12 Eylül’de yapılacak referandum giderek yaklaşıyor. Kamuoyu, “evet-hayır-boykot” üçgeninde bölünmüş görünürken sanatçılara referandumla ilgili düşüncelerini sorduk
görüşleri Nasıldı?
BAŞAK TURAN – İNAN MUTLU
Özellikle yargıya ilişkin düzenlemelere yönelik olarak kuşku içinde olduklarını dile getiren sanatçılar, Türkiye’de dinamiklerin farklı olduğunu ve süreçlerin bu özellik göz önünde bulundurularak değerlendirilmesi gerektiğini söylüyorlar.
Sivil faşizmin has safhada olduğuna dikkat çeken Müjdat Gezen, bugün toplumda gördüğü baskının 1980 döneminden daha fazla olduğunu söylerken, Sabahat Akkiraz “26 soru sorup hepsine aynı cevabı almaya çalışmak gibi bir çıkmaza sürükleniyoruz” diyor.
Hayır oyu vermenin kişiyi ne CHP’li ne faşist ne de ordu yanlısı yapacağını söyleyen Levent Üzümcü ise yargı alanında yapılması öngörülen değişiklerin ileride kötüye kullanılmayacağının bir garantisinin olmadığının altını çiziyor.
Ferhan Şensoy ve Selda Bağcan ise değişiklik paketinin amacının yargıyı kıskaca almak olduğu konusunda hemfikir.
Müjdat Gezen: Erdoğan 12 Eylül’de ne oy verdi?
Ben fikrimi daha önce de söylemiştim. Hayır diyeceğim. Sebebi de belli. Bu düzenlemeleri içeren bir pakete ‘evet’ denmez. Anayasa Mahkemesi ve HSYK ele geçirilmeye çalışılıyor. Yargının üzerinde baskı var. Tek baskı yargının üzerinde de değil. Ben 12 Eylül mağdurlarından biriyim. Yazdığım bir kitap yüzünden elimden ayağımdan zincire vuruldum. Şimdiyse sivil faşizm had safhada çünkü bugün toplumda gördüğüm baskı 80 öncesinden çok daha fazla. Bunun 12 Eylül’le bir hesaplaşma olduğu söyleniyor. Oysa hiç alakası yok. Başbakanın böyle bir hesabı olamaz. Başbakan ilk 12 Eylül referandumu döneminde top oynuyordu. Ben asıl onun 12 Eylül’de ne oy verdiğini merak ediyorum. Bunun cevabını topluma vermek zorundadır.
ALİ Asker: Samimi bulmuyorum
Bu referandumun 12 Eylül tarihine denk getirilmesi bilinçli. 12 Eylülü ön plana çıkararak demokratları da kendi cephelerine çekmeye çalışıyorlar. Bu paket ile halka açlığı, işkenceyi, yoksulluğu reva görenlerin yargılanacağına inanmıyorum. Eğer amaç 12 Eylül ile hesaplaşmaksa başta Kenan Evren olmak üzere darbede rolü olan herkesten hesap sorulması gerekirdi. Bu hesaplaşma için referanduma gerek yoktu. Şimdi Balyoz davası ile darbecilerin yargılandığını söylüyorlar. Yargılananların içinde darbe yanlısı olanlar vardır ancak darbe yanlısı olmayan, demokrasiden yana olanların da içerde olduğunu görüyoruz.
Bu soruşturmalar ile halkın kafasında “dokunma; yoksa seni de alırlar” imajı yarattılar. Ben AKP’yi samimi bulmuyorum. Şeriatı adım adım hayata geçirmeye çalışıyor. Ayrıca hesaplaşmaksa, bu ülkede ne Çiller ne de Demirel yaptıkları nedeniyle yargılanmıştır.
Bunlardan da hesap sorulmalıdır ama onlar mahkeme kapısına gitseler bile elleri kollarını sallayarak çıktılar. Ben 12 Eylülde hayır diyeceğim çünkü inanmıyorum. Samimi bulmuyorum. AKP bir dönem daha iktidarda kalmak istiyor ve bunun zeminini hazırlıyor. Erdoğan da Cumhurbaşkanı olsun istiyorlar.
