Sömürü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sömürü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2010

EvcioğluHaber- Yeni Yıl Mesajı


EvcioğluHaber- Yeni Yıl Mesajı

Merhaba değerli dostlar;

"Yeni bir yılı daha, geride bırakıyoruz..
İşten atılmış emekçilerin sobası sönmüş eviyle, başarıyla okulunu bitirmiş ama, işsiz gezen gençleriyle..
Özgür üniversite, parasız eğitim istiyoruz diyen öğrencilere uygulanan şiddet ve zulüm sonucu karnındaki bebeği düşüren genç kızın ve daha binlerce kötü olayları geride bırakarak; yeni bir yıla daha başlıyoruz..

Bu vesileyle; adettendir diye bir mesajımız olsun istedik...



EvcioğluHaber-31.12.2010

15 Eylül 2010

ALEVİLER REFERANDUMU NASIL DEĞERLENDİRMELİDİR.

ALEVİLER REFERANDUMU NASIL DEĞERLENDİRMELİDİR.


Turan Eser


15.09.2010

Referandum sonuçların açıklanmasının ardından yapılan değerlendirmeler eksiktir ve çoğuda yanlıştır.

Bazıları ise karamsarlıkla doludur. Bu yazıda özet bir değerlendirme yapılacaktır.

Referandum sürecini evet ve hayır oylarına düşen yüzdelerle sınırlı değerlendirmeler, demokrasi anlayışımızın sınırını göstermektedir. Anayasa oylamasını sayılar üzerinden yapılması, Türkiye’nin demokratikleşme sorunu olduğunu göstermektedir.


Çünkü yurttaşların yüzde 90’nı Anayasada ne türden değişiklik için oy kullandığı konusunda bilgi sahibi değilidir. Anayasa değişikliği konusundada siyasi partiler yurttaşı bilgilendirmedi.

Buna rağmen referandum sonuçlarını farklı okumak mümküm.


Sayıları her bir yurttaşın hakkının korunduğu ve katılımcılık ilkesini esas alırsak, soruyu şöyle de sorabiliriz.

- 52 milyon 51 bin 828 kayıtlı seçmen oyunu nasıl kullandı?

- 21 milyon 779 bin 740 kişi EVET dedi!

- 15 milyon 847 bin 464 kişi HAYIR dedi!

- 14 milyon 408 bin kişi EVET ve HAYIR’ı destek vermedi!


Peki bu durumda, oy yüzdeleri nedir? Yüzde 58 EVET ile yüzde 42 HAYIR dağılımı doğru mu?

- Hayır!


Çünkü YSK’nın verilerine göre;

- Evet oyları % 42’dir.

- Hayır oyları % 30’dur.

- Sandığa gitmeyen oy oranı % 28'dir.

Yani seçme hakkı olan yurttaşlarımızın % 58 AKP Anayasasına ONAY vermemiştir! Gerçek veri budur. Çünkü her bir yurttaşı ve onun demokratik katılım hakkını önemsiyorsak, AKP Anayasasına oy hakkı olan yurttaşın % 58’sin desteği olmamıştır.


REFERANDUMUN İDEOLOJİK HEDEFİ

12 Eylül darbesinin hedefinde 3 K vardı; Komünistler, Kürtler ve Kızılbaşlar. Çünkü 12 Eylül darbesinin ideolojik ekseni Türk İslam Sentezidiydi. AKP’nin hedefinde Alevi ve Kürt ayrımcılığını olduğunu, 12 Eylül referandum sürecindeki kampanyasında göstermiştir. Çünkü AKP’de Sünni Türk İslam Sentezine oturmuştur. AKP “ileri demokrasiye” yabancıdır. Milliyetçi, muhafazakar ve İslamcı bir cumhuriyet hedefini korumaktadır. Evrensel hukuk normlarına bağlı, laik, demokratik, sosyal ve bağımsız bir Türkiye hedefine uzaktır.

Önümüzdeki süreçte AKP hükümeti başta Alevişer olmak üzere, kendisine muhalif olan kesimlere yönelik dah çok ayrımcı, daha çok dışlayıcı, daha çok baskıcı bir tutum için girecektir. Referandum sürecindeki çatışmacı siyaset dili bunun işaretini vermiştir.


YARGIDA DEMOKRATİKLEŞME DEĞİL, İDEOLOJİK RENK DEĞİŞİMİ OLDU.


