri Enstitüsü'nde on beş yıl akademik çalışmalar yapıp 1996'da emekli olan Tanilli, Türkiye'nin sorunlarının, Türkiye'de yaşananların tam yüreğinde duyumsar kendini; ülkemizde hangi sorun yaşansa o, konuşmalarıyla, yazılarıyla, tavırlarıyla, sonra da bir kitabıyla yücelir.

Toplumumuzun yaşadığı sorunlara bilimin ışıldağını yöneltir; konuşur, yazar, toplantılar düzenler, mesajlar iletir, bildiriler sunar, aydın tavrının sık rastlanmayan bir örneği olur. Kitapları çoğalır ve olanca aydınlığıyla gülümser bize. İşte, onun 1962'de kitaplaşan ilk çalışması Anayasalar ve Siyasal Belgeler'den sonra damıttığı kitaplığından, çağrısını usanmadan sürdürdüğü yapıtlar:
Bir başucu kitabı olan Uygarlık Tarihi, genç kuşakların, yaşamın ve insanlığın yönelimlerini merak edenlerin abecesi...
Devlet ve Demokrasi, bir aydının ülkesine çağdaş bir yaşam biçimi önerisi...
Yüzyılların Gerçeği ve Mirası: İnsanlık Tarihine Giriş adlı çalışması, "İnsanlığın tarihine başlangıcından bugüne kuşbakışı bakmayı amaçlayan" bir çalışma, bir Tanilli Tarihi... Tarihe, tarih bilincine çevirdiği ışıklar, Fransız edebiyatının simge adı Victor Hugo'nun, anlatıldığı Victor Hugo Bir Dehanın Romanı ile sürer. Dünyayı Değiştiren On Yıl'da, Fransız devrimini ayrıntılarıyla yorumlayıp aydınlanma felsefesinin kökenlerini araştırır. Fransız Devriminden Portreler'de Fransız devriminde devrimin akışını belirleyen Robespierre, Marat, Danton, Babeuf gibi kişiler üzerine bilgiler verir. Voltaire ve Aydınlanma'da, özgürlükler, akıl, adalet, insan hakları, hoşgörü için; karanlıkçılığa, bağnazlığa, yobazlığa karşı mücadeleye adanmış bir yaşamın sahibi; bir "davaya bağlı" aydın tipinin ilk örneği olan Voltaire'i ele alır.
12 Eylül çıkışı demokrasi arayışında bir demokrasi manifestosu sayılabilecek bir kitap olan Nasıl Bir Demokrasi İstiyoruz?'da

Türkiye'deki demokrasi kavgasının temel doğrularının altı bir kez daha çizer, sorunlarını irdeler. Nasıl Bir Eğitim İstiyoruz?'da, eğitimin anlamından başlayıp ülkemizdeki eğitimin her türlü sorununa ilişkin düşünceler içeren bir eğitim manifestosu olarak can alıcı ve temel bir sorunumuzu gündeme taşır. İslam Çağımıza Yanıt Verebilir mi? adlı çalışması, dinsel bağnazlığın iyice yoğunlaştığı ülkemizde aydın duyarlılığıyla laiklik ve din sorununu işleyen, yakın dönemin bu canalıcı sorununa dikkatleri çekmeyi, uyarma görevini başaran bir yapıttır.
Yaratıcı Aklın Sentezi: Felsefeye Giriş, Felsefeyi sevmek, yaşamını anlamlı kılmak isteyenler için bir başucu kitabı niteliğindeki bir çalışmadır ve Tanilli'nin genç kuşakların felsefe kültürlerini güçlendirmek için sunduğu çağdaş felsefesidir.
Robert Mantran'ın Yayın Yönetmeni olduğu, Paul Dumont, Louis Bazin gibi ünlü tarihçilerin katkılarıyla hazırlanan Osmanlı İmparatorluğu Tarihi'nin çevirisinde de Tanilli imzası vardır.
25-26 Nisan 1997-Strasbourg Sempozyumu'nda sunulan bildirilerden oluşan ve Türkiye aydınlanmasının temel sorunlarını içeren kaynak kitaplarından biri olan Türkiye'de Aydınlanma Hareketi: Dünü, Bugünü, Sorunları "Server Tanilli'ye Saygı" kitabıdır. Strasbourg Yazıları, aydınlanmadan bilime, dilden edebiyata Anadaolu'dan sanata Cumhuriyet'te yazdığı yazılardan oluşur.

İnsanlığı Nasıl Bir Gelecek Bekliyor?'da küreselleşmenin dünyaya getirdiği sorunları tartışır Tanilli. Değişimin Diyalektiği ve Devrim'de Marksizm üzerine yeni düşünceler üretir...

Öner YAĞCI


Server TANİLLİ - Kitapları

İslam Çağımıza Yanıt Verebilir mi? Server Tanilli Adam Yayınları; İslam Araştırmaları; İstanbul, 1998, 13 x 21.5 cm, 273 sayfa, Türkçe, Karton Kapak, ISBN 9754185018
Yüzyılların Gerçeği ve Mirası. Cilt 3.16.-17. Yüzyıllar: Kapitalizm ve Dünya Server Tanilli Adam Yayınları; Başvuru Eserleri; İstanbul, 1998, 13 x 21.5 cm, 560 sayfa, Türkçe, Karton Kapak, ISBN 9754185069.

İnsanlığı Nasıl Bir Gelecek Bekliyor Server Tanilli Alkım Yayınevi; Siyasal Bilimler; İstanbul, 2006, 14 x 20 cm, 475 sayfa, Türkçe, Karton Kapak, ISBN 9759920743.

Fransız Devrimin'den Portreler Server Tanilli Alkım Yayınevi; Avrupa Tarihi 1453-2007; İstanbul, 2007, 14 x 23 cm, 218 sayfa, Türkçe, Karton Kapak, ISBN 9944148160

Strasbourg Yazıları Server Tanilli Adam Yayınları; Anılar ve Biyografiler; İstanbul, 2000, 15.5 x 23.5 cm., 487 sayfa, Türkçe, Karton kapak, ISBN 9754186332.

Dünyayı Değiştiren 10 Yıl Server Tanilli Alkım Yayınevi; Avrupa Tarihi 1453-2007; İstanbul, 2007, 14 x 23 cm, 218 sayfa, Türkçe, Karton Kapak, ISBN 9944148177.

Küba Uzak Değil - Bizim Fidel'in Öyküsü Dursun Özden; Önsöz: Server Tanilli Belge Yayınları; Türkçe Roman ve Hikaye; İstanbul , 1998, 13.5 x 19.5 cm, Türkçe, ISBN 9753441843.

Yüzyılların Gerçeği ve Mirası 2.Cilt Server Tanilli Alkım Yayınevi; Dünya Tarihi; İstanbul, 2007, 465 sayfa, Türkçe, Karton Kapak, ISBN 9944148276.

Yüzyılların Gerçeği ve Mirası 5.Cilt Server Tanilli Alkım Yayınevi; Avrupa Tarihi 1453-2007; İstanbul, 2007, 554 sayfa, Türkçe, Karton Kapak, ISBN 9944148306.

Anayasalar ve Siyasal Belgeler Server Tanilli Cem Yayınevi; Hukuk : Genel Hukuk; İstanbul , 1976, 15.5 x 23.5 cm., 669 sayfa, Türkçe, Karton kapak.

Candide ya da İyimserlik Voltaire; Çeviren: Server Tanilli Alkım Yayınevi; Fransız Edebiyatı, Roman, Hikaye, Şiir, Denemeler; İstanbul, 2008, 238 sayfa, Türkçe, Karton Kapak, ISBN 9944148334.

Çağdaşımız Victor Hugo Bir Dahinin Portresi Server Tanilli Adam Yayınları; Türk Edebiyatında Anılar, İncelemeler, Tenkidler; İstanbul, 2002, 14 x 20 cm, 300 sayfa, Türkçe, Karton Kapak, ISBN 9754187207.

Değişimin Diyalektiği ve Devrim Server Tanilli Alkım Yayınevi; Ekonomi ve Finans, Siyasal Bilimler; İstanbul, 2006, 14 x 23 cm, 268 sayfa, Türkçe, Karton Kapak, ISBN 9759920840.

Değişimin Diyalektiği ve Devrim: Marksizm Üstüne Yeni Düşünceler Server Tanilli Adam Yayınları; Türk Tarihi : Modern Türkiye 1981-2007; İstanbul, 2001, 13.5 x 19.5 cm., 290 sayfa, Türkçe, Karton kapak, ISBN 9754186642.

'Devlet ve Demokrasi Anayasa Hukukuna Giriş' Server Tanilli Çağdaş Yayınları; Hukuk : Genel Hukuk; İstanbul , 1996, 13.5 x 21.5 cm, 630 sayfa, Türkçe.

Dünyayı Değiştiren 10 Yıl Server Tanilli Adam Yayınları; Başvuru Eserleri; İstanbul, 1999, 13 x 21.5 cm, 231 sayfa, Türkçe, Karton Kapak, ISBN 9754185832.

Dünyayı Değiştiren On Yıl Fransız Devrimi Üstüne (1789-1799) Server Tanilli Çağdaş Yayınları; İstanbul, 1996, 13.5 x 19.5 cm., 272 sayfa, Türkçe.

'Devlet ve Demokrasi Anayasa Hukukuna Giriş' Server Tanilli Adam Yayınları; Hukuk : Genel Hukuk; İstanbul, 2000, 15.5 x 23.5 cm., 653 sayfa, Türkçe, Karton kapak.

Fransız Devriminden Portreler Server Tanilli Cem Yayınevi; İstanbul , 1993, 15.5 x 23.5 cm., Türkçe, Karton kapak, ISBN 9754064423.

