Anayasa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anayasa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ekim 2010

CUMHURBAŞKANI GÜL; TÜM SİYASİ AKIMLAR MECLİSTE TEMSİL EDİLMELİDİR.


CUMHURBAŞKANI GÜL;
"TÜM SİYASİ AKIMLAR MECLİSTE TEMSİL EDİLMELİDİR."



01.10.2010-cuma


EvcioğluHaber-
Cumhurbaşkanı; TBMM'nin 23. dönem 5. Yasama Yılı başlaması dolayısı ile yaptığı konuşmada, ''Ülkenin tüm önde gelen siyasi akımlarının temsil edilmediği bir Meclis, eksik bir Meclis olacaktır" diye sözlerini sürdüren
Gül, çeşitli basın yayın organlarında çıkan haberlere göre şunları ifade etti..
''Cumhuriyet, bu Meclis çatısı altında kuruldu, Kurtuluş Savaşı buradan yönetildi ve kazanıldı. Kurtuluş Savaşı'nı yürüten Meclis, tüm olumsuz şartlara rağmen, ulusal egemenliğin ve bağımsızlığın sembolü haline geldi. Cumhuriyetin ilanı ve onu takip eden reformlar bu Meclis eliyle gerçekleştirildi. Kurulduğu ilk günden beri Meclisimiz muasır medeniyet hedefinin en büyük taşıyıcısı oldu ve olmaya devam etmektedir''
diye konuştu.

"Bugün geldiğimiz noktada demokratik sistemin kendini yenilemesi için siyasetçilere düşen önemli bir görev var. Siyaset dili yenilenmeli.

Eski siyaset dilinin yeni, dinamik, hoşgörülü bir siyaset diliyle yer değiştirmeli. Siyaset dilinin mahiyeti sonuçları belirliyor. Siyasetin aktörleri tercih ettikleri dilk ile ayrıştırıcı da olabilirler"

"Yeni bir Anayasa'nın sivil bir irade tarafından hazırlanması ihtiyaçtır. Milletin bu çatı altındaki temsilcileri milletin tercihler konusunda çok dikkatli olmalıdır"

Uzun tutukluluk süreleriyle ilgili de görüşlerini belirten GÜL; "Tutukluluk süreleri fiili mahkumiyete dönüştürülmemelidir. Bununla ilgili gerekli yasal düzenlemeler en kısa sürede hayata geçirilmelidir" diyerek sözlerini sürdürdü..


EvcioğluHaber-01.10.2010

16 Eylül 2010

Dev prime iptal davası

Dev prime iptal davası

Avukat Sedat Vural, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından Dünya Basketbol Şampiyonası'nda ikinci olan Türk Ulusal Takımı'na "Örtülü Ödenekten" verilen 28 milyon 500 bin TL'lik primi yargıya taşıdı.

ANKA


Ankara- Avukat Sedat Vural'ın Ankara İdare Mahkemesi'ne verdiği dava dilekçesinde, milli sporculara verilen primin Anayasa'nın "Eşitlik ilkesi ile Yasal Gerçeklere" aykırı olduğunu ifade ederek söz konusu işlemin yürütmesinin durdurulması ve iptaline karar verilmesini istedi.

Vural, dilekçesinde, Basketbol Milli Takımı'nın başarısına karşılık, Başbakan Erdoğan'ın sporculara verilen toplam 28 milyon 500 bin TL'nin, Başbakanlık Örtülü Ödeneği'nden ödendiğini anımsattı.

"Ben yaparım demek kabul edilemez"

Dava dilekçesinde, 5018 sayılı "Kamu Mali Yönetim ve Kontrol Kanununun" 24 üncü maddesine göre, "örtülü ödenek; kapalı istihbarat ve kapalı savunma hizmetleri, Devletin milli güvenliği ve yüksek menfaatleri ile Devlet itibarının gerekleri, siyasi, sosyal ve kültürel amaçlar ve olağanüstü hizmetlerle ilgili Hükümet icapları için kullanılmak üzere Başbakanlık bütçesine konulan ödenektir" olduğunu hatırlatan Vural, "Örtülü ödenek, bu amaçlar dışında ve Başbakanın ve ailesinin kişisel harcamaları ile siyasi partilerin idare, propaganda ve seçim ihtiyaçlarında kullanılamayacağını" savundu.

Dilekçesinde, "Uluslararası spor karşılaşmalarında ilk 3 dereceye giren sporculara ödeme yapılacağının hüküm altına alınmadığına" dikkat çeken Vural, "Uluslararasıspor karşılaşmalarındaki başarılar için devlet 'ödül yönetmeliği' yayımlamış; ilk 3 dereceye giren sporculara verilecek ödül miktarını bu yönetmelikte belirlemiştir" dedi.

Dilekçesinde Hukuk Devleti'nin de tanımı da yapan Vural, " 'Ben yaparım', 'Benim gücüm var' demek ve bu düşünce ile gerek yürütmede, gerekse yasamada uygulamaya girişmek ve kararlar almak, Demokratik Hukuk Devleti'nin kabul edemeyeceği bir uslup ve eylem şeklidir" değerlendirmesine bulundu.

"Anayasanın eşitlik ilkesine aykırı"

Verilen primin Anayasa'nın eşitlik ilkesine de aykırı olduğunu savunan Vural, dilekçesinde şu ifadelere yer verdi:"Anayasanın 10. maddesine göre yasa önünde eşitlik ilkesi gereği olarak yasaların uygulanmasında dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayrılığı gözetilmesi ve bu nedenlerle eşitsizliğe yol açılması Anayasa katında geçerli görülemez. Bu mutlak yasak, birbirinin aynı durumunda olanlara ayrı kuralların uygulanmasını ve ayrıcalıklı kişi ve toplulukların yaratılmasını engellemektedir. Aynı durumda olanlar için farklı düzenleme, eşitliğe aykırılık oluşturur. Kamu hizmetinde eşit davranış, eşit yararlanma temel niteliktir. 'Haklı bir nedene' dayanmayan bu karar ile uluslararası karşılaşmalarda aynı ay yıldız forması altında ülkemizi temsil eden sporcuların farklı uygulamaya tabi tutulmaları Anayasanın yasa önünde eşitlik ilkesi ile AİHS in 14. maddesindeki ayrımcılık ilkesine açıkça aykırıdır."

Bu kararın uygulanmasının "telafisi güç ve imkansız zararlar doğuracağını" da vurgulayan Vural, söz konusu işlemin yürütmesinin durdurulması ve iptaline karar verilmesini istedi.

Cumhuriyet-16 Eylül 2010

13 Eylül 2010

Yurttaş Egemenliği İçin, AKP'ye Karşı...

Yurttaş Egemenliği İçin, AKP'ye Karşı...

ERTUĞRUL KÜRKÇÜ

Yüz seçmenden 58'inin "evet" demediği bir referandum Erdoğan ve partisi için bir zaferi değil, Türkiye için bir Anayasal krizi haber veriyor. Erdoğan çöken 12 Eylül Anayasasının yürütmeye üstünlük tanıyan ruhunu sürdürme kararlılığına onay üretemedi.

İstanbul - BİA Haber Merkezi
13 Eylül 2010, Pazartesi

Her 100 seçmenden 58'inin kabulü yönünde oy kullanmış olmadığı bir Anayasa değişikliği, Tayyip Erdoğan ve partisi için zafer anlamına gelebilir mi? (*) Yaygın medyaya sorarsanız öyle. Sandık başına giden seçmenlerin yüzde 58'i "evet" dediğine göre referandumun sonucu kocaman bir "evet".

Ama, mutlak sayıların bize söylediği hakikat başka: Seçmenlerin yüzde 41,8'ini oluşturan 21 milyon 788 bin 533 kişi "evet", yüzde 30,45'ini oluşturan 15 milyon 854 bin 780'i "hayır" dedi ve yüzde 26'sını oluşturan 13 milyon 682 bin 568'i sandığa gitmedi. Yüzde 1,39'unu oluşturan 725 bin 947'si de geçersiz oy kullandı.