Yargının demokratikleşmesi ve bağımsızlaşması, askeri vesayetten dinci veseyete teslim edilmesiyle sağlanamaz. Tıpkı YÖK’teki vesayet tipinin el değiştirmesi gibi. AKP, 12 Eylül ürünü olan YÖK’e karşı olmadı. YÖK’ü kendi egemeliği altına alarak, eğitimde dindarlaştırma perspektifini güçlendirdi. Yargının demokratikleştiğini iddia eden EDP ve DSİP gibi gibi aklı AKP gölgesine göre çalışan “sol” partiler, Yargıda sadece bir ideolojik egemenlik değişimi yaşandığını bir türlü kavrayamıyor. Asker ve sivil bürokrasi eksenli yargının yerine, dinci ve sivil bürokrasi eksenli bir egemenlik geliyor.

Bu yargı ve hukuk anlayışı ise AKP’nin ekonomik hedeflerine ve siyasal yönelimlerine destek verecektir. Bu ise sol adına taraf olmasını gerektiren bir pozisyon değildir.


YARGININ KİBLESİ OKYANUS ÖTESİ TALİMATA DÖNMÜŞTÜR.


AKP ile yüksek yargıda demokratikleşme olmayacaktır. Yargı mekanizmasında aynı sistem, aynı çark dönecektir. Dün yargıdaki tayin ve terfilerdeki etkin olan askeri ve sivil bürokrasinin yerine, AKP’nin dinci ve cemaatçı erk hakim olacaktır.

Sol açısından ise her ikiside demokratik olmayan, otoriter ve diktacı yöntemdir. Buna “Yetmez ama Evet” diyen akıllılarımızın tek avantajı, yargıda sözlerini dinleyecek cemaatçı dostları olacaktır. Başbakan referandum sonucun evet olmasına vesile olan okyanus ötesi cemaat lideri Fettullah Gülen’e candan teşekkür ederken, yargının kıblesinede işaret etmiştir.

Bugüne kadar gerçekleşen darbelerin yanında Türk İslam Sentezi vardı. Sağ politikalar vardır. Memleketin canına tıkanan otun sağcıların bahçesinde yetiştiğini herkes bilir. Ama bazı sol partilerin bunu idrak edemediği ortadır.

“Yetmez ama Evet”çiler soruyu şöyle soruyor; Tarikatçı otoriterlik mi daha demokrat yoksa ittihatçı otoriterlik mi?

Ya da tarikatçı burcuvazinin sömürüsümü daha sosyal ile ittihatçı burjuvazinin sömürüsü mü daha sosyal?

Aleviler açısından cevap nettir; ne tarikatçı eksen, ne de ittihatçı eksen Türkiye’nin demokratikleşmesine vesile olmayacak. Her ikiside demokrasiden ve sosyal bir Türkiye hedefinden uzaktır.

Bu nedenle Alevi hareketinin önümüzdeki süreçte, daha çok örgütsel biraradalığı koruyarak, daha çok ortak eylemlilik zeminde biraya gelerek ve AKP ayrımcılığına karşı geniş çaplı kampanyalar örgütleyerek, Alevilerin birliğini ve demokrasi güçleriyle temasını güçlendirerek, AKP gericiliğine karşı durabilir.

Yarından itibaren Alevi hareketi demokratik, sivil, katılımcı ve şeffaf anayasa için sözünü söylemek ve alternatif anayasa anlayışını ve kültürel kimlik haklarını kucaklayacak şekilde ifade etmeye devam etmelidir.

Karamsarlık tablosu çizenlere son söz olarak, unutmayın ki, seçme hakkına sahip yurttaşlarımızın yüzde 58’si AKP Anayasasına onay vermemiştir.

EvcioğluHaber


26 Kasım 2009

KADINA YÖNELİK ŞİDDETE HAYIR! 25 KASIM

KADINA YÖNELİK ŞİDDETE HAYIR!

İnsan Hakları Derneği


Bugün, 25 Kasım. Kadınlara Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü.

Ancak, dünyanın birçok ülkesinde ve Türkiye'de biz kadınlar değişik biçimlerde şiddete uğruyoruz. Kadınların eğitimden yoksun bırakılarak eve mahkum edildiği, ekonomik faaliyetinin yasal ve geleneksel birçok engelle kısıtlandığı, çalışma yaşamında bin bir haksızlık ve ayrımcılıkla karşılaştığı, toplumun en fakir kısmını oluşturduğu ve kendi kaderine terk edildiği koşullarda, şiddetin ilk hedefi de doğal olarak(!) en korumasız ve zayıf kesimi biz kadınlarız!

