13 Şubat 2011
11 Ocak 2011
EĞİTİM-SEN'in; Kamusal Alanda Kadına Yönelik Şiddet Araştırması
EvcioğluHaber- KESK'e bağlı (Eğitim-Sen) Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası tarafından yapılan, 'Kamusal Alanda Kadına Yönelik Şiddet Araştırması' sonuç bildirgesi yayınlandı. Bu çalışmaya göre, Kamusal alan olarak tanımlanan; işyeri, sokak, kamusal güç-kolluk kuvvetleri başta olmak üzere kadınların şiddete ilişkin deneyimlerini, şiddete maruz kalıp kalmadıklarını ve şiddetle baş etme yollarını, kullandıkları dayanışma ağlarını ortaya çıkarmayı hedefleyen soruların yöneltildiği toplam; 972 kamu emekçisi kadınla yüz yüze 15 ilde görüşmeler yapılmıştır.. "KADINA Y ÖNELİK ŞİDDET" Konulu çalışma raporu şöyle; Raporu oku: -Kamusal Alanda Kadına Yönelik Şiddet Araştırması | ||||
11 Eylül 2010
Ezilen ve Emekçi Kadınların Boykot Cephesi
Ezilen ve Emekçi Kadınların Boykot Cephesi'nin 6 Eylül'de Taksim'de yaptığı basın açıklamasının metni:
06.09.2010-
82 Anayasası'nın özüne dokunmadan 26 maddesinin değişikliğinin oylanacağı 12 Eylül referandum gününe sayılı günler kaldı.
Yııllardır bu ülkenin anayasalarında 'birey'olarak görülmeyen, ''ırz'', ''namus'', eş,anne olarak görülen biz kadınlar, bir anda 'özgür karar verme yetisine sahip bireyler' olarak görülmeye başlandık. Bugüne kadar olan anayasalarda birey olarak kadınların yasal hakları var ve fiiliyattta işliyormuş gibi neredeyse geçtiğimiz tüm yollarda 'Hayır, çünkü bu anayasada kadının adı olmayacak' pankartları asan CHP'ye, 'Kadın ve erkeğin tam hak eşitliğine, Evet' pankartları asan AKP'ye söyleyecek sözümüz var:
12 Eylül zihniyetinden beslenen ve 12 Eylül zihniyetini meşrulaştıran , emperyalizme hizmette sınır tanımayarak yıllardır emeğimizi sömüren, kimliğimizi yok sayan, yaşama hakkımızı elimizden alarak, katleden,'namus ve töre cinayetlerine kurban eden' şiddetin her türlüsünü reva görenler biz kadınları bu kirli oyununuzun bir parçası haline getiremeyeceksiniz.
Ezenlerin kadınlara yıllardır oynadığı üç maymun oyunu yeni değildir!
Osmanlıda ilk anayasal düzenleme niteliğinde olan ve 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı’nda kadınlara ilişkin herhangi bir ibare yer almamaktadır.1856 yılında çıkarılan Islahat Fermanı’nda da mevcut durum değişmemiş, sadece şu madde eklenmiştir: “Mezhep, dil, cinsiyet gibi
1921 anayasasında kadınlara dair en küçük bir ibareye dahi rastlamak mümkün değildir. Cumhuriyet Dönemi’nde 1924’te
1924 yılında yapılan değişikliklerle, kadınlara ilk kez seçme ve seçilme hakkı verildiği, Avrupa’nın birçok ülkesinde hala kadınlara bu hakkın verilmediği söylenerek çağı aşan bir anlayışla kadınlara çok büyük bir hak verilmiş gibi gösterilmektedir. Oysa bir taraftan ezen ulusa tanınan haklar dışında geri kalan kesimlerin tümünü yok sayan bir anayasa olduğu gibi, aynı zamanda
1935 yılında kadınların girişimi ile kurulan kadın partisi kapatılmış,
Anadolu’da gönüllü öğretmenlik vazifesi için hiç tanımadıkları, bilmedikleri yerlere gitmeyi göze alan, özellikle ‘şark vilayetlerinde’ Türk olmayanları Türkleştirmek için
1961 Anayasası ise kendinden önceki anayasalardan daha ‘eşitlikçi’ ve ‘sosyal’ bir anayasa gibi görünmektedir. Ancak bu anayasanın, ülkede gerçekleştirilen ilk askeri darbe olan 27 mayıs 1960 askeri-faşist darbesinin ürünü bu anayasanın en başında yapılan darbenin meşruluğuna ve Türk milliyetçiliğinin korunmasına yönelik vurgular çarpıcıdır ve bu anayasa, mevcut Türk milliyetçiliğini tırmandırmıştır.
12 Eylül 1980’de yaşanan askeri darbe ise, toplumun tüm kesimlerinde olduğu gibi biz ezilen ve emekçi kadınlar için de baskının, işkencenin, dizginsiz saldırıların gerçekleştiği bir dönem oldu.
Bu dönemde onlarca kadın öldürüldü, binlerce kadın fişlenerek işinden atıldı, binlerce kadın gözaltına alındı, hapishaneye girdi, işkence gördü, tacize, tecavüze maruz kaldı.
O korkunç, karanlık dönemin insanlığın onurunu zedeleyecek ne kadar olayı varsa biz ezilen ve emekçi kadınlar bunu bizzat yaşadık. İşkencede tecavüze uğrarken, hapishanede saçlarımız kazıtılırken, her an darbe katilleri tarafından öldürülme korkusuyla yaşarken “muhatap”, yani yaşanan olaylarda biz de “özneydik”!
Bu koşullarda hazırlanan 82 anayasasının ‘kanun önünde eşitlik’ adı altında düzenlenen eşitlik maddesinde “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” ibaresine kadınların yürüttükleri mücadeleler sonucu 2004 yılında şu ek madde eklendi: “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.” (Ek fıkra: 07/05/2004 - 5170 S.K./1.mad) Yine bu hakların hangi yasal düzenlemelerle sağlanacağına dair hiçbir ibare yoktur.