Neresinden bakarsanız bakın, 52 milyon 51 bin 828 seçmenin 30 milyon 263 bin 295'inin "evet" demediği bir oylama sonucundan bir "zafer" değil, bir kriz çıkar! 12 Eylül referandumunun tek bir net siyasal ve toplumsal sonucu var: Değişiklikleriyle de birlikte T.C. Anayasası toplumsal meşruiyetini tamamen yitirmiştir.

12 Eylül Anayasası çöktü, yenisi yok!

Referandum sonuçlarını doğru yorumlamak için gerçeğin üzerinden yaygın medyanın boyasının kazınması şart. Muhalif ya da yandaş olmaları fark etmiyor, temsile dayalı güç matematiğinin büyüsüne kapılmış yaygın medyanın gözünden bakılırsa, Türkiye referandum sonucunda "mavi"ye boyandı, "kırmızlar" denize döküldü...

Örneğin Hakkâri bu tabloda masmavi. Her 100 seçmeninden yalnızca 9'unun sandık başına gittiği Hakkâri, medyaya sorarsanız Türkiye'nin Erdoğan'a en yüksek destek veren ili: Yüzde 91'i sandığa gitmeyen Kürtler'in yüzde 94'ü "evet" demiş sayılıyor. Ya da halkın yüzde 33'ünün sandık başına gitmediği, "hayır" oyu verenle oy kullanmayan sayısının eşit olduğu "Kemal Kılıçdaroğlu'nun memleketi" Tunceli "kıpkırmızı". Dersim'de Kürtler yüzde 81'le "hayır" demiş sayılıyor.

Elbette referandum sonucunu hukuken sandıktan çıkan geçerli oyların nasıl dağıldığı belirliyor. Ama oylamanın toplumsal anlamı bu oranlarda değil gerçek insanların mutlak tavırlarında yatıyor. Bu memleketin çoğunluğu Tayyip Erdoğan'a ve Anayasasına da evet demiyor, 12 Eylül Anayasası'na da...

Başbakan Erdoğan ve partisinin sonuçları bu gözle okumayacakları şimdiden belli. Onlar, siyasi gücü ve devlet kudretini ellerine geçirmiş olmanın sarhoşluğu içinde bir başkanlık rejiminin hayaliyle atacaklar bundan sonraki adımlarını. Bu yoldaki en önemli viraj 2011 genel seçimleri.

CHP'nin rolü

Tayyip Erdoğan ve partisinin yaygın bir boykot ile büyük bir yenilgiye uğratılabileceği bu referandumu, MHP ile ittifak halinde Erdoğan için bir plebisite dönüştürerek yenilgiye uğrayan ve onun 2011 seçimlerine büyük bir moral avantajla girmesini sağlayan ana muhalefet partisi CHP bu sonuçların başlıca sorumluluğunu taşıyor.

Sonuçta AKP'nin ve Erdoğan'ın 2011 seçim düzlemine gücünü artırarak girmesi, büyük ölçüde CHP'nin 12 Eylül 1982 Anayasası'nın savunuculuğu rolünü üstlenir görünmesiyle, demokratik ve yurttaş egemenliğine dayalı bir anayasa ihtiyacının sözcülüğünü gönüllü olarak AKP'ye terk etmiş olmasıyla doğrudan ilgili.

Yeni bir rejim için

Bununla birlikte referandum sonuçları, bugünden başlayarak yeni bir anayasa, ya da başka bir deyişle yeni bir rejim için mücadeleyi her zamankinden çok mümkün ve gerekli kılıyor.

Evet, eski anayasa artık çökmüştür, ama AKP'nin Anayasa değişiklilikleri, hiçbir etnisiteye ya da inanca üstünlük tanımayan, yurttaş egemenliğine dayalı, yeni bir rejim ihtiyacını ortadan kaldırmıyor. Tersine AKP, egemenliğini, 12 Eylül rejiminin, yürütmeye halk ve bütün öteki güçler karşısında üstünlük tanıyan merkezi aygıtını koruyarak sürdürme iradesini açıkça ortaya koyduğuna göre, bundan böyle kendisini demokratik ve toplumsal mücadelenin hedef tahtasına yerleştirmiş oluyor.

Türkiye'nin ezilenleri ve emekçileri; işçiler, yoksullar, kadınlar, Kürtler, Aleviler, dışlananlar için biricik politik çıkış yolu bugünden tezi yok, yeni bir düzen, yeni bir rejim yeni bir anayasa için ayağa kalkmak, inisiyatifi Tayyip Erdoğan ve AKP'nin elinden almak, muhalefeti CHP'nin basiretine terketmeden geleceği kazanmak için bugünden mevzilere yerleşmekte.

Boykot ve Kürtler

Referandumun en az bunlar kadar önemli iki sonucu, BDP'nin, yandaş medya ne derse desin, boykot çağrısını Kürt halkına benimsetmeyi, ve bölge halkının siyasi temsili hakkını önceki seçimlere oranla daha büyük bir güçle üstlenmeyi başarması. Referandum içinde bir referandumla Kürtler BDP'nin "Demokratik Özerlik" çağrısına da birçok ilde olumlu yanıt verdiklerini gösterdiler.

Öte yandan "Boykot Cephesi" yalnızca Kürdistan'da değil, Mersin, İstanbul, Ankara gibi illerin, referanduma katılım oranları genel ortalamanın çok altına düşen ilçelerindeki sonuçların da gösterdiği gibi, kayda değer sayıda seçmeni yanına çekmeyi başarabildi. Bu sonuç 2011 seçimlerini boykot eden politik güçlerin önemli rol oynayacağı bir "emek ve özgürlük cephesi"nin bütün Türkiye'de mayalanmaya başladığını haber veriyor.

Marjinalleşen MHP

Referandum sürecinin herhalde tek hayırlı sonucu MHP tabanının CHP ve AKP arasında eriyerek, Devlet Bahçeli'nin siyasi sonunu hazırlamış olması. Referandum süreci 12 Eylül Anayasası ile birlikte MHP liderliğinin meşruiyetini de çökerterek "eski usul" faşizmi siyasetin kıyısına sürükledi. Gene de bu sonuç, "faşizmin tasfiye olduğu" yolunda aşırı hayale kapılmaya yol açmamalı. Bu sonuçlardan sonra CHP ve AKP'nin gelecekte milliyetçi tabanı paylaşmak için şovenizme prim vermeye daha yatkın hale geleceklerini de, "kırmızı" sahillerde çoktandır boy vermekte olan "beyaz Türk" reaksiyonunun "sol"a sızma eğiliminde olduğunu da akılda tutmakta yarar var. (EK)
************************


HALUK AĞABEYOĞLU'DAN REFERANDUM YORUMU

Referandumun Biricik Galibi Boykot

Evet ve Hayır oylarından geriye kalan seçmen sayısı 14 milyon 408 bindir. 13 milyon 682 bin seçmen ise sandığa gitmemiş, referanduma katılmamıştır. Oranları yüzde 28'dir... Referandumun biricik galibi Ezilenlerin ve Emekçilerin Boykot Cephesi oldu.

İstanbul - BİA Haber Merkezi
13 Eylül 2010, Pazartesi

Yüksek Seçim Kurulu'nun açıkladığı sonuçlara göre Evet oylarının sayısı 21 milyon 700 bindir. Bu sayı toplam 52 milyon 51 bin kayıtlı seçmene bölünür ve Anayasa değişikliği paketinin onaylanma oranı yüzde 42 olarak bulunur.

Aynı şekilde Hayır oyları sayısı 15 milyon 853 bin, kayıtlı seçmen sayısına bölünür ve paketi onaylamayanların oranı yüzde 30 olarak bulunur.