Kadına yönelik şiddetin bildik hüzünlü öyküleri, geleneksel ön kabuller, toplumun ve devletin duyarsızlığı ile büyüyor. Şiddet yalnızca bedenlere zarar vermiyor, kadınların öz saygısını, ihlale direnme ve hak arama arzusunu zayıflatıyor veya yok ediyor.

Dünyada kadına yönelik şiddet, özellikle ekonomik, siyasal ve etnik sorunlarla iç içe geçerek artmaktadır. Nijerya'da, Emine Laval'ın evlilik dışı çocuk sahibi olduğu gerekçesiyle şeriat mahkemesi, Mardin'de Şemsiye Allak'ın ailesi tarafından taşlanarak öldürülmesine karar verilmesi bunun en somut ve güncel örnekleridir.

-Bugün dünya üzerinde yaşayan kadınların yarısı eşlerinden şiddet görüyor.

-Çin'de, yılda 1 milyon kız çocuğu doğar doğmaz öldürülüyor. Dünyada bu yolla kaybedilen kadın sayısı 40-50 milyonu buluyor.

-Uluslararası Göç Örgütü, her yıl 2 milyon kadının sınır ötesi kadın ticaretinde kullanıldığından bahsediyor.

-ABD'de, her 6 dakikada bir kadına tecavüz ediliyor.

-İngiltere'de, her 7 kadından biri birlikte olduğu erkek tarafından tecavüze uğruyor.

-Fransa'da, her ay 6 kadın aile içi şiddet nedeniyle hayatını kaybediyor.

Bunlarla birlikte, paylaşım savaşları, işgaller, ağır ekonomik bunalımlar ve yoksulluk biz kadınları şiddet cenderesine daha fazla itiyor. Antik Çağdan beri kadının bedeni, her savaşın üzerinde cereyan ettiği savaş toprağı olmuştur. Biz kadınlar, savaş dönemlerinde hem anlamsızca öldürülüyoruz, hem eşlerimiz, çocuklarımız katlediliyor, hem de tarihsel yazgımız haline gelen tecavüz olaylarına maruz kalıyoruz. Bir yandan da, erkeklerin savaş cephelerine sürülmeleriyle boşalan yerler ucuz kadın emeğiyle dolduruluyor; savaşın yol açtığı açlık ve yoksulluğun katlandığı sömürü işletiliyor.

Bu yüzden biz kadınlar, ABD'nin Irak'a saldırısının meşrulaştırılmaya çalışıldığı şu günlerde; savaşa, ABD'nin dünyanın dört bir yanını kana bulamasına, Türkiye'nin bu kirli oyunun bir parçası haline getirilmesine karşı olduğumuzu ilan ediyoruz! Bizler, eşlerimizin, çocuklarımızın ABD askeri olmasını istemiyoruz! Bugüne kadar Irak'ta ve dünyanın birçok yerinde işgaller ve ambargolar nedeniyle yüz binlerce kadının ve çocuğun katledilmesinin, şiddet görmesinin, aç bırakılmasının durdurulmasını istiyoruz.

-Bizler, Türkiye'de %97'si şiddet gören kadınlarız!

-Bizler, Adana'da sokak ortasında, polislerin gözü önünde vahşice bıçaklanan kadınız!

-Bizler, Diyarbakır'da, kendilerine ve kocalarına bilgi verilmeden kısırlaştırılan 17 kadınız!

-Bizler, namus(!) cinayetleri sonucunda yaşamımızı yitiren yüzlerce sessiz kadınız!

-Bizler, cinsel yönelimlerimiz nedeniyle işinden kovulan, evinden çıkartılmaya çalışılan, TC mahkemelerince 'lezbiyen anneye kız çocuğu verilmez' kararıyla velayet hakkı elinden alınan, devletin tüm organları ve toplum tarafından yok sayılan, aşağılanan kadınlarız!

-Bizler, türban taktığımız için, çalışmak istediğimiz için, gece sokağa çıktığımız için, eylem yaptığımız için saldırıya uğrayan kadınlarız!

-Bizler, gözaltında tecavüze uğrayan, jandarma ve emniyet güçleri önünde sorgusuz sualsiz 'bekaret kontrolü'(!) yapılan kadınlarız!

Biz diyoruz ki; yaşadıklarımız yalnızca sonuçtur.
IMF ve savaş politikalarıyla derinleştirilen mülkiyet ilişkileri, sömürü mekanizması, işsizlik, yoksulluk ve eğitimsizlik, aile içi şiddetin, cinnetlerin, intiharların, cinsel tacizin, fuhuşun, hırsızlığın inanılmaz boyutlara gelmesine neden olmuştur. Güneydoğu'da islami ve milliyetçi nitelikli bir muhafazakarlaşmanın ve feodal yapının yanısıra, son 15 yıllık çatışma da göç ve değerler bunalımına, otoriter devlet anlayışının pekişmesine, kadına yönelik siyasi ve toplumsal baskının artmasına yol açmıştır.