İnsanlığı Nasıl Bir Gelecek Bekliyor? Server Tanilli Adam Yayınları; Başvuru Eserleri; İstanbul, 2000, 15.5 x 23.5 cm., 467 sayfa, Türkçe, Karton kapak, ISBN 9754186391.

Nasıl Bir Demokrasi İstiyoruz? Server Tanilli Alkım Yayınevi; Siyasal Bilimler; İstanbul, 2007, 14 x 23 cm, 312 sayfa, Türkçe, Karton Kapak, ISBN 9944148054.

Nasıl Bir Eğitim İstiyoruz? Server Tanilli Alkım Yayınevi; Eğitim : Genel; İstanbul, 2007, 13,5 x 21,5 cm, 251 sayfa, Türkçe, Karton Kapak, ISBN 9944148061.

Ne Olursa Olsun Savaşıyorlar Server Tanilli Alkım Yayınevi; Siyasal Bilimler; İstanbul, 2006, 13 x 21 cm, 256 sayfa, Türkçe, Karton Kapak, ISBN 9759920905.

Türkiye'de Aydınlanma Hareketi Server Tanilli Alkım Yayınevi; Ortak Çalışmalar: Armağanlar, Sempozyum, Konferanslar, Türk Tarihi : Modern Türkiye (Genel); İstanbul, 2006, 6. baskı, 14 x 20 cm, 224 sayfa, Türkçe, Karton Kapak, ISBN 9759920859.

Osmanlı İmparatorluğu Tarihi 1 Robert Mantran; Çeviren: Server Tanilli Alkım Yayınevi; Türk Tarihi : Osmanlı Tarihine ait Genel Kitaplar; İstanbul, 2007, 504 sayfa, Türkçe, Karton Kapak, ISBN 9944148108.

Osmanlı İmparatorluğu Tarihi. Osmanlı Devleti'nin Doğuşundan XVIII.Yüzyılın Sonuna 1. Cilt Robert Mantran, Server Tanilli Adam Yayınları; Türk Tarihi : Osmanlı Tarihine ait Genel Kitaplar; İstanbul, 15.5 x 23.5 cm., 517 sayfa, Türkçe, Karton kapak, ISBN 9754185638.

Osmanlı İmparatorluğu Tarihi. Osmanlı Devleti'nin Doğuşundan XVIII.Yüzyılın Sonuna, XIX.Yüzyılın Başlarından Yıkılışa.1 - 2 Cilt Robert Mantran; Çeviren: Server Tanilli Adam Yayınları; Türk Tarihi : Osmanlı Tarihine ait Genel Kitaplar; İstanbul, 2000, 13.5 x 19.5 cm., Türkçe, Karton kapak.

Türk Hukuk Bibliyografyası Rona Aybay, Server Tanilli İstanbul Üni. Edebiyat Fakültesi Yayınları; Bibliyografyalar; İstanbul, 1967, 16 x 24 cm., 112 sayfa, Türkçe, Karton kapak.

Uygarlığın Seyir Defteri Uygarlık Tarihi: Başlangıçtan 20. Yüzyıla Çağlar Tuncay; Önsöz: Server Tanilli Arkadaş Yayınları; Ankara, 1996, 15.5 x 23.5 cm., 293 sayfa, Türkçe, Karton kapak.

Voltaire ve Aydınlanma Server Tanilli Adam Yayınları; Başvuru Eserleri; İstanbul, 1999, 13 x 21.5 cm, 255 sayfa, Türkçe, Karton Kapak, ISBN 9754185603.

Yaratıcı Aklın Sentezi Felsefeye Giriş Server Tanilli Adam Yayınları; Felsefe Tarihi, Genel Çalışmalar, Başvuru Eserleri; İstanbul, 1999, 13 x 21.5 cm, 484 sayfa, Türkçe, Karton Kapak, ISBN 9754184607.

Yüzyılların Gerçeği ve Mirası 1.Cilt Server Tanilli Alkım Yayınevi; Bilim Tarihi, Dünya Tarihi; İstanbul, 2007, 534 sayfa, Türkçe, Karton Kapak, ISBN 9944148269.

Yüzyılların Gerçeği ve Mirası. Cilt 1. İlkçağ: Doğu, Yunan, Roma Server Tanilli Adam Yayınları; Başvuru Eserleri;

Yüzyılların Gerçeği ve Mirası 3.Cilt Server Tanilli Alkım Yayınevi; Avrupa Tarihi 1453-2007; İstanbul, 2007, 540 sayfa, Türkçe, Karton Kapak, ISBN 9944148283

Yüzyılların Gerçeği ve Mirası 4.Cilt Server Tanilli Alkım Yayınevi; Avrupa Tarihi 1453-2007; İstanbul, 2007, 514 sayfa, Türkçe, Karton Kapak, ISBN 9944148290.

Yüzyılların Gerçeği ve Mirası 6.Cilt Server Tanilli Alkım Yayınevi; Dünya Tarihi; İstanbul, 2007, 663 sayfa, Türkçe, Karton Kapak, ISBN 9944148313.

Yüzyılların Gerçeği ve Mirası İnsanlık Tarihine Giriş III XVI ve XVII. Yüzyıllar Server TanilliSay Yayınları; İstanbul , 1990, 15.5 x 23.5 cm., 622 sayfa, Türkçe, Karton kapak, ISBN 9754680299.


Derleme : Buyukakin 03.02.2008 Istanbul

Kaynak: http://www.hukukihaber.net/server-tanilli-

EvcioğluHaber
24.10.2010

13 Ekim 2010

Mollalar el koydu

Mollalar el koydu
Hamaney, Azad Üniversitesi’ni yöneten vakfı, İslam’a karşı olduğu gerekçesiyle kapattMollalar el koyduı



VATAN DIŞ HABERLER



İran Dini Lideri Hamaney, yayınladığı fetvayla,
muhalif eylemleriyle tüm dünyanın dikkatini çeken Azad Üniversitesi’ni yöneten vakfı, İslam’a karşı olduğu gerekçesiyle kapattı

İran’da son 10 yılda birçok muhalif eyleme imza atan, sokaklara dökülen üniversite öğrencileriyle dünyada büyük ses getiren, reformcuların en büyük kalesi düşmek üzere. Başkent Tahran’da 28 yıldır eğitim veren Azad Üniversitesi, ülke genelindeki şeriat kurallarının yumuşatıldığı, kız öğrencilerin başlarını açabildiği, erkeklerle zaman geçirebildiği bir okul olarak biliniyordu. 1.3 milyon öğrencisi olan okul, iktidardaki Ahmedinecad yönetimine karşı yapılan gösterilerin de merkezi konumundaydı.
Üniversiteye bağlı ANA haber ajansı da iktidarın sansürlediği haberleri dünyaya duyuruyordu. Ancak ülkenin dini lideri Ayetullah Ali Hamaney, önceki gün yayınladığı fetvayla okulu yöneten vakfın “İslam’a aykırı olduğunu ve kapatıldığını” duyurdu. Hamaney, okulun bundan böyle özel okul statüsünde olmadığını belirten Hamaney, okula devletin de el koymayacağını söylese de üniversitenin bundan devlet kontrolünde olmasına kesin gözüyle bakılıyor.


Büyük eylemler bekleniyor

Okulun kurucularından olan reformcu eski Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani, vakıfla ilgili karar süreci devam ederken, “Bu vakfı kapatmak Allah’a karşı çıkmak gibidir” ifadesini kullanarak olası bir kapatma kararına direneceği mesajını vermişti. Rafsancani, kendisinin de konsey üyesi olduğunu hatırlatarak, “Ben ve Humeyni’nin torunu bu vakfın İslam’a uygun olduğunu düşünüyoruz” demişti. Şimdi okulun 1.3 milyon öğrencisinin tavrı kilit öneme sahip. Öğrencilerin karara direnmesi durumunda İran’da seçim sonrasındaki eylemlere benzer dev öğrenci yürüyüşleri başlayabileceği belirtiliyor.



http://haber.gazetevatan.com/mollalar-el-koydu/334320/30/Dunya

5 Temmuz 2010

Yakıldılar, Yandılar. Ama Kül Olmadılar. SİVAS ŞEHİTLERİ ve önemli not

Yakıldılar, Yandılar...
Ama Kül Olmadılar...
SİVAS ŞEHİTLERİ

resim


EvcioğluHaber- 01.07.2010 tarihli Alevi haber ajansı sitesinde yayımlanan ve Reyhan CÖMERT tarafından kaleme alınmış olan aşağıdaki yazıyı sizlerin vicdanına ve düşüncelerine ( şu küçük dünyamızın her köşesinde kan ve göz yaşından başka neredeyse güzel bir şeyler kalmadığını düşünürken) bir ışık tutacağı inancıyla sizlerle paylaşmak istedik... Ve tarihe bir diğer açıdan önemli bir not olacağı kesindir.. .!


Sivas vahşetinin üstünden 17 yıl geçti…

Yazık, Koray Kaya 12 yaşından 13’üne gelmiş olacaktı. Serpil Canik, İngiliz dilini kazanacaktı. Gülender Akça, Açık öğretimi bitirecekti. Muammer Çiçek ile İnci Türk nişanlanmış olacaktı…

Olmadı…

Asım Bezirci bir inceleme kitabını daha bitirmiş olacaktı. Behçet Safa Aysan, Hasret Gültekin gene notalara basacak ve bizi ağlatacaktı…

Olmadı…

Katil sürüsü buna izin vermedi…

Gene bir şiir kanatacaktı.

