MHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Temmuz 2010

Beni burada arama anne

'Beni burada arama anne'



21.07.2010

, da neden "Evet" istediklerini anlattı: Tam 30 yıl sonra, yine bir 12 Eylül günü, gencecik ölümlerle, zamansız vedalarla, 17 yaşındaki çocukları yağlı urgana taşıyan zihniyetle hesaplaşacağız

Erdoğan, anayasa değişikliği paketine neden evet denilmesinin gerekçelerini açıklarken, 12 Eylül'den sonra ilk idam edilen Necdet Adalı, Mustafa Pehlivanoğlu ve Erdal Eren'in idamlarını hatırlattı. Erdoğan, "Tam 30 yıl sonra, yine bir 12 Eylül günü, gencecik ölümlerle, zamansız vedalarla, 17 yaşındaki çocukları yağlı urgana taşıyan zihniyetle hesaplaşacağız" dedi. Erdoğan, partisinin TBMM Grubunda anayasa değişikliği una ilişkin değerlendirmelerde bulunurken, Şair Nevzat Çelik'in, kaleme aldığı "Şafak Türküsü"nden dizeleri ve Mustafa Pehlivanoğlu'nun idamdan önce ailesine yazdığı veda mektubunu okudu. Erdoğan, Pehlivanoğlu'nun mektubunu okurken gözyaşlarını tutamadı, mektubu yutkunarak tamamladı. Erdoğan'la birlikte bazı vekillerin de ağladıkları gözlendi. Erdoğan, şu mesajları verdi:

UYKULARI KAÇIYOR: CHP, MHP ve BDP, tıpkı 'Midas'ın Kulakları' öyküsünde oldukları gibi yalnız kaldıklarında ya kendi vicdanlarına ya da yakın arkadaşlarına 'Bu pakete karşı çıktıkları için büyük rahatsızlık duyduklarını' ifade ediyorlar.

KILIÇDAROĞLU'NA: Yalova'da yaptığı konuşmada "12 Eylül sonrasında idam sehpaları kuruldu. 16 yaşındaki çocuğun yaşı büyütülüp idam edildi. İnsanın vicdanı sızlamıyor mu?" diyor. 16 yaşındaki bir çocuğun idam sehpasına götürülmesinden rahatsız oluyorsun da neden bu pakete 'hayır' diyorsun?

O GÜN 12 EYLÜL'DÜR: Tam 30 yıl sonra, yine bir 12 Eylül günü, işte bu işkenceler, zulümlerle, bu insanlık dışı uygulamalarla milletçe hesaplaşacağız. Gencecik ölümlerle, zamansız vedalarla, 17 yaşındaki çocukları yağlı urgana taşıyan zihniyetle hesaplaşacağız. Gencecik yaşında haksız bir şekilde idam edilen Mustafa'nın 'Allah'tan bulurlar' dediği gün işte 12 Eylül 2010 günüdür. Yıllarca 12 Eylül mağduru solcuları istismar eden CHP, 12 Eylül ile yüzleşemese de, biz yüzleşeceğiz. Yıllarca 12 Eylül mağduru ülkücülerin sesine kulak vermeyen MHP, 12 Eylül ile hesaplaşamasa da biz hesaplaşacağız. Sadece 12 Eylül ile hesaplaşmak adına değil, bir daha 12 Eylüllerin yaşanmaması için "evet" bekliyoruz.

MİLLETE HİZMETE CANIMIZ KOYDUK: Bizi sürekli Yüce Divan'la tehdit ediyorlar. Biz bu millete hizmet yoluna başımızı koyduk.

GECEKONDUDAN BİR ÇIKSIN: (Kılıçdaroğlu'nun Anayasa Mahkemesi'nin yakınında ev tutsun' sözlerini kastederek) Emlakçılık yapıyor. Bizim evimiz milletimizin içinde. CHP Genel Başkanı önce Anayasa Mahkemesi'nin bahçesine kurduğu gecekondudan bir çıksın. CHP, geçen dönem 113, bu dönem 44 kez Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu. Haydi gecekondu yaptınız, bari arsa sahibini rahat bırakın.

http://www.sabah.com.tr/

6 Haziran 2010

Şiddet sadece dışarıdan bu ülkeyi seyredenlerin işine geliyor


"GENÇTİK BİZİ KULLANDILAR"

T24 - Bahçelievler katliamından 32 yıl sonra konuşan eski ülkücü Haluk Kırcı, "Adalete hesap verdim. Şimdi sıra Allah'ta...
O zamanlar 20 yaşındaydım, bizleri kullandılar, 5 bin kişinin katili ben miyim?" dedi.

1978 yılında Bahçelievler'de Türkiye İşçi Partili (TİP) 7 genci öldürdükten sonra, 32 yıl cezaevinde kalan Haluk Kırcı, o dönemde yaşananları, yaşadıklarını anlattı.

Sabah gazetesi yazarı Sevilay Yükselir'in "Gençtik, bizi kullandılar!" başlığıyla (6 Haziran 2010) yayımlanan yazısı şöyle:


İşte karşimda

Gazetecilik zor meslek cidden. Düşünsenize benim durumumu. Bir insan var hayatınızda. Hiç tanışmamışsınız. Bir kez bile yüz yüze gelmemişsiniz ama hep nefret etmişsiniz. Adının geçtiği her yerde lanet okumuşsunuz. Ancak birgün kader sizi o insanla karşı karşıya getirmiş ve demiş ki; "İşte o katil karşında oturuyor. Haydi şimdi sor bakalım! Neden 1978'de Bahçelievler'de o 7 Türkiye İşçi Partili (TİP) genci öldürmüş? Neden o gencecik insanların canlarına kıymış?" diye. İşte bu haftaki röportajı tamamen bu ruh haliyle yaptım. Geçtiğimiz günlerde cezaevinden çıkan eski ülkücü katil Haluk Kırcı ile konuştum. Aklıma gelen her şeyi sordum. O da bütün samimiyetiyle cevap verdi. Saatler sürdü söyleşimiz. Röportajın sonunda kendisine de itiraf ettim: "Buraya gelirken ellerim ayaklarım titriyordu. Hatta bir ara gelmemeyi bile düşündüm. Ancak iyi ki gelmişim. Çünkü anlattıklarınızdan gençlere, özellikle şiddete meraklı gençlere ulaştıracak çok doğru mesajlar aldım.
Evet; bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş demektir. Şiddet, sadece şiddeti doğurur!"

****************************************


Bahçelievler katliamındaki rolünüzü kabul ettiniz. "Evet ben yaptım!" dediniz.

Evet kabul ettim. Reddetmedim.

Ama bana biraz önce de, "Pişman olsam neye yarar ki!" dediniz. Sonuçta siz bir katilsiniz! Nedir samimi duygularınız?

Ben yaşadıklarımın hesabını adalete verdim. Hatta fazlasıyla verdim. Bahçelievler olayı olduğunda 20 yaşındaydım. Şimdi 52 yaşındayım. Ben 20 yaşındayken Türkiye bir kardeş kavgasının içindeydi. Soğuk savaş operasyonları can alıyordu. Bugün o tecrübeleri yaşamış, o keşkelerin peşine düşmüş biri olarak söylüyorum. Bir insanın hayatından daha değerli bir şey olamaz. Ben "Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş demektir" diyen bir dine inanıyorum. Adalete hesap verdim. Asıl şimdi Cenab-ı Allah'a vereceğim bir hesap var. Şiddetle, vurarak, kırarak bir şeyleri çözmek mümkün değil. Şiddet şiddeti doğuruyor. Şiddet sadece dışarıdan bu ülkeyi seyredenlerin işine geliyor.


Oyuna getirdiler

Niye öldürdünüz?

Bu bir cinnet hali. Toplumsal cinnet hali. Ben ülkemin komünist işgal tehdidi ile karşı karşıya olduğuna inanmıştım. Bu tehdidi yapanlar şiddet uyguluyordu. Ellerinde silahlar kurtarılmış bölgeler ilan ediyor ve halk mahkemelerinde idam cezaları veriyorlardı. Bu devlete sahip çıkan, bu işgale direnen sadece biz vardık. Buna inanmıştık. Oyuna geldiğimizi anlayabilmek için 12 Eylül darbesinin yapıldığını görmemiz lazımdı. Sanal bir alemde yaşıyorduk ve çok kıyıcı olmuştuk. Benim yaptığım muhasebeyi bugün hayatta olan ve sokakta dolaşan 5 bin katil de yapıyor mu acaba?


Dİğer katiller nerede?

Ne demek istiyorsunuz yani?

1970'li yıllarda tam 5 bin genç öldürüldü. Öldürülenler arasında benim canciğer arkadaşlarım vardı. 5 bin genç öldüyse, beş bin cinayet ve beş bin katil var demektir. Bu beş bin cinayetten yargılananlar arasında en uzun süre cezaevinde yatan kim? Bu cinayetlerin en fazla muhasebesini yapan kim? Sadece ben miydim katil olan? Ben cezamı çektim. Peki ya diğer katiller nerede? Geriye dönüp baktığım zaman kendim bile hayret ediyorum. Benim yedi sülalemde karakol yüzü gören insan yok. Ben cinayet işledim evet, adam öldürdüm. Allahın yarattığı bir canı almak akıl işi mi? Değil. Yüz bin kere değil. Bahçelievler olayı trajik bir olay. 12 Eylül öncesi cinayetlerinin sembolü oldu. Ama o öldürülen beş bin kişinin hepsinin katili ben değilim.


Bir de azmettirenler var değil mi?