Diğer yandan; namus, töre cinayetleri, koca-baba dayakları, işkence medyada magazinleştirilerek sunuluyor. Şiddete uğrayan kadının ne yaptığı, ne söylediği ya da nasıl giyindiği sorgulanıyor. Fiziksel, sözel ve cinsel şiddete uğrayan kadınların bunu hakkedip hakketmediği tartışılıyor; kurbanlar suçlanıyor, suçlular "mağdur" ilan ediliyor. Şiddet, dinsel-geleneksel önyargılarla, cinsiyet ayrımcı politikalarla ve yasalar eliyle meşrulaştırılıyor.

Bütün bunların sona erdirilmesi için bizler;

  • Devletin kadınlara yönelik her türlü şiddet eylemini açık bir şekilde kınamasını,
  • Şiddete uğrayan kadınlar için başvuru ve sığınma evlerinin sayısının artırılmasını, ücretsiz danışmanlık, psikolojik ve tıbbi destek ve yasal yardımın yapılmasını,
  • Cinsiyet ayrımcı politikalar, yasalar ve uygulamaların kaldırılmasını, eylem ve eğitim projelerinin kadın örgütleriyle birlikte hayata geçirilmesini,
  • Aile içi şiddeti ve genel olarak kadın ve çocuklara yönelik şiddeti önlemek için kampanyalar, ana-baba eğitim programları başlatılmasını,
  • Kadınların ekonomik özgürlüğü için çalışmasının önündeki engellerin kaldırılmasını, sosyal güvenlik, parasız eğitim ve parasız sağlık hakkından yararlanılmasının sağlanmasını,
  • Medyanın, kadın ve çocuklara yönelik şiddeti teşvik edici yayınlar üzerinde kendi oto-denetim mekanizmasını kurarak kadın ve çocuklara yönelik şiddeti bir malzeme olarak kullanmaktan vazgeçmesini,
  • Evde, sokakta, işyerinde, gözaltında, cezaevinde yaşanan kadına yönelik şiddetin sorumlularının yargılanmasını ve caydırıcı yasal tedbirler alınmasını
  • Toplumsal barışın sağlanması için, anadil üzerindeki tüm yasakların, OHAL ve koruculuk sisteminin kaldırılmasını,
  • Anayasanın 10. maddesine "cinsel yönelim" ibaresinin eklenmesini; bu değişikliğin hayata geçirilebilmesi için kanunlardan tüzüklere, yerel yönetimlerin işleyişinden yönetmeliklere tüm ayrımcı yasal düzenlemelerin kaldırılmasını, "genel ahlak", "yüz kızartıcı suç" gibi ifadelerin eşcinsellere karşı kullanılmamasını, vatandaşların yaşamlarını işten atılma, yurttan atılma gibi ayrımcılığa, şiddete, tehdide karşı güvence altına alacak şekilde gerekli değişikliklerin eşcinsel örgütleriyle işbirliği içerisinde düzenlenmesini

İSTİYORUZ!

Emeğimiz için

Geleceğimiz için

Bedenlerimizin Sahibi olmak için Mücadeleye!

Cinsel, Ulusal, Sınıfsal Sömürüye Hayır!

Evde, İşyerinde, Sokakta Cinsel Şiddete Son!

Savaşa Hayır!

Barış İçin Sürekli Kadın Platformu

Ankara Bağımsız Feminist "Kadınlar Vardır" Grubu,
Bağımsız Sosyalist Kadınlar,
Bağımsız Kadınlar,
Başkent Kadın Platformu,
Emekçi Kadınlar Birliği,
HADEP Kadın Kolları Genel Merkezi,
İHD Genel Merkezi,
İHD Ankara Şube Kadın Komisyonu,
İlk-Der,
Kaos GL'li Kadınlar,
KESK Ankara Şubeler Platformu,
Öte-ki Ben Lezbiyen Feminist Oluşum,
SDP'li Kadınlar,
Uçan Süpürge,
EMEP'li Kadınlar ,
ÖDPli Kadınlar

http://www.ihd.org.tr/

21 Eylül 2008

BES. MERKEZ TEMSİLCİLER KURULU'NA SUNUM.



