Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2010

Devrimci 78’liler’den Erdoğan'ın ağlamasına tepki















fotoğraf; Evcioğlu / 1 Mayıs-2010

Devrimci 78’liler’den Erdoğan'ın ağlamasına tepki

15:19 | 22 Temmuz 2010

Ümit KOZAN/ANKARA, (DHA)

DEVRİMCİ 78’liler Federasyonu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın referandum kampanyasında 12 Eylül döneminde idam edilen Erdal Eren ve Necdet Adalı’nın adını gündeme getirmesini ‘çirkin’ bulduklarını açıkladı.

Ankara 78’liler Derneği Başkanı Hüseyin Esentürk, Mülkiyeliler Birliği bahçesinde, yanında Devrimci 78'liler Federasyonu'na bağlı bazı dernek ve sivil toplum örgütleriyle birlikte bir basın toplantısı düzenledi. Esentürk, federasyon adına yaptığı konuşmada, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın partisinin grup toplantısındaki konuşmasını dehşetle izlendiklerini, sahici olmayan bir atmosfer yaratılarak istismar yoluna gidilmesini son derece çirkin bulduklarını söyledi.

Başbakan Erdoğan’ın konuşmasında, 12 Eylül’de yapılacak referandumda halkın evet oyu vermesi için propagandasının ne olacağının belli olduğunu kaydeden Esentürk, şunları söyledi: “Türkiye’de ‘sandık uzaktan görülünce politikacılar ağlamaya başlar’ sözü boşuna söylenmemiş. Buradan Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a ve devrimci değerleri burjuva çıkarlarına alet etmek isteyen kişilere iki çift sözümüz var. Hükümetin tercihli politikası sonucu ülkede Türk ve Kürt gençlerinin yaşamlarını yitirirken, televizyonların karşısına çıkarak, inandırıcılıktan uzak bir şekilde gözyaşını siyasal ranta dönüştürmesi bize siyasetin kirlenmede ölçü tanımadığını bir kez daha göstermiştir. Erdal Eren’i, Necdet Adalı’yı kirli politikalarınıza bulaştırmayın. Devrimci kardeşlerimizin onurlu mirasını ve onurlu mücadele tarihimizi hiçbir kürsüde hiç kimseye yem etmeyiz. Bu tür kirli politikalardan herkesi men ederiz.” Toplantıda şair Mehmet Özer de Erdal Eren ve Necdet Adalı’nın ailelerine yazdığı mektupları okudu. Özer, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’de, 1 Eylül-15 Eylül’e tarihleri arasında, 12 Eylül döneminde, öncesi ve sonrasında çekilen fotoğraflar, karikatürlerin yer alacağı sergilerin yanısara dönemi anlatan belgesel gösterimlerinin yapılacağını açıkladı.

http://www.milliyet.com.tr/devrimci-78-liler-den

Evet, masumdu


Can Dündar Ada
can.dundar@e-kolay.net

‘Evet, masumdu!’