Tam 17 yıl geçti… Kimi unuttu, kimi sineye çekti… Ama benim gibi düşünen çoğu insan ne unuttu ne de sineye çekti…

Katliam olduktan sonra ki ilk beş yıl gerek davalarda gerekse suçluların cezalandırılması için çok koşuşturuldu. Tabi bu koşuşturanlar ölenlerin yakınları ve onlarla gönül ortaklığı yapmış insanlardı… Bu onlar için namus borcuydu. O zaman ki süreci kısaca anlatırsak, DGM’de ki en alt görevliden en üstüne kadar olaya ne kadar duyarsız olduklarını görmüş, Türkiye halkının büyük çoğunluğunun, katiller ellerinde benzin bidonlarıyla kapılarına dek dayanmadıkça, kıpırdamayacaklarını anlamıştık. Ya da o zamanın aydınlarının korkularından mıdır bilinmez kumdan kafalarını çıkarmadıklarını gördük.

Sivas vahşetini yaratanların, onu aynı zamanda örtme, unutturma, geçiştirme azminde ve kararlılığında olduklarını da kavradık.

Bütün bunlara rağmen mücadele etmek gerekiyordu, eksiğimizle, fazlamızla ettik, ediyoruz…

Bugün, olayın sıcaklığı geçtikten, duygusal ortamdan uzaklaştığımızda neyi ihmal ettik diye dönüp baktığımızda şu noktalar göze çarpıyor:

1- Şenlikten iki hafta önce, şenlik programı açıklandıktan sonra, 16 Haziran 1993 tarihli imzasız bir mektup geliyor Pir Sultan Abdal Derneği’ne. Bu mektubun kimi satırları şöyle; ‘Sizler, Hz. Ali’ye tabi olduğunuzu iddia ederek… Aleviyim diyerek Kemalist olmak, iki yüzlülük ve şirktir. Size tavsiyemiz kimliğinizi Kemali olarak değiştirmenizdir. Neden ki; Hz. Ali sizden davacı olmasın. Ancak ve ancak müminler kardeştir. İnancımıza saldıranlarla savaşmak cihadımızdır.

Kardeşimiz de değil. Çağdaşlık, inancını her çağda muhafaza etmektir. Çağa göre fikir ve şekil değiştirmek değildir. Yaşamın sorumlulukları nefse olan sorumluluklar değil, Allaha olan sorumluluklardır. Güzel toplumumuzun bünyesine vurulmuş birer paslı çivi olan Laiklik ve Demokrasi hiçbir zaman insanlara huzur sağlayamaz. HUZUR İSLAMDADIR.’

Sivas Gemerek’ten postaya verilen bu mektup hiç tartışılmadı…

1994 Ağustos tarihli Teori dergisinde Dr. Şükrü Günbulut’un yazısından alıntılarla anlatalım:

KATLİAM HAZIRLIKLARI:

Sivas’a vardığımız 1 Temmuz sabahı, Madımak Oteli önünde ki, sokağın Cumhuriyet Caddesi’ni kestiği köşede bir taş yığını gördük. Bu yığının, biz gelmeden biraz önce getirilip konulduğunu öğrendik. Taban çapı iki; yüksekliği bir buçuk metrelik bir küme oluşturan bu taşlar, otelin taşlanmasında ilk elde kullanılmıştır.

Bahanesi ne olursa olsun (kaldırım onarımı vb.) bu yığıntının, bizi taşlamak amacıyla önceden bilinçli olarak yerleştirildiği kanısındayız…

…Taşlamanın en ateşli, kalabalığın en çok olduğu akşam saatlerinde, otelden ceketsiz, beyaz gömlekli bir adam fırladı. Kapının önünde ki arabanın tepesine çıkarak, arabaya saldıranlara tekmeler savurmaya ve bağırıp çağırmaya başladı.

Taşlayanlar bir anda çil yavrusu gibi dağıldı. Bu gösteriyordu ki, eğer orda yönetim, katliamı önlemek için azıcık çaba sarf etselerdi, bu caniler kalabalığını dağıtabilir ve katliamı önleyebilirlerdi. Bunu adım gibi biliyorum…

…Otel yakıldı. İçinde 37 can yakılarak öldürüldü. Yaralılar daha da fazla. Kara adamlar doymuş uykuya döndüler. O gece ve ertesi sabah, bu cinayetin asıl başları, ellerini kollarını sallayarak Sivas’tan kaçtılar. Ne bir barikat, ne bir işlem, ne bir arama… Yollar kesilip, hiçbir şekilde arama yapılmadı. Nerden mi biliyoruz? Otelden kurtulan bir kişiyle katliam gecesinin sabahında elimizi kolumuzu sallayarak, Sivas caddelerinden geçtik. Hani o saatte Sivas’ta sokağa çıkma yasağı vardı? Kenti serbestçe geçtik, garajlara gittik, biletimizi aldık. Sorup soruşturan yok! Kimsiniz, nereye gidiyorsunuz diyen yok!

…Peki, 78 yaşında ki Aziz Nesin’i itfaiye merdivenlerinden aşağı savuran, yumruklayıp tekmeleyen kişi… O zamanın Refah partisi üyesi…

O ölüm kalım anında, en büyük birkaç yazar ve düşünürümüzden biri olan Nesin için ‘Asıl ölecek kişi o,gebertin! O insan değil hayvandır!’ diyen ve demir kancalarla öldürmeye çalışan kişi… Bu kişi o merdivenin orda ki bir sürü polisin önünde nasıl kaçabilir?

Bunlar gibi aslında cevapsız o kadar çok soru var ki… Otelden yaralı olarak çıkanların kurşunlanmış olması, hastaneye götürülenlerin kayıt listesinden daha da fazla olması ve tanımadık, yani otelde kaydı olmayan, garip kıyafetli insanların olması daha da şaşırtıcı değil mi?

Ne yazık ki bütün bunlar zamanın tozlu yapraklarına gömülerek unutturuldu ve bizde unuttuk…

Aslında Sivas bu yakılma olayına ilk kez şahit olmuyordu.1590’larda zamanın aydını ve bilgesi Pir Sultan Abdal’da yine burada yakılarak öldürülmüştü. Pir Sultan Abdal’da o zaman Osmanlı’nın isteklerine karşı gelmiş, onlarla aynı düşünmediği için bu şekilde cezalandırılmıştı.

Ancak bir şeyi engelleyemediler, Pir Sultan’ın düşünceleri ve öğretileri günümüze kadar gelmiş ve birçok aydına ışık tutmuştur…

Aslında bu yakılma olayları tarih boyunca dünyanın her yerinde gerçekleşmiş ve hepsi da din başlıklı olaylar ekseninde olmuştur. Avrupa’dan örnek vermek istersek, Giordano Bruno ilk aklıma gelen…

1548 yılında İtalya’da Napoli yakınlarında doğmuştur. Bruno, ünlü bir filozof, matematikçi ve astronomdur. Çağdaş bilime öncülük eden kuramlarının en önemlileri, evrenin sonsuzluğuna ve birden çok dünyanın varlığına ilişkin olanlardır. Bruno, geleneksel yer merkezli astronomiyi reddeder. O, Katolik ve Protestan Kiliselerinin Avrupa’yı Hıristiyanlaştırma mücadelelerinin olduğu bir dönemde yaşamıştır. Böylesi bir dönemde, aykırı görüşlerini inatla korumuş ve görüşleri nedeniyle yakılarak öldürülmüştür.

Bruno, çorbada tuzu bulunan herkesin yaptığını yapmış, kendisi için değil, gelecekteki insanlık için yaşamıştır. Yaşamını yakılarak yitirmiş olması onu yok edememiştir. Çünkü gerçeklere ulaşmada engel tanımamış, fikirlerinden ödün vermemiş, eserleriyle düşüncelerini insanlara ulaştırmıştır…

Şunu söyleyebiliriz ki, bugün gerek Sivas’ta ki aydınları, gerek Pir Sultan Abdalı, gerekse Bruno’yu yakanlar değil, yakılanlar galip gelmiştir… Düşünceleri ve yaptıkları yıllarca anlatılmış, şiirleri, şarkıları ve sözleri dilden dile dolaşmıştır…

Yazımı 2 Temmuz 1993 Sivas’ta Madımak Otelinde yanarak hayatını kaybedenlerden Metin Altıok’un birkaç dizesiyle bitirmek istiyorum:

-Bilmemem gereken, şeyler öğrendim.
Sorular sordum, sormamam gereken,
Gördüm apaçık görmemem gerekeni,
Söylenmezi söyledim.
Suçum büyük ve taammüden.

-Rüzgarlarla aşındı, yıllar yılı bedenim,
Çağıdır şimdi kurgusal bütün kötülüklerin,
Kıyamet çoktan koptu,
Haberiniz yok…
Siz hala güneşin, her sabah doğuşuna güvenin…


KAYNAKLAR:

- Teori Dergisi (1994-Ağustos) Dr. Şükrü Günbulut’un ; Sivas’ta İlk Sabahımız adlı makalesi.
- Teori Dergisi (1994-Temmuz) Ali Balkız’ın; Geriye Baktığımızda Sivas adlı makalesi.
- Ana Britannica, 5.cilt
- Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi. İletişim Yayınları,1.ve 8.cilt

KAYNAK : Alevihaberajansi.com - 1 Temmuz 2010

23 Mayıs 2010

O İMAM DA LİSTEDE


O İMAM DA LİSTEDE

23.05.2010 17:33

CHP kurultayında, Parti Meclisi (PM) ve Yüksek Disiplin Kurulu (YDK) üyelikleri için seçimlere geçildi.

Delegeler, 80 kişilik PM ve 15 kişilik YDK üyelerini belirleyecek.
Hazırlanan listedeki isimlerden biri de; Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Türkan Saylan’ın cenaze töreninde yaptığı konuşmayla dikkat çeken imam İhsan Özkes.

İhsan Özkes son olarak “DARALTILAN DİN TARTILAN İMAN” adıyla bir kitap kaleme almış, kitabında Saylan’ın cenaze töreninden sonra yazılanların ve konuşulanların yanında, Madımak Katliamı, İslam’da sağ ve sol kavramları, Çorum olayları ve Aleviler gibi birçok konuya değinmişti.