BÜRO EMEKÇİLERİ SENDİKASI 4.DÖNEM 1. MERKEZ TEMSİLCİLER KURULU TOPLANTISINA


Merhaba,

Değerli MTK üyeleri, saygı değer mücadele arkadaşlarım.


Sendikamızın, örgütlü mücadele sürecine önemli katkıda bulunacağına ve örgütlenme sorunumuzun önündeki engelleri yeniden değerlendirilip; yöntem ve araçlarının gözden geçirileceği ve doğru çözümler üretileceğine inandığım bu kurlun başarılı geçmesini diliyor ve hepinizi saygı ile selamlıyorum.

Arkadaşlar!


İçinde yaşadığımız şu günler dünya ekonomisindeki yaşanan kriz, batan bankalar, dünya ölçekli sigorta şirketleri ve ülkemizde de uygulamaya konulan morgeç (konut kredisi) sistemi ABD.de bir bir çökmeye başladı.

Bu yaşanan kriz kapitalist sistemin artık böyle gitmeyeceğinin bir göstergesidir. Dünya Emekçi halkları açısından yaşamın daha da çekilmez hale geleceği ve bedelinide ağır bir şekilde emekçilere ödettirileceği açıktır.


Genelde dünya emekçilerinin ama özelde Türkiye emekçilerinin bu kaos ortamından en az zararla çıkabilmek için, örgütlü bir biçimde karşı tutum alabileceği ve kendine bir çıkış yolu yaratacağıdır. Aslında kapitalist sistemin bugünkü krizi sol ve sosyalistler için çok önemli fırsatlarıda beraberinde getirmektedir. Önemli olan bu fırsatları doğru okuyup, yerinde ve zamanında teşhis ve çözümünü geliştirmeyi becerebilecekmiyiz..

Kaynakların ele geçirilmesi için yaşanan bu emperyalist savaş ve şiddet ortamı Ortadoğu ve Kafkaslara yayılmakta, gittikçe özellikle ülkemizin etrafını sarmaktadır. Yaratılan bu kaos ortamı özelde ülkemiz, genelde ise dünyanın birçok bölgesinde emekçi halklar açısından çok zorlu koşulların dayatıldığı gelişmeler yaşanmaktadır. Bu gelişmeler, Emekçi halkların kazanımlarının ortadan kaldırılması noktasında ve üretimden alacağı paylarının daha da azalacağı, gıda fiyatlarındaki artışla birlikte temel biyolojik ihtiyaçlarımızı dahi karşılayamaz hale gelecek olup; savaş, Ortadoğu ve Kafkaslarda yeraltı ve yerüstü enerji kaynaklarının kimler tarafından kontrol edilmesine yönelik olmakla birlikte, emekçi halkların ürettiği artı değerlerin paylaşılım savaşıdır.

Dünya üzerinde yürütülmekte olan emperyalist paylaşımcı savaştan ve yaşanan ekonomik kaostan en çok zarar görecek olan yine emekçiler, bölge halkları, başta kadınlar, çocuklar olacaktır. Yaratılan kaos ortamından nemalanan ırkçılık/milliyetçilik, gericilik yükselen değer olmaya devam ediyor. Peki; başta emek örgütleri olmak üzere sol ve sosyalistlere tamda bu noktada büyük iş düşmektedir. Dünyanın bir çok ülkesinde, ırkçılık hortlatılmakta ve o milliyetçi anlayışlar karşısında kim varsa bütün muhalif kesimler yok sayılmakta, cezaevlerinde ve sokakta terörist ilan edilerek linç edilmektedir. Yani ya hakim sınıfların tarif ettiği şekilde, yaşamayı kabul edeceksin veya ölüm senin için bir elzemdir. Yaşamaksa senin isteğin gibi savaşsız ve sömürüsüz bir hayat yoktur, denilmektedir.

Yok öyle bir şey; elbette var diyorsanız, böyle bir dünya? Ki: var. Başka bir dünya mümkün... Öyle ise; Sorumluluk sahibi olmak hem de o sorumluluğun gereğini yerine getirmekle mümkündür.

Değerli arkadaşlar !

Örgütlü bir mücadeleden bahsedecek olursak, ilk önce o mücadelenin amacını doğru tesbit edeceğiz. Ayaklarının nerelere bastığını ve beslenme kanallarını doğru tarif etmekten geçmektedir.