22 Temmuz 2010

Necdet Adalı ve Mustafa Pehlivanoğlu... 12 Eylül’ün darağacındaki ilk iki isim...
İkisi de 1958 doğumlu...
Darbede ikisi de henüz 22’sindeydi yani...
Farklı kamptaydılar.
İkisi de “karşı yaka”dakinin kahvehanesini kurşunlamakla suçlandı.
İkisi de “Masumum” dedi.
İkisi de idam cezası aldı.
İkisinin infaz kararında da aynı hâkimin imzası vardı.
O hâkimin gözetiminde aynı gece peş peşe asıldılar.
Karşıyaka” mezarlığında birbirine yakın yerlere gömüldüler.
Onları darağacına gönderen hâkim, daha sonra Askeri Yargıtay “onursal üyesi” oldu.
* * *
Bu iki isim, son olarak Erdoğan’ın nutkunda buluştu:
“Ülkücü Pehlivanoğlu ile solcu Adalı, sağ-sol dengesi kurmak için haksız yere asıldı” dedi Başbakan...
Anne Pehlivanoğlu’nun 30 yılda dinmeyen feryadını Vakit’te okumuştum:
“Oğlumu suçsuz yere astılar” diyordu:
“O dönem Mamak’ta Cezaevi Komiseri Dürüst Oktay’ın önünü kesmiştim. O da bana ‘Bir şey olmaz. Bir tek ruhsatsız silah bulundurma suçu var. Onun cezası da az’ demişti.”
* * *
Gerçekten öyle miydi?
Pehlivanoğlu’nu Kütahya’da yakalayan ve bir helikopterle Ankara’ya getiren o dönemin solcu, efsane polis şefi Dürüst Oktay’a bir ortak dostumuz aracılığıyla sordum.
Şu cevap geldi:
“Annesiyle görüştüğümü hatırlamıyorum, ama Sıkıyönetim Savcısı da ben de Mustafa’yı kurtarmak için çok uğraştık; fakat gücümüz yetmedi.”
Pehlivanoğlu, kahvehane baskınına İsa Armağan’ın zoruyla katılmış. Eline silah vermişler, ateş edememiş.
Oktay, delilleri inceleyip Pehlivanoğlu’nu da tanıdıktan sonra suçsuzluğuna ikna olunca, savcıya “Bu çocuğu kurtaralım” demiş.
O ara Pehlivanoğlu ile asıl fail İsa Armağan, askeri cezaevinden kaçırılmış. Oktay ve ekibi, onları kaçıran siyah Renault’yu İran sınırına kadar kovalamışlar. Yakalayamamışlar.
Dönemin Emniyet yetkilileri bu siyah Renault’nun Abdullah Çatlı’nın kaçırılmasında da kullanıldığını belirlemişler.
Mustafa’nın ailesine göre kahvehane baskınlarında sağcı ve solcuların elindeki silahların da aynı olduğu belirlenmiş.
Kim veriyordu ki o silahları 20’lik gençlerin eline?
Suçluları kaçırırken, masumları yem yapan siyah Renault kimindi?
Sonra nasıl oldu da katiller “kahraman”, masumlar “hain” ilan edildi; suçsuzları darağacına gönderenler terfi ettirildi?
* * *
Kim ne derse desin; bir başbakanın o gençler için gözyaşı dökmesi iyidir.
Toplumsal duyarlılık çağrısı sayılmalıdır.
Ama Erdoğan, “referandumun 12 Eylül’le hesaplaşma anlamı taşıdığını” söylüyor ki, işte buna inanmıyorum.
Paketin 25. maddesi, 12 Eylül yöneticilerinin yargılanmasını önleyen geçici maddeyi kaldırsa da zaman aşımı nedeniyle bunun yapılamayacağı malum...
O madde görüşülürken Meclis’teydim.
CHP ve BDP’liler, hükümetin samimiyetini ölçmek için; “’İnsanlığa karşı suçlarda zaman aşımı uygulanmaz’ ifadesini ekleyin; biz de oy verelim” dediler.
Önerge, AKP oylarıyla reddedildi.
12 Eylül yönetimi, anayasa referandumuyla kendisini kurtaracak maddeleri de kabul ettirmiş oluyordu.
Bugün yapılmak istenen, bundan farklı değil.

http://www.milliyet.com.tr/

21 Temmuz 2010

Beni burada arama anne

'Beni burada arama anne'



21.07.2010

, da neden "Evet" istediklerini anlattı: Tam 30 yıl sonra, yine bir 12 Eylül günü, gencecik ölümlerle, zamansız vedalarla, 17 yaşındaki çocukları yağlı urgana taşıyan zihniyetle hesaplaşacağız

Erdoğan, anayasa değişikliği paketine neden evet denilmesinin gerekçelerini açıklarken, 12 Eylül'den sonra ilk idam edilen Necdet Adalı, Mustafa Pehlivanoğlu ve Erdal Eren'in idamlarını hatırlattı. Erdoğan, "Tam 30 yıl sonra, yine bir 12 Eylül günü, gencecik ölümlerle, zamansız vedalarla, 17 yaşındaki çocukları yağlı urgana taşıyan zihniyetle hesaplaşacağız" dedi. Erdoğan, partisinin TBMM Grubunda anayasa değişikliği una ilişkin değerlendirmelerde bulunurken, Şair Nevzat Çelik'in, kaleme aldığı "Şafak Türküsü"nden dizeleri ve Mustafa Pehlivanoğlu'nun idamdan önce ailesine yazdığı veda mektubunu okudu. Erdoğan, Pehlivanoğlu'nun mektubunu okurken gözyaşlarını tutamadı, mektubu yutkunarak tamamladı. Erdoğan'la birlikte bazı vekillerin de ağladıkları gözlendi. Erdoğan, şu mesajları verdi:

UYKULARI KAÇIYOR: CHP, MHP ve BDP, tıpkı 'Midas'ın Kulakları' öyküsünde oldukları gibi yalnız kaldıklarında ya kendi vicdanlarına ya da yakın arkadaşlarına 'Bu pakete karşı çıktıkları için büyük rahatsızlık duyduklarını' ifade ediyorlar.

KILIÇDAROĞLU'NA: Yalova'da yaptığı konuşmada "12 Eylül sonrasında idam sehpaları kuruldu. 16 yaşındaki çocuğun yaşı büyütülüp idam edildi. İnsanın vicdanı sızlamıyor mu?" diyor. 16 yaşındaki bir çocuğun idam sehpasına götürülmesinden rahatsız oluyorsun da neden bu pakete 'hayır' diyorsun?