Bu oyunun ne kadar çapraşık bir oyun olduğunu o dönemi yaşayanlar bilir. Çorum'u, Maraş'ı kim azmettirdi? 1 Mayıs 1977'yi kim planladı? O dönem Türkiye'yi yönetenlere bakın. Sokakta oluk oluk kan akıyor, parlamento aylarca Cumhurbaşkanı seçemiyor. İkisi de aynı işe hizmet ediyor. Darbeye! İşin ilginç yanı ne biliyor musunuz? Yıllar sonra ben 1999'da yakalanıyorum. Sayın Ecevit o zaman Başbakan. Dedi ki basına; "Haluk Kırcı vicdanını temizlemek için konuşsun!"
Eğer Türkiye'de vicdanı temizlemesi gereken insanlar varsa onlar, öncelikle o gün Türkiye'yi yönetenlerdir. Ben 20 yaşında genç, atak, kesin kabulleri olan sıradan bir insandım. Benim yaptıklarımla Türkiye eğer saplantıya girecekse, benim vicdanımı temizlememle Türk gençliği kurtulacaksa ben her şeyi yaparım. Ben 20 yaşındaydım, onlar ülkeyi yönetiyorlardı. Böyle bir saçmalık olabilir mi Sevilay Hanım?


Özel operasyonlar

Kontrgerilla mıydı peki?

O kadar basit değil. Ama Türkiye'de maalesef çok ciddi boyutta özel harp operasyonları yapılmıştır. Bu operasyonlardan birebir bildiklerim var. Bunu da çok açık şekilde söyleyeyim. Mesela Haziran 1979'da MHP Genel Merkezi'ni kimler kurşunladı? 1980'de Ziraat Mühendisleri Birliği'ne kimler saldırdı? Kimler oradaki insanları öldürdü?

Kimler?

Baksınlar. Bu olayların dosyaları orada duruyor. Yıllar sonra ordunun içinde birileri hakkında dosya açıldı, kapatıldı gitti.


Kİtabımda yazdım

Provokasyon mu diyorsunuz?

Evet provokasyondur. Bir tane değil ki; yüzlerce var. 'Adamların dosyası var' diyorum. Bu saldırıları yapanların asker kökenli oldukları tespit edildi. Ben size bir şey söyleyeyim. 1974'den sonra Kürt vatandaşlarımızın yoğun olarak yaşadığı bölgelerde Ülkü Ocakları kurulmuştur. Kimler kurdurtmuştur o ocakları? Oradaki arkadaşlarımıza kimler yardımcı olmuştur? Kimler bu arkadaşlarımıza silah ve mermi getirmiştir?


Asker mi diyorsunuz yani?

Yüzde doksan dokuz. Ben yazdım zaten. "Zamanı Süzerken" adlı kitabımda var. Maalesef o günkü şartlar değiştiği için kimseye anlatamıyorsunuz bunu.


10 Nisan 2010

EDP heyeti Meclis Başkanı ile görüştü…

EDP Heyeti , TBMM Başkanı ile görüştü..

EDP Genel Başkanı Ziya Halis ve beraberindeki heyet TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin'i ziyaret ederek Anayasa değişiklikleri hakkındaki öneri dosyasını verdiler. Dosya, Anayasa Komisyonu ve parti gruplarına iletilmek üzere Şahin tarafından alındı...

Eşitlik ve Demokrasi Partisi Genel Başkanı Ziya Halis bugün TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin ile görüşerek, EDP’nin Anayasa değişikliği ile ilgili görüşlerini iletti.

Genel Sekreter Recai Ersoy, Genel Başkan Yardımcıları Hüner Buğdaycıoğlu, Kazım Genç, Necdet Saraç ve Genel Sekreter Yardımcısı Necati Yılmaz’dan oluşan bir heyet eşliğinde TBMM Başkanı Şahin ile görüşen, EDP Genel Başkanı Halis Anayasa değişikliğine yönelik hazırlanmış bir dosyayı da Şahin’e verdi.

Şahin, Anayasa değişikliği için kendisinin Meclis başkanı olarak tarafsız olduğunu belirterek, EDP’nin bu konudaki dosyasını, zaman kaybetmeden Meclis Anayasa Komisyonu’na vereceğini belirtti.
EDP heyeti Meclis Başkanı ile görüştü…

'BU ANAYASA YAKIŞMIYOR'


EDP Genel Başkanı Ziya Halis de, “12 Eylül darbesinin ürünü olan mevcut Anayasa, ne Türkiye halkına ne de çağımıza yakışmamaktadır. Bu ‘darbe Anayasası’ yürürlükten kaldırılmalı, geniş katılımlı, sivil ve demokratik bir anayasa yapılmalıdır” vurgusunu yaptıktan sonra Anayasa değişiklikleri ile ilgili olarak EDP’nin hazırladığı dosyanın dört bölümden oluştuğunu belirterek, şunları söyledi:
“Birinci bölümde olması gereken Anayasanın temel özelliklerini, ikinci bölümde mevcut değişiklik önerilerine yönelik değerlendirmelerimiz, üçüncü bölümde anaysa değişikliğine eklenmesi gereken maddeleri, dördüncü bölümde ise siyasi partiler, seçim yasası, cemevinin ibadet yeri olarak kabulü gibi acilen değişmesi gereken maddeleri anlattık.”

Ziya Halis başkanlığındaki EDP heyeti daha sonra, Mecliste grubu bulunan partilere de (AKP, CHP, MHP ve BDP) Anayasa değişikliği ile görüşlerini içeren dosyadan verdiler.

'DEMOKRATİKLEŞME GİRİŞİMLERİ EKSİK'

Eşitlik ve Demokrasi Partisi'nin sunduğu Anayasa değişiklik paketine yönelik değerlendirmeler, tek tek tüm maddelere ilişkin görüş ve eleştirileri içeriyor. Ardından değişiklik paketine eklenmesi gereken hususlar sıralanıyor. Dosyanın son bölümünde ise, acilen değiştirilmesi gereken yasalara vurgu yapılıyor.



07.04.2010-
Muhabir:Turnusol Haber
EDP'nin Anayasa değişiklikleri ile ilgili görüş ve önerilerinin tam metnini aşağıdaki 'Dökümanlar' linkinden indirebilirsiniz.
EDP'nin değişiklik önerileri

19 Mart 2010

Geçici 15 şerefine ‘Türkiyem Türkiyem’


Geçici 15 şerefine ‘Türkiyem Türkiyem’

Yalçın DOĞAN

19 Mart 2010

CİNSEL organa elektrik verilirken, her yer o şarkıyla çınlıyor, “Türkiyem, Türkiyem cennetim/ Benim Eşsiz Milletim”. Seslendiren Müşerref Akay.

Filistin askısına asılmışken, falakaya yatırılmışken, sopaya çekilirken, soğuk basınçlı su sıkılırken, tekme-tokat dövülürken, işkencenin her türlüsü sırasında aynı şarkı, “Türkiyem, Türkiyem cennetim...”

12 Eylül askeri darbe dönemi. Burası Metris Askeri Cezaevi.

Sadece işkence sırasında değil. Günlük rutin olarak, askeri cezaevinin marşı gibi, sabahın köründe tutuklular ve göz altındakiler daha kalkmadan başlıyor bu şarkı. İtiş-kakış, bin türlü tekme ve küfür arasında tuvalete giderken, dönerken, avluda, gün boyu koğuşta, hapisaneye akşam inerken, gece uyumaya çalışırken hep aynı şarkı çalınıyor. Şarkı şarkı olmaktan çıkıyor, işkenceye dönüşüyor.

12 Eylül’de Metris askeri cezaevinde yatanlar aylarca bu şarkıyı dinlemek zorunda kalıyor. Hep bu şarkı dinletiliyor, vatan aşkına.

Vietnam’ı anlatan filmlerden birinde, Vietnamlılara bomba yağdıran Amerikalı generalin, insanlar ölürken bütün savaş alanına hep aynı şarkıyı dinletmesi gibi.

DİRENİŞİN SEMBOLÜ


Şarkı ve işkence. İlk anda yan yana gelmeyecek gibi, ama darbeler da bunu başarıyor.

Metris’te yatanlardan biri de, Cem Yılmaz adında, Dev-Sol üyesi bir öğrenci. Bu şarkı kulaklarında durmadan patlarken, içinde var olan darbeye direnmek düşüncesini sembolize edecek bir şey arıyor.

Hapisten çıktıktan sonra, daha önce hiç aklında bile olmayan, kaset dükkanı açıyor. Bir süre sonra müzik yapımcılığına başlıyor. Fikir aklına o sırada düşüyor:
Türkiyem, Türkiyem şarkısının orijinal kalıbını satın alıyor, şarkının bir daha basılmasını önlüyor, şarkıyı tarihe gömüyor. Darbelere ve işkenceye direnmek adına, bir sembol olarak.

Gerçi, Müşerref Akay isterse şarkıyı bir diske yeniden okuyabilir, ama o ilk orijinal kalıbını artık kimse basamaz. Kimse satamaz.

Dün telefonda Cem Yılmaz, “o şarkı çok can yaktı, ben işkence görürken bu şarkıyı çalıyorlardı, kalıbını satın alarak, o şarkıyı yok etmek istedim” diyor.

Bu çarpıcı sembolün haberi geçen 12 Eylül günü Radikal’de yayınlanıyor. Bir ay kadar önce de, bir Alman kanalı aynı konuyu bir programında işliyor.

Bugünkü iktidar Anayasa değişikliği çerçevesinde, 12 Eylül darbecilerine yargı yolunu kapatan Anayasa’nın geçici 15. maddesini kaldırmayı öngörüyor.

Geçici 15 kalkarsa, darbeciler yargılanacak değil, zaman aşımı var. Ama, kalkması bir sembol. “Türkiyem Türkiyem” parçasına atılan pençe gibi.