Levent Üzümcü: Hayır deyince CHP’li olmayız
Aynı havayı soluyan, aynı dili konuşan, aynı yemeği yiyen, aynı şarkıyı söyleyen, toplum içinde omuzları birbirine değerek yaşayan insanlar arasında en çok elli yıllık mesafeler olabilir. Ne yazık ki Türkiye’deki halklar arasında bu mesafe 1600 yıllık. Bu nedenle de orta yolu bulmak kolay değil. Arasında 50 yıllık mesafe olanlar için bu değişiklikler bir anlam ifade edebilir ama biz Türkiye’de yaşıyoruz. Anayasa Mahkemesi için öngörülen değişiklikler hayata geçerse seçilen üyelerin bunu suiistimal etmeyeceğinin garantisini kim verebilir? Veya bu iktidarın bunu kötüye kullanmayacağının garantisini kim verebilir? Bir Avrupa ülkesinde yaşıyor olsanız pakette değişikliklere evet demekten çekinmezsiniz. Ama burası Türkiye. Burada dinamikler farklı ve bunu söylemek de bizi ne CHP’li ne faşist ne de ordu yanlısı yapar.
Ferhan Şensoy: Amaç yargıyı kıskaca almak
Paket ile çok değiştirilen bir şey yok. Muğlak ifadelerle değişiklik yapılmış gibi göstermeye çalışıyorlar. Herkesin ifade ettiği gibi yargı alanında yapılan düzenlemelerin getirdiği değişiklikler yargıyı kıskaca almayı amaçlıyor. Paket için 12 Eylül’le hesaplaşılacağı söyleniyor. Ben bunun saçma bir slogan olduğunu düşünüyorum. İşi başka bir yere çekmek istiyorlar. 12 Eylül’le hesaplaşma sloganını da işin makyajı olarak kullanıyorlar. Bir başka deyişle yapmak istediklerini gizliyorlar. Amaçları yargıyı kıskaca almak.
Suavi: Mağdur değil muhatabız
BİZ 12 Eylül’ün mağduru değil; muhatabı, tarafıyız. Ben bu paketin 12 Eylül gibi darbelerin önüne geçeceğine inanmıyorum. Bu hesaplaşmanın AKP zihniyeti üzerinden yapılabileceğine de inanmıyorum. Öncelikle yapılması gereken darbelerin hangi zihniyetin ürünü olduğunu sorgulamaktır. O dönemde çocuk olanlar bu zihniyetle büyütüldüler. Sorunu yaratanlar sorunun giderilmesinde de başarılı olamazlar. Faşizmi yenebilecek tek yolun gerek örgütlenme şekli gerek felsefi donanımı nedeniyle sosyalizm olduğuna inanıyorum. Ben bu referandum sürecinin muhatabı bile olmayacak, evimde oturacağım.
Selda Bağcan: 12 Eylül’le hesaplaşamazlar
Benim oyum hayır olacak. Oyumun gerekçesi ise şudur: yüksek yargıyı iktidar tayin etmek istiyor. Tek amaç budur. Yapılan bütün diğer değişiklikler göstermelik. Bu paket ile 12 Eylül’le hesaplaşamazlar. O dönem bitti. Zamanaşımına uğradı. Bu değişikliklerin demokrasi getireceğini, demokratikleşmeye katkı sağlayacağını düşünmek de yanlış. Bu yönde söylenen her şey palavradır. Bu düzenlemeler bunu getirmez.
Sevinç Eratalay: Sosyalizme inananlar ‘Hayır’ demeli
12 Eylül’de yapılacak olan referandum oylamasında oyum iki kere “hayır”dır. Bunun tek bir nedeni vardır; bu yasaları, düşüncelerini ve faaliyetlerini değişen koşullara göre sürekli yenileyen, egemen sınıflar yapar. Emperyalizmin özü insanları hayvanlara dönüştürmek, özgürlük için savaşanları yok etmek, daha çok sömürmek, sömürmek ve bunun için ne gerekiyorsa yapmaktır. Ülkemizdeki mevcut AKP iktidarı da bu sınıfın isteğini, halkımız için daha demokratik, sivil bir anayasa gibi gösterip halk bunu kabul edecek tiyatrosunu oynatmakla görevlendirilmiştir. 12 Eylül’de orduya oynatılan bu oyun, şimdi AKP eliyle yapılmaktadır. Bu yüzden oyum “hayır”dır. Oyum zerre kadar güvenmediğim,halkların yararına iyiliğine hiçbir şey yapmayacak olan emperyalizme “hayır”dır. Sosyalizme inanan herkesin oyunun da “hayır” olması düşüncesindeyim.