Yaşadığımız ülke Anayasa’sının, demokratik özgürlükçü bir anayasa olması gerektiği ve bu konuda, yaşadığımız gündelik hayatımızın demokratik, hak ve özgürlüklerimizin sınırsızca kullandırılmasını istiyor ve bu alanı da genişletmeye çalışıyorsak; ilk önce kendi örgütümüz içinde, demokrasiyi en geniş şekli ile içselleştirerek yaşama geçirilmesi yönünde, kendi demokrasimizi kendimiz, yaşamsal anlamda hayata geçirmeliyiz. Farklı seslere ve yeni önerilere açık, muhalif sözlere de tahammül göstermeliyiz.

Bütün doğruları biz biliriz .! Başka söze ne gerek var demeden...!

Neden?

Çünkü; Bu yapıların taze kana ihtiyacı vardır. Asıl olan, Alttan yeni kuşakların bu yapılara katılımının sağlanması bu nedenle zorunludur. Örgütümüzün buna ihtiyacı vardır. Yenilenmeyen yapı, yaşamın her alanında dayatılan zorlu sorunlara, her zaman doğru teshiş ve doğru çözümler üretemeyeceği açıktır. Ortaya koyduğu örgütlenmeye yönelik çalışma ve pratikler, bu günün sorunlarına cevap verebilecek nitelikli düzeyi yitirmek üzeredir..

Değerli arkadaşlar; sizlerinde bu konu üzerine tesbitleriniz olduğuna inanıyorum...

Kendi içimizde kastlar oluşmuş ve bu kastlar içinde de ayrıca kişilere bağlı gruplar oluşmaktadır. Bu hizipleşmeler sendikal ve siyasal mücadele içinde birbirlerine karşı bir çalışmaya dönüşmektedir. Bu gruplaşmalar, emek, demokrasi ve özgürlük mücadelemizin önünü açacağını düşündüğümüzde elbette çok önemli yararlar sağlayacaktır. Ortaya koydukları program ve projeleri ile her zaman ufuk açıcı ve sürece ayak uydurabilen toplumsal değişim ve dönüşümleri sağlayabilen çalışmalar olduğu şekli ile.

Ancak; Bu böyle olmamıştır. Değerli arkadaşlar. 25 yıllık sürece baktığımızda yapılan ittifaklarda, ilkeler üzerinden bir proje ve program ittifakı olmaktan çok kişiler ve sayılar üzerinden yönetimleri hangi grubun kaç kişi ile temsil edileceğine ilişkin olmaktadır. Bu durumda sendikal mücadelenin önünü açacağı düşünülürken, bunun yerine daha çok süreci tıkma yönünde bir işlevi yerine getirmektedir. Bu güne baktığımızda geldiğimiz noktada, bunun böyle olduğunu hep birlikte tespit edebiliriz. Değerli arkadaşlar.

Hepimizin de bildiği gibi, bu gruplar içinde yer almayan hiçbir arkadaşımızın neyi ne kadar doğru tespit ve doğru teshişde bulunursa bulunsun, mücadele sürecine ne kadar katkı sunarsa sunsun; sendikal sürecin işleyişinde yer alması en fazla iş yeri temsilciliği düzeyindedir. İşyeri temsilciliği hem zahmetli bir iş olduğu gibi, kimsenin de olmak istememesinden kaynaklı, sayı doldurulabilmek içindir…

Demokratik toplumlarda bir kişiye yapılan bir haksızlık bütün topluma yapılmış sayılır. Bu bilinç yerleştirilmedikçe haksızlıkların ve adaletsizlerin önüne geçebilme olanağı yoktur. Bencillik ve bireycilik felsefesi, toplumun bütün katmanlarını sarar. Herkes kendi küçük dünyasının kabukları içinde yaşamayı marifet sayar. Bu durumdan derhal kurtulmak zorundayız. Aksi durumda büyümemiz ve güçlenmemizin olanağı bulunmadığı gibi dışımızda gelişen farklı olaylara yönelik doğru, tespit ve farklı mücadele şekillerini örgütleyebilmek ve altını doldurabilmemizinde olanağı kalmayacaktır. Bizler enerjilerimizi içimizde birbirimize karşı tüketmeye devam ettiğimiz müddetçe...

Bu yaşananların böyle olduğu konusunda, sizlerle aynı fikri paylaştığıma inanıyorum arkadaşlar..!

Değerli arkadaşlar!

Sürece ilişkin birkaç tespitte daha bulunmak istiyorum.

Ülkemizde uygulanmakta olan neolibarel ekonomik programlar sonucu, sağlıktan eğitime, birden çok kalemi, sosyal devletin gereği, herkese eşit ve ücretsiz nitelikli ulaşılabilir bir kamu hizmeti olmaktan çıkartılıp; kar getir ve pahalı bir hizmet olup; bedelini ödeyebilenin yararlandığı bir özel hizmet sektörü haline getirildi. Halk açlık ve soksulluk sınırında yaşamaya mahkum edildi.