Yeni anayasanın propagandası için kullanılan en önemli argümanların başında da “kadına pozitif ayrımcılık” konusu geliyor. Yeni Anayasa taslağının 9. maddesinde “eşitlik” konusuna, “herkesin ... ayrım gözetmeden kanun önünde eşit”liği olarak yer verilmiş. Ardından da, “kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve engelliler gibi özel surette korunmayı gerektiren kesimler için alınan tedbirler, eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamazlar” denmektedir. Bu haliyle kadın-erkek eşitliğine dair ibare çıkarılarak onun yerine kadınlar, yaşlılar, çocuklar, engelliler ile birlikte ‘korunmaya muhtaç kesim’ olarak tanımlanıyor. Bu haliyle kadını birey olarak görmeyen gerici ataerkil anlayış eskisinden de fazla yerli yerine oturmuş oluyor. Ayrıca bu eşitliğin hangi yasal düzenlemelerle ele alınacağına dair hiçbir ibare yoktur.
Bugün bizi yok sayanlara, sesimizi duymak istemeyenlere mesajımız şudur:
12 Eylül bizim emeğimizden, bedenimizden, kimliğimizden çaldıysa, bugün 12 Eylül’den hesap soracak olanlar da biziz. Darbeden beslenenlere, egemenliklerini pekiştirmeye çalışanların 12 Eylül Anayasasından hesap sorması mümkün değildir.
-Kadını korunmaya muhtaç gören zihniyetin sözde eşitliğine EVET demeyeceğiz.
-Kadını yok sayan erkek egemen yasanın devamı anlamına gelen HAYIR diyenlerin de oyununa gelmeyeceğiz!
Önümüze konulan bu iki seçeneği ezilen ve emekçi kadınlar olarak reddediyoruz. Ülkemizde kadın çoğunluğunun siyasi tercihlerinin, ailedeki erkek tarafından belirlendiği gerçekliğine karşı tüm kadınları kendi siyasi tercihlerini belirlemeye ve kendi seçeneğimizi yaratmaya çağırıyoruz.
Bunun da tek yolu BOYKOT’tur.
-Yok sayılmaya karşı sesimizi duyurmak için;
-Korunmaya muhtaç olmadığımızı göstermek için;
-12 Eylül düzeniyle hesaplaşmak için;
Referandum boyunca erkek egemen sistemin BOYKOT korkusunu büyütelim.
Ezilen ve Emekçi Kadınların Boykot Cephesi
EvcioğluHaber
11 Nisan 2010
İntiharların gerçek suçlusu kim?
İntiharların gerçek suçlusu kim?
Türkiye’deki intiharların sayısı 2 bin 300’den 2 bin 816’ya yükseldi.
Türkiye İstatistik Kurumu’na göre, son 10 yılda Türkiye’deki intiharların sayısı 2 bin 300’den 2 bin 816’ya yükseldi. Bir başka deyişle, intiharlarda yüzde 35 artış var. İntiharların en büyük bölümünü ise, 25 yaş altı gençler oluşturuyor.
Sadece geçen hafta dört liseli öğrenci intihar etti. Fethiye’de annesi dershane borcunu ödeyemediği için hapse düşen 18 yaşındaki Soner Sipahioğlu’nun intiharı ise tüm Türkiye’yi gözyaşına boğdu. Türkiye’nin önde gelen psikiyatristleri ile intiharlardaki hızlı artışın ardında yatan nedenleri masaya yatırdık.
Dr. Erdal Atabek: “İntiharların en önemli sebebi toplumdaki şiddetin artması”
* İntihar olaylarının artmasındaki en önemli sebep Türkiye’de genel şiddetin artması. Son 3 yılda birçok alanda şiddet arttı. Bunların başında “politikanın dili” geliyor. Dil şiddeti gözle görünmeyen bir şiddettir. Ama son derece ciddi psikolojik etkiler yapar. İkinci sebep ise ekonomik şiddettir. İşsizlik de bir “ekonomik şiddettir.” Bugün Türkiye’de işsizlik oranı yüzde 14’tür. Gençler arasında da yüzde 25’tir. Yani, her dört gençten biri işsiz.
* İnsanlar artık şiddeti kendi sorunlarının çözüm yolu olarak kabul ediyor. Esas tehlike buradadır.
Mafya ile bağlantılı hareketler, silah kullanmanın artışı, ateşli silahlar, bıçaklı saldırılar, bıçaklı dövüşler, birçok ülkede olduğu gibi, bizde de şiddetin çözüm yolu olarak görülmesine yol açıyor.
Her intihar kişinin çevresine verdiği cezadır
* İntihar, insanın kendisine yönelik bir şiddet biçimidir. Bir başkasına yöneltmek istemediğiniz şiddeti kendinize çevirirseniz, bunun adı intihar olur. Her intihar aslında çevreye “Siz beni sıkıştırdınız. Hiçbir çıkış yolu bırakmadınız. Ben de bu yolla sizi cezalandırıyorum” mesajıdır. Bu yüzden, her intihardan sonra, o intihar edenin etrafındakiler, buna direkt neden olmasa bile suçluluk duyarlar.
* İntihar kişinin çaresizliğinden doğar. Bir intiharda o çaresizliği neler ya da kimler yarattıysa, onlar suçlanmalıdır. Her intihar olayı sadece intihar eden için değil, toplumun bütünü için bir kayıptır. Herkes bu kaybın acısını kendi içinde duymalıdır. Neden bu kişiye yardım edemediğini sorgulamalıdır. İntihar tek bir faktörden olmadığı gibi, tek bir kişinin intiharı da değildir. Toplumsal değerlerin ve anlamın kaybıdır. Bir kişinin intiharından bütün toplum sorumludur. Buna bir neden bulup rahatlamak, geride kalanlar için büyük hatadır.
Aileler çocuklarını yatırım aracı gibi görüyor
* Dershane borcu yüzünden intihar eden gencin üzerinde birden fazla baskı vardı. Bir kere, kendisine yapılan yatırım yüzünden hissettiği “borçluluk baskısı” var. Yani “Ailem benim için masraf ediyor, ya kazanamazsam korkusu” var ki, bu korku üniversite sınavına giren bütün gençlerde var. Ayrıca, ailesi ekonomik açıdan zor durumda olanlarının hissettiği ikinci bir baskı da görülüyor bu çocuğun omuzlarında... Borcunu ödeyemeyen kişinin “anne” olmasının da büyük önemi var. Anneyle olan duygusal bağlar da işin içine girmiş. Anne hapse girince, çocuk kendini suçlu hissetmiştir. Kendini ailesine zarar veren biri gibi görmüştür.