O GÜN 12 EYLÜL'DÜR: Tam 30 yıl sonra, yine bir 12 Eylül günü, işte bu işkenceler, zulümlerle, bu insanlık dışı uygulamalarla milletçe hesaplaşacağız. Gencecik ölümlerle, zamansız vedalarla, 17 yaşındaki çocukları yağlı urgana taşıyan zihniyetle hesaplaşacağız. Gencecik yaşında haksız bir şekilde idam edilen Mustafa'nın 'Allah'tan bulurlar' dediği gün işte 12 Eylül 2010 günüdür. Yıllarca 12 Eylül mağduru solcuları istismar eden CHP, 12 Eylül ile yüzleşemese de, biz yüzleşeceğiz. Yıllarca 12 Eylül mağduru ülkücülerin sesine kulak vermeyen MHP, 12 Eylül ile hesaplaşamasa da biz hesaplaşacağız. Sadece 12 Eylül ile hesaplaşmak adına değil, bir daha 12 Eylüllerin yaşanmaması için "evet" bekliyoruz.

MİLLETE HİZMETE CANIMIZ KOYDUK: Bizi sürekli Yüce Divan'la tehdit ediyorlar. Biz bu millete hizmet yoluna başımızı koyduk.

GECEKONDUDAN BİR ÇIKSIN: (Kılıçdaroğlu'nun Anayasa Mahkemesi'nin yakınında ev tutsun' sözlerini kastederek) Emlakçılık yapıyor. Bizim evimiz milletimizin içinde. CHP Genel Başkanı önce Anayasa Mahkemesi'nin bahçesine kurduğu gecekondudan bir çıksın. CHP, geçen dönem 113, bu dönem 44 kez Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu. Haydi gecekondu yaptınız, bari arsa sahibini rahat bırakın.

http://www.sabah.com.tr/

15 Temmuz 2010

İbrahim Şahin görev başına!


İbrahim Şahin görev başına!

İHSAN ÇARALAN-caralan@evrensel.net

15/07/2010


Başbakan Erdoğan’a göre kendisi ve partisi dünyanın merkezi!
Her kim ki, AKP’ye karşı çıkar, onu referans almayan bir şey yaparsa, haşa dinden çıkar!