Okuyan’dan ‘O Yıllar’ müthiş

“RACİ Albay, diye seslendim. Hışımla döndü. Zaten öyle serttir ki, on beş gün rüyanda görürsün sana baktığında. ‘Beni hatırladınız mı’ dedim, ‘hatırlamadım’ dedi. ‘Ben Yaşar Okuyan’ dedim, ters ters baktı. ‘Öyle mi’ deyip yürüdü”. (Yaşar Okuyan, O Yıllar, s.150).

Dramatik bir an. İşkenceden geçen bir tutuklu ile, işkencelerin kural haline geldiği askeri cezaevinin komutanı Albay Raci Tetik yıllar sonra karşılaşıyor. O tutuklu, bakan koltuğuna yükseliyor, işkenceden sorumlu komutan ise, bir an önce kalabalığa karışmak telaşında. Hayat böyle bir şey.

12 Eylül dönemi. Mamak Askeri Cezaevi. Bir başka işkence evi. Oradan geçenlerden biri de, o dönemde MHP Genel Sekreter Yardımcısı Yaşar Okuyan.
Okuyan 12 Eylül öncesinin siyasal atmosferini ve 12 Eylül’ü, içinden ve derinden yaşayan biri olarak, o yılları kaleme alıyor. Anılarını “O Yıllar” başlıklı kitapta topluyor. Sağ-sol çatışmasının nasıl körüklendiğini, darbe için nasıl kullanıldığını belgeleriyle ilk elden anlatıyor.

En acı olayları bile esprili bir dille aktarırken, hem kendisiyle dalga geçiyor, hem de yirmi yıla yakın dönemi, bilinmeyen yönleriyle sergiliyor.

İki can düşmanı, Ecevit ile Türkeş’in hapiste pingpong oynamalarından tutun da, cezaevinde gözünü karartarak askeri darbeye direniş, MHP’nin iç yapısı, sol ile MHP arasındaki ilişki, anlı şanlı insanların gerçek kimlikleri, darbenin lideri Kenan Evren ile karşılaştığında, Evren’in de yapılan işkencelerden dolayı, özür dileyen ibretlik tavrı, korkunç insan hakları ihlalleri, idamlar, özünde her yönüyle tam bir darbe sorgulaması.

Darbe tartışmalarının ayyuka çıktığı bugünlerde dehşetle, hüzünle, ama bazen acıyla gülerek okunacak müthiş bir kaynak kitap.

Resmi tarihi yerle bir eden, gerçek tarihe ışık tutan Yaşar Okuyan’ı kutluyorum. Geçmişte düşüncelerimiz yüzde yüz farklı olsa da, gerçeğe duyduğum saygıyla.

http://www.hurriyet.com.tr/

6 Mart 2010

"ZİYA HALİS" YENİ KURULACAK SOL PARTİ'NİN BAŞKAN ADAYI

"ZİYA HALİS" YENİ KURULACAK SOL PARTİ'NİN BAŞKAN ADAYI
[P1010009.JPG]
Dyp-Chp koalisyon hükümeti döneminde, hükümet işçilere %0 (yüzde sıfır) zam yapma kararı alır. bunun üzerine Türk-iş Ziya Halise haber yollarlar kararı imzalaması için. ama Ziya Halis ikna olmaz.

Grev kararı alınır. Hükümet ise; "genel güvenliği ve genel sağlığı tehlikeye düşüreceği" için grevi erteleme kararı alır. Bakanlar kurulunda imzaya alınan bu kararı sadece CHP'li Ziya Halis imzalamaz. Karara karşı çıkar.
Tansu Çiller ve Deniz Baykal dahil bütün bakanlar
imzalar..
Dönemin Başbakanı Tansu Çiller sayın Halisi arar ve aralarında şu konuşma geçer:
Tansu Çiller : Siz ne yaptığınızı biliyor musunuz, bunun ekonominin tahribine yol açacağını biliyor musunuz?
Ziya Halis
: Ben ne yaptığımı biliyorum, İşçiyi de düşünmek lazım.
Çiller: Bütün CHP'liler imzaladı. Bunun hesabını veremezsiniz.
Halis: işçilere verilen zam çok düşük, bunun büyük haksızlık olacağını düşünüyorum. siz hükümet adına beni yetkili kılın, görüşmeyi olumlu sonuçlandırayım.
Çiller: yetkili bakanamız var. önümüzdeki hafta ilo toplantısı var. siz varşovada iken yerinize vekalet imzası konulur. Siz yine imzalamamış olursunuz.
Halis: ben bu nedenle yurtdışına gitmem.

Ziya Halis, bir türlü ikna olmaz.

Ancak; Türk-iş yönetimi de grevin ertelenmesi için el altından hükümette şu mesajları verir: "biz grev kararı aldık, ama ne olur ne olmaz bu grevi erteleyin, bize grev yaptırmayın, bu grevi yasaklayın, yaptığımız açıklamalar aldığımız kararlar göstermeliktir. sendikamızın tabanına karşı mahcup olmayalım"


DYP'li ulaştırma bakanı
Ali Şevki Erek, Ziya Halisi arayarak kararnameyi imzalamasını ister.
Bakan Halis diretir, "grev işçi sendikalarının yasal hakkı, hak arama yolu" deyince,
Erek:
- Yahu ne işçisi, ne sendikası, senin dünyadan haberin yok. Aha bak sana kimi veriyorum. Bari onu dinle. İşçi sınıfıysa al sana işçi sınıfının temsilcisi, allah allah.

Erek telefonu
türk-işe bağlı bir sendikanın genel başkanına verir. Sendika başkanı:
Sayın bakanım, grevi erteleyebilirsiniz, biz sendiklar ve türk-iş olarak yüklenmeyiz, sizi eleştirmeyiz. ülkemizin ekonomisini zora sokmak istemeyiz. Biz gerekli mesajı grev kararı alarak verdik.
Ziya Halis
: Peki sen bana bu söylediklerini sendikanın antentli kağıdına yazarak faksla, ben de o zaman kararnameyi imzalayayım.
Sendika Başkanı
: Olur mu sayın bakanım fakslanır mı, o tuzak olur.
Ziya Halis
: Ya demek sendikacılık böyle oluyor. Ben bunu bilmiyordum. Öğrendim. Hem grev kararı alacaksın, hem de uygulamayacaksın. İşçi önderi olarak hakkını arayacaksın. Sonra da kapalı kapılar ardında, hem de bakanın makamında grevimizi yasaklayın diyeceksiniz. Böyle ikili oynamak da maharet ister doğrusu, hereksin başaracağı bir şey değil, tebrikler.

Daha sonra bakan Halis, yerine geçecek CHP'li bakanın kararnameye imza atacağından korktuğu için ilo toplantısına gitmez.


Yukarıda yazılanlar; 11 yıl boyunca 9 ayrı bakana danışmanlık yapan Ahmet Abakay'ın "bakan danışmanı'nın not defteri" adlı kitabında anlatılan bir olaydır. Olaylar olduğu sıra danışman bakanın yanındadır. Sürekli ve olaylara birebir şahit olmuştur.


Görüldüğü gibi, işiçinin yanında değil sürekli hükümetlerin yanında saf tutan bu sendika, verdiği grev kararlarında bile hükümetin sözünü dinliyormuş sürekli. Kah oldu, bu efendi DYP-CHP, kah oldu, DSP-MHP-ANAP, kah oldu Erbakan, kah oldu AKP.
Türk-İş için efendinin ismi hiç önemli değil, yeter ki sendika ağaları cebini doldurabilsin, patronlar kazanabilsin. İşçiyi kandırmak kolaydır zaten, alırsın bir sahte grev kararı olur biter, hemen "aslan sendika" olursun.


Tabii, burda eleştiriyi sadece Türk-İşe yapmak haksızlık olur. DYP'yi anlıyoruz kurulduğundan beri sermayenin sözcülüğünü yapan bir parti, ama ya CHP.
Anlatılanlardan anladığımız kadarıyla sayın Baykal ve ekibide işçiden çok patronu düşünen bir zihniyettteymiş.
Bu olayda ödül Türk-İş'e gidecekse, CHP'de kesinlikle bir mansiyon ödülü hakediyor.

http://www.itusozluk.com/

"

18 Ocak 2010

İngilizler darbeyi Evren’den değil Vecihi Akın Paşa’dan bekliyordu

İngilizler için Türkiye’de darbe ihtimali konusunda dönüm noktası 7 TİP’li öğrencinin katledilmesi oldu.

JAN DEVLETOĞLU / VATAN-17.01.2010 Pazar


Abdullah Çatlı’nın bu eylemi sonrasında İngiliz Dışişleri’nden Ankara’daki elçiliğe talimat yağmaya başladı. İlk gelen raporlar Kenan Evren’i değil, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Vecihi Akın’ı işaret ediyordu

Türkiye’yi 12 Eylül darbesine götüren olayların en önemlilerinden biri 7 TİP’li gencin Abdullah Çatlı tarafından 9 Ekim 1978’de katledilmesiydi.
Bu olayın ardından Türkiye’nin adım adım darbeye gittiğini düşünen İngilizler istihbarat faaliyetlerine hız verdi. İngiliz Dışişleri’nin İşçi Partili Bakanı David Owen, Türkiye hakkında uluslararası kamuoyunda artan darbe söylentileri üzerine 17 Ekim 1978 tarihinde İngiltere’nin Ankara Büyükelçiliği’ne Türkiye’deki “darbe olasılığının” araştırılarak bir rapor hazırlanması talimatını verdi. Beklenen raporun askeri ayağı Türkiye’de görev yapan bir İngiliz general tarafından hazırlandı.