* Bu gencin intiharı hem ailesine, hem topluma, hem de dershaneye verilen “Ben borcumu ödemek istiyorum, artık bu baskı ve yükten kurtulmak istiyorum” mesajıdır.
* Hayatınızdaki her şeyi telafi edilebilir görmeniz lazım. Bu sınavlar için de, ilişkiler için de geçerli... Ailelerin yüksek beklentilerle çocuklarını suçlamaları, hatta onu bir “yatırım” gibi görmeleri, “Biz sana büyük para harcıyoruz, başarılı olman lazım” gibi sözlerle onu borçlandırmaları, yanlış tutumlardır. Ne yazık ki, bizde bu durum çok yaygın... Sınav başarısızlığını ölüm kalım meselesi gibi göstermek hatadır.
Prof. Dr. Mansur Beyazyürek: “Korku toplumu olma yolunda hızla ilerliyoruz”
* İntiharın en önemli nedeni ruhsal açıdan “umutsuzluk duygusu.” Tabii umutsuzluk duygusu da “depresyon” yani ruhsal çöküntü yaratır. Ruhsal çöküntünün de eğer genetik bir geçişle alakası yoksa, bunu en çok tetikleyen de hayat olaylarıdır. Biz gençlere geleceklerini sunamıyoruz. Bugün çok ciddi şekilde gençlerimizi umutsuzluğun içine ittiğimizi görüyoruz.
* Son iki yıldır iş adamlarında intiharlar çok fazlalaştı. İşini kaybeden, yatırımlarında beklediği sonuçları alamayan, “kriz” dediğimiz olguyu yaşayan bir dolu iş adamı arasında da çok ciddi intiharlar görüldü. Bunların düzelmesine yönelik de insanlarda hiçbir ışık görülmüyor.
* Toplumun genelinde otoriteye karşı bir güvensizlik var. Artık bir devlet dairesine gittiği zaman insan hep “Bana bir şey olacak mı?”, “Acaba beni içeri atarlar mı? ” veya “Yanlış bir şey yaptım mı?” korkusu içinde. Korku toplumuna doğru gidiş var. Bütün bu nedenlerin hepsi ölüm fikrini, bıkkınlık fikrini ve umutsuzluğu kamçılayan şeyler. Eğer kişide bir depresyona, ruhsal çöküntüye eğilim varsa, bunların sonucunda intihar kaçınılmaz oluyor.
Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Özellikle 90 sonrası kuşak büyük intihar riski altında”
* Gençlerde şiddet olaylarıyla birlikte intiharlarda da artış var. Özellikle 90 sonrası kuşak risk altında. 1990’lı gençler, daha önceki kuşaklarda olmayan bir şekilde “sanal gerçeklikle” yüzleşti. Yaşlarına göre ruhsal olgunluklarıyla paralel olmayan bilgilerle erken yüzleştiler. Mesela pornografik materyallerle karşılaştılar.
* Kırsalda yaşayanlar kendi kültürel standartlarında ulaşamayacakları lüks bilgilerle karşılaştılar. Özellikle kırsal kesimde yaşayanlar “Ben ne kadar çalışsam bu aileler gibi yaşayamam” diyerek varlıklı kitlelere karşı bir tepki mekanizması geliştirdi. Bu “servet düşmanlığı” tarzında bir sonuç doğurmasa bile, gençlerde bir çaresizlik duygusu oluşturdu. Böyle durumlarda eğer aile de bu duyguyu olumlu bir şekilde yönlendiremez, onu yaratıcı bir enerji haline dönüştüremezse, çocuk depresif oluyor. Bunun sonucunda da kolaylıkla intiharla ilgili karamsarlığa düşüyor.
Gençlerdeki kimlik bunalımı ve uyuşturucu, intiharı tetikliyor
* İntihar girişimini tetikleyen “sosyal sebeplerden” biri de ailenin çekirdek aile olması ve aile bağlarının zayıflaması. Gençlerde “ergenlik” dönemi fırtınalı bir dönem... Bu dönemde genç “Ben kimim”, “Nereye yönelmeliyim” gibi sorular sorar. Bu sorularında cevabında eğer kimlik olarak “belirsizlik” varsa, bu da onda kimlik bunalımına neden oluyor. Çocuklardaki kimlik bunalımı (cinsel kimlik de olabilir, kültürel kimlik de) sonucunda “depresif ruh hali” ortaya çıkıyor. Ve sonunda intihar sonucunu doğuruyor.
* Alkol ve uyuşturucu kullanımı da gençleri intihara sürüklüyor. Özellikle “cesaret” uyandıran “Ecstasy” gibi uyarıcı haplar, kişiye “ölüme karşı cesaret” duygusu veriyor.
* Bir gencin “zayıf aldı” diye intiharı, aslında gözüken bir sebep. Perde arkasında, “Benim yüzümden ailemin onuru zedelendi” diyor. Başarıyı fazla yücelten ailelerde “Başarılıysan seni seviyorum, değilsen sevmiyorum” gibi bir yanlış var. Başarılı olmak çocuğa varoluş sebebi gibi öğretildiyse, “Başarısızsam ölsem daha iyi” deyip intiharı seçiyor.
Bazen intiharı korkutmak için deniyorlar ama kazara ölüyorlar
* Liseli öğrencilerde belirgin bir intihar artışı var. Onlar duyguların baskın olduğu bir dönemdeler. Böyle durumlarda gerçeklerle yüzleşmede zorluk çekerek ümitsizliğe düşüyorlar. Ve intihara daha kolay karar veriyorlar. Aile bağları zayıf veya kötü arkadaşı olan çocukların her zaman potansiyel bir intihar tehlikesi vardır. Ergenlikteki anne-babanın rehberliği zayıf veya yanlışsa çocukta intihar bir protesto yöntemi oluyor. Bazı durumlarda intiharı ailelerini korkutmak için deniyor ama kazara ölüyorlar.
