Baykal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Baykal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Haziran 2010

EDP’den kurtulma planı...

EDP’den kurtulma planı...


09 Haziran 2010 Çarşamba

Baykal’ın istifası ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olmasıyla birlikte soldaki bütün arayışların üzerinde ciddi bir basınç oluştu. ‘Yeni’ CHP’nin bütün arayışları gereksiz ve geçersiz kıldığı, herkesin CHP’de toplanması gerektiği yönündeki fikirler sadece büyük medyada değil, toplumun bir çok kesiminde dillendirilmeye başlandı. AKP karşısında tek seçenek olarak sunulan Kılıçdaroğlu CHP’sine katılmamak neredeyse bir suç gibi sunulmaya başlandı.

Bu kampanyanın doğrudan hedefi olan siyasal arayışların başında EDP geliyor.
Sadece Kılıçdaroğlu yandaşları değil, solun daha radikal kesimleri de EDP’nin CHP’ye katılması konusunda ciddi beklentiler taşıyor, hatta tuhaf ama, teşvik edici bir tutum içine bile giriyor.

EDP gibi henüz örgütlenme aşamasında olan, toplumsal ve siyasal etkileri hayli sınırlı bir partiye bu derece ‘önem’ atfetmek, ‘kargaya yavrusu şahin gözükür’ özdeyişini hatırlatsa da, gerçek hayli farklı.


Bu kampanyayı sürdüren kesimlerin EDP’yi algılayışlarında önemli farklılıklar olmakla birlikte, subjektif olarak hepsi aynı niyette buluşuyor.
Varlığı ile yerleşik siyasal ezberleri bozma potansiyeli taşıyan bir örgütten kurtulmak arzusu hepsini aynı noktaya taşıyor.

Bu durumu doğru tahlil edebilmek için EDP’yi ortaya çıkaran süreci hatırlamak ve yeniden değerlendirmek gerekiyor.


EDP neden kuruldu?


Hatırlanacağı gibi EDP farklı siyasal kulvarlardan gelen hareketlerin, kendi tarihlerindeki arayışlarının çakıştığı noktada ortaya çıkan bir parti olarak doğdu. Yeni Sol, SHP ve Nasıl Bir Türkiye İstiyoruz? siyasal akımları, arayışlarının ortak hedeflere yöneldiğini saptadılar ve EDP’yi oluşturdular.

Bu kolay bir süreç olmadı. Her üç küme de kendi içinde yarılmalarla karşılaştı, yola birlikte çıktığı birçok arkadaşıyla ayrışmak zorunda kaldı. Bu, farklı siyasal tarihlerin insanlarda oluşturduğu algılar, umutlar ve korkular sonucunda ortaya çıkan ve sürecin doğasına denk düşen bir durumdu.


Yürüyüşten erken kopanlar bir yana bırakılırsa, son dönemlere kadar aynı rotada yürüyüp de kopanların önemli bir bölümünün gerekçeleri benzerlikler taşımaktaydı. Kendi siyasal tarihi içinde biriktirdikleri deneyimlerin ve bu deneyimlerden çıkarılan sonuçların, yeni yol arkadaşları tarafından hemen kabul görmesi beklentisi olarak özetlenebilecek olan bu gerekçe, kopmadaki benzerliğin ana unsurunu oluşturdu.


Oysa, siyasal mücadelenin böyle bir kolaycılığa olanak tanımayacak kadar karmaşık olan doğası dikkate alındığında, bu beklentilerin tümüyle gerçekçilikten uzak olduğu açıkça görülmesi gereken bir durumdu. Dahası EDP’yi doğuran sürecin temel kabullerinden birisi olan, kendi dışındaki güçlerle bir araya gelme, onların taleplerini özümseme ve ortak mücadele içinde birlikte dönüşmeyi kabullenme anlayışının tümden yadsınması anlamını taşıyordu.


Kopuşlar sonrasında içerden yapılan eleştiriler, sürecin ilk günlerinden itibaren dışarıdan yapılan eleştirilerle benzeşmeye başladı. Projenin başarılı olamayacağı, birlikte yürüyecek olanların “kimyasının tutmadığı” vb. fikirler uçuşmaya başladı.