*********************************************

İHSAN ÖZKES KİMDİR

1957 yılında Çorum’da doğdu. 1976’da Ankara İmam Hatip Lisesinden mezun oldu. Bir müddet Çorum Alaca İlçe merkezinde İmam-hatip olarak görev yaptı. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü (Gece Bölümü) Tefsir Hadis Bölümünden 1981’de birincilikle mezun oldu. Yüksek öğrenim esnasında Beyoğlu’nda Kuran Kursu öğreticiliği yaptı. 1981’ de Sinop Gerze Müftüsü olarak atandı. Balıkesir’de Asteğmen öğrencilik, Elazığ’da Asteğmen olarak vatani görevini yaptı.

Yozgat-Sorgun Müftüsü olarak birkaç (1983-1985) yıl hizmet verdi. İlmî araştırmalar yapmak üzere Mısır ile Türkiye’nin kültür mübadelesi çerçevesinde Diyanet İşleri Başkanlığınca devlet memuru olarak iki yıl (1985-1987) süreyle Mısır’a gönderildi. 1987’de Bolu-Akçakoca Müftüsü oldu. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde Hadis Ana Bilim Dalında Mastır yaptı. Bu arada Diyanet İşleri Başkanlığı Haseki Eğitim Merkezi İhtisas Kursuna katıldı.

İstanbul Merkez Vaizliği yaparken 1992’de Üsküdar Müftüsü olarak atandı. 11.01.1999 tarihinde DSP Üsküdar Belediye Başkan Adaylığı için görevden ayrıldı. 14.06.1999’da Şile Müftüsü olarak tekrar göreve döndü. 11.10.1999’da Beyoğlu Müftülüğüne naklen tayin edildi. 08.08.2002’de CHP İstanbul Milletvekili Aday Adaylığı için görevinden ayrıldı. 09.12.2002’de Adana Yüreğir Müftülüğüne atandı. 2003 yılında emekli oldu. Evli ve beş çocukludur.

Yayınlanmış Eserleri:
1. Riyazu’s-Salihin Tercümesi ve Şerhi (genellikle cami imamlarının yararlandığı, dini eserler arasında meşhur bir hadis kitabının Türkçe tercümesi ve açıklamasıdır) 6 cilt olarak 1990 yılında basılmıştır.
2. Peygamberimiz Döneminde Kadınlar
3. Oruç, Mübarek Geceler ve Bayramlar
4. İnanç Sömürüsü İslam’a ve Uygarlığa Büyük Engeldir
5. Siyasallaştırılan Din Dinleştirilen Siyaset
6. Daraltılan Din Tartılan İman.


Odatv.com

20 Nisan 2010

TARİHSEL SÜREÇ İÇİNDE ALEVİLİK ve ASİMİLASYON

TARİHSEL SÜREÇ İÇİNDE ALEVİLİK ve ASİMİLASYON

Kadıköy- 2009 kasım mitingi fotoğrafı

Aleviliğin yüzyıllarca karşı karşıya kaldığı asimilasyon sorununu iyi anlayabilmek, algılayabilmek ve kamuoyuna yeniden anlatabilmek için meseleye hem uzun vadeli, hem de son 40-50 yıllık süreci dikkate alarak bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Bu bağlamda irdelediğimizde Aleviliğin yüzyıllarca İslam Coğrafyası içinde büyük baskı ve yasaklamalara, kimi zaman da katliamlara maruz kaldığını; çok büyük sorunlar yaşamış olmasına rağmen, genel kurallarını, inanç biçimlerini, ritüellerini oldukça ağır koşularla rağmen, fazla dejenere olmadan günümüze kadar geldiğini görmekteyiz.

Aleviliğin karşı karşıya kaldığı asimilasyon saldırılarına geçmeden önce, Aleviliğin kültürel, etik, felsefi ve inanç boyutuna biraz bakmakta fayda var. Alevilik tarihsel süreç içersinde bir çok kültür ve inançtan beslenmiştir.

Bu kaynakların ;

1.Orta Asya Şaman ve Göktanrı İnancı,
2.Budizm, Zerdüştlük, Maniheizm, Mazdek inancı
3.Anadolu medeniyetleri ve Hristiyan sufi inancı
4.Antik Çağ Doğa Felsefesi ve Yeni Platoncu düşünceler
5.Firat-Dicle havzasındadki inançlar
6.Mezopotamya’dan Anadolu’ya taşınan Ehli-Beyt inancının batini ve tasavvufi yorumu olduğunu görüyoruz.

Özellikle Anadolu Aleviliğinin temel değerleri olan Cem, Semah, Duazı İmam, Pir, Mürşit, Rehber, Gülbeng, Bade, Dem, Kadın Erkek eşitliği, Dört Kapı Kırk Makam, Hz. Ali’nin ilahi oluşu vb kavramlar ve ritüeller en yoğunluklu biçimiyle Anadolu cografyasinda vücut bulabilmistir. Bu ritüeller bile Aleviliğin, İslamiyetin dışında kendine özgü kuralları olan bir inanç olduğunu da göstermektedir.

İslamiyetin dışında ve bu kendine özgü inanç kurallarıdır ki, Anadolu Aleviliginin oluşum sürecine kaynaklık eden Hace Bektaşi Veli, Hallacı Mansur, Nesimi, Yunus Emre, Şah Hatayi, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet ve niceleri gibi bilgelerin tarih sahnesinde yer almasına önayak olmuştur.

Aleviliğin asimilasyonuyla, daha doğrusu asimile edilmeye çalışılmasının detaylarına girmeden önce, Alevi sözcüğünün kökeni ve anlamıyla ilgili bazı tespitleri anımsamakta fayda var kanımca.

Alışagelen Alevi sözcüğünün anlamlarından birisi Aleve ait, ışığa ait, ışık insanı, veya ışıktan gelen, alevden gelen demektir. Hatta bu tanımlamanın kanıtlarından birisi, geçmişte uzun bir süre Alevilerin Işık İnsanı (Işık Taifesi) olarak tanınması gösterilebilir. Işık Taifesi, Alevilere 17. yüzyıldan önce verilen isimdir. Ve bu inanışın Anadolu’da yayılması ve yerleşmesi için çalışan ozanlara “Işık” denirdi. Ancak Osmanlının baskılarından ve katliamlarından, yani asimilasyon politikalarından kurtulmak için Işıklar süreç içinde Aşık adını aldılar.(*)

Kısaca vurgulamak gerekirse, Işık Taifesi, hükmedenlerce ‘kafirlerden de kötü bir taife’ olarak kabullenildiği için, bu sözcükten kurtulmak için arayışa giren Işıklar, Alevi sözcüğünü kullanmaya başladılar. Çünkü Alevi sözcüğü, aynı zamanda Işık Taifesi anlamına geliyordu.

Bu kısa tanımlama ve betimlemelerden sonra Aleviliğin sadece Osmanlı’da değil, Mezopotamya’da, Anadolu’da ve Balkanlarda da tarihin çeşitli evrelerinde baskılara, yasaklara ve katliamlarla karşı karşıya kaldığını görüyoruz.

Anadolu, Balkanlar ve Mezopotamya’ya kadar bir coğrafyada hüküm süren Bizans İmparatorluğu döneminde de (325 -1325 yılları arasında), Anadolu’da Hristiyanlık dışındaki birçok inanç üzerinde çeşitli yasaklar, baskılar, katliamlar ve dolayısıyla asimilasyon politikaları uygulanmıştır.

Bizanslılarca Büyük Konstantin olarak tanınan İmparator I.Konstantin, toprakları içersinde Hristiyanlık dışındaki tüm inanışları yasaklamış, diğer inançların mabetlerini, inanç merkezlerini yakıp yıkmıştır. Bu yasaklardan Anadolu’da yaşayan Aleviler de nasiplerini fazlasıyla almışlardır.

Balkanlar’da, Anadolu’da ve Mezopotamya boylarında hüküm süren Bizans İmparatorluğu yaklaşık 1000 yıllık tarih içersinde Bosna’da, Bulgaristan’da, Ege’de ve Anadolu’da yaşayan Aleviler üzerinde büyük baskı ve katliamlar gerçekleştirmişlerdir (**)

Diğer yandan, Anadolu Alevileri Bizans İmparatorluğunun baskı ve katliamlarından kurtulmak düşüncesiyle, 1071 yılında Anadolu’ya giren Selçuklu ordularıyla ittifak yapmışlardır. Bu ittifak sonucu Anadolu Alevileri ve Selçuklular, Doğu Roma ve Ortodoks Kilisesine karşı büyük bir zafer kazanmışlardır. (**)

Bu tarihten sonra, yani 1178 yılına kadar Alevilerin yoğun olarak yaşadıkları Amasya, Niksar, Merzifon, Tokat, Sivas, Divriği ve Malatya bölgelerinde Danışmendli Beyliği hüküm sürmüştür.

Ancak yine tarihten öğrendiğimiz gibi, Anadolu’da 13.yüzyılın başından itibaren çok sayıda beylikler oluşmuştur. 13.yüzyılın ikinci yarısında bu değişik beyliklerde Anadolu’da Hace Bektaşı Veli, Mevlana, Yunus Emre, Şeyh Edebali gibi bilgeler Anadolu Aleviliği inancını yeniden inşa etmişlerdir.

Osmanlı Beyliğinin ilk üç padişahı Osman Bey, Orhan Bey ve I.Murat, Bizans ve Balkan Devletlerinin de içinde gizli olarak yaşayan Alevileri yanlarına alarak, dörtyüzyıllık çadırlık bir aşiretten bir imparatorluk temelleri attılar. (**)

Osmanlılarla Aleviler arasındaki ilk yol ayrımı 1402 yılına rastgelir.