* Annesi hapse düşen çocuğun intiharı içimizi acıtıyor. O mahallede komşu yok mu, o dershane daha yapıcı davranamıyor mu?
Ortada bir acımasızlık ve yardımlaşma duygusunda gerileme var.
* İntiharın ayak sesleri vardır. Mesela, çocuğun önceye göre içe kapanması, odasından çıkmaması... Kişilik değişimi gibi bir şey yaşar. Ölümle ilgili şakalar yapar, ölümle ilgili filmler izler. “Öldükten sonra ne olur” diye sorar. Eğer çoçuğun etrafındakiler ondaki bu değişimi fark ederse intihar önlenebilir.
http://pazarvatan.gazetevatan.com/haberdetay
11.04.2010
10 Nisan 2010
'Yeryüzünün lanetlileri' ROMANLAR, meydanlardaydı...
09 Nisan 2010 Cuma
Türkan Karagöz - İZMİR
İzmir’in çeşitli semtlerinden gelen Roman Dernekleri Başkanları, üyeleri, Manisa'nın Selendi İlçesindeki toplumsal linç olayıı yaşayan Romanlar ve çeşitli Roman örgütlerinin temsilcileri, 8 Nisan Dünya Romanlar Gününde Cumhuriyet Meydanı’nda bir araya geldiler. Ayrımcılık nedeniyle öldürülen Romanlar için saygı duruşuyla başlayan etkinlik, İzmir Roman Derneği Başkanı Abdullah Cıstır’ın basın açıklamasıyla sürdü.
'BİZİM DİLİMİZ SEVGİ VE KARDEŞLİK' "Türkiye'de yeni yeni kutlanmaya başlanan bu önemli gün bu sene bizler için ayrı bir anlama sahiptir. Çünkü bu yıl aynı zamanda Türkiye'de Roman Açılımı'nın yılıdır. Açılımın bizlerde yarattığı umut ve beklentiler ile 8 Nisan'ın coşkulu iyimserliği içinde Dünya Romanlar Günü'müz kutlu olsun diyoruz. Biz Romanlar, siz kardeşlerimize Bahar'ın bu en güzel günlerinde çiçek-çiçek, ezgi-ezgi sevgimizi ve kardeşliğimizi sunuyoruz.
Memleketin o ucunda veya bu ucunda, kadın veya erkek, şu etnik kimlikte veya bu kimlikte, o renkte ya da bu renkte veya bir başka farklı nitelikte olmamızın bizim elimizde olmayan bir şey olduğunun altını çizerek sesleniyoruz.
Türkiye'de ve dünyada en fazla ayrımcılık ve dışlanma pratiklerine maruz bırakılanlar Romanlardır. Baskı, şiddet ve yoksulluk sarmalında bir yaşama mahkum edilenler olarak diyoruz ki, bu tesadüfler dünyasında sizler de Roman olarak doğabilirdiniz sevgili kardeşlerimiz. Selendi’deki ırkçı şiddetin mağduru bir Roman ailesinden olabilirdiniz ya da doğup büyüdükleri mahalleleri Sulukule’den bugün sokaklara atılan yüzlerce Romandan biri olabilirdiniz.
Sırf Roman olduğu için sınıfın en arka sırasına oturtulan sizin çocuğunuz olabilirdi veya potansiyal suçlu görüldüğünden her vesilede haksız şiddete maruz kalan da...
'KİMSEDEN NE AŞAĞIDAYIZ NE YUKARIDA'
Örnekleri hiç kuşkusuz çoğaltabiliriz ancak burada anlatmak istediğimiz çok basit:
Farklı olmak, farklı olarak dünyaya gelmek, kimseyi diğerlerinden üstün veya aşağı yapmaz. Farklı olabiliriz ama sadece insan olmamızdan dolayı ve yurttaş olarak sahip olduğumuz haklar nedeni ile hepimiz eşitiz.
İşte bu yüzden bizler bu ülkenin eşit hak sahibi vatandaşları olarak nereden ve kimden gelirse gelsin tüm ayrımcılık ve dışlama politikaları ile birlikte bizlere yapılan haksizlıkların takipçisi olup haksızlıklarla mücadele edeceğimize,
Bu güne dek göz ardı edilmiş ancak “açılım” vesilesi ile gündeme gelmiş medeni, siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel haklarımız açısından “açılım”ın takipçisi olacağımızı bildirmek isteriz.
'BİRİLERİNİN DIŞLANDIĞI ULUS MEDENİ OLAMAZ'
Yürüyecek çok yolumuz var bunu biliyoruz ve bu yürüyüşte sizleri de yanımızda görmek istiyoruz. Çünkü biliyoruz ki nüfusunun bir kısmı haksız yere şiddete uğramış ve geri bıraktırılmış bir ulus hiçbir zaman 'muasır medeniyete' ulaşamaz.
"Dünya Romanlar Günü kutlu olsun.”
SELENDİ'DEN SÜRÜLENLER...
Basın açıklamasının ardından, bugüne kadar çeşitli nedenlerle yaşamlarını yitiren Roman vatandaşlar için katılımcılar ellerindeki karanfilleri denize attılar.
Etkinliğin ardından görüştüğümüz Selendi olaylarını yaşayan Romanlar, linç girişimini ve sonrasında yaşadıkları sıkıntıları dile getirdiler.
Süleyman Koca, Selendi’den göç ettirilen Romanların yoksulluk ve yoksunluklarının artmasıyla umutlarının tükendiğini ve çocukların psikolojik desteğe ihtiyaçları olduğunu aktardı.
Yaşar Koca ise, yakılan ve zarar gören araçlarına, Manisa Valiliğinin ödemeyi taahhüt ettiği miktarın çok düşük olduğunu, 2 bin TL değerindeki otomobiline, 300 TL değer biçildiğini, bu parayla sadece otomobilin aküsünü alabileceğini söyleyerek mağduriyetlerinin sürdüğünü ifade etti.
'Biz kesinlikle hırsızlık, yankesicilik yapmayız; tiner, uyuşturucu kullananımız yoktur. Bunlar hep ön yargılardır. Biz kötü insanlar değiliz' diyen Selendi'li Romanlar, 'Hepimiz çiftçilik yapıyoruz ve çalışkan insanlarız, yıllardan beri de buradayız' diye kendilerini savunma gereği duyuyorlar.