Örneğin BDP, AKP’nin Anayasa paketine “evet” demiyor diye, onu MHP ile aynı “ret cephesi”nde yer almakla suçluyor. Pakete destek vermeyen “solculara”, 12 Eylül’de eza cefa çekenlere dönüp, “Bakın biz size zulmeden12 Eylül düzeniyle hesaplaşıyoruz ama sizden görünenler 12 Eylülcülerle kol kola!” derken asla yüzü kızarmıyor. Başbakan ve AKP, böylece kendine karşı çıkan herkesi; demokrasi karşıtı, 12 Eylülcü, darbeci, terörden rant sağlayan, statükocu, Ergenekoncu ... diye suçlayarak sindirmek istiyor.
AKP ve Başbakan sadece bugün kendi bulunduğu yeri “Dünyanı merkezi” ilan etmiyor; aynı zamanda tarihi de kendisiyle başlatıyor. Örneğin 12 Eylül Anayasası’nı AKP eleştiriyorsa bu tarihte yapılan ilk eleştiridir. Ondan önce 12 Eylül’e canı kanı pahasına karşı çıkanlar, aylarca işkence görenler, yıllarca cezaevinde yatanlar, onlar 12 Eylül Anayasası’na “evet” oyu verirken “hayır” deme cesaretini gösterenler, ...yoktur!
Utanmazlığın bu kadarı olmaz dememek gerekiyormuş, oluyormuş!
Sorunlar karşısında çözümsüzlüğü büyüdükçe, megalomanisi de büyüyen Erdoğan, yeni keşiflerle ilerlemektedir.
Önceki gün, ünlü “muhalefetle görüşme” çerçevesinde, DSP Genel Başkanı Masum Türker’le görüşen Başbakan Erdoğan, “Terörü yenmek için profesyonel askerlerle gerilla savaşı yürütüleceğini ve 175 yeni karakolun yapılacağını” söylemiş. Yani Başbakan’ın Kürt sorununun çözümüne bulduğu yeni harika çözüm; herkesin desteklemesini isteği çözüm buymuş!
Başbakan şimdi bu çözümün de ilk ve kendisi tarafından icat edildiğini söyleyecek. Oysa bu “çözümü”, 1990’ların ilk yarısı boyunca Tansu Çiller-Mehmet Ağar-İbrahim Şahin takımı uygulamıştı!
Zamanın Başbakanı Tansu Çiller bu stratejiyi; “Artık böcek yiyen böceklerle savaşı sürdüreceğiz” diyerek, kontrgerilla timleri kurduklarını ilan etmişti. “Özel Tim”in bölgede görev alması, JİTEM ve Hizbullah, bu amaçla devreye sokulmuştu. Ne var ki, 30 bin kişinin ölümüne yol açtıktan sonra bu kontrgerilla faaliyeti başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Nitekim “açılım” fikrine bile, Başbakan’ın adamları tarafından bu başarısızlık referans gösterilerek kamuoyunda meşruiyet aranmıştı.
Şimdi öyle anlaşılmaktadır ki Başbakan dönüp; Türkiye’de en kirli savaş yöntemlerinin kullanıldığı, gazetecilere, aydınlara, Kürt siyasetçilere suikastlar, gazete binalarını bombalamalar, köy yakmalar, faili meçhuller, kayıplar, infazlar dönemine geri dönmek için destek istemektedir. Ve yarın muhtemelen bunu da ilk kendilerinin keşfettiğini söyleyecektir Erdoğan ve partisi.
Ancak buna kimseyi inandıramayacaktır.
Kaldı ki, bütün bu kanlı ve kirli savaştan sonra Mehmet Ağar bile bu yolun sonu yok deyip, “Dağdan inip düz ovada siyaset yapmaya” çağırmıştı PKK’yi. Tansu Çiller ise bu insanlık dışı dönemin siyasi sorumlusu olarak siyasete veda etmek zorunda kalmıştı.
“Davadan dönmeyen”, o dönemin tek ünlü kişisi olarak, İbrahim Şahin ise Susurluk Çetesi hükümlüsü ve Ergenekon sanığı (*) olarak zor günler geçirmektedir.
Erdoğan bu eski kontrgerillacıyı, şimdi yarı meczup halde de olsa, (Bu işlerde başarılı olmak için biraz megalomani, biraz meczupluk şarttır) unutmamalıdır.
Eğer Tayyip Erdoğan tutarlıysa; şimdi yapacağı ilk iş bu davada ısrar eden İbrahim Şahin’i bu işin başına getirmek olmalıdır; en azından kendisine başdanışmanı yapmalıdır!
Deneyimiyle devlet tecrübesiyle İbrahim Şahin buna en uygun şahsiyettir! Üstelik cezai ehliyeti olup olmadığı da tartışmalı olduğu için daha da uygundur bu göreve.
Tabii, böyle derken okuyucu şaka yaptığımı düşünüyordur. Ama değil! Eğer Başbakan tutarlı olacaksa bugün geldiği “Kürt sorununun çözümü çizgisi” bunu gerektirmektedir.
Belki buna tek engel, Başbakan, İbrahim Şahin’i yanına alırsa, ona baktıkça; bu “çözüm”ün geride nasıl bir enkaz bıraktığını, daha da kötüsü “Bu çözümü ilk kendisinin bulmadığını” anımsayarak kendisini kötü hisseder!
Yoksa Şahin’in terfi ederek yeniden göreve dönmesi için hiçbir engel yoktur!
(*) İbrahim Şahin’in Ergenekon sanıklığı, bölgede savaşmak üzere, özel bir kuvvet oluşturmak üzere Ergenkoncuların kendisine verdiği bir görevle ilgilidir. Yani Erdoğan’ın şimdi yapmaya kalktığı işi yapmak üzere.

http://www.evrensel.net/

"

11 Mayıs 2010

Hepimiz Baykal’ız, hepimiz Baytok!

Hepimiz Baykal’ız,
hepimiz Baytok!

L. Doğan Tılıç

11 Mayıs 2010

Yazıya başlamak için CHP Genel Başkanı’nın en önemli gündem maddesi haline gelen görüntülerle ilgili söyleyeceklerini beklemedim. Ne söyleyeceğini bilmesem de, söyleneceklerin benim söyleyeceklerimi değiştirmeyeceğini biliyorum.

Ahlakın insanın eylemiyle, yaptıkları ve onların sonuçlarıyla ilgilendiğini yazıp dururum. Ahlak eylemlerle ilgilenir ve bir eylemin “iyi” ya da “kötü” olduğuna da diğer insanlar üzerindeki etkisine bakarak hükmedebilirsiniz.

Bir muhalefet liderine ait olduğu iddia edilen gizli kamera görüntülerinin bu ülkenin vatandaşları olan bizlere etkisini ne şekilde tartışacağız? İki insan arasında yaşanan ilişkiye ve bundan doğrudan etkilenen üçüncü şahıslara hak olabilecek “ahlak” yargılarıyla değil herhalde.

Görüntülerin ortaya serdiği ve bizi ilgilendiren asıl konu şu: Öyle bir siyasal sistem içinde yaşıyoruz ki; yalnızca yediğimiz içtiğimiz, birbirimize söylediklerimiz değil, en özel hallerimiz bile zamanı geldiğinde kullanılmak için izleniyor, dosyalanıyor ve en iğrenç şekilde de kullanılıyor.