Bunlar en azından yolculuğa ÖSH olarak başlayanların yabancısı olmadığı hususlardı.
‘Tarihsel Buluşmaya Çağrı’ metninin ortaya çıkmasıyla birlikte sosyal demokratların ve Kürtler’in kendi siyasal adresleri olduğu, Aleviler’in CHP’den kopmayacağı, dolayısıyla sosyalistlerin kendi dünyalarında yaşamaktan başka şansları olmadığı yönünde bir dizi eleştiri gündeme gelmiş, bütün bunlara rağmen yürüyüşe devam edilmişti.

Bu eleştirileri yapanların ve bugün Kılıçdaroğlu CHP’sine gidileceğini iddia edenlerin fark etmediği, daha doğrusu bilinçli olarak görmezden geldiği iki temel nokta vardı.


‘Solda Yenilenme’
fikrine yapılan vurgu neredeyse yokmuş gibi davranılırken, ‘Tarihsel Buluşma’ çağrısı Kürt ve Alevi muhalefetiyle, hatta sadece Kürt muhalefetiyle basit bir örgütsel birlikteliğe indirgenerek eleştirildi. Oysa bu iki fikir de solun içinde bulunduğu açmazdan kurtulabilmek için yol arayışıydı ve iki önemli tespite dayanıyordu.

Solda tıkanmanın nedenleri


Birinci tespit,
solun 60’lı yıllarda ortaya çıkan ideolojik politik çizgisinde günün ihtiyaçlarına cevap verebilecek radikal bir dönüşümü sağlayamaması; ikinci tespit ise, buna bağlı olarak toplumsal tabanıyla olan bağlarının zayıflaması hatta büyük ölçüde yok olmasıydı.

Solun tüm renklerine baktığımızda, anti-emperyalist ve anti-kapitalist olmak, sınıf temelli siyaset yapmak gibi tarihin her döneminde solun temel ayrıştırıcıları olan kavramların hemen herkes tarafından kullanıldığını görürüz. Bunlar solcu olmanın vazgeçilmezleri olmakla beraber, solu başarıya taşımak için yeterli değildir. Bu siyasal hattın güncel stratejilerini belirlemek, emekçilerin güncel taleplerini saptayarak, onları bu talepler etrafında siyasetin öznesi haline getirmenin yollarını bulmak gerekmektedir. Bunu başaramayan bir solun lafta ve eylemde radikal olması hiçbir anlam ifade etmemektedir.


Ne var ki, küreselleşme sürecinin ortaya çıkardığı dünya tek başına bu kavramlarla izah edilemeyecek kadar karmaşıklaşmış, yeni sorunlar ve ihtiyaçlar ortaya çıkmıştır. Bir yandan anti emperyalist ve sınıfsal perspektifle bulunan eski çözümler geçersiz hale gelirken, diğer yandan ve daha da önemlisi bu perspektifin dışında kalan ve özetle ‘kimliğe dayalı’ şeklinde tanımlanabilecek talepler siyasal ve toplumsal gündemin baş sıralarını işgal etmeye başlamıştır.


Cinsel, etnik, dini vb. her türlü ayrımcılık karşısında, bu ayrımcılıkların mağdurlarının mücadelesi yükselmiştir. Anti emperyalist, anti faşist ve anti kapitalist olmakla tanımlanabilecek olan sol siyasal akımların önemli bir bölümü bu gelişmeyi ya gözden kaçırmış ya da kendi ‘doğru’ hatlarına insan kazanmayla sınırlı bir düzeyde ele almışlardır.


Bu durum tıkanmayı ve tarihsel kitle bağlarının aşınmasını doğurmuştur.


Bütün bu süreç içinde her türden ayrımcılığın mağdurları kendi politik yönelimlerini ve örgütlenmelerini geliştirmiş, ancak onlar açısından da bir ‘değişken denge’ durumu ortaya çıkarak, sorunların gerçek çözümlerine kavuşturulması mümkün olmamıştır. Bugün dünyanın farklı kesimlerine baktığımız zaman, gerek sol gerekse mağdurlar açısından bu durumu doğrulayacak onlarca örnek bulmak mümkün gözükmektedir.