Akın ‘gevşek’ darbe yapamaz

Türkiye’de görev yapan İngiliz General Bishop’tan (Mesaj gizli olduğu için sadece soyadı kullanılıyor) Kraliyet Hava Kuvvetleri Filo Komutanı Binbaşı Shepherd’a İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na iletilmesi istemiyle yazılan mesajda İngiliz ordusunun Türkiye’de olası bir darbeyle ilgili şu izlenimler aktarıldı:

Türkiye’de Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Vecihi Akın liderliğinde bir darbe söylentisi dolaşıyor. Ben kendisiyle görüştüm ama bu tür bir izlenim alamadım. Orgeneral Vecihi Akın 62 yaşında ve darbe lideri olamayacak kadar gevşek biri. Ancak muhafazakâr görüşlerine sıkı sıkıya bağlı. Yemekte General Fraser’e Türkiye’nin Osmanlı prensiplerine geri dönmesi gerektiğini düşündüğünü ima eden muğlak bazı görüşler ima etti. Darbe olursa yönetim kadrosunda iyi bir figür olarak yer alabilir.

“Harbiyeliler rahatsız!”

Bu olaydan birkaç gün sonra Elçilikte verilen davette Deniz Harp Okulu’nda eğitim görevlisi olduğunu öğrendiğim biri yanıma gelip, “Harbiyeliler rahatsız” dedi. Genç Harp Okulu öğrencilerinin siyasetçilerin iç ve dış meseleleri çözmekte yetersiz kaldıklarını düşündüğünü söyledi. Evren’in Ecevit’in adamı olduğunu ve TSK’ya liderlik etmekte yetersiz kaldığını söyledi. Yine de ordunun Ecevit’in yerini almak isteyeceğini düşünmüyorum.

Amerikan ambargosu (Kıbrıs operasyonu nedeniyle Amerika’nın Türkiye’ye uyguladığı ambargo) mümkün olduğu kadar çabuk kalkar ve askeri teçhizatta gözle görülür bir düzelme olursa askerin morali düzelecek ve hükümet karşıtı görüşler azalacak. İhtiyaçları büyük ve çok pahalı. Ancak bol miktarda yedek parça sağlanırsa askerler en azından elindeki modası geçmiş silahların kullanılabileceğini hissedecek. Ambargo nedeniyle dondurulan parçalar ellerine ulaşmaya başladığı için kısa sürede olumlu rapor gönderebileceğimi umut etmekteyim.

Subay listesi gönderildi

Bu rapora ek olarak size Türk Silahlı Kuvvetleri’nin emir-komuta zinciri listesini, subayların görevleri ve bağlı oldukları bölgelerle ilgili detaylı bilgi gönderiyorum. Bazı son değişiklikler konusunda açık bir şekilde ulaşabileceğimiz bilgi mevcut olmadığı için raporumda yer almıyor. Bu konuda bilgi temin eder etmez size göndereceğim.

İNGİLİZLERİ KORKUTAN OLAY

9 Ekim’de TİP’li gençlerin katledilmesi olayı İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nı harekete geçirdi.

12 EYLÜL’ÜN AYAK SESLERİ...

İNGİLİZ Devlet Arşivleri 1838 yılında kuruldu. Arşivler Britanya’nın bilinen 1000 yıllık tarihiyle ilgili belgeleri içeriyor. Adalet Bakanlığı’na bağlı olan Arşiv devletin çeşitli kurumlarına ilişkin yaklaşık 11 milyon resmi belgeyi muhafaza ediyor. Her yıl 30 yılını doldurduktan sonra gizliliği kaldırılan belgelerle genişliyor. Magna Karta’dan, ilk haritalara, tarihe damgasını vuran savaşlara varıncaya kadar sonsuz bir tarihi zenginlik barındırıyor. Halen 270 milyon belgeye elektronik olarak dünyanın dört bir yanından ulaşmak mümkün. Bu yıl gizliliği kaldırılan Dışişleri 1979 yılı Türkiye Masası arşivlerinde Türkiye’nin “darbenin ayak sesi yılları” olarak bilinen dönemine ait yaklaşık 2 bine yakın belge var.

Araştırma sırasında sokak cinayetleriyle ilgili gözlem ve yorumu içeren 14 Mart raporu dikkatimi çekti. Yılın ilk yarısında öldürülenlerin sayısının 205 ulaştığını belirterek “Bu cinayetler ya kişisel husumetten ya da siyasi nedenlerle işleniyor. Rahatsızlık yaratan şey gazetelerde sansasyonel ve kanlı fotoğraflar yayınlanmadığı sürece halk artık olayları Türk siyasi hayatının kaçınılmaz bir parçası olarak görmesi....” diyor.

Bu yorumlar bana bir İngiliz gazeteci arkadaşımın Türkiye’den döndükten sonra söylediklerini hatırlattı. “Sizin dizileri izledim. Hepsinde siyah arabalı, siyah takım elbiseli, açık yaka beyaz gömlekli, tabancalı adamlar sürekli birilerini vuruyor. Çoluk çocuk herkes gece yarılarına kadar TV başında heyecanla bu cinayetleri izliyor. Sanal yaşantı sanki gerçek yaşamınızın bir parçası olmuş. İnsanlar dizi karakterlerini öylesine benimsemiş ki gerçek hayattaki normal insanlar çoğu kişiye sanal gelmeye başlamış.”

İngiliz arşivlerinde Türkiye’nin darbeye doğru koşar adımlarla nasıl gittiğini anlatan gizli belgeler 28 Şubat 1980’e gelmeden sona eriyor. Aynen TV dizileri gibi olayın en heyecanlı yerinde kesiliyor. Bizim dizilerden farklı olarak gelecek hafta değil 1 yıl sonra 30 yılı dolduran devlet arşivleri üzerindeki yayın yasağı kalktığı zaman devam edecek. Yani 2010 yılına kadar malesef bunlarla yetinmek zorundayız...

Önemli not: 2 bine yakın dokümanı tek başıma incelememe imkan yoktu. Bu süreçte bana Uğur Koçbaş yönetimindeki Vatan Dış Haberler Servisi yardımcı oldu.

Katkıda bulunanlar: Uğur Koçbaş, Eren Çelik, İsmail Şahin, Özer Özbayraktar, Damla Tanla ve Yiğit Kaytmaz.

Evren için“Ecevit’in adamı” diyorlardı

İNGİLİZ arşivlerindeki belgeleri incelerken dikkatimizi çeken en önemli detay hemen hemen kaleme alınan tüm raporda ve mesajda Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren’in, Bülent Ecevit’in “adamı” olarak nitelendirilmesi oldu. Kenan Evren için yazılan tüm yorumlarda Başbakan Ecevit’in politikalarına uygun bir strateji izlediği, iki liderin arasında su sızmadığı, hatta ordu içinde de bu durumun rahatsızlık yarattığı vurgusu yapılıyor. İngilizler’e yapılan “Harbiyeliler rahatsız” uyarısının arkasında da bunun yattığı belirtiliyor.

Akın 1983’te vekil seçilip parlamentoya girmişti

VECİHİ Akın, Aydın 1916 doğumlu. Kara Harp Okulu’ndan sonra Kara Harp Akademisini bitiren Vecihi Akın, 15 Ağustos 1975 - 16 Ağustos 1976 tarihleri arasında Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanlığı görevinde bulundu. Akın, Genelkurmay İkinci Başkanlığı, İkinci Ordu Komutanlığı ve NATO Güneydoğu Avrupa Kara Kuvvetleri Komutanlığı da yaptı. Akın’ın ismi İzmir’de bir kışlaya verildi. Akın, emekli olduktan sonra, 1983’te Turgut Özal’ın karşısında seçimlere giren ve büyük hayal kırıklığı yaşayan Milliyetçi Demokrasi Partisi’nin kurucu üyeleri arasında yer aldı. 6 Kasım seçimlerinde yine aynı partinin Konya milletvekili seçilerek parlamentoya girdi. MDP, 12 Eylül darbesinden sonra emekli orgeneral Turgut Sunalp ve 40 arkadaşı tarafından kurulmuştu. Akın, Sunalp’le hareket eden isimlerden birisiydi.

3 İHTİMALLİ DARBE

İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na sunulmak üzere 1978 sonunda hazırlanan Türkiye’de darbe olasılıkları raporunda Türk ordusunun emir-komuta zincirine bağlı olduğu belirtilerek “Darbe olursa tepeden olur” sonucuna varıldı. Ancak Ecevit’in güçlü olduğu vurgulandı

“Demirel güç kazanırsa Türk ordusu emir komuta zincirinde darbe yapabilir”

6 AralIk 1978 tarihinde Ankara’daki İngiliz Büyükelçiliği, Dışişleri Bakanlığı’nın talimatı üzerine Türkiye’de darbe olasılıklarını konu alan ve 3 farklı senaryoyu değerlendiren bir rapor hazırladı.

Ordudaki düşük rütbeli subaylar tarafından gelecek bir askeri darbe: Tahminimizce Türkeş ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) yanlısı sağcı bir grup tarafından gerçekleştirilebilir. Türk ordusunda emir komuta zinciri sağlam olduğu için düşük ihtimalli. Düşük rütbeli subaylar üslerinin haberi olmadan darbe yapma planlarını gerçekleştiremezler. Türkiye’nin şu anki koşullarında bu tür bir darbe oldukça düşük bir ihtimal olarak görülüyor.

Tepeden gerçekleşecek, emir-komuta zinciri dahilinde bir darbe: Darbe olursa bu şekilde olabilir. Ancak bunun hayata geçmesi Ecevit ya da sonraki Başbakan’ın bütün gücünü kaybetmesiyle mümkün olabilir. Başbakanın ülke güvenliğini ve ekonomik dengeyi kaybetmesi, Ecevit’in güç kaybedip Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel’in tekrar güç kazanması durumunda gerçekleşmesi olası darbeyi Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tepedeki generalleri tarafından ve emir komuta zincirinde gerçekleşecektirecek. Başbakan Bülent Ecevit yönetimi şu an sağlam ve güçlü görünüyor, ordu da yönetimi şu an ele almaya hevesli değil, o yüzden böyle bir ihtimal düşük.