Böyle bir siyasal yapıda, bırakın demokrasiyi, en asgari toplumsal ilişkilerin bile yaşatılması mümkün değildir artık. Telefonların dinlendiği, e-postaların izlendiği, yatak odalarının gözlendiği bir toplum, yaşanabilir bir toplum olmaktan çıkmıştır. Bunu yapanlar, hukuken işledikleri suç bir yana, bu eylemleri ile hayatı hepimiz için yaşanamaz hale getirdiklerinden, ahlaksızlığın da en büyüğünü yapmaktadırlar.

Kuşkusuz, konunun çok farklı boyutları var. İlişkinin taraflarına “hak olan” tartışmanın dışında kalan boyutları var. Bu ülkede siyaset yapma biçimine ait boyutları. Bir partide bir yerlere gelmenin, milletvekili olmanın mekanizmalarına dair söylenecek şeyler var. Bunlar da, herkesten önce o partinin üyelerinin ve değişik düzeydeki sorumlularının yapması gereken iş. Onlar için, bir haktan öte görev!

Ne yazık ki, iktidar ilişkilerinin ve iktidarı kullanma biçimlerinin ahlaken epey malul olduğu bir siyasal partiler yapımız var bizim. Ahlaken malullükten kastım yatak odası ilişkileri değil; ahlakı oralarda arayanlardan değilim.

Her yapı kendine özgü bir ahlak da yaratıyor. Kimi kabileler at çalmakta ya da kız kaçırmakta bir sorun görmez mesela. Tersine, bunlar o topluluğun değerler sistemi içinde “iyi” ve “doğru” bulunan eylemler sayılır. Oysa, “çalmak” en büyük ahlaki suçlardan biridir toplumların ezici çoğunluğunda.

Parti içi demokrasinin olmadığı, parti üyelerinin lideri sorgulayamadığı ve yetenekleri ölçüsünde önlerinin açılmadığı bir siyasal partiler sisteminde yükselmenin yolu ne olabilir? Her şey liderin iki dudağı arasındaysa, lidere yakın olmaktan başka hangi yolla bir yerlere gelinebilir ki?

Geriye dönüp bakın; Demirel’in, Özal’ın ya da bugün iktidarda olan Erdoğan’ın partisinde çok mu farklı işler? Baytok milletvekili olan ilk özel kalem müdürü, ilk sekreter değil ki!

Siyasal ahlak açısından sorun olan da bu işte; yükselmenin, Meclis’e girmenin lidere yakınlığa bağlı olması. En yakındaki sekreterin ya da koruma müdürünün liderin yakınında durmanın karşılığını böyle alması. Bunu bir değer olarak içselleştiren diğerlerinin de, liderin gözüne girmek için, masa yumruklayıp el kırmaktan bile geri duramaz hale gelmeleri.

Siyasal ahlak açısından asıl sorgulanması gereken bunlar, ama bugün, şimdi, vurgulanması gerekenler bunlar değil.

Şantaj kasetleri her şeyden önce “mahremiyet”i yok ediyor. Mahremiyet deyip geçmeyin; mahremiyetin yok edildiği yerde iki kişinin bile ortak bir hayat yaşaması mümkün değildir artık.

Bu yüzden, toplumsal hayatın temellerini yok eden, bizi bir arada yaşayamaz hale getirebilecek olan bu karanlık şantaj çetelerine karşı, “Hepimiz Baykal’ız, hepimiz Baytok” diyebilirim bugün.

Bizi dinleyip gözleyenlerin, şantaj faaliyetlerini boşa çıkarmak için, şimdi bunu söyleyebilmek gerek. Bu ülkenin tüm vatandaşlarını tehdit eden tehlike, yaşandığı iddia edilen ilişkide değil çünkü, o ilişkiyi kaydedilip yayan karanlık çevrelerin varlığında!

Birgün





13 Nisan 2010

Yüksek yargı toplantısında arbede!

Yüksek yargı toplantısında arbede!

T24 -
Yüksek yargı başkanları Ankara Adliyesi'nde hâkim ve savcılarla sohbet toplantısı yapmak için toplandı. Toplantıda yer azlığı nedeniyle yaşanan arbede de savcı olduğu belirtilen Mustafa Şahin Tanrıöver, kadın güvenlik görevlisiyle tartıştı. Kadın güvenlik görevlisi tarafından salondan çıkarılmak istenen Tanrıöver'le güvenlik görelisi arasından çıkan arbede de salonda bulunana duruma müdahele etti. Başbakan Erdoğan, "Gerilimi yükseltme amaçlı" diyerek toplantıya tepki gösterdi. Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker ise, "Biz Anayasa değişiklikleriyle ilgili, yargı bağımsızlığıyla ilgili görüşlerimizi ortaya koyuyoruz. Herhalde demokratik bir ülkede bu kadar düşünce belirtme özgürlüğü de olduğunu sanıyorum" dedi.