Yıldırım Beyazıtın dört oğlu (Süleyman Ç, İsa Ç, Mehmet Ç ve Musa Çelebi ) arasındaki taht kavgaları sırasında Aleviler, Rumeliyi kuşatıp burada devletini kuran Musa Çelebinin yanında yer aldılar. Daha sonra Musa Çelebinin Bizanslı Manuel’e (Mehmet Ç ittifakı) yenilmesinden sonra, Mehmet Çelebi devlet içinde büyük bir Alevi tavsiyesi başlatır.

Ve bu durum sonucunda Osmanlıya karşı ilk Alevi isyanı gerçekleşir. İsyan çok kanlı bir şekilde bastırılır. İsyanın bastırılması sürecinde önce Şeyh Bedreddin’in müridi Torlak Kemal ve yandaşları Manisa’da imha edildi ve Şeyh Bedreddin de Serez’de esnaf çarşısında idam edildi.

Daha sonra Fatih Sultan Mehmet döneminde 1444 yılında Edirne’de birçok Alevi diri diri yakıldı. On beşinci yüzyılın sonlarında Balkan Alevileri, Batı Anadolu Alevileri ve Orta Anadolu Alevileri aynı devlet sınırları içinde kaldılar. Ve Balkanlarla, Batı Anadolu’dan Orta Anadolu’ya geri dönüşler başladı.

Selçukluların Anadolu’ya girmesine öncülük eden, yardım eden, Bizanslıları yenen Aleviler böylece kendileri aleyhine devam edecek baskı, yasaklama, katliam ve asimilasyona da öncülük etmiş oldular.

Osmanlı’nın baskıcı, yasakçı düzenine karşı sazıyla, sözüyle isyan bayrağını çeken, bu uğurda idam edilen Pir Sultan, ‘Enel Hak’ dediği için katledilen Hallac-ı Mansur, Şeyh Bedreddin gibi, Hace Bektaşı Veli gibi Yol önderlerini çıkarmış olan Anadolu Aleviliği üzerindeki baskı, yasak, katliam ve asimilasyon politikaları günümüzde de devam etmektedir.

Osmanlı döneminde yaşanan bazı katliamlara kısaca göz atacak olursak (**)

• Osmanlı padişahlarından II.Beyazıt, 1492 ‘de Otman Baba ve birçok müritini katletmiştir.
• Yavuz Sultan selim 40 ile 80 bin Rafizi / Kızılbaşın katledilmiştir.
• Kanuni döneminde, Sünniliğe aykırı görüşleri savunan Oğlan Şeyh İbrahim, Molla Kabız ve Hamzaviller idam edilmiş olup, birçok Kalender Çelebi Ayaklanması bu dönemde çıkmıştır.
• II.Selim dönemindeki kıyım ve katliamlar olanca hızıyla devam etmiş, Yavuz dönemini aratmayacak boyutlara ulaşmıştır.
• III. Murat döneminde, IV.Murat döneminde de bu kıyım ve katliamlar tüm vahşetiyle devam etmiştir.
• Osmanlı bir yandan kıyımlar-kırımlar yapmış, diğer yandan da muhalif olan ve kendisi için tehlike olarak gördüğü kişileri sürgünlere yollamaktan geri kalmamıştır. Bu dönemlerde Karaman, İçel, Bozok, Manavgat yörelerine ve Kıbrıs’a, Şahkulu Ayaklanması’na katılan Tekke ve Hamid ayaklanmacıları Modon ve Koron’a sürgün edilmişlerdir.
• İç Anadolu’da Rafizi ve Kızılbaşlar Rumeli’ye, 1800 yılalrda birçok Bektaşi babası müritleriyle birlikte Kayseri, Tire ve Güzelhisar’a sürgün edilmişlerdir.

Cumhuriyetin kurulmasından sonra da Aleviler üzerindeki baskı ve katliamlar olanca hızıyla devam etmiştir.

• 1921 yılında Koçgiri ve 1938’de Dersim İsyanından sonra birçok Alevi–Kürt aile batı Anadolu’nun çeşitli şehirlerine sürgün edilmişlerdir.

• 70’li yıllarda Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta, 90’lı yıllarda Gazi’de, Ümraniye’de ve Madımak’ta katledilen Aleviler, sadece fiziki katliam ve saldırılara değil; siyasal, ekonomik, psikolojik saldırılarla da karşı karşıya kalmışlardır.

Cumhuriyetin kurulmasından sonra, 1924 yılında çıkarılan bir kanun ile köye camii yapma zorunlu hale getirilmiştir. 1925 yılında da Tekke ve Zayiyelerin kapatılması kanunu çıkarılmıştır Oysa uygulamaya baktığımızda, Alevi Bektaş tekkeleri dışındaki inanç kurumlarının kapatılmadığı, Alevi Bektaşi inancı dışındaki inançların yaşamlarını serbestçe sürdürdükleri görülmektedir.

60 yıllarda Anadolu’da köylerde kapalı bir toplum şeklinde yaşamaya mahkum edilen, inançlarını yaşamaları değişik yöntemlerle yasaklanan, baskı altına alınan, Sünni islama entegre edilmeye çalışılan Aleviler, özellikle şehirlerde çok büyük psikolojik ve sosyolojik baskılara maruz bırakılmışlardır.

1960’lardan 1980 darbesinden öncesine kadar sol siyasetler içersinde, devrimci örgütlenmelerle birlikte hareket eden Aleviler, özellikle 80 darbesinden sonra uygulanan koyu ve faşist depolitizasyon sonucu, ayrı bir örgütlenme içersine girdiler.

Depolitizasyon, baskı ve asimilasyon politikaları karşısında kendisini ve inanç değerlerini koruma refleksiyle, önceleri saklanan, inkar edilen Alevi kimliği, artan bir biçimde ve hergeçen gün daha cesurca ifade edilmeye başlanmıştır.

Bu sürede onlarca dernek, vakıf vb kurulmuş ve Anadolu Aleviliği örgütlenme açısından da büyük bir ivme kazanmıştır.

12 Eylül askeri faşist darbesinden sonra, ülkede hüküm süren faşist yasalar nedeniyle tüm emek cephesinin karşı karşıya kaldığı, sosyal, ekonomik ve siyasal haksızlıklar ve baskılardan Aleviler de etkilenmişlerdir. Ve üstelik Aleviler üzerinde ayrıca inanç anlamında da, “Bu ülkenin yüzde 99’u Müslümandır”, iddiasını kanıtlamak için, öncelikle okullarda din dersleri zorunlu hale getirilmiştir.

86 bin camisi ve 100 binden fazla din görevlisi ve 5 bakanlığın bütçesinden daha fazla bütçesi olan Diyanet İşleri Başkanlığıyla asimilasyon politikaları sistemli bir şekilde hayata geçirilmeye çalışılmıştır.

Alevilerden alınan vergilerle, bu Diyanet İşleri Başkanlığı finanse edilmiş, Alevi çocuklarına zorla Sünni İslam öğretilmeye çalışılmıştır.

Evlerde, okullarda, işyerlerinde Alevi inancına sahip insanlar her türlü sindirme ve baskı politikalarıyla karşı karşıya bırakılmıştır.

Alevi köylerine zorla Camiler inşa edilmiştir.

Sözümona Demokratikleşmeye çalışan ve Avrupa Birliğine girmeye can atan, bu uğurda memleketi emperyalistlere peşkeş çekenler, “Alevi” isminin bile kullanılmasına tahammül gösterememişlerdir. Alevi ismi derneklerimizde mahkeme kararları sonucu kullanılmaya başlamıştır.

Alevi vatandaşların, çocuklarına zorla başka bir inancın öğretilmesini istemedikleri için yaptıkları başvurular ve açtıkları davalar reddedilmiştir ve reddedilmektedir. AİHM devam eden davalar bulunmaktadır.

Bugün Alevilik çok büyük bir kuşatma altındadır. Bu kuşatma çok çeşitli şekilde hayat bulmaya çalışmaktadır. Bir yandan Anadolu’da oluşan Işıklar, Babailik ve Kızılbaşlılığı hiçe sayan, bu inanç ve rütüelleri sisteme yamamak isteyen, islamın içine çekmeye çalışan, “Biz islamın özüyüz”, “Biz İslamız” diyen iç düşmanları vardır Anadolu Aleviliğinin. Bu kesimlerin büyük kısmı sistemden ve kompradorlardan beslenmektedir. Bu kesimler, demokratik bir içeriği olan, ülkede sürdürülen demokrasi ve insan hakları mücadelesinin hep bir parçası olmaya çalışan, emek cephesiyle omuz omuza alanlarda olan Anadolu Aleviliğini asimile etme vizyonu ve misyonuna sahiptirler.

Bir yandan Demokratik Alevi Hareketini asimile etme misyonu ile görevlendirilmiş çeşitli kişi, kurum ve çevreler, Anadolu Aleviliğini sadece islamla değil, emperyalist politikalarla da entegre etmeye çalışmaktadırlar.

Diğer yandan emperyalistler ve onların işbirlikçileri, çıkarları doğrultusunda Irak’ta, Latin Amerika’da, Afrika’da ve Asya’da, hatta yanıbaşımızda katliamlarına devam ederlerken, ülkemizde ise demokrasi ve insan hakları savunuculuğuna soyunmuşlardır. Başını Amerikan emperyalistlerinin çektiği ve Avrupa Birliği emperyalistlerinin destek verdikleri, adına BOP denilen projeye de bir cümleyle vurgu yapmakta fayda görmekteyim. Kuzey Batı Afrika’dan, tüm Önasya ve Ortaoğu’yu içine alan ve nihai olarak Orta Asya’ya açılmak, oraları işgal etmek ve bu bölgelerin yeraltı-yerüstü zenginliklerini, dolayısıyla dünyayı yeniden paylaşmak isteyenlerdir ülkemizde demokrasi ve insan hakları savunuculuğuna soyunanlar.