Amerikan elçisi de ülkede şu aralar askeri darbe girişimi olacağını tahmin etmiyor

Ordudaki sol tandanslı subaylar tarafından gerçekleştirilecek bir darbe: Elbette bu darbelere alternatif sol kanatın başlatabileceği bir darbe ihtimaller dahilinde. Fakat böyle bir darbenin Türkiye’de gerçekleşme olasılığı çok düşük.

TSK 1960’larda ve 70’lerin başlarında edindiği tecrübelerde askeri kesimin ülkeyi yönetip idare etmenin ne kadar zor olduğunu anladı. Şöyle söylemek gerekirse Türk halkı, kendi liderine geleneksel olarak bağlı ve modern toplumların politik ve teknokratik destekler olmadan yaşayamayacağının farkında olan bir silahlı orduya sahip olduğu için çok şanslı.

Özetlemek gerekirse darbe olasılığı düşük gözüküyor. Fakat sonuç itibarıyla iç güvenlikte bir sorun yaşanma olasılığı yok ve Ecevit Bey dış ilişkilerde elde ettiği başarının bir benzerini ekonomi alanında da sağlayabilirse askerle mücadeleye girmez.

Beklenmeyen şeyler olabilir

Bu mektubu gören büyükelçi “küreye bakmak asla kolay değildir ve beklenmeyenler gerçekleşebilir” dedi. Büyükelçi ve onun Avrupa Ekonomi Topluluğu’ndaki iş arkadaşları Bülent Ecevit’in yakın gelecekte gücünü koruyacağını düşünüyor. Amerikalılar da bu görüşü paylaşıyor. Kendisiyle temasta olduğumuz Ankara’daki Amerikan Büyükelçisi de ülkede şu aralar askeri bir darbe girişimi olacağını düşünmüyor.

YARIN:

* İngiltere Adalet Partisi’nin başına Demirel yerine kimin geçmesini istiyordu?

* İngiliz elçiliği kim için “Yeniden iktidara gelirse Türkiye faşizme gider” dedi?

* Maraş olayları sonrası İran elçiliğinden gelen mesajda neler yazıyordu?

http://haber.gazetevatan.com/

16 Aralık 2009

KALAŞNİKOFLU TAHRİK "MUŞ"

KALAŞNİKOFLU TAHRİK
14:33 16 Aralık 2009

Sokaklarda DTP’liler partilerinin kapatılmasını protesto ederken, ‘hassas vatandaşlar’ da durumdan yeni vazifeler çıkarıyor. Muş’taki dünkü bilanço çok ağır: 2 ölü, 8 yaralı

GÜN GEÇMİYOR Kİ YENİ BİR SALDIRI

İstanbul’da 3 kişinin silah çekmesinin ardından, yeni bir vahşet Muş’un Bulanık ilçesinde yaşandı. DTP’nin kapatılmasını protesto için yürüyüş yapanlara esnaf olduğu öğrenilen T.B., kalaşnikofla ateş etti; 2 yurttaş yaşamını yitirdi, 8 kişi yaralandı. Kalabalığa kalaşnikofla saldıran T.B'nin dükkanının ateşe verildiği de edinilen bilgiler arasında. Manifaturacı T.B'nin kullandığı silahın korucular ve bölgedeki aşiretler tarafından yaygın biçimde kullanıldığı biliniyor.

SİYASİLERİN VEBALİ BÜYÜK

Kürt Açılımı sürecinde ve DTP’nin kapatılmasından sonra, özellikle muhalefetin açıklamaları, ortamı gerdi. MHP Genel Başkanı Bahçeli, Ankara’daki mitingde, “Millet terörü ezmek istiyor. Bu mesajı iyi oku” şeklinde konuşmuştu. Başbakan Erdoğan ise, Dolapdere’de göstericilere silah çekilmesiyle ilgili “Lokal olayları, abartarak yayınlamak bana göre çok ciddi bir yanlış. Bazı tahrikler nedeniyle olan bu olayların, bu kadar abartılı bir şekilde verilmesi doğru değil” demişti. »8’DE

Muş'ta DTP'nin kapatılmasını protesto etmek için yapılan gösteride bir esnafın kalaşnikoflu saldırısında 2 kişi yaşamını yitirdi. Başbakan Erdoğan Dolapdere'de silah çekilmesiyle ilgili "Lokal olay, abartmayın" demişti
Muş'un merkezinde DTP'nin kapatılmasını protesto etmek için yürüyüş yapan gruba esnaf olduğu öğrenilen bir kişinin kalaşnikofla ateş etmesi sonucu 2 yurttaş yaşamını yitirdi 8 kişi yaralandı.
Dün öğlen saatlerinde Bulanık’ın Aslanpaşa Caddesi'nde bulunan DTP binası önünde bir araya gelen binlerce kişi DTP'nin kapatılmasını protesto etti. Protesto için toplanan kalabalık yürüyüşe geçti. İlçede bir çok dükkanın kepenklerinin kapalı olduğu gözlenirken, Şehit Üsteğmen Suat İsakoğlu Caddesi'nde göstericilere esnaf olduğu bildirilen T.B'isimli kişinin kalaşnikofla ateş açması sonucu on kişi yaralandı. Bazı görgü tanıkları T.B'nin kepenklerinin kapalı olduğunu ve doğrudan dükkanından çıkarak ateş açtığını belirtirtti. Öte yandan T.B ile göstericiler arasında kepenk kapatma gerginliği yaşandığı ve çıkan kavganın büyümesi üzerine T.B'nin ateş açtığı da öne sürüldü.
Saldırı sonucu yaralanan Kemal Kayacan ile Nejmi Oral kaldırıldıkları Bulanık Devlet Hastanesi'nde yaşamını yitirdi. Yaralanan diğer yurttaşlar ise tedavi altına alındı.

KAN DAVASINA DÖNÜŞEBİLİR?
Bölgenin özellikleri dikkate alındığında Muş'ta yaşanan ve iki kişinin yaşamını yitirmesiyle sonuçlanan bu saldırı olayının kan davasına dönüşme ihtimalinin olduğu belirtiliyor. Kalabalığa kalaşnikofla saldıran T.B'nin dükkanının ateşe verildiği de edinilen bilgiler arasında. Ayrıca kalabalık AKP İl Binası'nı da taşladı.
KORUCU OLABİLİR
Kalabalığın üzerine ateş açan manifaturacı T.B'nin kullandığı silahın (kalaşnikof) korucular ve bölgedeki aşiretler tarafından yaygın biçimde kullanıldığı biliniyor.

KIŞKIRTMALAR- RAHATLATMALAR
Dün Muş'ta yaşanan saldırıdan önce muhalefet liderleri toplumsal çatışmaları körükleyecek açıklamalarda bulunmuştu. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Ankara'da yaptığı mitingde "Millet terörü ezmek istiyor. Bu mesajı iyi oku" şeklinde konuşmuştu.
Öte yandan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise Dolapdere'de göstericilere silah çekilmesiyle ilgili "Lokal olayları, abartarak yayınlamak bana göre çok ciddi bir yanlış. Medyaya bu noktada yine çok önemli görev düşüyor. Bazı tahrikler sebebiyle olan bu olayların, bu kadar abartılı bir şekilde verilmesi doğru değil" demişti. Ayrıca Dolapdere'de kalabalığa silah çeken kişilerin serbest bırakılmıştı.

Bölgeden sağduyu çağrısı
ŞIrnak Esnaf ve Sanatkarlar Odası Başkanı (ŞESOB) Ali Ayan, gazetecilere yaptığı açıklamada, DTP’nin kapatılmasının bölgede açılımla beraber oluşan havayı tersine çevirdiğini söyledi. Ayan şunları kaydetti:
"Demokratik ülkelerde partileri ancak halkın kapatması gerektiği düşüncesindeyim. DTP'nin kapatılmasının, bölge insanı olarak, açılıma zarar vereceğini düşünüyoruz. Şiddet olaylarının tırmanmasından endişe ediyoruz. CHP ve MHP'nin bu süreçte rant sağlama hevesinden vazgeçmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu tür konuların ülkemize zarar getireceğini düşünüyoruz. Herkes daha duyarlı olmak zorundadır. Yöre insanı olarak tekrar 1992'ye dönüp, bölgenin şiddet ve kanla anılmasını istemiyoruz. Bizler üzerimize düşen görevi yapmaya hazırız."

Şendiller’i çağıran zihniyet sorgulanmalı
Alevi Çalıştayı’na çağrılan Maraş Katliamı sanığı Ökkeş Şendiler tepkilerin ardından geri adım attı, çalıştaya katılmayacağını açıkladı.
Alevi Çalıştayı’na Maraş Katliamı sanığı Ökkeş Şendiller’in çağrılması tepkilere neden olmuştu. Alevi Örgütleri, Şendillerin katılmasını protesto edeceklerini açıklamış, çalıştaya katılması için davet gönderilen isimlerden Arif Sağ, Fikri Sağlar ve Kamer Genç, Şendiller’in olduğu toplantıya katılmayacaklarını açıklamıştı.Şendiller tepkilerin ardından geri adım attı. Çalıştay’a katılmayacağını açıklayan Şendiler bu kararı “kurulan planın figüranı olmamak için” aldığını ileri sürdü. Şendiller, bakanlığın daveti geri çekmesi gibi bir durumun da söz konusu olmadığını vurguladı.