Her gün televizyonlara çıkıp ne konuştuklarını bilmeyen tuhaflaşmış, kendine yabancılaşmış insanların AKP ile demokrasiye bir adım daha yaklaşıyoruz diyerek gericiliği, faşizmi, sömürüyü, 12 Eylül’ü, yapılan işkenceleri, her şeyi unuttuklarını düşünüyorum.
Ben artık sosyalistlerin şarkı dinlemekten ve alkışlamaktan çok, kendi şarkılarını kendilerinin yazıp söylemesi gerektiğini söylüyorum.
NEDİM SABAN: AKP’ye güvenmediğim için hayır
Öncelİkle “darbecilerin yargılanması” konusunda gönlüm ‘evet’ten yana. Ancak AKP’nin demokrasi hanesine güvenmediğim için hayır diyeceğim.
Ayrıca, anayasa paketinde bazı özgürlükler, örneğin yurttaşın fişlenmemesi zaten temel insan haklarının gerektirdiği özgürlükler.
Bir de, pakette çok olumlu önermeler var, ancak yeterli değil. Örneğin sanatçıyı koruyan hiçbir madde yok. Sansüre karşı, ifade özgürlüğünden yana hiçbir güvence yok. Yine de evet/ hayır’ın partilerarası bir çekişme olması tatsız. Partilerüstü kalsaydı, AKP’ye rağmen, ‘evet’ diyebilirdim.
ŞAİR ŞENNUR SEZEN: 1961 Anayasası’nı geri istiyorum
Her şeyden önce bu anayasa taslağı, toplum temsilcilerine sorularak hazırlanmadı. İkincisi, 12 Eylül Anayasası’nı daha da kötüleştiriyor. Üçüncüsü bir kadın ve yazar olarak, hem kadınların durumunu hem çalışanların durumunu hem de fikir özgürlüğü bakımından kötü koşullar getiriyor. Fikir özgürlüğü ve yasal başvuruların önüne engeller getiriyor, kadınların durumunu daha da kötüleştiriyor. En önemlisi, 1961 Anayasa’sının getirdiği –o dönemi yaşadım– hiçbir özgürlüğü getirmiyor.
Ben 1961 Anayasası’nı geri istiyorum. AKP Anayasası’nı çok fazla incelemeye gerek yok. Belli ifadeler, önümüze nasıl bir metnin konulduğunu açıklıyor. ‘Kadın ve erkek fiziksel olarak eşit değildir’ demek, eşitlikten ne anlandığını gösteriyor. Eşitlik, aynılık demek değil. Eğer bir yönetici aynılıkla eşitliği karıştırıyor ise önümüze nasıl bir yemek çıkacağı açık. Belli sayıda kadın çalışanın olduğu yerlerde, kreşlerin anlaşma metinlerinde yer aldığı bir dönemi yaşadım. Kreşin ve huzurevlerinin kaldırıldığı bir sistem geliyor ve bütün bunlar kadının sırtına yükleniyor. Bunların yanı sıra, örgütlenmeye getirilen sınırlanmalar. Aslında, anayasalar –ki 61 Anayasasında da bu belirtilmişti– sürekli teferruatlarla değiştirilmez, anayasalara göre yasalar çıkarılır ya da yasaların anayasaya uyup uymadığı tartışılır. Türkiye’de tersine bir durum var; herkesin ne kadar soluk alması gerektiği anayasa sınırlarıyla belirleniyor. Türkiye, altına imza attığı uluslararası anlaşmalara uymamak için anayasalar çıkartıyorsa, terimleri değiştiriyorsa söylenecek çok fazla bir şey yok. Türkiye’de kadınların yönetimde alamadıkları payların “pozitif ayrımcılık”ın adı değiştirilip başka bir hale getiriliyorsa söylenecek fazla bir şey yok.