Basra’da, Irak’ta, Liberya’da, Filistin’de ve Lübnan’da yıllardır binlerce insanı kadın-çocuk, genç- yaşlı ve sivil demeden katledenler, ülkemizde ikiyüzlü bir şekilde azınlık hakları savunuculuğu yapmaktadırlar.

Tam da bu noktada, 40 yıldır Avrupalı emperyalist blokun kurulması sürecinde kendisi de yer almak isteyen, ama bir türlü kapısından içeri girilemeyen Avrupa Birliği ve onun politikalarının da nasıl bir asimilasyon politikası olduğunu söylemekte fayda var.

Bilindiği gibi, 6 Ekim 2004 tarihinde Avrupa Birliği İlerleme Komisyonunun hazırladığı bir raporda ilk kez, “Alevi Azınlık” ve “Kürt Azınlık” deyimleri kullanıldı. Hem de ‘Alevi Azınlık’ ifadesiyle Aleviliği islamın içindeymiş gibi göstermeye çalıştılar.

Avrupa Birliği kaynaklı ve bugüne kadar aşağı yukarı tüm hükümetler zamanında aynı politik uygulamalarla devam eden asimilasyonu daha iyi algılayabilmek için bu bir iki şey daha söylenmesi zorunluluğu vardır. Bu konuyu iyi algılayabilirsek, sanırım yüzyıllardır Anadolu’da sürdürülen Asimilasyonun günümüzde aldığı en son şekli de gözler önüne sermiş olacağız.

Bu azınlık tanımlamaları karşısında Cumhurbaşkanından Başbakana ve Bakanlara, diğer tüm siyasi parti yöneticilerinden, demokrat geçinen ana muhalefet partisi başkanına ve diğerlerine kadar, istisnasız tümü “Alevi” ve “Kürt” sözcüklerine karşı tahammülsüzlüklerini ibret verici bir şekilde, bir kez daha gözler önüne serdiler. Dünyaya ve Avrupa’ya karşı demokrat görünen bu kişi ve kesimler, iş “Alevi” veya “Kürt” meselesine gelince derhal “muhafazakar” ve “asimilasyoncu” tavırlarını ortaya koymaktan kaçınmadılar.

Ayrıca Alevi-Bektaşi kitlesi tarafından itibar görmeyen, Anadolu Aleviliğini Sünni İslama yamamaya çalışan sözümona bazı Alevi kökenli yazar, çizer, bazı kişiler de, bu ifadelere karşı sağcı, gerici ve kafatasçılarla aynı paralellikte açıklamalarda bulundular. Yıllarca ülkede Alevilerin ve devrimci çevrelerin yaşadığı onlarca katliamı yapanlarla kol kola gelenleri ibretle görmekteyiz. Bunlar faşistlerin kurultaylarına katılmakta ve Aleviliğin asimilasyonu ve entegrasyonunu açıktan, pervasızca savunmaktadırlar.

AB İlerleme raporu karşısında Demokratik Alevi Hareketinin üst çatı örgütü olan Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) ve bileşenleri ile Avrupa’da 9 ayrı ülkede örgütlenmiş federasyonlardan oluşmuş olan Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonları 10 Ekim 2004 tarihinde bir basın açıklaması yaparak :

• Siyasi iktidarın ABF Alevi Birlikleri Federasyonu ile masaya oturmasını,
• Aleviliğin Anadolu’ya özgü bir inanç olduğunu, Cem’den Semah’a, Semah’tan Müsahip’liğe kadar yaşayan öğretisi ve uygulaması ile bir bütün olduğunu diğer inançlarla farklılığını koruduğunu,
• Alevilerin inanç merkezleri Cemevlerinın yasal bir statüye kavuşturulmasını,
• Alevi çocuklarına zorunlu din dersi uygulamasının sona erdirilmesini,
• Diyanetin lağvedilmesini
• Alevi köylerine yapılan camilerin Cemevlerine dönüştürülmesini
• Kimliklerden din hanesinin kaldırılmasını talep etmiştir.

Sonuç olarak binlerce yıldan bu yana öğretisiyle, felsefesiyle, ilkeleriyle ayrı bir inanç olan yaşamakta olan Alevilik ve özellikle de Anadolu Aleviliği, tüm baskı, yasak, katliam ve asimilasyonlara karşı dimdik ayakta durmuştur. Fakat bu karşı duruş her zaman haksızlıklara, baskılara karşı birlikte hareket etmekle sağlanmıştır.

Demokratik Alevi Hareketi, Alevilik sorununu ülkede sürdürülen demokrasi mücadelesinden, insan hakları mücadelesinden ve emek mücadelesinden ayrı görmez, göremez. Bundan sonra da, sorunlarını, ülkedeki diğer sınıf ve katmanlarla birlikte çözüme kavuşturabilir.

Demokratik Alevi Hareketinin ve Alevi Bektaşi Federasyonunun en önemli örgütlerinden olan ve ülkede 41 şubesi bulunan PSAKD kurulduğu tarihten bu yana ülkede sürdürülen demokrasi mücadelesinin önemli yapı taşlarından ve demokrasi mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olmuştur. İnsan hakları ihlallerine, demokratik hukuk normları ile tezat olan yargısız infazlara ve benzeri uygulamalara karşı olmuş ve bu karşıtlığını demokrasi güçleriyle birlikte alanlarda omuz omuza vererek pratik bir tavra da dönüştürmüştür.

PSAKD, tek başına Alevi meselesinin çözümlenmesi ile ülkemizdeki demokrasi meselesinin çözümlenmeyeceğini; ülkedeki demokrasi sorununun köklü bir şekilde çözümlenmesi ile etnik ya da dini azınlıklar sorunlarının ve diğer sorunların da birlikte çözümleneceğinin bilincindedir.

Son söylenecek şey, Demokratik Alevi Hareketinin ve Anadolu Aleviliğinin büyük bir kuşatma altında ve her türden saldırılarla karşı karşıya olduğu asimilasyon politikalarına bugüne kadar prim vermediği gibi bundan sonra da veremeyeceğidir.

Erdal YILDIRIM
PSAKD MYK Üyesi
İstanbul 10.09.2006


(*) Aleviliğin Gizli Tarihi, E. Çınar
(**) Aleviliğin Kayıp Bin Yılı, E. Çınar

http://www.pirsultan.net/kategori.asp?KID=15&ID=78&aID=201


14 Nisan 2010

MEHDİ BEKTAŞ:‘80 SONRASINI HâLâ YAŞIYORUZ

MEHDİ BEKTAŞ: ‘ 80 SONRASINI HâLâ YAŞIYORUZ'
13:54 14 Nisan 2010

‘DEVRİM BİTMEYEN SEVDA’ ADLI KİTABI YAYIMLANAN AVUKAT-YAZAR MEHDİ

BEKTAŞ:‘80 sonrasını hâlâ yaşıyoruz
Avukatlık yaşamı boyunca Dev-Yol gibi önemli davaların avukatlığını yapan Bektaş tarihin tanıklarından biri.
Kitabını en çok gençlerin okumasını istediğini dile getiren Bektaş, bu nedenle ‘Devrim Bitmeyen Sevda’nın ithaf kısmında şu cümlelere yer veriyor:
“Bu kitap; bağımsız bir ülke; eşit, özgür, demokratik, devrimci bir devlet; bilimin yol gösterici olduğu, bireylerden oluşmuş, uygar, çağdaş, dayanışmacı bir toplum yaratma yolunda, emperyalizme ve yeni işbirlikçilerine karşı devrimci özünü ve duruşunu yitirmeden mücadele edenlere; bu uğurda yaşamını, özgürlüğünü hiçe sayanlara; ülkenin aydınlık ve güler yüzlü insanlarına; ülkemizin ve halkımızın umudu, geleceği ve her şeyi gençliğe sunulur!...”

»Kitabınızda ‘tarihi doğru okumalı’ diyorsunuz. Sizin için tarihi doğru okumak ne anlama geliyor?
Önyargısız geçmişe bakabilmeliyiz. Ben böyle olduğunu düşünüyorum. Bunun içinde geçmişte yaşanmış olayları gözden geçirmemizin, yansıtıcı bir gözle bakmamızın daha sağlıklı sonuç vereceğini düşünüyorum. Doğru okumak ile algıladığım bu. Eğer geçmişi doğru algılayabilirsek önümüzü de daha sağlıklı görebiliriz.

»Kitabınızın adı ‘Devrim Bitmeyen Bir Sevda’. Devrimi anlatmayı seçmenizin nedeni nedir?
Toplumları dönüştüren, hayatı yeniden kuran, geliştiren; kısacası insanlığın geçmişinden bugüne gelişindeki asıl itici budur, bu düşüncedir. Yenileşmedir, çağdaşlaşmadır… Bunu anlatmak için de ‘devrim’den başka bir sözcük yok. Bunlar ancak devrimlerle gerçekleşir.

»Piyasada yakın tarihi anlatan birçok kitap var. Sizin kitabınızı bunlardan farklı kılan nedir?
Bu bir akan ırmak gibidir. Bu akan ırmağa temiz sular da bulaşabilir, pis sular da bulaşabilir ama o ırmak yoluna devam eder. Bunun bitmemesi ve hedefine varana kadar yoluna devam etmesi gerektiğini düşündüm. Hedefine varsa da yine tez-antitez mantığından yola çıkılırsa bir süreklilik oluğunu görürüz. Yani insanlık var olukça, doğa var oldukça bu düşünce yaşayacaktır. Buna inandığım için devrimin bitmeyen bir sevda olduğunu söyledim. Bu kadar engele rağmen hâlâ böyle bir düşünceyi taşıyan insanlar vardır ve olacaktır.

»Kitabınızı en çok kim okusun istersiniz?
Ben bu kitabı gençlerin okumasını isterim. Umarım gençlere ulaşır ve yararı da olur. Şöyle bir şey gözlemlemiştim. Gençler kendi yakın tarihlerine çok fazla ilgi göstermiyorlar. Oysa sadece günceli okumak, güncele bakarak kararlar vermek çok da sağlıklı olmaz diye düşünüyorum. Bu kitap da genç için geçmişe bir pencere olsun istedim.