Oysa; bizler ne sağlıksız, ne çocuklarımızın eğitimsiz ve işsiz kalmasına razı olabiliriz. Kamu iktisadi kurumların bir yıllık karı karşılığına peşkeş çekildiği ve ülkemizde, adı konmamış yaşanan (terör) savaş gerekçe gösterilerek her türlü ekonomik ve demokratik taleplerimiz şiddetle en ağır bir şekilde bastırılarak İnsan hakları İhlalleri doruğa çıkmıştır.



En son 2008 1 Mayısında yaşananlar, hepimizin hafızasında henüz tazedir.

Demokratikleşmemizinde önünde en büyük engel teşkil eden, kürt sorunu üzerinden yürütülen bir savaş vardır. Bu savaş, başta ülke ekonomisini batırmakta olup; Milli Gelirin büyük bir bölümü savaş ekonomisine ayrılmaktadır. Ülkemiz adeta yangın yerine dönüşmüştür. Ölen asker-sivil, ülkemiz emekçi halklarının çocuklarıdır. Ayrıca yakılan ormanlar güvenlik gerekçesi ile söndürülmemekte ve söndürülememektedir.

Ülkemiz; insanı ve doğası ile çölleşmektedir.

Bu sürece bir şekilde müdahil olmak ve kesinlikle ilk başta barışı tesis edebilmenin bütün yollarını zorlamak durumundayız.

Gerçi, özelde sendikamız genelde kardeş demokratik kitle örgütlerinin bu konu üzerine çalışmalar yürüttüğünü biliyoruz ve kendi adıma taktirle karşılıyorum.

Ancak; ülkemizde yaşanan haksızlıklar bununla da sınırlı değildir. Hakim ideoloji, insanlara ekonomik sosyal ve siyasal alanda nasıl yaşayacağını neye inanacağını önceden belirlemiş durumdadır. Bu belirleme sağlıkta dönüşüm projesi ile sağlık hakkımızın elimizden alınmasıyla, zorunlu din dersi ile bilimsel eğitim hakkımızın engellenmesi ile, hiçbir ekonomik getirisi olmayan Diyanet işleri başkanılığına, bütçeden, 3 milyar dolar gibi çok büyük bir meblağ'anın ayrılması Milli Gelirin kimlere nasıl aktarıldığının, bir başka örneğidir.

Barış olacaksa eğer, bu ve benzeri birçok sorunun ortadan kaldırılması ile mümkündür. Ülkemizde yaşanan sorunların hiçbiri diğerinden bağımsızda değildir..

Sadece, Kürt sorunu çözümlenmiş olsa bile bu ülkeye barış gelir mi dersiniz.? Gelmez değerli arkadaşlar.

Çünkü; bu ülkede Kürt sorunun varlığı kadar, Alevi, devrimci ve demokrat insanların çocuklarına zorla din dersi okutulmaktadır. Zorla orta çağ karanlığına sürüklenmeye çalışılmaktadır. Asimilasyon 1400 yıldır devam etmektedir.

Bu sorunların varlığı diğer sorunlardan ayrı değildir.

Başta Sendikamız olmak üzere, tüm sosyalist partiler, devrimci- demokratlar ve sosyalist aydınlar, günümüz koşullarında sürdürülmekte olunan, Alevi çocuklarının sünnileştirilme politikasına ve ortaçağ karanlığına doğru sürüklenen geleceğimiz hemde devletin desteği ile yürütülen bu proğrama hiçbir şekilde bir yerinden engelleyici tutum ve davranış içinde değildirler. Sanki bunlar yaşanmıyormuş gibi görmezlikten gelinmektedir..

Alevilerle ilgili herhangi bir konuşma olduğu taktirde hemen cevap hazır; şoven yaklaşımlar bunlar..

Oysa; Sendikalarımız ve sosyalist partilerin ve solun tabanının büyük çoğunluğu bu insanlardan oluşmaktadır.. ( yoksa; kuran kurslarında yetişenler katılırmı dersiniz.)

Tarih boyunca katliamlara ve zulme uğramış, her dönem ezilenlerden yana olmuş bir toplum olmasına rağmen kendi yoldaşlarınca bile yeteri derecede kabul görmemiştir.