Toplumun okuduklarını kavramaması için, duyduklarını anlamaması için her türlü çaptırmanın, her türlü kışkırtmanın yaşandığı bir toprak üstündeyiz. Yani ben artık bu toprak üstündeyiz için nitelendirme yapmak istemiyorum şair olarak. Çünkü bu nitelendirmeyi yaptığım zaman, gücümün yettiği, yetmediği çok daha büyük çılgınlığa sapmam lazım. Tahammül edilmez koşullar zorlanıyor. Türkiye’de arkasına kalabalıkları taktıklarına inananlar, Türkiye’de yaşayanlar adına çarpıtmalar oluşturuyorlar. Asıl meseleler tartışılmıyor. Geçen gün, bir öğrenci çalışırken iş cinayetine kurban gitti. Yani bir tek mesele yok. İş güvenliğinin de tartışılması lazım, bir üniversite öğrencisinin neden orada olduğu da sorgulanmalı…
Tüm bunlar dururken, bütün nüfusun dünyanın paralı askerleri haline getirmenin hazırlıklarını yapıyoruz. Dünyanın jandarması olmanın yatırımı yapıyoruz. Ve bunu da yalancı bir eşitlik adına yapıyoruz. O yüzden Türkiye’de anayasa metninin getireceği bütün açıklamalarda birtakım eksiklikler olacaktır. Ben bu değişikliğe “hayır” diyorum.
Sabahat Akkiraz: Burada haksızlık var ve ben hayır diyorum
AKP hükümeti işbaşına geldiği günden beri her konuda bir akıl karışıklığı yaratıp sistemi kendi istediği konuma getirmeye çalışıyor. Kadın ve çocuk haklarının ve memurların toplusözleşme talebinin içerisine yargı ve bağımsızlığını riskli bir konuma düşüren maddeleri harmanlayıp oylatmaya çalışıyor. 26 soru sorup hepsine aynı cevabı almaya çalışmak gibi bir çıkmaza sürükleniyoruz. Memurlar için toplu sözleşme hakkına grev hakkı tanımamak, kadınlara pozitif ayrımcılık yapmak yerine erkeklerle eşit konuma getirmemek, çocukların istismarını sadece sosyolojik olarak algılayıp çocuk işçilik gibi konularda sömürülmelerinin önüne geçmemek, darbelerden bu ülkeyi kurtaracağız deyip kendi diktatoryalarını sağlamlaştırmaya çalışmak ne yazık ki oylayacağımız konular. Hem eksik hem de aldatıcı.
12 Eylül ile hesaplaşmak böyle olmaz ve 12 Eylül’ü bilmeyenlerle olmaz. 12 Eylül Anayasası’na ne oy verdiğini bile açıklayamayan Başbakan’ın elinde her türlü imkânı varken ve Meclis’te bu konuda geniş bir mutabakat sağlayıp darbecileri referanduma gerek kalmaksızın yargılayabileceği apaçıkken, alanlarda sanki bunu yapacağım havasına girmek halkı da bu hava ile oya tahvil etmek büyük bir kandırmacanın parçası. 12 Eylül ile hesaplaşacağım nutukları atan Başbakan’a sormak gerek; daha Sivas katliamıyla yüzleşemeyen, Maraş katliamını ve diğer Alevi katliamlarını Ergenekon bilinmezine yüklemeye çalışan, konser yasaklarımızı ortadan kaldırmayan, albümlerimizde hâlâ denetim kıskacını hafifletmeyip TRT’de yayın yasağı ile karşı karşıya bırakan bir hükümet mi 12 Eylül ile hesaplaşacak? Hesaplaşacakları tek şey sandıktan evet çıkana kadardır. Sonra aynı tas aynı hamam devam…
Demokratik bir ülke hepimizin en büyük dileği. Bugün türbanlı üniversite öğrencileri için özgürlük isteyen bizlerin Amasya’da ya da Sivas’ta Alevi oldukları için okul değiştirmek ya da darp edilerek okuma hakları ellerinden alınan kızlar için aynı oranda üzülmesi doğalken, hükümetin bu konularda sessiz ve daha önemlisi tepkisiz kalmaları onların demokrasi anlayışlarının sadece kendilerine demokrasi, kendileri gibi olmayan ve inanmayanlara ise sırt dönmenin ötesinde bir şey değildir. Referandumu bile demokratikleştiremeyen; taraf/bertaraf, sizden/bizden soy/boy tartışmasına endeksli bir referandum hem düzey hem de içerik olarak baştan sakat değil midir?