Mağduriyetlerini anlatıp, eşitsizlikten yakınan hemşehrilerimizin sözleri, toplumda varolan önyargı ve yapılan ayrımcılığın sonucu olarak Romanlar’a nasıl bir travma yaratıldığının ifadesiydi, ne yazık ki…
Fotoğraf: Ayrımcılık mağduru Romanların anısına denize karanfiller atıldı...
Muhabir : Türkan Karagöz
3 Şubat 2010
İŞİMİZ, İŞYERİMİZ, EKMEĞİMİZ İÇİN 4 ŞUBAT'ta GREVDEYİZ! (GREV BİLDİRİSİ)
İŞİMİZ, İŞYERİMİZ, EKMEĞİMİZ İÇİN 4 ŞUBAT'ta GREVDEYİZ!
(GREV BİLDİRİSİ)
Günümüz Türkiye’si sermaye için dikensiz bir gül bahçesine çevrilmiştir. Neo-liberal politikalara sıkı sıkıya sarılmış Hükümetler tarafından 30 yılı aşan bir süredir bu ülkede sermayenin her istediği anında ve fazlasıyla yapılırken, emekçilerin en temel ve insani talepleri sistemli bir şekilde bastırılmış, hakları gasp edilmiştir.
AKP iktidarı emekçilere yönelik bu çok yönlü kuşatmanın son, fakat en kararlı temsilcisi olarak bu politikalarda ısrar ediyor. Bu politikaların özü üç temel ayak üzerinde yükseliyor. Birincisi kamu alanının, bütün yurttaşlara ait olan değerlerin piyasa güçlerine terk edilmesi, en temel insan ihtiyaçlarının dahi bir kâr alanı haline getirilmesi:
AKP özelleştirmede şampiyondur.
İkincisi, 12 Eylül artığı bir Anayasa’nın gölgesinde yurttaşlarını en temel haklardan mahrum bırakan, öteleyen, dinsel, inanca dayalı ya da etnik kimliklerini tanımayarak onları dışlayan otoriter devlet anlayışı:
AKP baskıda, gözaltılarda, kitle gösterilerine yönelik şiddette şampiyondur.
Üçüncüsü örgütlenerek, birleşerek kendi çıkarları için bu gidişata dur diyebilecek, hak gaspları karşısında sesini yükseltecek, sermayenin karşısında emeğin onurunu savunacak emekçilerin istihdam politikaları yoluyla bölünmesi, emekçilerin farklı statülerle farklılaştırılması, böylelikle işçi-memur, kadrolu işçi-taşeron işçisi, sözleşmeli, 4/C’li, 4/B’li adı altında parçalanmış emekçilerin örgütsüzleşmesi, etkisizleştirilmesi, eşit işe eşit ücret ilkesinin ayaklar altına alınması.
AKP kuralsız istihdam alanında da şampiyondur.
4/C statüsü tamamen özelleştirme mantığının ürünüdür. AKP kârlı kamu işletmelerini yok pahasına sermayeye aktarırken bu işletmeleri kârlı hale getiren, etiyle, kanıyla, dişiyle tırnağıyla bu işletmelerin her bir tuğlasında, makinasında hakkı bulunan emekçileri de sokağa bırakmak, açlığa ve sefalete mahkûm etmeye kararlıdır.
Bunun en son somut örneği Tekel işçilerinin durumudur. Bugün Ankara’da sürmekte olan Tekel işçileri direnişi bu noktada Türkiye’nin bütün emekçileri için önemli bir sınav niteliği kazanmıştır.
Hamasi sloganların ötesinde bir gerçek olarak ifade edilecek olursa bugün tüm emekçilerin yüreği Tekel işçileri için atmakta, umutları, talepleri Tekel direnişinde somutlanmaktadır. Tekel direnişi emekçiler için bir nirengi noktasıdır. Direnişin kaybedilmesinin sonuçları bütün emekçiler için ağır olacaktır. Direnişin kazanılması durumunda ise aynı 25 Kasım Grevinde yaşandığı gibi, emekçiler için daha aydınlık, daha demokratik bir Türkiye umudu güçlenecektir. Bu nedenle emek güçlerinin her hangi birinin bu direnişi hafifsemeye hakkı yoktur.
DİSK ve KESK’in çağrısıyla bir araya gelen 6 Konfederasyonun toplantısı sonucunda Hükümete sorunu çözmesi için 26 Ocak’a kadar mühlet verildi.
Bu süre içerisinde sorunun çözülmemesi durumunda dayanışma grevi yapılacağı vurgulandı. Siyasi iktidar bu çağrıyı savsakladı. Yeni bir randevu vererek soğukta ekmek ve demokrasi mücadelesi veren Tekel emekçilerini 1 hafta oyaladı. Bu bir haftanın sonunda işçilere yine 4/C’yi dayatabileceğini sandı.
Siyasi iktidar Tekel işçilerini pervasızca kapının önüne koyabileceğini, kimsenin onlara sahip çıkmayacağını düşünerek bu adımı attı.
Tekel işçileri yıllardır süren bu karanlığa karşı bir meşale yaktılar.
Bu meşalenin sönmesine izin vermeyeceğiz.
Emekçilerin kararlılığını 4 Şubat Perşembe günü, 1 günlük dayanışma greviyle bir kez daha göstereceğiz.