Yakın tarihimizde Çorumda, K. Maraş’ta, Malatya’da, Sivas’ta ve G. Mahallesi olayları planlı ve hedefi belli bir program dahilinde ,Solcu ve Alevilerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde yapılmıştır. Yani; hakim ideolojinin yok saydığı ve asimle politikalarının devam ettiğini, kendilerine devrimci ve demokratım diyen herkesin bu yaşanan haksızlıkları bilmiyor olması mümkün değildir. Bunun bir haksızlık olmadığını normal bir olay olduğunu hele, hiç kimse söyleyemez. Biliyorsa neden bu olumsuzluklara karşı bir çalışma ve mücadele içine girilmemektedir? Yoksa, bu yaşanan haksızlıkları haksızlık olarak görmüyorlarda ondanmı?

AİHM” ve Danıştay'ın iptal kararlarına rağmen çocuklarımızın,Zorunlu din dersi uygulamasıyla bilimsel ve çağdaş eğitim hakkından mahrum bırakılarak, gerici ve dinci olarak eğitilen çocuklarımız bizi ilgilendirmiyor mu?

Alevileri inkar ve imha politikalarını, Alevi köylerine zorla yapılan ve hiçbir şekilde Alevilerin ihtiyacı olmayan camilere birde misyoner imamların atanması ile hangi maksat ve amaca hizmet ettiğini, hangi asimilasyon politikasının ürünü olduğunu bilemiyor olamayız.

Bu ve benzeri konuları çoğaltabiliriz.

Ancak; Alevilerin taleplerini doğru anlamalıyız.. Felsefesinde insanı merkezine alan, hümanist bir dünya görüşü ve yaşam biçim olan bu inancı, gerici ve dinci inançlardan ayrı tutmayı bilmemiz gerekmektedir. Laik ve demokratik bir toplumun garantisi ve ülkemiz nüfusunun 3/1'i olan bu insanların çığlıklarına da kulak tıkamadan, Alevi örgütleriyle dayanışma içine girerek, ülkemizin gericileştirilmesine onlarla birlikte karşı çıkmak zorundayız.

Bu sorun sadece Alevilerin sorunu olmadığını bilmemiz gerekmektedir.

Özelde Sendikamız olmak üzere Kesk'in bu konu üzerine komisyonlar kurup çalışmalar yapmasını istiyor ve MTK. kurula da öneriyorum.

12 Eylül darbesinin sola karşı yapılmış bir darbe olduğunu hep söyledik ama bu darbenin kimden yana olduğunu pekte irdeleyip adını koymadık/koyamadık. Uygulamalara baktığımızda; Zorunlu din derslerinin Anayasaya konması, kuran kursları ve her Alevi köyüne bir cami dikilmesi ve darbeden sonra diyanet işleri Başkanlığına bütçeden ayrılan paranın artarak 8-10 bakanlığın bütçesini aşmasını ve resmi kurum binalarının her birinin altına mescit yapılmasını bir düşünün kimden yanadır.

Milli Güvenlik Belgelerinin her birinde sol, sosyalist, Kürtler ve Aleviler her zaman millet adına tehlikeli guruplar olarak görülmüşlerdir. Gereğinide ona göre yapmışlardır.

Dolayısı ile sizler Alevileri, dinsel/inançsal bir hareket olarak görerek onlarla bir dayanışma içine girmiyor olsanız bile, eğemenler sizin gibi düşünmüyor . Aleviler her zaman özgürlükten ve demokrasiden yana tutum almışlardır. Tarihsel süreç içinde baktığımızda Anadolu ayaklamaları vardır. Pir sultan direnci zulme başkaldırı, Hacı Bektaş Veli, 13. yüzyılda kadın erkek eşitliğini savunur ve mücadele dinsel karanlığa karşıdır. Baba İshak, Şah Kulu ve Karaca Ahmet gibi Osmanlının halk üzerindeki baskı ve zulmüne karşı bütün Anadolu'yu ayaklandırmışlardır. Yani henüz solcular devrimciler ve Marks ve Lelin yok iken bu coğrafyada, tam da bizim taleplerimizi içeren talepler dile getirilip mücadele ve bu yönde savaş verilmekte idi.

Bunları sizler bilmiyor olsanız bile.

Yukarıdaki gerekçelerle de; Soldan, emekten, demokrasiden ve özgürlükten yana olan herkesin, Alevilerin taleplerine sahip çıkalım, onlara destek verelim, mücadeleyi ortaklaştıralım.

Emekten, özgürlükten ve barıştan yana olanların, savaşmaktan başka seçeneklerinin olmadığına inanıyor...............



hepinizi saygıyla selamlıyorum.

19.09.2008



Haydar ATA



TOPLANTIYA İLİŞKİN FOTOĞRAFLAR