Evet ve Hayır oylarından geriye kalan seçmen sayısı 14 milyon 408 bindir. Bunların 726 bin tanesi sandığa giderek geçersiz oy kullanmıştır. Dün akşam sayımlarda sandık başlarında gözlendiği gibi bu geçersiz oyların hemen tamamı protesto ibareleri ve alametleri ile dolu oylarıdır..

Geriye kalan 13 milyon 682 bin seçmen ise sandığa gitmemiş, referanduma katılmamıştır. Geçersiz oy ve sandığa gitmemek biçiminde gösterilen boykot tavrının oranı yüzde 28'dir.

Referandumun resmi şekildeki gibidir:

Eğer ülkenin nüfusu 72 milyon ise ve içinde 14 milyon sandığa gitmeyen seçmen yaşıyor ise resim budur.

Yok, eğer ülkenin nüfusu 58 milyon olup 14 milyon sandiğa gitmeyen seçmen yaşamıyorsa Başbakan çıkıp "yüzde 58'lik zaferi"nden dem vurabilir.

Gerçekte Anayasa paketinin tasdik edilme oranı seçmenlerin yarısının yüzde 16 gerisinde kalarak yüzde 42 olmuştur..

Bu referandumda kimi seçmenler bedava kömür torbaları ile, kimileri bonkör iftariye paketleri ile kimileri de - eğer bulabilmişler ise bir iş - çoğunun bir günlük kazançlarını bulan 22 buçuk TL sandığa gitmeme cezası ile ödüllendirildi.

Elden gelse neredeyse sandığa gitmeyenler seçmen listesinden silinecek, hatta nüfus kütüğünden düşülecek idi.

Tüm bunlara rağmen referandumun biricik galibi Ezilenlerin ve Emekçierin Boykot Cephesi oldu. Şimdi, Ezilenlerin ve Emekçilerin Halk Cephesini kurmak zamanı geldi.. (HA/EÖ)



http://www.bianet.org/bianet/siyaset/124754-yurttas-egemenligi-icin-akpye-karsi

12 Eylül 2010

Anayasa'da değişiklik getiren referandumda, halk 'evet' dedi.

EvcioğluHaber- Bu gün 12 Eylül 2010.. Yine bir halk oylaması, yine bir Anayasa referandumu yapıldı.. Halk oylamada tercihini EVET' ten yana kullandı..
Türkiye'de zaman, zaman yapılır bu türden referandumlar.. Çünkü; Ülkemiz de Halk kendisini parlementer demokrasi ile yönetir.. Bu şu demektir.. Halk kendisini yönetecek yöneticileri (Milletvekillerini) mevcut siyasi parti ve seçim kanunlarında yazılı, demokratik.! kanunlar çerçevesinde seçenek meclise gönderir..! TBMM. de yapılan çalışmalarda, Referanduma konu olan Anayasa değişiklikleri hazırlandı, ama; yasalaşamadı... İktidar partisinin yöntemi ile Halka sorulmasınını zorunluluğu doğdu.. Bu süreç işlerken yapılan Anketlerde; Referandum maddelerini biliyormusunuz ? sorularına insanlar; " bilmiyorum ama EVET diyeceğim" bazılarıda " Bilmiyorum ama HAYIR diyeceğim" diyorlardı.. Gün bu gündür deyip; Halk bu gün, tercihini çoğunlukla EVET diyerek kullandı..

13 Eylül sabahı demokratik ! bir Anayasa ile uyanmassak gelin yanıma, hep birlikte soralım öyle olacak diyenlere... !

Düşünebiliyormusunuz..? her yanı yamalı bohça gibi değiştirilen 82 Anayasası'nın bir türlü Özgürlükçü, demokrakik ve İnsan hak ve Hürriyetleri açısından yeniden yapılandırılması yapılamadı.. Ne kadar güçlü bir yapıda imiş bu 82 Anayısası..?


Demokratik kültür oluşturulammamış bir ülkede, aşağıdaki taplo bizlere bir fikir vermektedir..
Bu konuda sosyologlar, psikologlar, siyaset bilimciler, ekonomistler vb.. birçok konunun uzmanları ileride yorumlayacaklar.. Referandum gerçeğini... O zaman daha net bilgilere ulaşabiliriz belki...!
Sn:Başbakan Evet çıkması durumunda " 13 Eylül den başlayarak, herkesi kucaklayan Demokratik bir Anayasa yapacaklarını ve bu Anayasayı kaldıracaklarını, yaptıkları Anayasa, en demokratik Anayasa olacağını " söylemişti... Bunun gerçekleşmesi için bizlerde elimizden geleni yapacağız.. Bekleyip göreceğiz....!

Sonuçlar açıklandı..
Ancak bazı illerde 'evet'çiler, bazılarında da 'hayır'cılar ezici farkla seçimi bitirdi.
İlginç sonuçlar çıktı ortaya...
En fazla 'evet' oyu yüzde 96 ile Ağrı'dan çıkarken,
En fazla 'hayır' oyu da yüzde 81 ile Tunceli'den çıktı.

12.09.2010-Pazar
Aşağıda verilen sonuçlar ise. CNNturk.com dan elde edilmiştir.....
**************

'EVET'Çİ İLLER:

Ağrı: Yüzde 96 (Evet) ....................Yüzde 4 (Hayır)
Diyarbakır:
Yüzde 94 (Evet)......... Yüzde 6 (Hayır)
Şanlıurfa: Yüzde 94 (Evet) ............Yüzde 6 (Hayır)
Mardin: Yüzde 93 (Evet) ...............Yüzde 7 (Hayır)
Erzurum: Yüzde 87 (Evet) ............Yüzde 13 (Hayır)
Elazığ: Yüzde 82 (Evet) .................Yüzde 18 (Hayır)
Kahramanmaraş: Yüzde 78 (Evet), Yüzde 22 (Hayır)
Konya: Yüzde 78 (Evet), ...............Yüzde 22 (Hayır)
Çorum: Yüzde 77 (Evet), ..............Yüzde 23 (Hayır)
Aksaray: Yüzde 77 (Evet), ...........Yüzde 23 (Hayır)
Trabzon: Yüzde 69 (Evet), ..........Yüzde 31 (Hayır)

'HAYIR'CI İLLER:

Tunceli: Yüzde 81 (Hayır),............. Yüzde 19 (Evet)
Kırklareli: Yüzde 74 (Hayır) ..........Yüzde 26 (Evet)
Edirne: Yüzde 74 (Hayır) ..............Yüzde 26 (Evet)
Tekirdağ: Yüzde 65 (Hayır).......... Yüzde 35 (Evet)
Muğla: Yüzde 69 (Hayır) ................Yüzde 31 (Evet)
Eskişehir: Yüzde 66 (Hayır) ...........Yüzde 34 (Evet)
İzmir: Yüzde 63 (Hayır) ...................Yüzde 37 (Evet)

"BOYKOT "
DOĞU VE GÜNEYDOU İLLERİNDE VE DOĞULU VATANDAŞLARIN YAŞADIĞI İLLERDEDE ETKİLİ OLDU..
Barış ve Demokrasi Partisi'nin (BDP) referandumu boykot çağrısı Güneydoğu illerinde etkili oldu. Başta Hakkari, Batman ve Şırnak olmak üzere seçmenlerin büyük çoğunluğu sandığa gitmedi.
Diyarbakır, Ağrı, Muş, Kars, ve Van'da boykotun etkili olduğu seçim sonuçlarından gözlendi.. .
Seçime katılım oranın en yüksek il Tunceli ve Mardin olduğu gözlendi.....
Boykot, Güneydoğulu vatandaşların yoğun olarak yaşadığı, Mersin ve Adana gibi illerde etkili oldu bildirildi...