Emek, Barış ve Demokrasi Mücadelesini Yükselteceğiz!
http://www.kesk.org.tr/
26 Kasım 2009
KADINA YÖNELİK ŞİDDETE HAYIR! 25 KASIM
Bugün, 25 Kasım. Kadınlara Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü. Ancak, dünyanın birçok ülkesinde ve Türkiye'de biz kadınlar değişik biçimlerde şiddete uğruyoruz. Kadınların eğitimden yoksun bırakılarak eve mahkum edildiği, ekonomik faaliyetinin yasal ve geleneksel birçok engelle kısıtlandığı, çalışma yaşamında bin bir haksızlık ve ayrımcılıkla karşılaştığı, toplumun en fakir kısmını oluşturduğu ve kendi kaderine terk edildiği koşullarda, şiddetin ilk hedefi de doğal olarak(!) en korumasız ve zayıf kesimi biz kadınlarız! Kadına yönelik şiddetin bildik hüzünlü öyküleri, geleneksel ön kabuller, toplumun ve devletin duyarsızlığı ile büyüyor. Şiddet yalnızca bedenlere zarar vermiyor, kadınların öz saygısını, ihlale direnme ve hak arama arzusunu zayıflatıyor veya yok ediyor. Dünyada kadına yönelik şiddet, özellikle ekonomik, siyasal ve etnik sorunlarla iç içe geçerek artmaktadır. Nijerya'da, Emine Laval'ın evlilik dışı çocuk sahibi olduğu gerekçesiyle şeriat mahkemesi, Mardin'de Şemsiye Allak'ın ailesi tarafından taşlanarak öldürülmesine karar verilmesi bunun en somut ve güncel örnekleridir. -Bugün dünya üzerinde yaşayan kadınların yarısı eşlerinden şiddet görüyor. -Çin'de, yılda 1 milyon kız çocuğu doğar doğmaz öldürülüyor. Dünyada bu yolla kaybedilen kadın sayısı 40-50 milyonu buluyor. -Uluslararası Göç Örgütü, her yıl 2 milyon kadının sınır ötesi kadın ticaretinde kullanıldığından bahsediyor. -ABD'de, her 6 dakikada bir kadına tecavüz ediliyor. -İngiltere'de, her 7 kadından biri birlikte olduğu erkek tarafından tecavüze uğruyor. -Fransa'da, her ay 6 kadın aile içi şiddet nedeniyle hayatını kaybediyor. Bunlarla birlikte, paylaşım savaşları, işgaller, ağır ekonomik bunalımlar ve yoksulluk biz kadınları şiddet cenderesine daha fazla itiyor. Antik Çağdan beri kadının bedeni, her savaşın üzerinde cereyan ettiği savaş toprağı olmuştur. Biz kadınlar, savaş dönemlerinde hem anlamsızca öldürülüyoruz, hem eşlerimiz, çocuklarımız katlediliyor, hem de tarihsel yazgımız haline gelen tecavüz olaylarına maruz kalıyoruz. Bir yandan da, erkeklerin savaş cephelerine sürülmeleriyle boşalan yerler ucuz kadın emeğiyle dolduruluyor; savaşın yol açtığı açlık ve yoksulluğun katlandığı sömürü işletiliyor. Bu yüzden biz kadınlar, ABD'nin Irak'a saldırısının meşrulaştırılmaya çalışıldığı şu günlerde; savaşa, ABD'nin dünyanın dört bir yanını kana bulamasına, Türkiye'nin bu kirli oyunun bir parçası haline getirilmesine karşı olduğumuzu ilan ediyoruz! Bizler, eşlerimizin, çocuklarımızın ABD askeri olmasını istemiyoruz! Bugüne kadar Irak'ta ve dünyanın birçok yerinde işgaller ve ambargolar nedeniyle yüz binlerce kadının ve çocuğun katledilmesinin, şiddet görmesinin, aç bırakılmasının durdurulmasını istiyoruz. -Bizler, Türkiye'de %97'si şiddet gören kadınlarız! -Bizler, Adana'da sokak ortasında, polislerin gözü önünde vahşice bıçaklanan kadınız! -Bizler, Diyarbakır'da, kendilerine ve kocalarına bilgi verilmeden kısırlaştırılan 17 kadınız! -Bizler, namus(!) cinayetleri sonucunda yaşamımızı yitiren yüzlerce sessiz kadınız! -Bizler, cinsel yönelimlerimiz nedeniyle işinden kovulan, evinden çıkartılmaya çalışılan, TC mahkemelerince 'lezbiyen anneye kız çocuğu verilmez' kararıyla velayet hakkı elinden alınan, devletin tüm organları ve toplum tarafından yok sayılan, aşağılanan kadınlarız! -Bizler, türban taktığımız için, çalışmak istediğimiz için, gece sokağa çıktığımız için, eylem yaptığımız için saldırıya uğrayan kadınlarız! -Bizler, gözaltında tecavüze uğrayan, jandarma ve emniyet güçleri önünde sorgusuz sualsiz 'bekaret kontrolü'(!) yapılan kadınlarız! Biz diyoruz ki; yaşadıklarımız yalnızca sonuçtur. Diğer yandan; namus, töre cinayetleri, koca-baba dayakları, işkence medyada magazinleştirilerek sunuluyor. Şiddete uğrayan kadının ne yaptığı, ne söylediği ya da nasıl giyindiği sorgulanıyor. Fiziksel, sözel ve cinsel şiddete uğrayan kadınların bunu hakkedip hakketmediği tartışılıyor; kurbanlar suçlanıyor, suçlular "mağdur" ilan ediliyor. Şiddet, dinsel-geleneksel önyargılarla, cinsiyet ayrımcı politikalarla ve yasalar eliyle meşrulaştırılıyor. Bütün bunların sona erdirilmesi için bizler; İSTİYORUZ! Barış İçin Sürekli Kadın Platformu Ankara Bağımsız Feminist "Kadınlar Vardır" Grubu,KADINA YÖNELİK ŞİDDETE HAYIR!
IMF ve savaş politikalarıyla derinleştirilen mülkiyet ilişkileri, sömürü mekanizması, işsizlik, yoksulluk ve eğitimsizlik, aile içi şiddetin, cinnetlerin, intiharların, cinsel tacizin, fuhuşun, hırsızlığın inanılmaz boyutlara gelmesine neden olmuştur. Güneydoğu'da islami ve milliyetçi nitelikli bir muhafazakarlaşmanın ve feodal yapının yanısıra, son 15 yıllık çatışma da göç ve değerler bunalımına, otoriter devlet anlayışının pekişmesine, kadına yönelik siyasi ve toplumsal baskının artmasına yol açmıştır.
Emeğimiz için
Geleceğimiz için
Bedenlerimizin Sahibi olmak için Mücadeleye!
Cinsel, Ulusal, Sınıfsal Sömürüye Hayır!