»Kitabınız 80’li yıllarda bitiyor. Aynı konuyla ilgili bu tarihten sonrası ve günümüzü de kapsayan bir kitap yazmayı düşünüyor musunuz?
Bu kitap daha çok geçmişi kapsıyor. Ancak bu kitabın okunur hale gelebilmesi için bazı bölümler çıktı. Kitabın girişinde günümüze bir miktar değiniyorum. 1980 sonrasını anlatmadım ancak insanlar bu süreci halen yaşıyor. Bu dönem daha tarih olmadı. Yazmak için önce bu devrin de kapanması gerektiğine inanıyorum.
»Aynı zamanda avukatsınız. Anılarınızı anlattığınız bir kitabınız var. Bunun dışında yaşadıklarınızı, şahit olduklarınızı anlatmayı düşündüğünüz başka kitaplar olacak mı?
Bir yerden başladık. Bu öyle bir şey ki okudukça, çalıştıkça yeni düşünceler de oluşuyor. Bazı hazırlıklarım var fakat bunlar ne zaman olgunlaşır, ortaya nasıl bir şey çıkar şimdiden söylemek zor.

»Kitabınızın ortaya çıkışında yaşadığınız sıkıntılar oldu mu?
Ben bu yayın piyasasının bu kadar karmaşık olduğunu içine girmeden önce bilmiyordum. Kitabı yazmak ayrı sorun, basmak ayrı sorun, dağıtmak ayrı sorun. O kitapların okunmasını sağlamak yine ayrı sorun. Ve son yıllarda pek de kitap okunmadığı yönünde bir izlenim edindim. Okumamak biraz da okulların yapısından kaynaklanıyor. Gençleri araştırmaya, incelemeye, düşünmeye yöneltmezseniz okuyan kişi sayısı da sınırlı kalıyor.

»Tarihi doğru anlamak için de doğru kaynakları okumak gerekir diyebiliriz…
Bilimsel düşünmek lazım. Bilimsel bakmak lazım. Tarihin her zaman sınıfsal bir mücadeleden kaynaklandığını görmek lazım. Bu sınıfların çıkarlarına bakmak lazım ve büyük dönüşümleri iyi izlemek lazım. Bu da okumaktan geçiyor. Herkes her dönemde yaşayamayacağına göre… Denizi balık ne kadar biliyorsa biz de içinde yaşadığımız dönemin o kadar farkındayız. Hatta o yılları yaşayan insanlar şimdi farklı değerlendirmeye başladılar. Bir de bu yönü var.

»Okuma işini en iyi beceren kesim İslami kesim gibi gözüküyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
İslami kesimin çok uzun bir geçmişi var. Birike birike gelen bir yapıları var. Son yıllarda da bu işin iyice farkına vardılar. Türkiye’de sol-sağ çekişmeleri, çatışmaları yaşanırken onlar kendilerini korudurlar. Eğitimlerini en yerlerde okuyup aldılar ve bugün de toplumu yönetiyorlar. Ancak bugünkü icraatları topluma yarar mı getiriyor yoksa zarar veriyor bunu gelecekte tahlil etmek daha kolay olacaktır.

»Okumak da yeterli değil galiba. Bir de üretmek gerekiyor…
Elbette; sadece okumakla olacak bir iş değil. Hayatın bir parçası olmak lazım. Ne derler; eylem olmadan düşünmenin bir mantığı yok. Ve mutlaka toplumsal mücadelede yer almak lazım. Bunun için çaba sarf etmek uğraşmak lazım. Yoksa okumak tek başına hiçbir zaman yeterli olmaz. Okumanın amacı nedir zaten? Hayata müdahale etmek. Öğrenmenin amacı da budur. Hem kendini değiştireceksin hem de toplumun değişmesine katkıda bulunacaksın.

»Şu an Türkiye’nin gündeminde anayasa paketi var. Bir hukukçu olarak bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Biz hukuk bir inisiyatif kurumu diye biliyoruz. Aşağıdaki sınıfsal yapının dışa yansıtılmış halidir denir. Ülkemizde anayasaların oluşma sürecinde o sınıfsal karakteri net görme olanağı yok. Ve bu ülkede iktidarların seçimle gelip seçimle gitmeleri de problemli olmuştur. Hiçbir gelen geldiği yerde kurallara uygun kalmayı ve çalışmayı sindirememiştir. İktidarın tamamını ele geçirmek gibi bir amacı taşımışlardır. Bugünkü iktidarın amacı da budur. Amaç devletin tüm kurumlarını kendi inisiyatifi altına almak ve yönlendirmektir. Bu anayasa değişikliğinin altında yatan nedenlerden biri de budur. YÖK, RTÜK ve hatta TÜBİTAK bugün iktidarın isteklerini yerine getiren kurumlara dönüşmüştür. Şimdi karşılarında yargı organları ile ordu var. Bu anayasa değişikliği de bu iki kesimi yıpratmaya yönelik bir çabadır.

http://www.birgun.net/life_index.php?news_code=1271242457&year=2010&month=04&day=14


14 Şubat 2010

İşçi Sınıfı Neden Devrim Yapamaz?.





İşçi Sınıfı, Neden Devrim Yapamaz?.
Demir Küçükaydın kullanıcısının resmi
Demir KÜÇÜKAYDIN
Tam da Tekel işçilerinin direnişiyle kendine sosyalist diyenlerin moral buldukları şu anda İşçi sınıfının neden devrim yapamayacağından söz etmek pişmiş aşa su katmak gibidir.