Ne var ki, diğer yandan dünyanın farklı köşelerinde süren mücadelelerde ortaya çıkan gelişmeler, solda bir yenilenmeyi sağlamanın, dünyayı değiştirebilecek bir toplumsal gücü ortaya çıkarabilmenin yolunun
sınıfsal eksenli taleplerle kimliğe bağlı talepleri organik bir bütünlük içinde ele almayı başarabilmekten geçtiğini gösteren kuvvetli ipuçlarını ortaya koymaktadır.

EDP ile diğer tüm sosyal demokrat veya sosyalist parti ve hareketler arasındaki önemli ayrım noktalarından birisi, belki de en önemlisi budur.


Türkiye Solu’nda neler oldu?


Bu dönüşümlerin Türkiye üzerinde de derin ve sarsıcı etkileri oldu. 12 Eylül sonrasında insan hakları hareketleri, feminizm, Kürt hareketi ve mütedeyyin insanların talepleri doruk noktalarına ulaşıp politik ve örgütsel süreklilik kazanırken, emek hareketinin konjoktürel çıkışları sarsıcı etkiler doğurdu.


Sürecin başlangıcında geleneksel yapısı içinde sessiz kalan Aleviler de taleplerini giderek daha radikal biçimde dile getirmeye başladılar. Bu tablo derin bir rejim krizi ve sert bir iktidar savaşına yol açtı.


Solun büyük bir kesimi bu sürece seyirci kaldı; 12 Eylül’ün baskıları ve kendi iç dünyasında yaşadığı hesaplaşmaların yarattığı dağılmanın etkileriyle izah edilemeyecek kadar güçsüzleşti.


Farklı kulvarlarda ayakta kalmaya çalışan sol kesimler yeniden güçlenebilmek için ilk olarak bir araya gelmeyi denediler. Gerek sosyal demokrat kesimde gerekse sosyalist kesimde birlik partileri ardı ardına kurulurken, arızi vakalar dışında güçlü bir hareket yaratılamadı. Bu durum soldaki yarılmayı tetikledi ve derinleştirdi.


Kimi kesimler geçmişin güçlü günlerine dönebilmenin yolunu militan mücadelede, kimileri anti emperyalist ve anti kapitalist söylemde aramaya başladılar.


Solda küreselleşme eleştirilerinin hakim olduğu ideolojik ortam, ülkede farklı nedenlerle tırmanan milliyetçi ideolojinin de etkisiyle, giderek bir yanıyla ulusalcı diğer yanıyla ekonomist bir çizgiye doğru savrulmaya başladı.


Bunun tam tersi bir çizgi ise, özellikle demokratik adımların atılabilmesi bakımından umutlarını kendi dışındaki güçlere bağlamaya başladı. Özal ile başlayan bu süreç, giderek sertleşen iktidar kavgalarının ve statükonun müdahalelerinin de etkisiyle liberalleşmeye yöneldi.


Dönüştürücü, değiştirici bir programı hayata geçirebilmek amacıyla mücadele etmek yerine, iktidardan tekil taleplerde bulunmak her iki ucun ortak özelliklerinden birisi haline geldi. İşin tuhaf tarafı, her iki kesim de bunu aynı şekilde, güçler dengesinin etkileriyle gerekçelendirdi. Kimileri AKP’yi teşvik ederken, kimileri de yaşananları sanki kendi dışında görüp, filler kapışırken ezilecek çimen olma korkusuyla yaşanan süreçlere seyirci kaldı.


Sosyal demokrat sol ise fikri zeminin müsaitliği nedeniyle uç noktalar arasında gidip gelen savrulmalar yaşadı. Bir gün ‘Üçüncü Yol’cu, öbür gün derin devletçi olan sosyal demokrasinin bir numaralı temsilcisi, sonunda statüko savunuculuğunda karar kıldı.


Küreselleşmenin ve onun bir parçası olarak AB ile ilişkilerin derin bir biçimde etkilediği bu süreçte Türkiye çok önemli değişiklikler yaşadı. 30 yıl süren kirli savaşın etkileri sonucunda, güçlü bir Kürt toplumsal ve siyasal hareketi ortaya çıktı. Hareketin gücü ve kalıcı niteliği, bugün kendisinin politik temsilcisi olan örgütlerin yedikleri darbelere rağmen varlığını sürdürmesiyle açıkça görülür oldu.