Son sözüm ise şu: Bir yargı sembolü vardır: Gözü bağlı bir kadın, bir elinde kılıç ve bir elinde terazi olan. Ben bu kadının gözlerinin açılmasını istemiyorum. Yani senin ya da benim yargım değil herkese aynı bakan ve gözleriyle ve taraftarlığıyla değil, vicdanı ile hak ile hukuk ile karar veren bir yargı istiyorum.
Bu referandum evet olarak sonuçlanırsa dün YÖK’te yaşananlar yargıda da olacak ve yargı göbekten bağlı bir kuruma, yandaş organa dönüşecektir.
Hz. Ali diyor ki, “haksızlığa boyun eğer ya da tarafsız kalırsanız haksızlığı yapanlar kadar suçlusunuz”. Burada haksızlık var ve ben “hayır” diyorum.
Yüz seçmenden 58'inin "evet" demediği bir referandum Erdoğan ve partisi için bir zaferi değil, Türkiye için bir Anayasal krizi haber veriyor. Erdoğan çöken 12 Eylül Anayasasının yürütmeye üstünlük tanıyan ruhunu sürdürme kararlılığına onay üretemedi. Her 100 seçmenden 58'inin kabulü yönünde oy kullanmış olmadığı bir Anayasa değişikliği, Tayyip Erdoğan ve partisi için zafer anlamına gelebilir mi? (*) Yaygın medyaya sorarsanız öyle. Sandık başına giden seçmenlerin yüzde 58'i "evet" dediğine göre referandumun sonucu kocaman bir "evet". Ama, mutlak sayıların bize söylediği hakikat başka: Seçmenlerin yüzde 41,8'ini oluşturan 21 milyon 788 bin 533 kişi "evet", yüzde 30,45'ini oluşturan 15 milyon 854 bin 780'i "hayır" dedi ve yüzde 26'sını oluşturan 13 milyon 682 bin 568'i sandığa gitmedi. Yüzde 1,39'unu oluşturan 725 bin 947'si de geçersiz oy kullandı. Neresinden bakarsanız bakın, 52 milyon 51 bin 828 seçmenin 30 milyon 263 bin 295'inin "evet" demediği bir oylama sonucundan bir "zafer" değil, bir kriz çıkar! 12 Eylül referandumunun tek bir net siyasal ve toplumsal sonucu var: Değişiklikleriyle de birlikte T.C. Anayasası toplumsal meşruiyetini tamamen yitirmiştir. Referandum sonuçlarını doğru yorumlamak için gerçeğin üzerinden yaygın medyanın boyasının kazınması şart. Muhalif ya da yandaş olmaları fark etmiyor, temsile dayalı güç matematiğinin büyüsüne kapılmış yaygın medyanın gözünden bakılırsa, Türkiye referandum sonucunda "mavi"ye boyandı, "kırmızlar" denize döküldü... Örneğin Hakkâri bu tabloda masmavi. Her 100 seçmeninden yalnızca 9'unun sandık başına gittiği Hakkâri, medyaya sorarsanız Türkiye'nin Erdoğan'a en yüksek destek veren ili: Yüzde 91'i sandığa gitmeyen Kürtler'in yüzde 94'ü "evet" demiş sayılıyor. Ya da halkın yüzde 33'ünün sandık başına gitmediği, "hayır" oyu verenle oy kullanmayan sayısının eşit olduğu "Kemal Kılıçdaroğlu'nun memleketi" Tunceli "kıpkırmızı". Dersim'de Kürtler yüzde 81'le "hayır" demiş sayılıyor. Elbette referandum sonucunu hukuken sandıktan çıkan geçerli oyların nasıl dağıldığı belirliyor. Ama oylamanın toplumsal anlamı bu oranlarda değil gerçek insanların mutlak tavırlarında yatıyor. Bu memleketin çoğunluğu Tayyip Erdoğan'a ve Anayasasına da evet demiyor, 12 Eylül Anayasası'na da... Başbakan Erdoğan ve partisinin