Bizim derdimiz ise pişmiş aşa su katmak değil, piştiği sanılan aşın pişmediğini ve böyle pişemeyeceğini göstermektir.
Başlıktaki önermeyi daha da genelleştirelim. Sınıflar devrim yapamazlar.
Ya da bu önermeyi şöyle bir ifade daha doğru ve dakik olacaktır: devrimleri sınıflar yapmazlar ve de yapamazlar.
Devrimler için sınıflar gerekli değildir. Sınıfsız toplumlarda da devrimler olur.
Devrimler üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin o günkü biçimine uygun yeni bir üstyapının kuruluşlarıdırlar.
Marks’ın ifadesiyle: “İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder.” Ama böyle değişiklikler sınıfsız toplumlarda da olur.
Diyelim ki avcılık ve toplayıcılığa dayanan komünden, bitki ve hayvanların ehlileştirilmesine dayanan köy komününe geçiş de bir devrimdir (ki bu devrimin bayramıdır Kurban bayramı ve gerçeğe yakın bir tasviridir bu devrimin Kurban Bayramı söylencesi)
Ama bu devrim hiç de sınıf mücadeleleri biçiminde gerçekleşmemiştir. Çünkü sınıflar yoktur.
Diğer bir ifadeyle Tarih Öncesi’nde de devrimler olmuştur. Bir bakıma mitolojiuler e kimi peygamberler bu devrimlerin hikayelerini anlatırlar.
Zaten tanımı gereği, sınıflara dayanan bir devrim teorisi olamaz, çünkü sınıfsız toplumlarda da devrimler olur ve onlarda sınıflar yoktur.
Öte yandan sınıflı toplumlar tarihi göstermektedir ki, sınıflar ve onların mücadeleleri devrimlere yol açmaz, genellikle çöküşlere yol açar, toplumsal çatışmalara yok açar ama sınıflar sınıf olarak devrim yapmazlar.
Klasik tarihte, yani beş bin yıl boyunca sınıfların hiçbir yerde devrim yaptığı görülmemiştir. Ezilen sınıfların zaman zaman iktidara geldikleri görülmüşse de (Karamıtalar, Taipingler) bunlar, yıktıklarının bir benzerini kurmaktan öteye gidememişler; yeni bir toplum düzeni, yani bir topluluk tanımı yapmayı başaramamışlardır.
Modern tarihte isi, burjuvazinin ve İşçilerin devrim yaptığını söyleyecektir. Klasik Marksist burada.
Ama işçilerin yaptığı Ekim devrimi ayrı bir topluluk tanımı yapmamış, sadece burjuvazinin aydınlanma ile yaptığı tanıma dayanan bir devrim yapmaya, ama bunu işçiler eliyle yapmaya kalkmıştır.
Burjuva devrimlerini ise burjuvazinin yaptığı ayrıca tartışılmaya ve yeniden araştırılmaya değer.
Aydınlanma devrimini Paris’in donsuzları yapmıştır,ama donsuzlar olarak değil, yurttaşlar olarak,ya da insanlar olarak. Burjuvazi bu devrime daha başından her adımda ihanet etmiş ve tıpkı Mekke eşrafının İslam’ı ele geçirmesi gibi ele geçirmeye çalışmış ve ele geçirerek Muaviye benzeri bir Ulusçuluk gericiliği kurmuştur. Aydınlanma devriminin Muaviye’si Napoleon’dur. İşçilerin yaptığı Aydınlanma devriminin Muaviye’si de Stalin’dir.
Aydınlanma dini, tıpkı Emeviler döneminin İslam’ı gibi, yayılmasını, gerici biçimi içinde (Uluslar ve ulusçuluk biçiminde) gerçekleştirmiştir.
Ama konuyu dağıtmamak için burada keselim ve sınıflı toplumlarda sınıflar ve devrimler ilişkisine yeniden bakalım.
Elbette devrimleri sınıflı toplumlarda var olan düzenden çıkarlı olmayan ezilenler yaparlar. Gayrı memnunluk devrimci olmanın ilk şartıdır. Bu anlamda bütün devrimleri alt sınıfların yaptığından söz edebiliriz.
Ancak alt sınıflar sınıf olarak devrim yapamazlar. Devrim yapabilmeleri için yeni bir topluluk (din, üstyapı) tanımlaması yapmaları, yeni bir din kurmaları, o günkü üretim ve ekonomi ilişkilerine uygun yeni bir dini savunmaları gerekir.
Bunu şöyle ifade edebiliriz. Köleler köle olarak isyanlar etmişlerdir fakat devrim yapamamışlardır, ama köleler, Hıristiyan olduklarında, Hıristiyanlar olarak bir devrim yapabilmişlerdir. Hıristiyan olmak için ise Köle olmak gerekmez.
Mekke’nin plepleri particilere, yani Kureyşli asillere karşı bir mücadele içindeydiler ve İslam bir anlamda ve başlangıçta onların partisiydi. Ama onlar birer plep olmaktan çıkıp bu partiyi yeni bir dine dönüştürdüklerinde, yani plepler Müslüman olduklarında bir devrim yapabilmişlerdir. Ama Müslüman olmak için plep olmak gerekmez.
Modern devrimi ne Donsuzlar ne de işçiler yapabilmiştir. Donsuzlar ve İşçiler, aydınlanmacı veya demokrat olduklarında devrim yapabilmişlerdi.
Sınıflı bir toplumda, verili bir topluluk veya din veya toplum biçimi içinde, ezilen ve egemen sınıfların mücadelesi elbette veridir. Bu mücadelenin aracı partiler ve tarikatlardır. Partiler ve tarikatlar devrim yapamazlar.
Devrim o parti veya tarikatlar, onları bir parti veya tarikat olmaktan çıkaracak, bir din yapacak bir mutasyon geçirdiklerinde, yani yeni bir dine, yeni bir topluluk tanımına, yeni bir üstyapı tasavvruna dönüştüklerinde devrim yapabilirler.
Örneğin Hıristiyanlık, Yahudilik içinde bir tarikat olarak kalabilirdi diğer yüzlercesi gibi, ama Yahudi olmayanları da kapsayıp, yeni bir topluluk tanımına geçtikten sonra yeni bir din olup bir devrim başarabilmiştir. Tarikat,yani bir Parti, yani bir sınıf mücadelesi aracı olarak kalsaydı, diğer yüzlerce benzeri gibi yok olup giderdi.
O halde bundan günümüze ilişkin çıkarılacak sonuç şudur:
İşçi sınıfı sınıf olarak devrim yapamaz!
Tıpkı köleler veya plepler, köle ve plep olarak nasıl devrim yapamadılarsa; köle ve plep partilerinde örgütlendikleri sürece yapamadılarsa, İşçiler de işçiler olarak, işçi partilerinde, sosyalist partilerde örgütlenerek devrim yapamazlar. Evet çıkarlarını savunabilirler, bir sınıf mücadelesi verebilirler ama devrim yapamazlar. Çünkü Partiler, var olan dini ya da topluluğun nasıl belirlendiğini tartışmaz, o topluluk içinde bölüşümü tartışırlar.
Ancak yeni bir dinin paradigması bu ufku aşabilir,
İşçi sınıfı ancak, yeni bir dinin kuruluşuna giriştiğinde devrim yapabilir.
Bu günkü dünyanın ilişkileri, tıpkı Muhammet’in İbrahim’e dönmesi ve geleneği yozlaşmalardan arındırması gibi, Aydınlanma’nın programına ve ideallerine bir geri dönüş gerektirmektedir.
Aydınlanma, komün ve uygarlık dinlerinin, yani soyların ve “inançların” topluluğu tanımladığı bir dünyada doğmuş ve onları bir özel ve politik ayrımı aracılığıyla topluluğun tanımlanmasından dışlayarak topluluğu tanımlamıştı. Yani kendisinin din olmadığı söyleyen bir din olarak ortaya çıkmıştı.
Bu din daha doğarken kendi içinde bir karşı devrim geçirdi ve ulusçuluk biçimindeki gerici biçim bu dine egemen oldu.
Bu nedenle bugün, ulusların ve ulusal devletlerin tüm dünyayı kapladığı buna karşılık, dünya ticaretinin ve üretimin kıyaslanamayacak ölçüde globalleştiği bir çağdayız. O halde, Aydınlanma’nın tanımını bugünkü dünyaya göre yeniden yapmak gerekmektedir. Bu tanm aydınlanmanın ilk tanımını (Yani “inançların” ve soyların hiçbir politik anlamının olmaması) da içermeli ama onu aşmalıdır.
Bunun tek biçimi, tıpkı eski dönemin soyları veya dinleri gibi bu günün uluslarının da politik olandan dışlanması, ulusal aidiyetin özel bir sorun olarak tanımlanması olabilir.
Yani İnsan Hakları Bildirgesini bir de ulusları da kapsayacak şekilde genişletmek gerekmektedir.
Yani ulusları ve ulusal devletleri yıkma, ulustan olmayı bütünüyle kişilerin özel bir sorununa indirgeme çağrısı; bir insanlık topluluğu tanımı yapılmalıdır.
Diğer bir deyişle, işçiler İnsan oldukları takdirde, tıpkı Roma’nın kölelerinin Hıristiyan oldukları, Mekke’nin Pleplerinin Müslüman oldukları takdirde devrim yapabilmeleri gibi, devrim yapabilirler.
Elbet her işçi biyolojik bir varlık olarak insandır. Burada kastedilen bu değildir.
Her hangi bir ulustan olmanın hiçbir politik anlamı olmamasını savunanlar, uluslara ve ulusal devletlere karşı savaşanlar ancak insan olabilirler.
Diğer bir ifadeyle, işçiler her hangi bir ulustan olmanın politik bir anlamı olmamasını savunduklarında; ulussuz olma hakkını savunduklarında; daha somut olarak uluslara ve ulusal devletlere karşı bir “Kutsal savaş” başlattıklarında, İnsan olduklarında; işçi olarak değil İnsan olarak mücadele ettiklerinde devim yapabilirler ve var olan toplumun en iyi kalp ve beyinlerini kendi saflarına kazanabilirler.
İşçiler, sadece kendi ekonomik ve sınıfsal çıkarları için değil; tüm yeryüzünde yeni bir düzen için mücadele ettiklerinde devrimci olabilirler ve devrim yapabilirler.
Bu önermeler, bugün dünyada İşçi Sınıfı’nın nasıl devrim yapabileceğini gösterir.
Ama bugünkü Türkiye’ye gelirsek var olan somut mücadeleler içinde bu görev şöyle tanımlanabilir.
Türkiye de işçiler, tutarlı demokratlar olduklarında, yani ulusun tanımından her türlü dil, din, soy, tarih belirlenimini dışladıklarında; ulusu böyle tanımlamaya karşı tanımladıklarında Türkiye’de bir demokratik devrim yapabilirler.
Türkiye’de sosyalistler eğer bir demokratik devrime öncülük etmek istiyorlarsa, öncelikle kendilerinin demokrat olmaları ve işçilere demokrasiyi “tebliğ” etmeleri gerekmektedir.
İşçilerin sınıf mücadelesinin kıçına hayranlıkla bakıp, en gericisinden ırkçı bir ulus anlayışıyla tanımlanmış bir devlette sosyalizm kurmaktan söz etmek, egemen sınıflar arasındaki mücadelede basit bir piyon olmaktan başka bir sonuç vermez.
*
Türkiye’nin sosyalistleri eğer dünya çapında bir sosyalist düzen içir mücadele etmek istiyorlarsa önce, dünyadaki işçilere insan olma uluslara ve ulusal devletlere karşı savaş çağrısı yapmalıdırlar. Bu çağrıyı yapmayan her çaba var olan ulusal devletlerin savunusu ve onlar arasındaki çatışmaların bir piyonu olma sonucunu verir.
Şimdiye kadar olan anlayış ve strateji ters yüz edilmelidir. Şimdiye kadar olan şöyledir: Her biri ulus ilkesin göre belirlenmiş devletlerin sosyalistleşmesi ve sonra bir sosyalist cumhuriyetler birliği kurularak giderek bir dünya cumhuriyetine ulaşmak.
Yani önce Sosyalist sonra İnsan olmak.
Ne teorik kavramlar ne de yaşanan deneyler bunun olmadığını ve olamayacağını göstermiştir.
Yapılması gereken ve izlenmesi gereken strateji tam da bunun tersidir. Önce uluslara karşı savaş ve bir dünya cumhuriyeti, sonra Sosyalizm.
Yani işçiler önce İnsan olmalıdırlar Sosyalist bir toplumda yaşayabilmek ve işçi olmaktan kurtulabilmek için.
Yani önce İnsan sonra Sosyalist olmak.
Bu gün Türkiye’deki (ve Dünyadaki) sosyalistler ne Demokrattır ne de İnsan.
İnsanların ve Demokratların görevi öncelikli görevi İnsan ve Demokrat olmayan bu sosyalistlere karşı mücadele etmektir.
Sosyalistler çözümün değil problemin bir parçasıdır bugün.
Çünkü onlar İnsan veya Demokrat değil, Türk’türler (Kürt, Alman, Amerikalı, Çinli).
Tıpkı işçiler gibi. İşçiler Türk işçileri ve Türk olmaktan çıkmadan ne Demokrat ne de İnsan olabilirler.
***********

Not: Konuya farklı bir bakış açısıyla yaklaşılan yukarıdaki yazı ile, "Bu yazı bence aynı zamanda Aleviler Neden Özgürleşemez? Kürtler Neden Kendi Kaderini Tayin Edemez? Femistler Neden Kadın Meselesinde Başarılı Olmaz sorularınında cevabını içermektedir. Veya Şöyle söyleyelim 'Yeni Bir Sol Harkete Neden Yeni Olamaz' " diyen Uğur TÜRE arkadaşıma, bu yazıyı iletmesinden ötürü teşekür ediyorum.
H.ATA

Kaynak: http://www.koxuz.org/