Diğer yandan toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan Sünni Müslümanların önemli bir kesimi rejimin kendilerine tanıdığı sınırların dışına çıktılar. Öte yandan Hrant Dink gibi isimlerin etkisiyle yılların suskun azınlıkları haklarını istemeye başladı. En son olarak da Aleviler kendi taleplerini elde etmenin politik yollarını aramaya başladılar.


Eski rejimin bütün dengeleri bozulmaya, payandaları çatırdamaya başladı. Ülkemizde yaşanan bu süreç boyunca Baykal CHP’si statükonun siyasal temsilcisi görevini yerine getirirken, yeni düzenin savunuculuğunu ise AKP gerçekleştirdi.


İşte EDP’nin kuruluşu böyle bir süreçte şekillendi. Böyle bir ihtiyaçtan kaynaklandı.


CHP’deki kadro değişikliği neyi temsil ediyor?


Bugün geldiğimiz noktada rejimin eskisi gibi sürdürülmesinin mümkün olmadığı ortadadır. Ne var ki, özgürleşen dinamiklerin basit bir restorasyonla yetinmeyecekleri de açıkça görülmektedir.


Diğer yandan statükoyu savunan güçlerin ve 30 yıl süren kirli savaşın etkileri kapsamlı dönüşümün önündeki en önemli engel konumundadır. Yaşam tarzı savunuculuğu üzerinde kurulu statükocu muhalefet, AKP eliyle gündeme getirilen her türlü değişim karşısında derin bir toplumsal kuşku doğması sonucunu elde etmiş gözükürken, AKP ideolojik ve politik kökeni ve programı nedeniyle bu kuşkuların üzerine körükle gider bir konumdadır.


Değişim dönemlerindeki alt üst oluşların belirleyici özelliklerinden birisi de yönetilmesinin zorluğudur. Sürecin dinamikleri kendi akışları içinde gelişir, güçlenir ve kimi zaman başlangıç hedeflerinden kopsalar da, tarihsel olarak ileriye doğru yol alırlar.


Bu durum sadece rejimi alt üst etmekle kalmaz, çoğu durumda sistemi de tehdit eden bir konum kazanır. İşte günümüz Türkiye’sinin önündeki tehlike de budur. On yıllardır iki ana akımın arasına sıkışıp kalmış olan toplumsal muhalefet, etrafına kurulan barajları yıkma potansiyelini kazanma yoluna girmiştir.


CHP içindeki değişiklik tam da bu aşamada gerçekleşmiştir.


Bir gecede bütün bir politik hattın değiştiği görüntüsünü veren haber ve yorum bombardımanın toz dumanı arasında çok fark edilmemekle birlikte,
değişimin esas hedefi merkezkaç etkisindeki muhalif dinamikleri merkezde konsolide etmektir.

EDP ise merkezkaç etkisindeki muhalif dinamiklerin önemli bir odağı olmaya adaydır.


İşte yazının başında değindiğimiz, farklı çevrelerden EDP’ye yönelen baskıların anlamı ve arka planı budur. Bu gerçeklik doğru kavranırsa, baskılara karşı anlamlı bir politik hattın ve kararlı bir mücadelenin sürdürülmesi mümkün olacaktır.


Yazar:Ahmet Asena /Turnusol

28 Mayıs 2010

Öğretmeni Gandi'yi uyardı!


Öğretmeni Gandi'yi uyardı!


27.05.2010 Perşembe

CHP'nin çiçeği burnunda lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun üniversite yıllarında öğretmenliğini de yapan DSP'li Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı; ile Gazete Habertürk'ten Kutlu Esendemir'le CHP'deki değişim üzerine konuştu.

********************

“Pencereyi siz açarsanız temiz hava, başkası açarsa cereyan olur.” diyen, Sn; Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen, yapılan roportaja ilişkin bazı önemli soru ve cevaplar şöyle;


Kemal Kılıçdaroğlu'nun adaylık süreci ve CHP Genel Başkanlığı'na getirilmesi sizde nasıl bir duygu yarattı?