SAĞLAR VE SAĞ ÇALIŞTAYA KATILACAK
Maraş Katliamı sanığı Şendiller’in katılmayacağını açıklamasının ardından, gözler Çalıştay’a katılmayacağını açıklayan isimlere çevrildi. Fikri Sağlar, Bakanlıktan açıklama geldiği takdirde Çalıştay'a katılacağını açıkladı. Sağlar, konuyla ilgili şunları söyledi: “Önemli olan Bakanlığın gelmeyeceği yönünde açıklamasıdır. Bakanlık çağırdı ve Bakanlık gelmeyeceğini açıklamalıdır.
“Şendiller’in geleceğini kendisinden duymadım. Bakanlık bu yönde bir açıklama yaparsa Çalıştay’a katılıp katkıda bulunmak isterim.”
Daha önce katılmayacağını açıklayan Arif Sağ'ın da yaşanan bu gelişmeden sonra Çalıştay'a katılacağı bildirildi.
GÜMÜŞ: TEPKİLER ETKİLİ OLDU
Alevi örgütleri de Şendillerin katılması durumunda, çalıştayın yapılacağı otelin önünde eylem yapacaklarını duyurmuştu. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği(PSAKD) Genel Başkanı Fevzi Gümüş şunları söyledi: “Davet edilmesi Alevilere yapılmış çok büyük saygısızlıktı. Kamuoyunda oluşan tepki belli ki etkili olmuş.Çok kararlı bir şekilde katılması durumunda protesto edecektik. Tepkiler karşısında durumdan vazife çıkarmış görünüyor.”

'AÇILIMIN BİTTİĞİNİN GÖSTERGESİ'
Maraş Katliamı sanığı Ökkeş Şendiller’i Çalıştay'a davet eden zihniyetin de sorgulanması gerektiğinin altını çizen Gümüş, Şendiller’in çağrılmasının hükümetin Alevi Açılımı’nın bittiğinin göstergesi olduğunun altını çizdi. PSAKD Genel Başkanı Gümüş şu açıklamada bulundu:
“Baştan beri izlenen üslup çalıştayları tartışmalı hale getirdi. Maraş Katliamı’nın yıldönümünün yaklaştığı şu günlerde, çalıştaya Şendiller’i çağırmak, Alevileri yezidle birlikte aynı masaya oturmaya zorlamak, Alevileri darbecilikle itham eden kişilerin davet edilmesi bir bütün olarak düşünüldüğünde, aslında AKP’nin Alevi Açılımı’nın bittiğini gösteriyor.
Şendiler’i çağırmakla hükümet Alevi Açılımı yapamayacağını kamuoyuna açıklamış oldu”

Gümüş, eylem yapma kararlarını ise yeniden gözden geçireceklerini söyledi.

http://www.birgun.net/

6 Aralık 2009

"Yeni bir program, yeni bir manifesto istiyoruz!"

"Yeni bir program, yeni bir manifesto istiyoruz!"
'Yeni bir program, yeni bir manifesto istiyoruz!'


Ali Balkız'ın bu röportajı çok konuşulacak

5 Aralık 2009 11:24

Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız, uzun zamandır düzenledikleri eylemlerle yükselttikleri taleplerini de taşıyacak, demokratikleşmeyi öne alacak yeni bir sol hareketi oluşturmak üzere farklı kesimlerle biraraya geldiklerini açıkladı.
Balkız, SHP, 10 Aralık Hareketi, Özgürlükçü Sol ve bazı akademsiyenlerin de içinde yer alacağı yeni bir hareketin ocak ayında partileşebileceğini açıkladı. Ekmek ve Özgürlük'ten Mustafa Bayram Mısır'a verdiği röportajda Balkız, hükümetin tavrını, taleplerini, Kürt hareketine olan yaklaşımlarını da açıklıyor. Derginin Aralık 2009 sayısında yer alacak söyleşiyi aktarıyoruz.

İki yıldır Alevi Bektaşi Federasyonu öncülüğünde "eşit yurttaşlık hakkı" talebiyle mitingler yapılıyor. Temel talepleriniz nedir; neden düzenliyorsunuz bu mitingleri?

Biz varız, ayaktayız. Bu ülkenin bir bileşeniyiz, Alevi ve Bektaşileriyiz, ülkenin ayrılmaz bir parçasıyız. Ancak sorunlar yaşıyoruz. Ülkemizde laiklik ve demokrasinin Batılı anlamda yeterince kavranamadığı, içselleştirilemediği, yerleştirilemediği, hukuku oluşturulamadığı ve pratiği yaşanamadığı için de Sünnilerle eşit olmadığımızı düşünüyoruz.
Bu nedenle eşit yurttaşlık hakkı talepleriyle, geçen yıl 9 Kasım 2008'de Ankara Sıhhiye'de, bu yıl 8 Kasım 2009'da İstanbul Kadıköy'de 550.000 kişinin katılımıyla bahsettiğiniz mitingleri düzenledik ve istemlerimizi sıraladık.
Temel istemimiz eşit yurttaşlık hakkıdır. Sorunlarımızın kaynağının Türkiye hukuk, Türkiye sistemi olduğu bilinciyle hareket ederek, kendi açımızdan şu taleplerde bulunduk:


* Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılmalıdır, laik bir devlette böyle bir kurum olmaz.

* Zorunlu din dersleri seçmeli hale getirilmelidir, içeriği değiştirilmelidir, çağdaşlaştırılmalı, çeşitlendirilmeli ve çoğullaştırılmalıdır. Çünkü laik bir ülkede zorla Sünni din eğitimi ve herhangi bir din eğitimi öğretimi zorunlu olarak verilemez, verilmemelidir.

* Cem ve Kültür Evleri yasal statüye kavuşturulmalıdır. Alevilerin kendilerine özgü bir Tanrı ve ibadet anlayışları vardır. İbadethanelerinin adı da cemevidir. Cemevinde ibadet ederler. Orada yola girer, ikrar verir, on iki hizmetlerini görürler. Cemevleri caminin alternatifi değildir. Başka bir şeydir. Bu yasal güvenceye kavuşturulmalıdır.

* Alevi köylerine 12 Eylül'den bu yana giderek yoğunlaşan bir biçimde camiler yapılıyor. Cemaat olmamasına karşın Sünni imamlar atanıyor.
Ve onlar günde beş vakit ezan okuyorlar. Her seferinde bahsettiğimiz gibi Alevilerin ibadethanesinin adı cemevidir.
Bu politikalardan vazgeçilmelidir.
Madımak Oteli müze olmalıdır.
Çünkü orada devlet devletliğini yapmadı, 2 Temmuz 1993 tarihinde.
Bir devletin varlık nedeni yurttaşlarının can güvenliğini korumaktır öncelikle. Ama o gün o tarihte Sivas'ta devlet bu görevini yapmadı, yapmak istemedi. Sonuçta 35 insanımız hayatını kaybetti. Devletin bu anlamda bir özür borcu vardır, sadece Alevilerden değil, sadece Sünnilerden değil, sadece Sivas'ta yaşayan Sivaslılardan değil, bütün insanlık aleminden bir özür borcu vardır.
Bunun yerine getirilmesi gerekir ki, bunun ifadesi, oranın bir insanlık müzesi, bir ayıp müzesi haline getirilmesi ile olasıdır.

Bir başka talebimiz de başta Hacı Bektaş Dergahı olmak üzere, Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile daha öncesinde 2. Mahmut'un 1826'lardaki, şiddetle kapattıkları nedeniyle, atalarımızdan bize kalan son mekanlarımız -başta Hacı Bektaş Dergahı olmak üzere, Şahkulu, Karacaahmet, Erikli Baba, Abdal Musa gibi- çokça dergahımız elimizden alınmıştır. Kimi onların kimi bizim müze statüsündedir; kimi de kira yoluyla, kira alınarak, kontrat yoluyla Alevilerin yönetimine bırakılmıştır. Buraların bize verilmesini istiyoruz. Taleplerimiz bunlar.

* Ama bunlarla yetinmiyoruz. Aynı dönemde, bu sorunlarımızın, ülkemizin temel düzeninden, sisteminden kaynaklandığı bilinciyle örneğin Kürt Sorunu barışçıl ve demokratik yollardan çözülsün istiyoruz.

"Nasıl bir Türkiye istiyoruz?" başlıklı bildirgeyi yayınlamaktaki temel hedefiniz, amacınız nedir? Mevcut siyasi güçler içerisinde alternatif bir Alevi siyasi gücü mü, partisi mi inşa etmeye çalışıyorsunuz? Yoksa bir sol birlik arzusu içinde misiniz? Bu bildirgenin, bu bildirgenin hazırlanmasında Alevi Bektaşi Federasyonunun rolü ve yeri nedir?

Bu bildirgenin ana teması Türkiye'yi tartışmaya davet etmektir. Niye tartışmaya davet etmek? Çünkü ülkemizde biz solda, sol - sosyal demokrat bir yapıya ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Mevcut partiler ya sınıf partisi ya adı sol sosyal demokrat ama kendisi sağ statükocu, burada bir boşluk olduğunu düşünüyoruz.
Bu boşluk böyle doldurulabilir. 2009 Mart Yerel Seçimleri sonrası, biz Federasyon olarak bir durum değerlendirmesi yaptık, Parlamentonun durumuna baktık, seçim sonuçlarına baktık: Bu partilerle ülkemizin sorunlarının çözülemeyeceğini, bizim de kendi temel taleplerimiz yanında, Kürtlerin, işçilerin, emekçilerin, işsizlerin, öğrencilerin, sanatçıların taleplerinin karşılanamayacağı varsayımıyla böyle bir tartışma süreci başlattık. Bu tartışmanın sonu henüz alınmış değil. Buradan bir siyasi parti çıkar mı? Çıksın arzu ediyoruz. Ama bu asla ve asla Alevi siyasi partisi olmayacaktır, olmamalıdır.
Geçmişte, yakın tarihimizde yaşadığımız Türkiye Birlik Partisi, Demokratik Barış Hareketi ve Barış Partisi gibi bir oluşumu asla öngörmüyoruz. Bu bizim siyaset anlayışımıza da, laiklik anlayışımıza da, demokrasi anlayışımıza da ters. Ama buradan Alevilerin de içinde yer alacakları, yeni bir söz, yeni bir söylem yeni bir program, yeni kadrolar, yeni bir manifesto ile ülkemizde siyasete müdahale etmeyi amaçlamış vaziyetteyiz. Tartışmalar sürüyor...