Genelde sakin geçen referandum oylaması ; oy vermek isteyen vatandaşların sandığa gitmesine engel olmak isteyen bazı kişilerin güvenlik güçlerinin müdahalesiyle engellendiği bildirildi.....


EvcioğluHaber

5 Eylül 2010

HAYIR'CI SOL ANKARA'DA 12 EYLÜL'E HAYIR DEDİ

HAYIR'CI SOL ANKARA'DA 12 EYLÜL'E HAYIR DEDİ

EvcioğluHaber- KESK'in (Kamu Emekçileri Konfedarasyonu) öncülüğünde; " ikinci 12 Eylül'e Hayır" mitinginde bir araya gelen SOL Parti ve demokratik kitle örgütleri ; Ankara- Kollej kavşağında 12 Eylülde, Anayasa da yapılması düşünülen ve Halk Oylamasına götürülen referandumda "HAYIR" diyeceklerini bir kez daha haykırdılar..

KESK Ankara Şubeler platformunun öncülüğünde düzenlenen mitinge yaklaşık 3.000-kişi takıldı.. Hayır mitinginde kitlenin çoğunluğunu TKP ve Halkevleri nin oluşturduğunu ve sırasıyla diğer grupların geldiği göze çarpmaktaydı..

12 Eylülde yapılacak olan Anayasa referandumu sonucunda "Hayır veya Evet" hangisi çıkarsa çıksın, Acaba; halkın yaşamında ne gibi bir değişiklik olacak..!
Evet çıkarsa; Bütün gençler işmi bulacak? vs..
Hayır çıkarsa; Faili meçhullerin faillerimi ortaya çıkacak? vs...

Eylem günü aslında şu çok açık görülebiliniyordu.... Halkın gündemi çok daha farklıydı..
Çünkü; Okullar açılacak, kış geliyor gaz parası vs... Evette çıksa, Hayırda çıksa? Halkın gündemi hiç değişmeyecekti..!
Bir şey çok önemli ama; bu evet ve hayırdan umarım SOL daha da parçalanmadan ve ayrışmadan çıkar... Çünkü; SOL kendi gündemini yaratmalı.. Aksine;başkalarınca oluşturulan gündemin arkasında sürüklenmekten kurtulamayacaktır...

04.09.2010- Cumartesi

























Aynı gün objektifime yansıyan ve Hayır diyen Sağdan bir partinin reklam blbortlarında " Ülken için bir oy'un var.. HAYIR " de takılmıştır....
MHP'nin afişdeki Hayırıyla, Sol'un Hayır'ı yan yana farklı bir görüntü oluşturuyordu.. Ülkemin garip halleri hiç bir zaman değişmiyor.. Bu iki ayrı yerden yükselen Hayır'larda iki tarafında çıkarları burada örtüşmüş mü ? oluyor acaba..!
Aşağıdaki bu fotoğraf aynı gün çekilmiştir..


Haber ve fotoğraf; Evcioğlu



26 Ağustos 2010

ANAYASA PAKETİNDE SENDİKAL HAKLARA İLİŞKİN NE VAR

ANAYASA PAKETİNDE SENDİKAL HAKLARA İLİŞKİN NE VAR?



EvcioğluHaber- 12 Eylül 2010 da yapılacak olan Anayasa değişikliğine ilişkin referandum paketinde Emekçiler açısından ne gibi bir yenilik getirmektedir.. Veya; eskisini aratır bir durumda zaten yetersiz olan hakların hangilerini elimizden almaktadırlar.. Halk oylamasında emekçiler neye oy verecekler.. Evet veya Hayır dendiğinde hangi haklardan ferağat etmek zorunda olacaklar.. İşte Değerli Anayasa Hukukuçusu Sn: İbrahim Ö. KABOĞLU'nun 12 Eylül de yapılacak Anayasa değişikliğine ilişkin pakette Sendikal haklarla ilgili ne söylüyor, Sn; Aziz ÇELİK'in sunumuyla hep birlikte okuyalım..

*********************************

Merhaba

Anayasa Hukukçusu İbrahim Ö. Kaboğlu’nun Değişiklikler Işığında 1982 Anayasası, Halk Neyi Oylayacak adlı yeni kitabı bugünlerde yayınlandı (İmge Kitabevi Yayınları, Ankara: Ağustos 2010). 1995, 2001 ve 20004 Anayasa değişikliklerine de yer verilen kitapta, 2010 Anayasa değişiklikleri geniş biçimde ele alınıyor, tartışmalı noktalara anayasa bilimi çerçevesinde yanıtlar aranıyor ve Türkiye’nin anayasa macerası geçmişten bugüne irdeleniyor.

Kaboğlu’nun kitabında 2010 paketinin sendikal haklara ilişkin düzenlemelerine de yer veriliyor. Bu konuda yürüyen tartışmalara katkı sağlayacağını düşünerek Kaboğlu’nun kitabından sendikal haklara ilişkin değerlendirmeleri aktarmak istiyorum:

Aziz Çelik

************************

Anayasa Hukukçusu İbrahim Ö. KABOĞLU

ANAYASA PAKETİNDE SENDİKAL HAKLAR

“TOPLU SÖZLEŞME HAKKI: İLERLEME Mİ GERİLEME Mİ?

Çalışanların kolektif sosyal haklarına ilişkin başlıca yenilik, kamu görevlilerine “toplu görüşme” (1995 Anayasa Değişikliği) yerine, “toplu sözleşme” hakkının tanınmış olmasıdır (m.6).

Ne var ki, toplu görüşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde taraflar, Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’na başvurabilir. Kurulun kararları kesindir ve toplu sözleşme hükmündedir. Toplu sözleşme hakkının kullanılmasında yasal düzenlemeye geniş bir alan bırakılmaktadır. Grev hakkı ise öngörülmemektedir.

Bu düzenleme şekliyle, “toplu sözleşme” adı altında getirilen hakkın getireceği, götüreceğinden daha sınırlı kalacaktır. Neden? Çünkü;

Bir kez, toplu sözleşme, “gönüllü ve özerk” bir kurum olarak tanınmış değildir. Özünde, önceki “toplu görüşmeden”den farklı bir durum yoktur. Çünkü, toplu görüşme, Bakanlar Kurulu kararıyla sonuçlanırken, bu kez yine kamu işverenin belirleyici olduğu bir Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun kararıyla sonuçlanacaktır. Mevcut Uzlaştırma Kurulu’nun bir yargıç başkanlığında dört öğretim üyesinden oluşan, görece özerk ve bağımsız yapısı yasayla değiştirilecektir. Bu ise, toplu sözleşmenin hükümetin kararıyla sonuçlanması demektir.

İkinci olarak, bu düzenleme tarzı, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) kararlarına aykırıdır. Toplu sözleşme hakkı, Demir/Baykara kararı ile İHAM tarafından tanınmış olduğu halde, madde gerekçesinde bundan söz edilmemiş olması, ciddi bir eksikliğin ötesinde bu toplu hakka yaklaşıma hâkim olan zihniyeti sergilemektedir. İHAM kararı kamu görevlilerinin hukuki ve eylemli mücadeleleri sonucu verildiğine göre, maddeyi yazım tarzı, böyle bir kazanımı inkâr anlayışını da yansıtmaktadır. Bu düzenleme, İHAM’ın Demir-Baykara kararının yanı sıra, Karaçay, Satılmış ve diğerleri, Urcan ve diğerleri ile Enerji Yapı Yol-Sen kararlarına da aykırıdır.