Şaşırdım. Herhalde ilk hissettiğim şey şaşkınlıktı. CHP'de beklemediğimiz bir şeymiş demek ki...


Bu kadar büyük bir destek görmesinin en önemli nedeni neydi?


Sayın Kılıçdaroğlu'nun adaylığını açıklaması ne kadar şaşırtıcıysa, gördüğü destek de en az o kadar şaşırtıcı. Ben son seçimlerden önce de, sonra da defalarca söyledim. Türkiye'de bir arayış var. Türkiye'de mevcut siyaset kimseyi tatmin etmiyor. Yani bir sofraya oturmuşsunuz, önünüze bir şeyler konmuş, hiçbirini damak zevkinize uygun bulmuyorsunuz. Pek çok kişi bu durumda. CHP'ye oy verenler AKP iktidara gelmesin diye oy veriyor, AKP'ye oy verenler CHP iktidara gelmesin diye. Sayın Kılıçdaroğlu, bıkkınlık veren bu durumun değişebileceğinin işaretini verdi.


Kılıçdaroğlu'nun yarattığı bu heyecanı neden Baykal yakalayamadı?


Sayın Baykal hiç şüphesiz, Türk siyasi hayatının önemli aktörlerindendir. Ancak ve ne yazık ki, CHP'nin kitlelerin malı olmasını sağlayamadı. Parti yalnız kendisine aitmiş gibi göründü. Öyle algılandı. Benim gördüğüm kadarıyla da, halktaki bu algıyı bir türlü göremedi.
Bakın, “pencereyi siz açarsanız temiz hava, başkası açarsa cereyan olur.” Herkes çorbada tuzu olsun ister. Hele siyasette, herkes başarıda hisse sahibi olmak ister. CHP ise, sanki, kimsenin hissedar olmasına izin vermiyor gibiydi. Eğer Sayın Kılıçdaroğlu da benzer bir hataya düşerse şimdi kendisini destekleyen, beklentisi olan kesimleri oyunun içine almayı başaramazsa, çok geçmeden o da arkasındaki rüzgarı kaybeder.


Adınız, "CHP'ye katılacak vitrin isimlerden biri" olarak gösteriliyor. Bu konuda bir teklif aldınız mı?
Hayır.

Bir teklif gelirse dikkate alacağınız kriterler neler?


Türk siyasetinin duayenlerinden Süleyman Demirel'in, siyasetin tabiatını çok güzel özetleyen bir sözü var, bilirsiniz: "Doğmamış çocuğa don biçilmez." CHP'den teklif almadım, alırsam ne yapacağımı da tartışmaya değer bulmuyorum. Siyasette ne yaptığınız kadar, onu nasıl yaptığınız da önemli. Teklif öyle bir biçimde yapılabilir ki, kabul etmenizi istemedikleri besbelli olur veya öyle bir çizgi takip edilir ki, size bir teklif yapılmasını bile beklemezsiniz.

Benim gençliğimde CHP vardı. Bizim kendimizi yakın hissedebileceğimiz bir alternatif de yoktu. Yani CHP bana uzak bir adres değil. Daha doğrusu, ben gençliğindeki ülküyü, heyecanı, iddiayı koruyan biriyim. Ama CHP bir zamandır, bizim gençliğimizde bizi heyecanlandıran CHP değil. Sadece bir Genel Başkan değişikliğiyle her şeyin yerli yerine oturacağını da düşünmüyorum. CHP yeniden beni heyecanlandıran bir adres olmayı becerebilecek mi, yoksa alışılmış rotasını yeni kaptanıyla izleyen bir gemi mi olacak, bekleyip görelim.

Ayrıca, Sayın Kılıçdaroğlu'nun, Türk solundaki kişileri CHP'de toplamanın yanı sıra bölünmeleri bütünleştirmeyi düşünüp düşünmeyeceğini de bilmiyoruz. Ben bunu da çok önemsiyorum. Bütün bunları zamanla göreceğiz.

Sizce, Kılıçdaroğlu, CHP Genel Başkanlığı'nda başarılı olacak mı?