Adliyenin konferans salonunun küçük olması ve Yargıtay ve Danıştay'dan üye ve tetkik hâkimlerinin de toplantıya katılması nedeniyle salonda oturacak yer bulamayan Mustafa Şahin Tanrıöver adlı savcı, Ankara Adliyesi'nde görevli olduğunu, toplantıda kendi sorunlarının tartışılacağını, Yargıtay ve Danıştay'dan gelen konuklar nedeniyle oturacak yer bulamadığını dile getirdi.

Tanrıöver'in, "Ankara Adliyesi hâkimleri kapıda bekliyor. Burası YARSAV'a destek toplantısı değil" diye bağırması üzerine, salonda bulunan bazı hâkim ve savcılar Tanrıöver'e tepki gösterdi.

Tanrıöver'in bir kadın koruma polisi tarafından dışarı çıkarılmak istenmesi sırasında da kısa süreli arbede yaşandı.

Bu sırada "Başkaları geldi oturdu, bize yer kalmadı" şeklinde tepkisini dile getiren hakim ve savcılara, diğer hâkim ve savcılar "Başkaları dediğinde hâkim, savcı" diyerek karşı çıktı.

Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, Danıştay Başkanı Mustafa Birden ile Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Başkanvekili Kadir Özbek, Ankara Adliyesi'nde görevli hâkim ve savcılarla bir araya geldi.




Adliyenin konferans salonundaki toplantıya, Ankara Adli Yargı Adalet Komisyonu Başkanı Yılmaz Uğurlu, Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekilleri, Cumhuriyet Savcıları, hâkimler, Yargıtay ve Danıştay üyeleri ile tetkik hâkimlerinin katıldığı bildirildi.

"Hâkim ve savcıların mesleğe ilişkin sorunları ve çalışma şartlarıyla ilgili konuların ele alınacağı" bildirilen ve basına kapalı olarak gerçekleştirilen toplantı, saat 15:00'te başladı.

Yüksek yargı organlarının başkanları Adliyeye gelişlerinde Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekilleri tarafından karşılandı.

Yüksek yargı toplantının ardından Anayasa değişikliği ile ilgili akşam saatlerinde açıklama yapacak.

Erdoğan'ın eleştirilerine Özbek'ten değerlendirme

Yargıtay Başkanı Gerçeker, Yargıtay'a gelişinde gazetecilerin bugün Ankara Adliyesi'nde hâkim ve savcılarla yapacağı toplantıyla ilişkin sorularını yanıtladı.

Başbakan Erdoğan'ın toplantıya ilişkin eleştirilerinin hatırlatılması üzerine, Gerçeker, "Olabilir o kendi değerlendirmesi. Arkadaşlarımızla sohbet edeceğiz, sorunlarımızı tartışacağız" dedi.


Gerçeker, "Toplantının gündeminde ne var?" sorusuna ise "Hiç bir şey yok. Gündemde sadece sohbet var" yanıtını verdi.

'İnandığımızı söyleriz dememiz eleştiri konusu oluyor'

Hasan Gerçeker, diğer sorular üzerine toplantının basına kapalı yapılacağını, toplantı yapılmasına ilişkin talebin adliyedeki hâkim ve savcılardan geldiğini söyledi.

Gerçeker, soruların ardından bir konuyu paylaşmak istediğini ifade ederek, "Biz 'inandığımızı söyleriz' derken bu eleştiri konusu oluyor. Biz Anayasa değişiklikleriyle ilgili, yargı bağımsızlığıyla ilgili görüşlerimizi ortaya koyuyoruz. Herhalde demokratik bir ülkede bu kadar düşünce belirtme özgürlüğü de olduğunu sanıyorum. Bunu özellikle belirtmek istedim" diye konuştu.

Bu arada, Yargıtay Başkanlar Kurulu'nun saat 13:00'te başlayan, Anayasa değişikliğiyle ilgili oluşturulan komisyonun hazırladığı raporun değerlendirileceği toplantının ardından da açıklama yapılması bekleniyor.

Başbakan Erdoğan, dün (11 Nisn 2010) ABD'ye hareketinden önce toplantıya ilişkin, "Bu brifingle neyi değiştireceksiniz, bunların hepsi gerilimi yükseltme ve halkı yönlendirme amaçlı" değerlendirmesini yaptı.


1-Savcıya müdahele eden kadın polis görevden alındı


http://www.t24.com.tr/haberdetay/74990.aspx

25 Ocak 2010

BASBAKAN’DAN TEKEL İŞÇİLERİNE YANIT: AVCUNU YALA


BASBAKAN’DAN YANIT: AVCUNU YALA
23/01/2010

Hakları için direnen TEKEL işçilerinin genel grev çağrısına yanıt veren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Avcunu yalarsın, avcunu” dedi.