sonuçları bu gözle okumayacakları şimdiden belli. Onlar, siyasi gücü ve devlet kudretini ellerine geçirmiş olmanın sarhoşluğu içinde bir başkanlık rejiminin hayaliyle atacaklar bundan sonraki adımlarını. Bu yoldaki en önemli viraj 2011 genel seçimleri. Tayyip Erdoğan ve partisinin yaygın bir boykot ile büyük bir yenilgiye uğratılabileceği bu referandumu, MHP ile ittifak halinde Erdoğan için bir plebisite dönüştürerek yenilgiye uğrayan ve onun 2011 seçimlerine büyük bir moral avantajla girmesini sağlayan ana muhalefet partisi CHP bu sonuçların başlıca sorumluluğunu taşıyor. Sonuçta AKP'nin ve Erdoğan'ın 2011 seçim düzlemine gücünü artırarak girmesi, büyük ölçüde CHP'nin 12 Eylül 1982 Anayasası'nın savunuculuğu rolünü üstlenir görünmesiyle, demokratik ve yurttaş egemenliğine dayalı bir anayasa ihtiyacının sözcülüğünü gönüllü olarak AKP'ye terk etmiş olmasıyla doğrudan ilgili. Bununla birlikte referandum sonuçları, bugünden başlayarak yeni bir anayasa, ya da başka bir deyişle yeni bir rejim için mücadeleyi her zamankinden çok mümkün ve gerekli kılıyor. Evet, eski anayasa artık çökmüştür, ama AKP'nin Anayasa değişiklilikleri, hiçbir etnisiteye ya da inanca üstünlük tanımayan, yurttaş egemenliğine dayalı, yeni bir rejim ihtiyacını ortadan kaldırmıyor. Tersine AKP, egemenliğini, 12 Eylül rejiminin, yürütmeye halk ve bütün öteki güçler karşısında üstünlük tanıyan merkezi aygıtını koruyarak sürdürme iradesini açıkça ortaya koyduğuna göre, bundan böyle kendisini demokratik ve toplumsal mücadelenin hedef tahtasına yerleştirmiş oluyor. Türkiye'nin ezilenleri ve emekçileri; işçiler, yoksullar, kadınlar, Kürtler, Aleviler, dışlananlar için biricik politik çıkış yolu bugünden tezi yok, yeni bir düzen, yeni bir rejim yeni bir anayasa için ayağa kalkmak, inisiyatifi Tayyip Erdoğan ve AKP'nin elinden almak, muhalefeti CHP'nin basiretine terketmeden geleceği kazanmak için bugünden mevzilere yerleşmekte. Referandumun en az bunlar kadar önemli iki sonucu, BDP'nin, yandaş medya ne derse desin, boykot çağrısını Kürt halkına benimsetmeyi, ve bölge halkının siyasi temsili hakkını önceki seçimlere oranla daha büyük bir güçle üstlenmeyi başarması. Referandum içinde bir referandumla Kürtler BDP'nin "Demokratik Özerlik" çağrısına da birçok ilde olumlu yanıt verdiklerini gösterdiler. Öte yandan "Boykot Cephesi" yalnızca Kürdistan'da değil, Mersin, İstanbul, Ankara gibi illerin, referanduma katılım oranları genel ortalamanın çok altına düşen ilçelerindeki sonuçların da gösterdiği gibi, kayda değer sayıda seçmeni yanına çekmeyi başarabildi. Bu sonuç 2011 seçimlerini boykot eden politik güçlerin önemli rol oynayacağı bir "emek ve özgürlük cephesi"nin bütün Türkiye'de mayalanmaya başladığını haber veriyor. Evet ve Hayır oylarından geriye kalan seçmen sayısı 14 milyon 408 bindir. 