Bu konuda, olsa olsa temennimi söyleyebilirim. Sayın Kılıçdaroğlu başarılı olmak zorunda. Dünya çok keskin bir virajı dönüyor. Sanayi devrimi, hatta tarım devrimi ölçeğinde bir dönüşümün yaşanmakta olduğunu iddia edenler var ki, ben bu iddialarda gerçek payı olduğunu düşünüyorum. Sanayi devrimi ile birlikte dünyanın bütün paylaşım haritası değişti. Daha önce dünya ekonomisinde ve siyasetinde Çin, Osmanlı, İran gibi imparatorluklarla kıyaslanmayacak kadar önemsiz bir pay sahibi olan Avrupa, dünyanın hâkimlerinden biri oldu. 300 yıl önce şekillenen paylaşım haritası bugüne kadar geldi.
Ama bugün dünya haritası tehdit altında. Yeni bir dünya kuruluyor. Bu keskin virajda, Türkiye'nin patinaj yapma lüksü yok.

Türkiye, büyük bir mirasa sahip olan, kurulacak yeni dünyanın belirleyici aktörlerinden biri olmak için gereken potansiyele sahip bir ülke. Bu potansiyeli harekete geçirebilmek için, öncelikle siyasetin içe sinecek bir yapıya kavuşması gerekiyor. Dolayısıyla da Kılıçdaroğlu başarılı olmalıdır.

Sayın Kılıçdaroğlu da, toplumdaki hassasiyetleri hissedebilecek bir parti inşa edebilirse, referandumda da, genel seçimde de çok büyük başarı kazanabilir. Ancak şunu unutmamak gerekiyor, Sayın Bahçeli MHP'yi MHP olmaktan çıkarmadı. "Halk şöyle istiyor" diye, MHP'den bir merkez sağ parti yapmaya kalkmadı. CHP'nin de "Türkiye sağcıdır, iktidara gelmek istiyorsak sağa kaymamız lazım" diye sağcılaştırılması yanlış olur.

Kılıçdaroğlu'nun öğrencilik yıllarında Ankara'da İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi'nde derslerine girdiğiniz söyleniyor. Doğru mu?


Evet. Çok yıllar geçti. Haftada bir, büyük bir amfide gördüğüm onca öğrenciyi bütün özellikleriyle hatırlamam ve değerlendirmem, takdir edersiniz ki, mümkün değil. Ama kamu görevlerinde bulunduğu süreçlerdeki izlenimlerim hep olumlu oldu.

Kılıçdaroğlu'nun size "Parti yönetimimize katıl, sizi bakan yapalım" şeklinde davet gönderdiği ileri sürülüyor.


Böyle bir davet yok. Olması zaten imkânsız.

Sizin de, Kılıçdaroğlu'nun da resim sanatına verdiği özel değeri biliyoruz. Sanatı sevmek, bir politikacıda nasıl bir ufuk yaratır?


Tabiplerimizin, mühendislerimizin, iktisatçılarımızın en az bir sanat dalına ilgi duyması gerekiyor. Elbette siyasetçilerimizin de... Osmanlı sultanlarının hemen her birinin ya şair olduğunu, ya beste yaptığını veya ebru gibi, hat gibi görsel sanatlardan birinde ustalaştığını biliyoruz. Ne yazık ki, son dönemde sanata ilgi duyan siyasetçilerimiz pek kalmadı.

Bunu nasıl açıklarsınız?


Siyasetçilerimiz siyaseti, başka herhangi bir meşgaleye zaman ayıramayacak kadar önemsiyor olabilirler. Ama onlar böyle yapınca siyasetin önemi ve itibarı artmıyor, zarafeti kalmıyor, aksine düşüyor. Türkiye'nin siyasetçilerinin bence en önemli ve en öncelikli işi, siyasetin itibarını yükseltmek olmalı.

Çünkü siyaset kamuoyunda, çoktandır, muteber bir faaliyet değil. Siyasetin itibarını yükseltmenin yollarından biri de, öyle yirmi dört saat siyasetle uğraşan biri olmak yerine, hiç değilse, arada bir tiyatroya giden, sinemadan anlayan, boş vakitlerinde resim yapan biri olmak olabilir.


http://haber.gazetevatan.com/



"Bilgisayar çıktısının kalitesi, ona girilen verinin kalitesi ile belirlenir." 'çöp gir çop çıksın' Ayn Rano

21 Mayıs 2010

Taşeronluk Kanseri

Taşeronluk Kanseri

e-Tırmık

Aydın Engin

21.05.2010

Bu yazı emekçilerin dünyasına bir kanser uru gibi sızan ve bütün emek dünyasını kaplamak üzere olan “taşeronluk” üstünedir. Zonguldak’taki son cinayette katiller arasında “taşeronluk” kurumunun ağır ve inkâr edilemez rolü üstünde duracaktır.