Evde, İşyerinde, Sokakta Cinsel Şiddete Son!
Savaşa Hayır!
Bağımsız Sosyalist Kadınlar,
Bağımsız Kadınlar,
Başkent Kadın Platformu,
Emekçi Kadınlar Birliği,
HADEP Kadın Kolları Genel Merkezi,
İHD Genel Merkezi,
İHD Ankara Şube Kadın Komisyonu,
İlk-Der,
Kaos GL'li Kadınlar,
KESK Ankara Şubeler Platformu,
Öte-ki Ben Lezbiyen Feminist Oluşum,
SDP'li Kadınlar,
Uçan Süpürge,
EMEP'li Kadınlar ,
ÖDPli Kadınlar
25 Ekim 2009
ŞİDDETSİZLİK NEDİR?
ŞİDDETSİZLİK NEDİR?Şiddetten arınmış eylem ya da daha yaygın kullanımıyla şiddetsizlik, bizim için yeni olmakla birlikte 1920’li yıllarda Hindistan bağımsızlık hareketi, 1960’lı yıllarda ABD’deki yurttaş hakları hareketi, yine ABD’de Vietnam savaşına karşı gelişen muhalefet hareketi, 1980’li yıllarda Batı Avrupa’daki barış hareketlerinin ve burada adını anamadığımız pek çok toplumsal hareketin mücadele aracı oldu.
Buna karşın hakları ve özgürlükleri için mücadele eden pek çok insan ve grup hala şiddetten arınmış mücadelenin potansiyel etkisine kuşku ile bakmaktadır.
Bu şüphecilik, şiddetsizlik mücadelenin dayandığı temel argümanlara dair eksik bilgilenme ya da yanılsamalardan kaynaklanıyor. Bu bakımdan aşağıda kısaca şiddetten arınmışlık düşüncesinin dayandığı bazı temel kavramlara ve onun belirleyici özelliklerine değinilmektedir.
Politika ve şiddet
Otantik tanımına göre politika, antik çağın sitesinde öteki olanla, başkaları ile bir araya gelen insanın doğal yanını terk ettiği ve kendi doğal öznelliğinden çıkarak diğerleriyle ortak bir dünya yaratma uğruna ilişkiye girdiği noktada ortaya çıkan insansallaştırıcı bir faaliyettir. Politika, doğaya ait hiçbir karaktere sahip olamaz. Çünkü temel kipleri eylem, konuşma ve düşünme olan ve sadece insanlararası olan bu etkinlik, doğayla hiçbir türden ilişkiye sahip değildir. Bu nedenle politika ve onun kurduğu site, insanın doğadan tamamen çıkışının ilanıdır. Böylece, doğadaki atomize bireylerin birbirlerine karşı kullandıkları doğal şiddet bir yana bırakılır. Artık insanlar arası ilişkinin biçimi diyalog, tartışma ve düşünme olmuştur.
Zira düşünce söz olarak dışarıya dökülmeye başladığı andan itibaren ötekine yönelir. Yani öteki ile diyalog ve tartışma başlar. Eğer diyalog ikna etmeye yönelik değilse, zorlamaya yöneliktir ki; zorlayıcı olduğu durumda diyalog olmaktan çıkar.
Dolayısı ile zor, bir diğer insanın sözünü gasp etmek, onu erksizleştirmektir. Bu ise insansal dünyadaki insansal ilişkinin yıkılışı, insansal dünyanın dışına çıkmak demektir. Kısacası politikanın dışına çıkmak anlamına gelir.
Araç amaç uyumluluğu
Genel ifadeler ile belirtmek gerekirse araç ile amaç arasında her zaman diyalektik bir ilişki vardır. Uygun bir araç seçilmediği takdirde amacı gerçekleştirebilmek hemen hemen imkansızdır. Bunun yanı sıra amaçların sahip olduğu önem ve taşıdığı değer araçların seçiminde bir özensizliğe neden olamaz. Çünkü söz konusu diyalektik ilişki nedeniyle araçlar sahip oldukları niteliklerden dolayı hem amacı hem de kullanıcıyı etkiler.
Toplumsal yaşam söz konusu olduğunda bu ilişki daha da karmaşık bir hal alır. Çünkü belli dünya görüşleri içinde üretilmiş toplumsal amaçlara yine toplumsal yaşamın tarihsel akışı içinde üretilmiş bir takım araçlar ile ulaşılır.
Nitekim politik araçlar çeşitli dünya görüşlerinin içerisinde üretildiği için o dünya görüşünün tüm rengini taşır.
Bu bakımdan politik araçlarımız masum değildir. Dolayısıyla her koşulda aracın kime ait olduğunu ve neye hizmet ettiğini sormak gerekir. Hele politik bir araç olarak şiddet söz konusu olduğunda bu sorular daha bir önem kazanır.
Gerçekten de şiddet kimin aracıdır, egemenlerin mi yoksa ezilenlerin ve mazlumların mı ?
Ve şiddet neye hizmet eder tahakkümü ve statükoyu sürdürmeye mi yoksa özgürleşmeye mi ?
Bu sorulara tarihe ve toplumsal yaşama bakarak yanıt arandığında şiddeti üretenlerin egemenler, yani statükoyu korumak ve onu devam ettirmek isteyenler olduğu görülecektir.
O halde yeni bir dünyanın düşünü kuranlar, yeni bir dünyanın yaratıcısı olmaya aday olanlar egemenlerden bağımsız kendi politik araçlarını üretmek zorundadırlar.
Tarih bir çok örnekle şiddetin şiddetle bertaraf edilemediğini göstermiştir: Özgürleşme hedefi ile yola çıkanlar şiddete başvurmaları nedeniyle zamanla karşıtına dönüşerek özgürlüklerin bizzat yok edicisi haline gelmiştir.
Kısacası politik bir araç olarak şiddet; egemenin kılıcı, araçsız kalmış bir muhalefetin ise zavallılığı olduğuna göre yeni bir dünya hedefinin mücadele tekniği devrimci ve dönüştürücü bir tutum olarak şiddetten arınmış eylem olmalıdır.
Şiddetsizlik nedir?