Nihayet bu düzenleme, örtülü bir grev yasağı içermektedir. Çünkü maddede geçen “Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde taraflar Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’na başvurabilir” kaydı, aslında grev hakkının dolaylı olarak yasaklanması anlamına gelmektedir. 54. maddenin 1. fıkrası, “Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde” “işçiler”in grev hakkını güvenceye alırken, aynı durumda kamu görevlilerini, uyulması zorunlu bir karar verme yetkisi bulunan KGHK’ye göndermektedir. Kurul kararları ise “kesin” ve “toplu sözleşme hükmünde” olduğundan, grev hakkı Anayasaca ortadan kaldırılmış olmaktadır. Bu anayasal düzenleme değiştirilmedikçe, kamu görevlilerinin toplu sözleşme sürecinde –iç hukuk bağlamında yasal olarak grev hakkını kullanmalarına olanak yoktur.

Oysa, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası belgeler ve üyesi bulunduğu örgütlerin kararları, kamu görevlilerinin grevi için meşru bir zemin yaratmış bulunuyor. Bu durum karşısında, toplu sözleşme hakkı açıkça öngörülürken, grev hakkının Anayasaya konmamış olması, bir gerileme olarak da yorumlanabilir.

Öte yandan, böyle bir düzenleme, 2004 Anayasa değişikliği ile 90. maddeye eklenen son cümlenin insan hakları alanında uluslararası belgelerin sağladığı güvenceleri de etkisiz kılma amacına yöneliktir. Çünkü, adı geçen düzenleme, uluslararası sözleşmelere yasalar karşısında öncelik tanımaktadır. 2010 paketi ise, sınırlayıcı hükümleri Anayasa’ya aktarmakla, insan hakları alanında uluslararası güvenceleri zayıflatmış bulunmaktadır. (s. 253-255).


GREV HAKKIYLA İLGİLİ YASAKLARIN KALDIRILMASI (M.54/7) NE ANLAMA GELİR?

Bazı yasaklar Anayasa’dan ayıklanırken, daha önce değiştirilen maddelerle açıkça çelişen diğer bazı yasaklara dokunulmamıştır.

- Ayıklanan yasaklar içerisinde örneğin sendika, grev hakkı ve lokavt açısından kaldırılan şu Anayasa maddelerini aktarmakla yetinelim: “Aynı zamanda ve aynı iş kolunda birden fazla sendikaya üye olunamaz” (Anayasa, md. 51/4) ve “Grev esnasında greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu hareketleri sonucu, grev uygulanan işyerinde sebep oldukları maddî zarardan sendika sorumludur” (md. 54/3) ve “Siyasî amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz” (md. 54/7).

Grev hakkıyla ilgili yasakların kaldırılması (m.54/7) ne anlama gelir? Aynı maddenin

1. fıkrasına göre işçiler sadece “toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde” grev hakkına sahiptir. Bu fıkra, “menfaat grevi” dışında bütün grevleri engellemektedir. Öte yandan, aynı maddenin grev erteleme ve yasaklarına olanak veren hükümleri ile Yüksek Hakem Kurulu’na ilişkin hükümleri aynen korunmaktadır. Grev ertelemelerinin grevleri olanaksız hale getirdiği bilinmektedir.” (s. 252)

EvcioğluHaber


23 Temmuz 2010

"REFERANDUM" NEDEN BOYKOT EDİLMELİ


"REFERANDUM" NEDEN BOYKOT EDİLMELİ..!


EvcioğluHaber-
Anayasa değişikliği ilie ilgili; aşağıda okuyacağınız, sadece bir Evet yada Hayır seçeneği değildir.. Aynı zamanda, evrensel hukukta yer alan ve bizim anayasamaızda da yer alarak bu ülkede yaşayan her yurtdaş için vazgeçilmez bir hak olan Yurttaşlık hakkını içine alan bir Anayasa için olması gerekli İnsan hakları anlatımıdır. Ya gerçekten bir hak vardır, veya varmış gibi olmaz..! Yoktur...
Sn; Av. Ali Ersin Gür ve Özgür Martin tarafından kaleme alınan ve neden evet yada hayır diyeceğiz; yada katılmayarak boykot edeceğiz..

İşte bu yazıda ...

23.07.2010


NEDEN BOYKOT?

Halen yürürlükte olan 82 Anayasası, gerek hazırlanışı ve halk oyuna sunuluşu, gerekse de içerik ve üslubuyla daha ilk günden itibaren devrimci, demokrat ve yurtseverlerin eleştirilerine maruz kalmıştır. 82 Anayasasını eleştiren güçlerin, zayıf, cılız ve dağınıklığı nedeniyle ne yazık ki ülkemiz 28 yıldır bu darbe anayasası ile yönetilmekte ve hukuk sistemimiz de doğal olarak buna göre biçimlendirilmektedir.

Darbe anayasası 28 yılda 16 kez değişikliğe uğramış olsa de darbeci ruhunu muhafaza etmeye devam etmektedir. Son zamanlarda toplumun büyük çoğunluğunca; mevcut anayasa yerine yeni bir sivil ve demokratik anayasa hazırlanması talebi dillendirilmekte ve bunun için toplumsal baskı yükselme eğilimindeyken, AKP hükümeti bir manevra ile mevcut anayasada kısmi değişiklikler yapma yoluna gitmiştir.

Değişikliğin hazırlanışındaki antidemokratik yöntemi bir kenara bırakırsak; AKP bu manevrasıyla bir taşla iki kuş birden vurmayı planlamaktadır.

Birincisi, toplumun yeni bir sivil ve demokratik anayasa talebini zayıflatarak ertelemek ve darbe anayasasının ömrünü biraz daha uzatarak halk karşıtı saltanatlarına devam etmek.

İkincisi ise AKP Hükümeti bu değişiklikleri yaparken öylesine kurnazca ve sinsi davranmıştır ki yarattığı illüzyonik atmosferle kendi iktidarını pekiştirme amaçlı düzenlemeleri bile halk yararınaymış gibi göstermeyi becermiş ve bir çok “aydın ve solcu” insanımız tuzağa düşerek bu oyuna gelmişlerdir.

A-USULE İLİŞKİN İTİRAZLARIMIZ:

1-Öncelikle şunu belirtelim ki AKP Hükümeti, bu anayasa değişikliği paketini hazırlarken; Meclisteki çoğunluğuna güvenerek kendi dışındaki siyasi partiler, üniversiteler, yerel yönetimler, sendika ve dernekler vs. gibi kurumların düşüncelerine başvurmayı aklından bile geçirmemiştir. Böylece AKP Hükümeti kendi anayasa paketini hazırlamış ve parmak çoğunluğuyla da meclisten geçirmiştir.

2-Anayasada yer almasına gerek olmadan da devletin görevleri arasında olan birtakım hususların (çocukların, yaşlıların, özörlülerin vs. korunması gibi) göz boyamak amaçlı olarak pakette yer almasının hiçbir pratik yararı yoktur.

3-Daha önce uluslar arası sözleşmeler ve AİHM kararları gereğince zaten hukukumuza girmiş ve epey zamandır fiilen uygulanmakta olan kimi hususların Anayasa Paketinde yer alması da yeni bir kazanımmış gibi gösterilerek halk aldatılmaya çalışılmaktadır. Uyarı ve kınama cezalarına karşı yargı yoluna gidilmesi gibi vs.

4-Toplumun asıl ihtiyaç duyduğu şey, darbe anayasasını yamalayarak ömrünü uzatmak değil; tamamen yeni, insan haklarına saygılı, eşitlikçi, özgürlükçü, sivil ve demokratik bir anayasa hazırlamaktır. AKP Hükümeti halkın bu haklı talebini “külleme” yoluna gitmiştir.

B-ESASE İLİŞKİN İTİRAZLARIMIZ

1-Bize göre doğru olanı, darbe anayasası yerine yukarıda da belirttiğimiz gibi tamamen yeni bir sivil ve demokratik anayasa hazırlama olmalıdır. Şayet kısmi değişiklikler yapılacaksa öncelikle ilk günden beri toplumun büyük bir kesiminin itirazlarına maruz kalan maddelerin kaldırılması veya değiştirilmesi gerekir. Örneğin 1982 Anayasası ile oluşturulan bazı kurumların YÖK, (m.131) MGK (m.118), Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (m.159), Din eğitiminin zorunlu olması (m.24), Diyanet işleri Başkanlığı m.(136) vs. gibi maddelerin kaldırılması ve bu kurumların feshi gerekirken bunlara dokunulmamıştır. Bu durumun demokratik bir hukuk devleti anlayışına ters düştüğü inancındayız.