13 milyon 682 bin seçmen ise sandığa gitmemiş, referanduma katılmamıştır. Oranları yüzde 28'dir... Referandumun biricik galibi Ezilenlerin ve Emekçilerin Boykot Cephesi oldu. Yüksek Seçim Kurulu'nun açıkladığı sonuçlara göre Evet oylarının sayısı 21 milyon 700 bindir. Bu sayı toplam 52 milyon 51 bin kayıtlı seçmene bölünür ve Anayasa değişikliği paketinin onaylanma oranı yüzde 42 olarak bulunur. Aynı şekilde Hayır oyları sayısı 15 milyon 853 bin, kayıtlı seçmen sayısına bölünür ve paketi onaylamayanların oranı yüzde 30 olarak bulunur. Evet ve Hayır oylarından geriye kalan seçmen sayısı 14 milyon 408 bindir. Bunların 726 bin tanesi sandığa giderek geçersiz oy kullanmıştır. Dün akşam sayımlarda sandık başlarında gözlendiği gibi bu geçersiz oyların hemen tamamı protesto ibareleri ve alametleri ile dolu oylarıdır.. Geriye kalan 13 milyon 682 bin seçmen ise sandığa gitmemiş, referanduma katılmamıştır. Geçersiz oy ve sandığa gitmemek biçiminde gösterilen boykot tavrının oranı yüzde 28'dir. Referandumun resmi şekildeki gibidir: Eğer ülkenin nüfusu 72 milyon ise ve içinde 14 milyon sandığa gitmeyen seçmen yaşıyor ise resim budur. Yok, eğer ülkenin nüfusu 58 milyon olup 14 milyon sandiğa gitmeyen seçmen yaşamıyorsa Başbakan çıkıp "yüzde 58'lik zaferi"nden dem vurabilir. Gerçekte Anayasa paketinin tasdik edilme oranı seçmenlerin yarısının yüzde 16 gerisinde kalarak yüzde 42 olmuştur.. Bu referandumda kimi seçmenler bedava kömür torbaları ile, kimileri bonkör iftariye paketleri ile kimileri de - eğer bulabilmişler ise bir iş - çoğunun bir günlük kazançlarını bulan 22 buçuk TL sandığa gitmeme cezası ile ödüllendirildi. Elden gelse neredeyse sandığa gitmeyenler seçmen listesinden silinecek, hatta nüfus kütüğünden düşülecek idi. Tüm bunlara rağmen referandumun biricik galibi Ezilenlerin ve Emekçierin Boykot Cephesi oldu. Şimdi, Ezilenlerin ve Emekçilerin Halk Cephesini kurmak zamanı geldi.. (HA/EÖ)Yurttaş Egemenliği İçin, AKP'ye Karşı...
ERTUĞRUL KÜRKÇÜ
12 Eylül Anayasası çöktü, yenisi yok!
CHP'nin rolü
Yeni bir rejim için
Boykot ve Kürtler
Marjinalleşen MHP
************************
HALUK AĞABEYOĞLU'DAN REFERANDUM YORUMUReferandumun Biricik Galibi Boykot
http://www.bianet.org/bianet/siyaset/124754-yurttas-egemenligi-icin-akpye-karsi
Slavoj Zizek’in son kitabı “Living in the End Times” (Bitiş Zamanlarında Yaşamak)
İlgili makalenin yazarı ise; Slavoj Zizek'ı da bize tanıtarak konuya ilişkin Önemli bir iş yapmış ve önümüze bir tahlil koymuştur....
Konuya ilişkin yazı da:
Slavoj Zizek’in son kitabı “Living in the End Times” (Bitiş Zamanlarında Yaşamak) ile ilgili BBC Türkçe’nin yayınladığı tanıtım haberinin Kronik Muhalif’e alındığını görünce, ana kaynağında muhtemelen ıskalayacağım bu videoda Zizek’in sarf ettiği sözlerle, bir süredir AKP hakkında hep dilimde dolandırdığım görüşlerin, daha da net bir biçimde yerine oturduğunu görme mutluluğunu tattım. (Filozof adamın hali başka oluyor tabii, bizim gibi hede hödö yapmadan çat diye deyiveriyor diyeceğini.)