Şiddetsizlik, sadece şiddetin yokluğu ile tanımlanmaz. Bu gün şiddet içermediği halde bir çok eylemi şiddetten arınmış olarak değerlendirebilmek mümkün değildir.
Şiddetsizliğin en temel ayırt edici özelliği, ahlaki bir duruş noktasına, olumlu bir güce işaret etmesidir. Şiddetten arınmış eylemci değerleri, araçları, idealleri ile bir bütün olarak karşıtından farklılığını ortaya koyar; ahlaken üstünlüğünde ısrar eder ve hem karşıtını hem de üçüncü tarafları kendi duruş noktasına davet eder; şiddetten arınmışlığı dönüştürücü bir yöntem olarak uygular.
Şiddetten arınmış eylem, mevcut toplumsal koşulların korunmasına hizmet eden soyut barış çağrısından farklı olarak, mevcut koşulların, değerlerin ve insanların dönüşümünü hedefler. Bu dönüşümün nihai hedefi, sınıfsız, iktidarsız ve şiddetsiz bir toplumun, barış ve adalete dayalı bir toplumsal durumun oluşturulmasıdır. Bu bakımdan şiddetten arınmışlık, basit bir araç/yöntem değil, ütopyanın hedef ve değerlerini bugünden inşa etme çabası, bir yaşam biçimidir. Yani mevcut sistemin saldırılarına, aynı biçimde yanıt vermek, dolayısıyla sistem tarafından belirlenmek yerine, kendi yapıcı alternatifini güçlendirme çabasıdır. Bu amaçla bireyselliği değil bireyi ve onun taşıdığı değeri öne çıkaran, cinsiyet ayrımcılığına izin vermeyen, ademi merkeziyetçi ve doğrudan demokrasiye dayalı ilişki biçimleri şiddetten arınmışlığın olmazsa olmazıdır.
Şiddetten arınmışlık, yanlış kanının aksine ikna, işbirliğine yanaşmama ve şiddet içermeyen müdahale gibi yöntemlere başvurması nedeniyle edilgen değildir. Yine yanlış kanının aksine pazarlık yapma, uyuşmazlık çözümü veya uyuşmazlık idaresi anlamına da gelmez.
Bilindiği gibi iktidar, muktedirlerin kullanımına açık araç, etki ve baskıların bir toplamıdır. En baskıcı rejimlerin bile yönettikleri insanların belli oranda rızasına ve işbirliğine ihtiyaçları vardır. İktidarın doğasına ilişkin bu algılayış şiddetten arınmış eylemin temel hattını belirler. Şiddetten arınmış mücadele, iktidarların ihtiyaç duyduğu hükmedilenlerin itaati ve işbirliği olmaksızın kullanamayacağı kaynakları saptama, hedef alma ve geriletme yoluyla ilerler. Bu tarz bir kavrayış, en zayıf görünen grupların bile şiddetten arınmış direniş açısından nasıl bir potansiyele sahip olduğunu ortaya koyar.
Şiddetten arınmış eylem, yukarıda sıralanan özelliklerinin yanı sıra karşı tarafın şiddetini provoke etmeyen, planlama ve uygulamada netlik ve şeffaflığa özen gösteren tarzı ile adalet taleplerine yönelik üçüncü taraflardan daha büyük sempati ve somut destek sağlar."Kaynak:http://www.siddetsizlik.org/siddetsizlik-nedir
ŞİDDETSİZ İLETİŞİM İÇİN
İLETİŞİM
ŞİDDETSİZ İLETİŞİM İÇİN BİR ARAÇ:
AKTİF DİNLEME
1. Olgusal enformasyon: Dışarısı soğuk.
2. Görüş bildirimi: Ben olsam daha sıkı giyinirdim.
3. İlişkisel enformasyon: Eteğin fazla kısa, kıskanıyorum.
4. Davet/talep: (Üşümemek veya … için) bir pantolon giymelisin.
Aktif dinlemenin ön koşulları, konuştuğum kişiyle gerçekten ilgili olmam ve o an dinlemeye hazır ve istekli olmamdır. Olgusal ve duygusal açıdan ne anladığımı sözlerimde yansıtabilmek için, kendimi karşı tarafın yerine koyabilmem önemlidir (empatik anlama isteği).
Dinlemenin aynı fikirde olmak anlamına gelmediğini aklımda tutarak, sınırlı bir süre için karşımadakinin pozisyonuna geçmeye çalışırım. Amaç, hem konuşanın kendisini, hem de dinleyenin konuşanı daha iyi anlamasını sağlamak. Bu 3 aşamada gerçekleşir:
1. Dikkatimizi konuşana vermek (Kulağım sende): Bölücü unsurları ortadan kaldırmak, göz teması, dikkati simgeleyen bir işaret.
2. İçeriği kavramak: Dinleyen, söylenenin ana unsurlarını özetleyip toparlar ve içeriği doğru anlayıp anlamadığını kontrol eder.
3. Duyguları söze dökmek (diğerine içtenlikle seslenmek): Diğerinin sözel ya da sözel olmayan biçimde aktardığı duyguları, soru kipinde veya varsayım olarak dillendirmek.
Zorluklar: Geri durmak (görüşler, fikirler, itirazlar, davet/talepler ve çözümsüzlüğe dayanabilmek)
Öncülüğü diğerine bırakmak (sorularla ayrıntıya inmemek, düşünce ve tahayyülü takip etmek)Duygulara yaklaşım (burada duygular hata değildir, karşınızdakini yatıştırmayın)
Sessizliğe bir süreliğine dayanabilmek, sonrasında gerekiyorsa;
“sizi şu anda meşgul eden ne?” diye sormak
Şiddetten Arınmış İletişim Modeli (Marshall Rosenberg)
Kişinin kendini aşağıdaki 4 unsurun yardımıyla açıkça ifade edebilmesi ve empati ile dinlemesi:TEMEL KAVRAMLAR
Sitede ele alınan belli başlı kavramlar şunlar:
- Konsensus
- İletişim
- Cinsiyetçilik
- Toplumsal Cinsiyet (gender)
- Çatışkı
- Önyargılar
Kaynak:http://www.siddetsizlik.org/temel-kavramlar/iletisim