Öte yandan yasa ile düzenlenmesi gereken kimi hususların anayasa ile düzenlenmesi de doğru bir yöntem değildir. Ör. Yakalama ve tutuklama sebepleri, gözaltı süreleri (m.19), süreli ve süresiz yayının toplatılması (m.28), sporun geliştirilmesi (m.59), mal bildirimi (m.71) gibi. Bu maddelerin de tamamen kaldırılması gerekirken bunlara da dokunulmamıştır.

2-Bir hukuk devletinde idarenin her türlü işleminin yargı denetimine tabi olması gerekirken, ufak makyajlarla konu geçiştirilmiştir. Örneğin HSYK ve YAŞ kararlarının tamamına karşı yargı yoluna gitme yolu açılmamıştır.

3-Askeri yargı –genel yargı ikilemi varlığını sürdürmektedir. Oysaki tüm vatandaşların yasa önünde eşit olduğunu savunuyorsak askeri yargı-sivil yargı ikilemine son vererek herkesin aynı koşullarda normal mahkemelerde yargılanmalarının önü açılması gerekirken bu da yapılmamıştır.

4-Her ikisi de darbe ürünü olan HSYK ile Anayasa Mahkemesi’ni kaldırmak yerine üye sayısında artışa gitme yolu ile bu kurumları “demokratikleştirdikleri” aldatmacasını halka yutturmaya çalışmaktadırlar.

5-AKP Hükümeti, YÖK’te sağladığı hakimiyetinin benzerini yargı üzerinde de kurmaya çalışarak kendi iktidarını pekiştirmeye çalışmaktadır. YÖK vasıtasıyla, 31 oy alan kişi yerine, kendisinden başka sadece 1 kişinin oyunu alan bir zatı muhteremi üniversiteye rektör olarak atadıklarını hepimiz biliyoruz. Bu zihniyetin benzer uygulamaları hukuk alanında da yaşama geçirdiğini düşünebiliyor musunuz?

6-Darbe sonrası koşullarda hazırlanmış olan 12 Eylül Anayasasının en önemli özelliklerinden biri de güçler ayrılığının yürütme lehine bozulacak şekilde düzenlemesidir. AKP Hükümeti bu son anayasa değişikliği paketi ile bu olumsuz durumu daha da ağırlaştırmaktadır.

7-Türkiye koşullarına daha uygun olan “Anayasal vatandaşlık” yerine ulus temelli vatandaşlık muhafaza edilerek somut verili durum ve bazı gerçekler yok sa

C-NEDEN BOYKOT?

Bugün egemen bloğun kendi içinde ikiye bölünerek aralarında bir iktidar kavgasına giriştiklerini politik öngörü ve sezişe sahip herkes tarafından görülmektedir.
Bu bloğun bir kanadını “ılımlı İslam” diğer kanadını ise “Ergenekon” oluşturmaktadır. Mevcut anayasa paketi, bu iki güç arasında devam etmekte olan rekabettin ürünüdür. Bu rekabette hangi taraf baskın gelirse gelsin her iki durumda da sosyalistler ve emekçiler ile yoksul halk yığınları her halükarda kaybeden olacaktır.

Böylesi bir durumda sosyalistler, emekçiler ve yoksul halk kesimleri bu taraflardan birisinin peşine takılmak yerine, kendi seçeneğini oluşturmalı ve kendisine “yeni bir yol” açmalıdır. Bu yüzden de ılımlı islama da ergenekona da hayır deyip kendi talebini dillendirmelidir.

Darbe ürünü 82 Anayasasına karşı AKP değişikliğine “evet” diyerek ılımlı islamla birlikte yürümek ne kadar yanlışsa, bu değişikliği reddederek “hayır” deyip 82 anayasasını savunup Ergenekoncuların safında yer almak da bir o kadar yanlıştır.
Doğru tavır, egemen bloğun her iki kanadını reddederek “boykot” seçeneği ile birlikte bu süreci YENİ VE SİVİL BİR ANAYASA TALEBİ için kampanyaya dönüştürmek olmalıdır.

Özgür MARTİN-İZMİR........................... Av.Ali Ersin GÜR-ANKARA


12 Temmuz 2010

Dreyfus olayı

Dreyfus olayı

DOÇ DR. ZÜHTÜ ARSLAN

Bir yargı skandalının öyküsü

Adaletin yüksek siyasete kurban edildiği tarihsel olaylar vardır. Dreyfus davası, hiç kuşkusuz bunlardan biridir. Fransız genelkurmayında görev yapan Yüzbaşı Alfred Dreyfus, Alman Askeri Ataşesi Von Schwartzkoppen’e bazı gizli askeri belgeleri gönderdiği gerekçesiyle tutuklanır.

Dreyfus daha yargılanmadan Fransız basını hükmünü vermiştir. La Libre Parole (Özgür Söz) adlı gazete, Dreyfus’un “suçlu” olduğunu kışkırtıcı ve anti-semitist duyguları körükleyici bir şekilde ilan eder. Elde yeterli delil olmamasına karşın kamuoyunun beklentilerini karşılamak üzere Dreyfus’la ilgili adli soruşturma açılmasına karar verilir.

“Vatan haini” Alfred Dreyfus

“Paris Birinci Savaş Konseyi” adındaki askeri mahkeme, 1894 yılının Aralık ayında Dreyfus’u yargılamaya başlar. Suçlama için ortada tek delil vardır. O da Alman Askeri Ataşesi’nin çöp sepetinde bulunan ve Dreyfus’un el yazısına benzeyen bir yazıyla kaleme alındığı ileri sürülen belgedir. Dreyfus, bu belgedeki yazının kendisine ait olmadığını söyler, ancak buna kimseyi inandıramaz. Çanlar Yüzbaşı Dreyfus için çalmaya başlamıştır bile. Fransız adaletinin bu Yahudi’ye haddini bildirmesi için gereken her şey hazırlanır. Savaş Bakanı General Mercier, istihbarat servisinin Dreyfus hakkında hazırladığı “gizli dosya”yı, sanığın ve savunma avukatının haberi olmadan gizlice askeri yargıçlara gönderir. Yargıçlar da savunma hakkını ve muhakeme usulünü hiçe sayan bu durum karşısında üç maymunu oynarlar. Ve 22 Aralık 1894 tarihinde askeri mahkeme kararını açıklar. Dreyfus yedi yargıcın oybirliğiyle ihanet suçundan mahkum edilir. Dreyfus’un rütbesinin geri alınmasına ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılmasına karar verilir. Temyiz başvurusu da sonuç vermez.

5 Ocak 1895’te askeri okulun avlusunda Dreyfus’un rütbesi sökülür. Yüzbaşının suçsuz olduğunu haykıran çığlıkları Paris semalarında yankılanır. Dreyfus cezasını çekmek üzere Güney Amerika sahillerine yakın bir yere, Şeytan Adası’na götürülür. Yüzbaşı Dreyfus, Şeytan Adası’nda hapis ve sürgün cezasını çekerken, Fransa’da müthiş bir mücadele başlar. Dreyfus’un suçsuz olduğuna inananlarla Dreyfus üzerinden Yahudi düşmanlığını pekiştirenler arasında yaşanan bu savaşa ordu, meclis, hükümet, basın ve aydınlar da müdahil olur.