BALYOZ Darbe Planı ile ilgili ne diyeceği merakla beklenen Başbakan, hedefine TEKEL işçilerini koydu. “Hükümet taleplerimizi dikkate almazsa genel grevle deviririz” diyen Tek Gıda-İş Başkanı Mustafa Türker’e seslenen Erdoğan, “Sen avcunu yalarsın, avcunu” dedi.

İŞÇİYE; ‘AVCUNUZU YALARSINIZ’
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İl Başkanları Toplantısı’nda gündemi değerlendirdi. Herkes konuşmanın ‘Balyoz Eylem Planı’ iddialarıyla ilgili olmasını beklerken, Başbakan en sert yanını işçilere gösterdi. TEKEL işçilerine çatan Erdoğan, işçilerin genel grev taleplerine karşı “Avcunuzu yalarsınız” yanıtını verdi.

ÖFKESİ İŞÇİLERE

Olan öfkesini TEKEL işçilerine yönlendiren Başbakan, işçileri suçladı, taleplerini ve demokratik tepkilerini küçük gördü. Erdoğan’ın konuşmasında yer alan TEKEL işçileriyle ilgili bölümler:
*TEKEL işçilerinin yaptığı iş neydi biliyor musunuz? Ankara’da toplanan grup içindekiler, bunların hepsi TEKEL işçisi de değildir.
*Ajitasyon yapıyorlar, açız diyorlar. 2 yıldır, bunları çalışmadan maaşlarını ödeyerek o görevlerinde tuttuk.
*Şimdi kopardıkları kıyamet ne? TEKEL işçileri 4-c istemiyor, diğer 4-c’liler bu ülkenin vatandaşları değil mi?
*Ben işçi kardeşlerime sesleniyorum: Muhalefetin oyununa gelmeyin, marjinal örgütlerin tuzağına düşmeyin!
*Tek Gıda-İş’in başkanı diyor ki, “Biz gerekirse hükümet deviririz”. Lafa bak. Şimdi bu ifadeye ne denir? Sen avcunu yalarsın, neyi deviriyorsun, neyi deviriyorsun? Bu AKP 15 milyon seçmenin oyunu aldı. Sen AKP Hükümeti’ni devireceksin, senin kaç üyen var, neyle konuşuyorsun? Önce haddini bil. Bizi söylemeyi düşünmediğimiz ifadeleri kullanmaya mecbur etmesinler.

DARBE İÇİN NE DEDİ?

Başbakan Erdoğan, Balyoz Darbe Planı’na ilişkin ilk kez konuştu. Ancak öfkesini TEKEL işçilerinden çıkaran Başbakan, darbecilere ve TSK’ya karşı net açıklamalar yapmaktan kaçındı. Erdoğan, “Bugün nasıl olsa benim elimde güç var, unutma yarın bu güç elinden gidebilir. Bu hepimiz için geçerlidir” dedi. Erdoğan, darbe tartışmalarından çok sivil dikta eleştirilerine yanıt verdi. (Ankara/EVRENSEL)

Balyoz grevlere ve halka

Edip Başer TSK’nın hedefinde AKP’nin değil, kitlesel eylem yapan halkın ve işçilerin bulunduğunu vurguladı. Başer’in bu açıklamaları yaptığı sırada günlerdir eylemlerine devam eden ve büyük sempati ve destek uyandıran TEKEL işçileri “genel grev” çağrısı yapıyordu.
Planı hazırladığı iddia edilen Emekli Orgeneral Çetin Doğan, “Konuşmalar EMASYA Protokolü çerçevesinde yapıldı” diyerek kendini savundu. Doğan’ın bu açıklamasını yorumlayan Terörle Mücadele Eski Özel Koordinatörü Emekli Orgeneral Edip Başer, EMASYA protokolünü ve Doğan’ın sözlerini değerlendirdi.
‘TSK İŞÇİ GREVİNE ÖNLEM ALIR’
Başer, EMASYA Planını ise şöyle örneklendiriyor: “Eğer bir yerleşim biriminde olağanüstü bir durum ortaya çıkarsa, örneğin işçiler grev yaparsa, bu greve polis müdahale etti olaylar büyüdü. İlin valisi karar alır, ‘Ben askerden yardım alacağım’ der. Bu yasalarımızda var. Bu yardım taleplerine karşı silahlı kuvvetlerin unsurlarının kullanılmasının planlandığı olaya biz EMASYA Planı diyoruz.”
‘EMASYA’NIN KONUSU HALK OLAYLARIDIR’
Sözlerini, “EMASYA’nın açılımı, ‘Emniyet ve Asayiş’ Planı’dır. Bir halk olayıyla bu şekilde başa çıkamayacağı ortaya çıkarsa silahlı kuvvetlerden yardım istemesi halinde silahlı kuvvetler unsurlarını ne şekilde, nasıl kullanacağını ortaya koyan planlardır. Bunun için de silahlı kuvvetler muhtemel vazifeleri için o vazifenin yapılacağı anın yapılmasını beklemez ondan çok daha önce onunla ilgili olasılıklara dayalı planlar yapar. Ve bu planlar üzerinde de harp oyunlarında çalışmalar yapar. Sayın Çetin Doğan’ın söylediği de budur. Bir gerçek de doğru da budur” şeklinde sürdüren Başer, TSK’nın görevinin seçimle işbaşına gelmiş hükümetleri devirmek olmadığını belirtti.
PROVA: 1 MAYIS’TA
Antidemokratik olan protokol, “AKP’ye karşı” gibi sunulsa da, bizzat AKP Hükümeti tarafından 2007’den bu yana uygulanıyor. Pek çok kitlesel olayda polisin yanı sıra asker görevlendiriliyor. Bunun en dikkat çekici olanı ise 1 Mayıs’ta yaşandı. Taksim’de kutlamak isteyen işçilere karşı Taksim Gezi Parkı’da askeri birlikler, EMASYA protokolüne dayanarak konuşlandırıldı.
(HABER MERKEZİ)