Zizek, kapitalizmin büyük buhranını incelediği kitabı üzerine yaptığı konuşmada şunları ifade ediyor: “Ben Marksistim ve komünistim; bugünün solcuları olmak isteyen bizlerin görevi, 20. yüzyıl komünizminde nelerin yanlış gittiği hakkında radikal bir analiz yapmaktır. Bunun büyük bir etik ve siyasi felaket olduğunda hemfikiriz, hatta faşizmden bile büyük bir felaket. Çünkü, faşistler temelde kötü şeyler yapacaklarını söyleyen kötü insanlardı; iktidara geldiler ve ne şaşırtıcıdır ki, kötü şeyler yaptılar! Komünizm ise, bir özgürleşme vaat ediyordu, ama kimi zaman faşizmden daha kötü sonuçlar doğurdu.”
********
Zizek’in tavsiye ettiği ‘radikal analizi’ yapamayan günümüz Marksistlerinin, özellikle Türkiye’de, ‘özgürleşme’nin hem savunucusu, hem de yeni arayıcı ve örgütleyicisi olduklarını söylerken düştükleri durumun, “faşizmden daha kötü sonuçlar doğuracak” (kapitalist ya da ‘demokrat’ iddiasında olan) iktidar odaklarının çevresinde aslında hangi sıfata tekabül ettiğinin sorgulanması da kaçınılmaz gibi görünüyor.
Zizek’in, mücadele alanını belirtirken söylediği “genel olarak iktidarlara karşı” sözünün, ‘genel olarak’ uyarısından bağımsızlaştırılarak yorumlanması halinde, Slovenyalı düşünürün bazı Türkiyeli Marksistler tarafından “CHP’li” olduğu bile söylenebilir çünkü. Sistem içinde değişmeli ya da eş zamanlı olarak iktidar mekanizmasını eline geçirenlerden birine mutlaka taraf olunmalıymış gibi işletilen Türkiye’deki ‘Marksizm’in yapamadığı ‘analiz’i, Türkiyeli Ermeniler ne kadar yapabiliyorlar, bakalım bir.
***********************************
Bu makalenin tamamını aşağıda vereceğim adresten takip edebilirsiniz.. Oldukça yararlı bilgiler içeren ve günümüz Türkiyesine ışık tutar nitelikte bir yazıdır.. Türkiye bir kere kilitlendi: Referandum, referandum...! Ne işsizlik kaldı, ne yoksulluk, ne açlık kaldı ( ramazan çadırları doyuruyor) ne işkence kaldı ne zulüm... Türkiye güllük gülüstanlık... Dışarıda Hürriyet var.. At kendini dışarı...! Orhan Veli'nin dediği gibi olmasa bile.! Elbet özgürleşecek bir bu güzel ülkemiz.. Karakollarında işkence, sokoklarında gaz bombası ve tazzikli su sıkılmayacak birgün..! ne dersiniz..? Mücadele kime karşı yapılmalı..? Ne yaparsanız kimin yanında sayılıyorsunuz..? Varın siz karar verin artık...!
****EvcioğluHaber*************************
Makale
EvcioğluHaber- Yıl 1974 Türkiye'si... Türkiye'nin çağdaş, demokratik ve özgür bir eğitim sistemi için çalışıp çabalayan, ülkemizin susuz, yolsuz ve yoksul köylerinde, faşizmin hergün canaldığı şehirlerinde; aydılık bir ülke yaratma gayretiyle bu uğurda canları pahasına savaş veren öğretmenlerin tarihidir bu tarih.. Türkiye tarihinin bir dönemine adını yazdırmış Güzel insanların öyküsü ve tarihin yapratlarından örneklerdir. bu! ....
Belki, merak edersiniz diyedir, 36 yıl önce çıkarılmış ve o günden bir kaç dergi yapraklarında kalmış raflarda tozlanmış (yakılmaktan kurtarılabilmiş olanlar tabi ) hatıralardır..
03.08.2010