Genelkurmay basınla işbirliği halinde Dreyfus’un suçsuz olduğunu ispatlayacak girişimlerin önünü kesmeye çalışır. Mahkumiyete dayanak teşkil eden belgedeki (çizelge) el yazısının gerçekte başka birisine ait olduğunu ileri sürenler sürgüne gönderilir ve cezalandırılırlar. Nitekim Dreyfus’un mahkum olmasından iki yıl sonra askeri istihbaratın başına geçen Binbaşı Georges Picquart, Dreyfus dosyasını ayrıntılı bir şekilde inceledikten sonra gerçek suçlunun, çizelgeyi kaleme alan Walsin Esterhazy adındaki subay olduğunu belirtir. Picquart, Dreyfus davasının yeniden görülmesi gerektiğini savununca kendisini Tunus’a sürgüne gönderilmiş olarak bulur. Bu arada suçlanan Esterhazy de askeri mahkemede beraat eder. Dreyfus savaşı o kadar kızışmıştır ki, dönemin Savaş Bakanı Cavaignac, aralarında Zola’nın da bulunduğu belli başlı Dreyfusçuların, devletin güvenliğini tehlikeye atmaktan ve anayasal düzene karşı komplo düzenlemekten dolayı Yüce Divan’da yargılanmalarını dahi talep eder (Bkz. E.Zola, Dreyfus Olayı, Türkçesi: M.Tuncer, Yalçın Yayınları, 1998, s. 20). Diğer yandan, Dreyfus’un suçsuz olduğunu savunan yazarlar da cezalandırılmaktaydı. Émile Zola, Esterhazy’yi beraat ettiren yargıçların ordudan bu yönde emir aldıklarını yazınca 1 yıl hapis ve 3.000 frank para cezasına çarptırılmıştı. Zola, bunun üzerine İngiltere’ye gitmiş ve hakkında af çıkıncaya kadar da Fransa’ya dönmemiştir.

Bir süre sonra olaylar Dreyfus’un lehine gelişmeye başlar. Dreyfus’un mahkumiyetinde kullanılan belgelerin askeri istihbaratta görevli bir albay tarafından düzmece bir şekilde hazırlandığı ortaya çıkar. Adı geçen albay intihar eder. Askeri mahkemenin beraat ettirdiği Esterhazy de Dreyfus’un mahkum olmasına neden olan çizelgeyi kendisinin yazdığını itiraf eder ve İngiltere’ye kaçar. Bu olaylar üzerine Dreyfus davası yeniden başlar. 9 Eylül 1899 günü askeri mahkeme, adli hatayı kabul etmek yerine, Dreyfus’u bu kez hafifletici nedenleri dikkate alarak on yıl hapse mahkum eder. Dreyfus yeniden Şeytan Adası’na gönderilir. Ancak, çok geçmeden Fransa Cumhurbaşkanı, Dreyfus’u affettiğini açıklar. Dreyfus’un tam olarak aklanması ise 1906’da yeniden yargılanması ile mümkün olur. Tam on bir yıl önce askeri okulun bahçesinde apoletleri sökülen Dreyfus için aynı yerde yeni bir tören düzenlenir ve kendisi bölük komutanı olarak binbaşı rütbesiyle yeniden orduya alınır. Dreyfus’a ayrıca askeri onur (Legione d’honneur) nişanı verilir. “Yaşasın Dreyfus!” diye bağıranlara şöyle cevap verir: “Hayır, yaşasın hakikat!”

Dreyfus’un suçsuzluğu 1930 yılında iyice pekişir. Askeri bilgileri kendisine sızdırdığı iddia edilen Alman Schwartzkoppen’in günlüğü yayınlandığında gerçek bir kez daha ortaya çıkar. Ancak, Fransız ordusunun bu gerçeği kabul etmesi neredeyse yüz yıl alır. 25 Eylül 1995 tarihli Time dergisinde, Fransız ordusunun aradan yüz yıl geçtikten sonra ilk kez kamuoyu önünde Dreyfus’un suçsuzluğunu resmen ilan ettiğine dair bir yazı yayınlanır. Fransız ordusunda üst düzey bir komutan olan General Jean-Louis Mourrut, ilk kez kamuoyuna Dreyfus’un suçsuz olduğunu ve ordunun yanlış yaptığını açıklamıştır.

Dreyfus olayının siyasal sonuçları
Dreyfus davasının politik sonuçlarından biri, Fransa’da siyasal safları belirginleştirmesi olmuştur. Cumhuriyeti destekleyen ılımlı cumhuriyetçiler, liberaller, radikaller ve sosyalistler, cumhuriyet karşıtı olarak görülen ordu ve Katolik Kilisesi karşısında ittifak kurdular. Hemen belirtmek gerekir ki, sosyalistlerin tamamı Dreyfus’u desteklememiştir. 18 Ocak 1898 tarihinde 32 sosyalist milletvekili bir bildiri yayınlayarak “Kapitalist sınıftan, düşman sınıftan olan” Dreyfus’un durumunun kendilerini ilgilendirmediğini açıklamışlardı. (Zola, a.g.e., s. 15-16) Dreyfus olayı, Fransa Cumhuriyeti’ni güçlendirmiş, solu iktidara taşımış, militarizmin ve kilisenin itibar kaybetmesine neden olmuş ve en önemlisi 1905 tarihli din-kilise ayrılığı hakkındaki meşhur kanunun çıkarılmasına yol açmıştır.

Dreyfus olayı, Fransa’nın yaşadığı en büyük hukuksal skandal olarak tarihe geçti. Bu olay, sadece bir askeri görevlinin haksız yere suçlanması ve ordudan atılmasından ibaret değildir. Dreyfus davası, ülkedeki iktidar ilişkilerinin ortaya konulduğu, toplumda egemen olan Yahudi düşmanlığı duygularının açığa çıktığı, bu duyguların siyasi ranta tahvil edildiği, askeri kurumların militarizmi süreklileştirmek için basın ve kilise gibi kurumlarla işbirliği yapmaya yöneltildiği ve Fransız Cumhuriyeti’nin temel değerlerinin tartışıldığı bir süreç yaratmıştır. Bu haliyle Dreyfus davası, Fransa’nın siyasal ve toplumsal hafızasına kazınmış sembolik bir olaydır.


ANAYASA HUKUKÇUSU

27.04.2006

http://www.savaskarsitlari.org/


11 Temmuz 2010

DİRENME HAKKININ ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERDE VE ANAYASALARDA YERALMASI SÜRECİ

DİRENME HAKKININ ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERDE VE ANAYASALARDA YERALMASI SÜRECİ
Av. Ali Ersin GÜR


Herhangi bir yerde haksızlık yapılıyorsa; her yerde adalet tehlikede demektir.”
Martin Luther King

(Bermıngham Cezaevi’nden Mektup 1963)

Yazının önceki bölümlerinde kısaca özetlemeye çalıştığımız direnme hakkının ilk defa resmen kabul edilerek açıklanması, 4 temmuz 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ile gerçekleşmiştir.
Thomas Jefferson önderliğinde yazılmış olan bu bildiri, yukarıda direnme hakkı konusundaki düşüncelerini aktardığımız ünlü İngiliz filozof John Locke’nin
“Hükümet Üzerine İki Deneme” adlı kitabından esinlenerek hazırlandığı bilinmektedir.
Buna göre;

“Hükümetler, bireylerin yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişmek gibi doğal ve devredilmez haklarını sağlamak için kurulmuştur; eğer bir yönetim, bu kuruluş amacını yıkıcı bir yön tutacak olursa, halk onu değiştirmek ve devirmek hakkına sahiptir.”

Daha sonra aynı prensip, bağımsızlığını yeni elde eden konfederasyon üyesi Amerikan devletleri tarafından anayasalarına ve kuruluş bildirilerine konulmuştur.