Ufuk Uras'ın, 10 Aralık Hareketi'nin ve Sosyal Demokrat Halk Partisi'nin de içinde yer aldığı bir yeni partileşme süreci daha var. Onlar da toplantılar yapıyorlar, bu süreçle ilginiz nedir?

Andığınız hareketlerle temasımız var. Zaman zaman görüşüyoruz, zaman zaman toplantılar yapıyoruz. Onlar bizimle ilgili, biz de onlarla ilgiliyiz.
Ümit ediyoruz ki, diliyoruz ki, "nasıl bir Türkiye?" sorusuna aynı yanıtları verenler aynı organizasyon içinde yer alırlar.

Bu çerçevede Kürt Özgürlük Hareketi'ne nasıl bakıyorsunuz. Kürt Hareketi, Türkiye'de Kürtlerin taleplerini temsil eden büyük bir siyasi güç haline dönüştü. Sizin bakışınız bu hareketle birleşmeyi de içeriyor mu? Nasıl bir perspektif taşıyorsunuz?

Bizim tutuşturduğumuz süreç gerçekleşirse eğer, DTP'nin dışında kalmış, PKK'nın dışında kalmış Kürt kesimleriyle elbette birleşmeyi, buluşmayı arzu ederiz. Ama onlarla örgütsel birliktelik içerisinde olmayız, olmamız doğru olmaz. Çünkü DTP ve PKK etnisiteye dayalı, bir bölgeye dayalı belirli sorunlara dayalı bir siyaset yapıyor. Biz bütün Türkiye'yi düşünüyoruz.

Onur Öymen'in Dersim'e ilişikin açıklamalarına sizin de tepki gösterdiğinizi biliyoruz. Fakat genel olarak Aleviler arasında CHP'ye yönelik hayırhah veya ehven-i şer tutumu var. CHP ile Aleviler arasındaki siyasi mesafeyi açmak için Onur Öymen'in tutumu gerçek bir olanak olarak önünüzde durmuyor mu?

Onur Öymen anlaşıldı ki, Türkiye tarihini bilmiyor. Bir diplomat, büyükelçi, bir konuya dair söz söylerken en azından onu kabaca da olsa bilmesi gerektiğini anlarız. Ve söylediklerinin ne anlama geldiğini, nereye gideceğini, gittiği yerde nasıl anlaşılacağını bilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Hadi onun cahilliğine verelim. Ama kurum, Cumhuriyet Halk Partisi bu konuda cahil değildir, olamaz olmaması gerekir, cumhuriyetle eşit yaşta bir parti. Biz, Öymen'in istifasını istedik. Ve düşüncelerine uygun bir partiye gitmelidir. Ararsa öyle bir parti bulur. Bulamıyorsa bu düşünceye uygun bir parti kurulabilir.
Yok CHP diyecekse ki, "bu nereden çıktı biz de aynen Onur Öymen gibi düşünüyoruz," o zaman bunu açıkça söylemelidir. 'Eğer CHP bunu diyorsa, başta Kılıçdaroğlu'ndan, özellikle Dersim kökenli olanlardan başlayarak CHP içinde bulunan milletvekilleri ve parti yöneticilerinin istifa etmesi gerekir', dedik.
Çağrımız buydu.
Ama parti, hem Onur Öymen'e sahip çıktı, hem o düşünceye sahip çıktı; hem Kılıçdaroğlu'nun "gereğini yapmalı" sözü boşa düştü, Yılmaz Ateş'in "şık olmadı" sözü hiç duyulmadı. Dolayısıyla CHP, "biz bu işi kapatalım" dedi, "kapatalım çünkü AKP kaşıyor; AKP, bu olay üzerinden Alevilerle CHP'nin arasını açmaya çalışıyor; Atatürkçü düşünce ile Atatürk ile Alevilerin arasını açmaya çalışıyor" gibi tezler ileri sürdüler. Hangi tezleri ileri sürerlerse sürsünler, tarih orada, Tunceli dağları orada, yaşanan katliam ve acılar orada... Tabii, "bir musibet bin nasihatten iyidir" denir, böyle bir nedenle de olsa konu Türkiye gündemine geldi, Tunceli'de 1937-38'de daha önceki yıllarda neler yaşandığını bilmeyen birçok aydın, gazeteci, yazar, sanatçı, politikacı, öğrenci, tarih meraklısı, Türkiye meraklısı bir çok insan dönüp Tunceli'de neler olduğunu bu vesileyle öğrenmeye çalıştı ve öğrenmeye de devam ediyor. CHP böyle de, konuya böyle bakıyor da, AKP farklı mı bakıyor? Ya da geçmişte Mesut Yılmaz farklı mı bakıyordu?

Bu vesileyle "Alevi Çalıştayları" ve AKP'nin "Alevi açılımı" hakkındaki görüşlerinizi de alalım.

AKP ile CHP arasında, tıpkı Dersim olaylarında olduğu gibi ya da Alevi taleplerinde olduğu gibi fark yok; Cumhuriyetin bütün hükümetleri birbirine benziyor.
Konu Aleviler olunca, konu Kürtler olunca, devletin temelinde tek tip insan yaratma amacı olduğu için, Türk ve Müslüman yaratma sevdası ve planı olduğu için aykırı olan herkesi silip süpürmek, yok saymak politikası o günden bugüne bütün hükümetler tarafından takip edile gelmiştir.
AKP ise, evet Alevilerin de tarihinde, Aleviler mitingler yapıyorlar, talepleri var, dinleyelim anlayalım düşüncesiyle Alevi Çalıştayı başlattı. 35 Alevi Örgütü temsilcisi, 3-4 Haziran 2009 tarihinde, gittik anlattık. Sayın Bakan'a taleplerimizi, el birliği, ağız birliği, iş birliği yaparak sunduk. Ve dedik ki, bazı hükûmetler ne yazık ki, "Aleviler siz çok parçalı bulutlusunuz, biriniz bir şey istiyorsunuz, başka bazılarınız başka bir şey istiyorsunuz, hangilerinizin taleplerini yerine getirelim ki? Gidin aranızda buluşun birleşin, istemlerinizi birleştirin, bizde ona göre bakalım." Turgut Özal, Mesut Yılmaz, Süleyman Demirel, Tansu Çiller hep böyleydi. Bu kez Aleviler taleplerini birleştirip, hükûmetin önüne koydular; AKP'nin artık böyle bir mazereti yok.
Bakın, önceki gün gazeteler yazdı, sayın Faruk Çelik, Kızılcahamam'daki istişare toplantısı sonrası kendisine "Alevi açılımı, Alevi Çalıştayı" ile ilgili sorular yöneltildiğinde "Alevileri birlik değil ki" düşüncesini sunuyor. Aynı şeyi Alevi Çalıştayları Moderatörü Necdet Subaşı yapıyor, 15 Kasım 2009 tarihli Sabah Gazetesinde... "Biz birleşin dedik, birleşmediler" diyor. Neyi amaçladıklarını aşağı yukarı görüyoruz...

Cumhuriyet hükûmetlerinin yerleşik tutumu AKP tarafından da aynen sürdürülüyor.

Evet, aynen sürdürülüyor. Çalıştayda bu eleştiriyi gösteriyorlar ama önce mahkeme kararlarını uygulasaydılar ya... AİHM Kararları var. Din dersleri ile ilgili.

Danıştay'ın da bir kararı da var...

Bölge İdare Mahkemesi kararları da var. Bu kararları uygulamak için AKP'nin çalıştaya, açılıma ihtiyacı yok ki, olmaması gerekir. Mahkeme kararları karşısında hükûmetlerin eli kolu bağlıdır. Erteleyemez. Uygulaması gerekir. Bu kararları uygulamamak anayasal bir suçtur. Hem de laikliğe karşı mücadelenin odağı olmak gibi bir suçtur. Ayrıca bu taleplerin içinde bazıları var ki; Madımak Oteli'nin müze olması, bu Kültür Bakanlığı'nın hazırlayacağı bir genelgeyle olabilecek bir şey. Alevi köylerinde görevli Sünni imamların geri çağrılması, Diyanet İşleri Başkanlığının bir emirnamesi ile olabilecek bir şey. Bunları görmedik, göreceğe de benzemiyoruz. Yine Faruk Çelik, bizleri 8 Kasım 2009 Kadıköy mitingini yaparak süreci baltalamakla suçladı. "Ne güzel, çalıştay süreci ilerliyorken, kendi programımız devam ediyorken, bu tür mitingler yaparak açmaza çekiyorlar süreci." dedi. Oysa ki, eğer samimi iseler onların elini güçlendirmek için de yapılmıştır bu miting.

İzzettin Doğan ve Cem Vakfı, Alevi Bektaşi Federasyonundan farklı bir çizgi izliyor ve dolayısıyla, AKP Hükûmetlerinin bu yöndeki mazeretlerine bir zemin oluşturuyorlar, olanak yaratıyorlar. Sizin bu çevreye karşı tutumuz nedir?