Ama arada kaynayıp gitmesin, geçerken not edelim ki kayda geçsin: 30 madencinin ölüm haberinin ülkeyi sarstığı, umut kıvılcımlarının son ışıltısının da sönüp gittiği saatlerde Ankara’da, Deniz Baykal’ın ihtirasla sarıldığı koltuğa oturabilmek için son kozunu oynadığı (oynattığı) basın toplantısı vardı. Basın toplantısında “Ufala da kuşlar yesin” misali açıklamalara değinmek niyetinde filan değilim. Ama o saatte 30 emekçinin acısını umursamaksızın, sefil bir siyasi manevraya öncelik tanındı ve buna tanık olmak bile midemi bulandırdı.

Not ediyor ve geçiyorum...

* * *

Zonguldak’ta grizunun patladığı ocaktan bir taşeron firma çıktı. Taşeronluk kurumu “Kâr, daha çok kâr” diyen ve sadece bunu diyen bir sistemin en güvenli sığınağı en sağlam örtüsü...

Tuzla tersanelerinde ardarda yaşamını yitiren emekçi cinayetlerinin pek çoğunun altında da taşeronluk kurumu yatıyor.

İşçi sınıfı saflarında sendikaların kazınmasının başat manivelası da aynı kurum.

Sigortasız, kayıtdışı ve asgari ücretten de düşük aylıklarla işçi çalıştırabilmenin kapılarını ardına kadar açan kurum da taşeronluk.

Taşeronluk bazen fiyakalı bir adla karşımıza çıkıyor: Yap - işlet - devret.

Ne demek bu?

Yaparken eksik malzeme, olmazsa en ucuz malzemeyi kullan, en ucuz işgücü kullan, yani en ucuza çıkar.

İşletirken en yüksek kârı elde etmek üzere en vahşi kuralları uygula, en ucuz işgücünü işe koş. İş güvenliği, işyeri güvenliği, sigorta gibi yüklerden becerebildiğin kadar kurtul. İşletme ekonomik ömrünü tamamladığında da devret ve kurtul...

* * *

Bu konuda büyük medyada, anaakım medyada ciddiye alınacak tek satıra bile rastlayamayacaksınız. Çünkü taşeronlaştırma salgını özellikle büyük medyada çoktaaan kurumlaştı.

Ulaştırma hizmetleri, temizlik hizmetleri, yemek hizmetleri, hatta haber hizmetleri taşeronlaştırıldı.

Birkaç yıl önce ünlü bir gazetede yorum yazan, önemli bir sayfanın editörlüğünü de üstlenmiş kıdemli bir gazeteci arkadaşım kovuldu. Tazminat olarak eline sadaka benzeri üç beş kuruş tutuşturuldu. Oysa Basın Kanunu uyarınca çok çok daha yüksek bir tazminat alması gerekiyordu.

Yasal yollardan hakkını aramaya kalktığında gerçek suratında bir şamar gibi patladı. O gazetecilik yapmıştı ama emekçi olarak kaydı o gazeteye yemek hizmeti veren (aslında aynı patrona ait) bir alt firmaya, bir taşeron firmaya yapılmıştı ve “ahçı yamağı” kadrosunda çalışmaktaydı. Yani yazı yazmamış, patates soymuştu...

Yasa çaresiz kaldı; meslektaşımız da eline geçen sadakayla yeni bir ekmek kapısı bulana kadar geçinmek gibi bir mucizenin peşine düştü.

* * *

Ülke gündemi “Baykal o haltı yedi mi yemedi mi, kaset sahte mi, gerçek mi” tartışmasına kilitlendiğinde sanırım en keyifli el oğuşturanlar da taşeronlar ve taşeronluk kurumu kanalıyla kanlı kârlar elde eden anlı şanlı “büyük firma”lardı...