ORDU BALYOZU ELDEN BIRAKMIYOR
GENELKURMAY Başkanlığı ‘Balyoz Harekat Planı’nı yine bildik gerekçelerle savundu: ‘İç düşman’ tehdidini ‘dış tehdit.’ Seminere dayanak olan ‘iç düşman’ tanımı dayanağını ‘Türkiye’nin Kırmızı Kitabı’ olarak bilinen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nden alıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 1961’den beri kullandığı 211 sayılı İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesinde “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır” ifadesi yer alıyor.
TSK’nın daha önce imza attığı darbe ve müdahaleler bu maddeye dayandırıldı. Aynı kanunun 36. maddesi TSK’ya ‘Harb sanatını öğrenmek ve öğretmek’ vazifesini veriyor. Maddedeki ‘Bu vazifenin ifası için lazım gelen tesisler ve teşkiller kurulur ve tedbirler alınır’ ifadesi, Genelkurmay’ın son planlarla gündeme gelen ‘harp oyunu’, ‘Plan semineri’ ve ‘tatbikatlar’ın yasal dayanağını oluşturuyor.
Türkiye’nin Milli Güvenlik Siyaseti, kamuoyunda ‘kırmızı kitap’ olarak bilinen ‘Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne göre belirleniyor. Burada tehlikeler sıralanırken düşmanlar ‘iç ve dış’ olarak sınıflandırılıyor. Belge, ‘geniş ve esnek’ ifadelerle anlatılan iç ve dış düşmanlara karşı ‘mücadelede’ sorumluluk hükümetlere değil atanmış ‘güvenlik kuruluşlarına’ yükleniyor. TSK ise bu kuramların başında geliyor. Devlet, bu belgenin ‘Gizli Anayasa’ olduğunu reddetse de uygulamada böyle. (ANKARA)

Açıklama gereği duyuldu!
BİR süre önce cuma günleri yapılan brifingleri iptal edip “Sadece gerektiğinde yapılacak” diyen Genelkurmay Başkanlığı, dün bir brifing düzenledi. Genelkurmay Başkanlığı basın bilgilendirme toplantısı, Genelkurmay Karargahı’nda yapıldı. Adli Müşavir Tuğgeneral Hıfzı Çubuklu, gazetecilerin sorularını yanıtladı.
KOZMİK ARAMA: Seferberlik Bölge Başkanlığı kurumsal olarak kendisine verilen görevi yapmaktadır. Devlet sırrı niteliğinde olan bazı planlarla ilgili olarak güvenlik prensibi ihlali olmuştur. Planlar geçerliliğini kaybetmiştir. Bu nedenle bu planlar iptal edilecektir. İstenirse engellenirdi ama yasadışı bir şey olmadığını göstermek için izin verildi.
DARBE PLANI İDDİALARI: Arama tutanağındaki bilgiler doğrultusunda Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığı’nın görev ve yetki alanı dışında bir faaliyetinin tespit edilemediğini ifade etmemiz mümkündür.
BALYOZ: Senaryo planının sızdırılmasına ilişkin 1. Ordu’da soruşturma yapılıyor. Bu planın ismi asla iddia edilen isim (Balyoz) değildir.
ASKERE SİVİL YARGI: Savcılıklarda soruşturması devam eden ve dava aşamasında olanlarla ilgili değerlendirme mahkemelerince yapılıp askeri mahkemelere gönderilmesi gerekiyor. (Evrensel-ANKARA)