İzzettin Doğan ve çevresi, o fikriyat, Alevileri asimile etmeye çalışan, Sünnileştirmeye çalışan devlet politikası ile tam bir uyum halindedir. İzzettin Doğan bir dede çocuğudur, profesördür, bilim adamıdır, atadan babadan ocak sahibidir. O ocakta yetişmiş olan biri Alevi İslam diye bir kavramı hiç duymamıştır. Yeni bir terim türetti. Alevi tarihinde, töresinde, kültüründe, sözlüğünde yeri olmayan bir kavram üreterek, Alevi İslam diyerek, yeni bir Alevilik yaratma hevesine kapıldı. Televizyondan cemler yayınlanıyor, erkekler bir tarafta, kadınlar bir tarafta, kadınların başı örtülü, izlerken korkuyorsunuz sanki bir tarikatın zikir töreni gibi...
Alevilikte böyle bir şey yok.
Cem vardı da, böyle bir cem yok.
O, "ben Alevilerin önderiyim, lideriyim sözcüsüyüm, bu yeni yetmeler de nereden çıktı, üstelik bunlar siyaset yapıyor" diyerek, dünyaya sağdan bakarak, sağ ideolojiden bakarak yeni bir Alevilik inşa etmeye çalışıyor.

En son 8 Kasımda İstanbul'da 550.000 kişi ile miting yaparken, O'na bağlı örgütlerin şubelerinden de binlerce insan kendi olanakları ile otobüslere, dolmuşlara, trenlere, vapurlara atlayıp Kadıköy'e gelmişler iken, O'na bağlı Cem Tv aynı tarih aynı saatteki MHP Kurultayını canlı yayınlıyordu.
Alevilere yönelik yayın yapan bütün televizyonlar -Yol, Su, Dem, Hayat başta olmak üzere-, ulusal kanallar, haber kanalları hepsi, uydudan alıp yayınlar yaparken, Cem Tv MHP Kurultayını yayınladı ve MHP Yönetimine kendi vakfından görevlendirdiği arkadaşlarını soktu.
MHP'ye gidiyor, AKP'den aradığını bulamamış olmalı ki...

Benim bilgim dahilinde değil, teolojinin alanına girdiğinden, böyle bir soruyu sorarak yanlış mı yaptım emin değilim ama Alevi erkanına göre bu bir düşkünlük hali midir?

Evet, bu bir düşkünlük halidir. Bu bir yoldan çıkmadır. Bu işlenebilecek suçların günahların en büyüğüdür.
Ama bu meşrebine de uygundur. S
ivas'ta Madımak Oteli'ni kuşatıp orayı yarım saatlik kuşatmadan sonra ateşe verenlerin içerisinde MHP'liler de vardı. Ülkü Ocakları ve komando dediğimiz genç militanlar da vardı. Ve bunlar duruşmalar boyunca, yedi yıl boyunca, kurt işaretleriyle, yaptıklarından utanç duymayı, pişman olmayı bir tarafa bırakın, hayatlarını kaybetmiş olan insanların yakınlarına ve biz müdahillere saldırdılar. Mahkeme salonunda otururken gazete, radyo ve televizyonların önünde... MHP bu konuda herhangi bir özür dilememişken, işin içindeki rolünü kabul etmemişken, bu yanlış olmuştur bile dememişken, İzzettin Doğan'ın bu olay hiç yaşanmamış gibi MHP'ye meyletmesi evet O'nda düşkünlük halidir.

Mitinglerinizde Pir Sultan Abdal kadar, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya'nın da resimleri taşınıyor; bu isimler Türkiye Sosyalist Hareketi'nde kurucu roller edinmiş sembol isimler. Mitinglerden yansıdığı kadarı ile, Alevi gelenekleri içinde de anılmaya başlamış isimler. Bu ikisi arasındaki tarihsel ilişki nedir size göre? Bu isimler Aleviler tarafından kabullenilmiş halde görünüyorlar, mitinglerinden yansıyan...

Sadece mitinglerinde değil evlerinde de öyle... Adını andığınız devrimci arkadaşlarımız kuşkusuz ki, Alevi ya da Sünni kimlikleriyle, Türk ya da Kürt kimlikleriyle yola düşmediler. Onlar devrimci duygularıyla, Marksist-Leninist ve materyalist felsefe ve düşünceyle bir sınıf mücadelesi kararıyla yollara düştüler, mücadelelerini ve hayatlarını verdiler.
Ne istiyorlardı?
Eşitlik, kardeşlik, sömürüye karşı çıkmak, başka bir dünya vadediyorlardı.
Alevilerin arzu ettikleri dünya ile Onların arzu ettikleri dünya birbiriyle örtüşüyordu.
Kimse kimseye dilinden, dininden, cinsinden, cinsiyetinden ötürü ayrımcılık yapmayacak; kimse kimseyi sömürmeyecek; kimse kimseye haksızlık yapmayacak; herkes çalıştığının karşılığını alacak; herkesin örgütlenecek...

Ben size başka bir şey anlatayım; sayfanız izin verecek mi bilmiyorum...
Alevi cemlerine katılacaklar evlerinde ne varsa onu getirirler. Kimi bir koç getirir, kimi bir kuzu, kimi bir kilo tereyağı, kimi bir avuç tuz; hepsi kara kazana girer, kaynar, kurban olur, pişer ve ceme gelmiş olan herkes doyuncaya kadar ondan yerler.
Kalan miktar, kazanın dibinde kalmıştır; kişilere kurbancı tarafından -ceme hizmet edenlerden biri, kurbancıdır adı-, o, gelen ailelere nüfus başına kepçe ile eşit dağıtır. Sonra sorar, "elimde yok ki terazi ile kantar, herkes oldu mu hakkına razı..."
Bu şudur, "herkesten gücüne göre almak, herkese ihtiyacına göre vermek". Sosyalizmin temel kavramlarından, kurallarından biri. Aleviler, sosyalizm yokken, Marx doğmamışken, bin yıllardır bu geleneği yaşıyorlardı.
Ama buradan hareketle, Alevilik sosyalizmdir, sosyalizm Aleviliktir demek, doğru olmaz elbette; farklı farklı şeyler. Ama bu kadar da yakındır...

Aleviler adını andığınız devrimci kişileri, onların Türk, Kürt, Sünni, inançlı, inançsız olmalarını düşünmeksizin peşin peşin bağırlarına basmış; kendi kahramanları, kendi Hazreti Ali'leri, Hüseyinleri, Pir Sultan Abdalları kabul etmişlerdir...


05.12.2009 11:24:25 Bianet

http://www.renkhaber.com

1 Aralık 2009

Yeni sol parti / Derya Sazak

1 Aralık Salı 2009

Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız, Milliyet’te Devrim Sevimay’la söyleşisinde soldaki yeni oluşumun ocak ayında partileşeceğini ve ilk seçime katılacağını açıklamış.
Solda bir grup akademisyenin DİSK’in öncülüğündeki 10 Aralık Hareketi ve SHP’yi de içine alacak şekilde bir sol parti programı üzerinde çalıştıkları biliniyordu.
Ahmet İnsel, Fuat Keyman, Mithat Sancar, Erol Katırcıoğlu ve Bağımsız Milletvekili Ufuk Uras’ın yer aldığı çalışma grupları sol bir parti için sendikalar, sivil toplum örgütleri, kadın ve gençlik temsilcileri, Anadolu’daki genç yönetici ve akademisyenlerle toplantılar yaparak, AKP karşısında bir seçenek oluşturma çabasını sürdürüyorlar.
Ali Balkız’ın açıklamalarından, CHP’den umudu kesen Alevilerin de yeni sol partiye destek olacakları anlaşılıyor.
CHP’de değişim, dönüşüm Türkiye’nin sağa kaydığını düşünen CHP politbürosu, AKP ile mücadelesini demokratik haklar, sosyal ve ekonomik politikalar, yoksulluk, işsizlik gibi gerçek gündem üzerinden sürdürmek yerine laiklik eksenli ‘kriz’lerden güç almayı tercih etti. Kadrolarını ona göre seçti.’E-muhtıra’lardan, Cumhuriyet mitinglerinden güç aldı. Seçimi kaybetti.
CHP’de 2007 seçimlerinden sonra açılım bekleniyordu.
AKP oylarının yüzde 47’yi bulmasında, iktidar başarısından çok, 367 krizi, Gül’ün Çankaya’ya çıkışının engellenmesi, ordunun siyasete müdahalesi gibi faktörler etkili olmuştu.
Laik-cumhuriyetçi, muhafazakâr İslamcı bölünmesi 2002 seçimlerinden sonra 2007’de de CHP’ye bir şey kazandırmadı.
29 Mart yerel seçimlerinde CHP, 2007 yörüngesinden kısmen uzaklaşınca özellikle Batı’da, Ege ve Akdeniz’in kıyı belediyelerinde başarılı oldu. Ancak yine sapma var:
Kürt açılımı ve Dersim nedeniyle MHP’den farksız bir tutum sergileyen CHP’de eski sol taban, AKP’ye karşı olmakla, Onur Öymenci zihniyetin yol açtığı anti-demokratik savrulma arasında sert bir kırılma yaşıyor.
Kemal Kılıçdaroğlu’na bağlanan umutlar da hayli sarsılmış durumda.
Aleviler de yeni parti arayışına geçmiş.
2011 seçimlerindeki siyasi yelpazeyi tahmin etmek zor değil. AKP karşısında CHP-MHP koalisyonu ‘CMHP’ oluşturulmak isteniyor. Oysa Türkiye’nin ihtiyacı olan bir ‘sol’ seçenek.
İslamcı otokrasiden şikâyet edilirken Türkiye’nin faşizan bir oligarşiye sürüklenmesi olacak şey mi?

Kürt sorunu başta, AB müzakere süreci ve Türkiye’nin reformlara devam arzusu, AKP karşısında orta sınıflara dayalı özgürlükçü, demokrat kitlesel bir sol parti ihtiyacını kaçınılmaz kılıyor.
Soldaki yeni parti oluşumu umut vericidir.