Bununla birlikte direnme hakkının en geniş ve en net şekilde düzenlenmiş halini Fransız İhtilalinin metinlerinde görüyoruz. 1789 İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisi 2.maddesinde;

“Her siyasal topluluğun amacı, insanın tabii ve zamanaşımıyla kaybolmaz haklarının korunmasıdır. Bu haklar, hürriyet, güvenlik ve zulme karşı direnmedir.”

Diyerek, direnme hakkının tabii ve zamanaşımına uğramaz bir hak olduğunu savunmaktadır. Yine bu ihtilalın bir ürünü olan 1793 Haklar Bildirisi’nin dili çok daha açık ve net olduğu kadar, bir o kadar da keskindir. Bu bildiride;

“ Herhangi bir kimseye karşı, kanunun tespit ettiği durum ve şekiller haricinde ika edilen her türlü fiil, keyfi ve müstebitçe demektir. Kendisine karşı şiddet kullanılarak böyle bir fiil ika edilmek istenen kimsenin, bu fiili kuvvet kullanarak önlemeye hakkı vardır.” Denildikten sonra 35.maddede “Hükümet, halkın haklarını çiğnediği zaman, isyan etmek, halkın her sınıfı için hakların en kutsalı ve ödevlerin en gereklisidir.” Demektedir. 34.maddede; “Toplumun tek bir üyesine zülüm yapıldığı zaman, bütün topluma zülüm yapılmış demektir. Topluma zülüm yapıldığı zaman da, onun her üyesine zülüm yapılmış sayılır.” der. Ve 27. maddede ise müstebitlerin katlini emretmektedir. “Hükümranlığı gasp eden her fert, hür insanlar tarafından derhal öldürülmelidir.”

Denilebilir ki, direnme hakkını en açık ve en net şekilde formüle eden resmi metin bu bildiridir. Bundan sonra da pek çok bildiride ve anayasada yer alsa da konuya ilişkin düzenlemeler, çoğunlukla daha muğlak ve üstü kapalı bir üslup kullanılması yoluna gidilmiştir.

İkinci Dünya Savaşından sonra, dünyayı cehenneme çevirmiş olan faşizmin zulmüne karşı direnme hakkı yeniden güncellik kazanmış ve bir kısım anayasalarla uluslar arası sözleşmelerde bu hak savunulmuştur. 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirisi hazırlanırken, Küba delegasyonu tarafından verilen bir önergede, direnme hakkının insan hakları listesine eklenmesi savunulmuş ancak karşı görüşteki diğer delegeler tarafından bu görüşün kabulü engellenmiştir. Bunun üzerine direnme hakkı, bildirinin başlangıç metninde;

“İnsanın zülüm ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan haklarının bir hukuk rejimi ile korunması temel bir zorunluluk olduğuna göre...” şeklinde yer almıştır.

2.Dünya Savaşından sonra hazırlanan pek çok anayasada direnme hakkına yer verildiğini yukarıda belirtmiştik Bunlardan 19 Nisan 1946 tarihli Fransa Anayasa tasarısı , 1793 bildirisine paralel bir düzenleme getirmiş ise de yapılan referandumda halk tarafından reddedildiği için yürürlüğe girmemiştir. Halen yürürlükte olan 1958 Fransız Anayasası, temel haklar bakımında 1789 Bildirisine gönderme yaparak da olsa direnme hakkını kabul etmiştir.

1961 Anayasamızın başlangıç metninde de:

“ Anaysa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 mayıs 1960 Devrimini yapan Türk Milleti...” diyerek bu hakkın varlığı kabul edilmiştir.

Direnme hakkını tanıyan anayasalardan biri de Meksika anayasasıdır. Bu anayasanın 39.maddesinde:

“Ulusal egemenlik, aslında ve temel olarak ulusundur. Tüm siyasi güç halktan kaynaklanmaktadır ve amacı halka hizmet etmektir. İnsanların, tüm zamanlar boyunca, hükümetlerini değiştirme veya değişiklik yapmak gibi vazgeçilmez hakları olmuştur. “

Meksika anayasasındaki bu düzenlemeye rağmen, ülke uzun süre askeri veya yarı askeri yönetimlerce idare edilmiş ve özellikle ülkedeki yerlilere pek de insan onuruna yaraşır bir yaşam biçimi sağlandığı söylenemez. Bu duruma başkaldıran yerli halkın Zabatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) önderliğinde başlattığı hareket günümüzde devam etmektedir. (10)

1946 tarihli Hesse Anayasasının 146 ve 147 maddeleri ile Alman Anayasasının 20. maddelerinde de direnme hakkı düzenlenmiş bulunmaktadır.

Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasası’nın 20. maddesi, devletin şekli ile birlikte direnme hakkını da düzenlemektedir. Buna göre;

(1).“Federal Almanya Cumhuriyeti demokratik ve sosyal bir federal devlettir

(2).Devletin dayandığı tüm güç halktır. Bu güç ise halk tarafından seçim ve oylamalarla ve yasanın belirli organları ile yürütme ve yargı tarafından belirlenir.

(3).Yasama anayasal düzene, yürütme ve yargı ise yasalara ve hukuka bağlıdır.

(4).Bu düzeni yıkmaya kalkışan herkese karşı, başka araçlar mümkün değilse, tüm Almanların direnme hakkı vardır.

Son şıkkın Seifert ve Hömig’e göre yorumu şöyle;

“...bu maddenin son şıkkı, üst şıklarda (1-3) belirlenmiş anayasal düzeni yıkmak teşebbüsünde bulunanalara karşı bir direniş hakkını veriyor ki eğer başka araçların kullanılması (veya onların yardımı), mümkün değilse bu düzenlemenin amacına ulaşacağı özellikle son yıllardaki devrimlere bakılırsa problemlidir. Bu direniş hakkı, 116. maddede atfedilen tüm Almanlara öngörülmüştür. Direniş hakkını kullanmak değil sadece vatandaşların, tüm kamu çalışanların ve memurların da hakkıdır. (Tartışmalı) Haklı olarak direnişe kalkmanın şartı anayasal düzeni bir bütün olarak yıkılması teşebbüsünün var olması, başka bir terimle gözle görülür bir darbenin başlamasıdır. Kamu düzeninin zarar görmesi sınırlı anayasal zedelemeler bunun için yeterli değildir. “Teşebbüsünde bulunma” terimi, darbeye başlamış olmayı beraberinde getiriyor. Buna karşın sadece hazırlık eylemleri direniş için yeterli değildir. Darbe gerek yukarıdan, devlet tarafından, gerekse toplumsal güçler tarafından olsun işbu 4. şık uygulanır. Direnme, bireysel veya kolektif olabileceği gibi aktif ve pasif olabilir. Ve kaba kuvvete baş vurarak da olabilir. Anayasa, işbu direniş hakkının kullanımına karşın herhangi bir sınırlama getirmemiş, ancak o aşırı olmamalı...”

“...Direnme hakkının son şartı, başvurulacak başka imkanların olmayışı ve devlet güçlerinden anayasal düzeni bozmak isteyenlere karşı ciddi bir direnmenin beklenmesi. Direnme hakkı şartlarının objektif olarak var olması gerekiyor, onların sadece soyut olarak var olması yetmiyor. Direnme hakkı şartları objektif olarak mevcut ise kanunlara karşı olan savunma direnişi meşru olur. Direnme hakkı, temel haklar benzeri bir haktır...”(11)

Yukarıdaki iki paragraflık alıntı, Alman anayasasının 20. maddesindeki direnme hakkından ne anlaşılması gerektiği konusunu gayet açık bir şekilde ifade etmektedir. Elbette ki “zor oyunu bozar.” diye bir söz vardır. Pratik yaşam her zaman ve hatta çoğu zaman kitaplardaki yaşama denk düşmez. Fakat yine de böylesi bir düzenleme, anayasal düzen lehine, şer güçleri üzerinde ciddi bir önleyici etki yaratır.

Av.Ali Ersin GÜR