Bugünün sınırsız öfkesiyle bu günlük bu kadar...


http://www.t24.com.tr/

17 Mayıs 2010

Deniz Baykal, Gülen hareketine hiçbir zaman olumsuz bakmadı


Deniz Baykal, Gülen hareketine hiçbir zaman olumsuz bakmadı

17.05.2010

T24 - Gülen Cemaati'nin önde gelen ismi, Zaman gazetesi yazarı Gülerce, cemaati, Fethullah Gülen'in Deniz Baykal ve Recep Tayyip Erdoğan'a olan 'hissiyatını' anlattı. Baykal'ın Gülen hareketini Türkiye için faydalı bulduğunu söyleyen Gülerce, cemaatin Erdoğan'la hiçbir zaman probleminin olmadığını söyledi.

Gülerce, AKP'nin iktidara gelmesinin ardından Baykal’la yaşadıkları olayı ancak birkaç yıl sonra açıklayabileceğini söyledi ve ekledi: “Şimdi açıklarsam yer yerinden oynar. Bazı şeyleri zamanlama itibariyle tarihe bırakmak lazım. Her şeye rağmen Baykal’la ilgili kahramanlık duygusu bende değişmez”

Gülen cemaatine yakınlığı ile bilinen Gülerce, Vatan gazetesinden Deniz Güçer'in sorularını yanıtladı.

Baykal iyi tanıyor...

Deniz Baykal'ın “Pensilvanya” mesajı herkesi şaşırttı. Olayın aslı nedir ve herkesin merak ettiği, mesajı ileten o isim kim?

Elbette biliyorum ama söylemeye yetkili değilim. ABD’ye telefon açıp işin aslını o gün öğrendim. Hoca Efendi kendisi bizzat konuşmadı. Yanında bulunan ve kendisini Türkiye’den ziyarete gitmiş bir kişi aracılığıyla oldu.

Cübbeli Ahmet Hoca ile görüşmeyi sağlayan Mahmut Koçak geliyor akıllara?

Değil. Ama sesinden tanıyacak kadar yakın diyebilirim. Zaten Sayın Baykal ile o kişinin konuşması için aralarında bir hukuk olması, Baykal’ın onu tanıyor olması, sempatiyle bakması lazım. Bir CHP milletvekili hoş bir şey söyledi. ”Özel Kalem Müdürü aramış“ dedi. Bizi böyle tanıyorlar (gülüyor). Hiç Hoca Efendinin özel kalem müdürü olur mu? Ben, Hoca Efendinin, Erbakan’la ilgili hassasiyetine bizzat şahit oldum. Baykal ile ilgili haberleri dinlerkenki hissiyatını tahmin ediyorum.

Kahvaltı ediyorduk...

Aynı hassasiyeti mi gösterdi size göre?

Evet. Ama bir de bu işin evveliyatı var. Herkes zannediyor ki bir diyalogsuzluk vardı. Ben Samanyolu’nda 9 yıl program yaptım. Senede en az iki defa Baykal’ı Pazar sohbetine çağırırdım. Bir seferinde ”Hüseyin Bey, en çok sizin programınızda rahat ediyorum. Bilmiyorum ki beni köşeye sıkıştıracak, sorgulayacak şekilde davranmıyorsunuz. Kendimi ifade etme adına sorular soruyorsunuz “ dedi.

Kahvaltılar yapıyormuşsunuz. Hiç bir araya geldiler mi?

O kahvaltılarda buluşmadılar. Program öncesi buluşup kahvaltı ediyorduk. Mesela Mehmet Sevigen de katılırdı bu programlara.

İnsanlar kaldıramaz...

”Bize karşı Baykal’ın önyargısı yoktur“ diyorsunuz?

Öyle olsa böyle buluşmalar olabilir mi? Ben tam tersine, Sayın Baykal’ın bu harekete o dönemde olumsuz bakmadığına, Türkiye için faydalı bir hareket gördüğüne dair, belki birkaç sene sonra açıklayabileceğim çok somut davranışlarını bilen bir insanım.

Nasıl bir davranış?

Bunu şimdi söylersem yer yerinden oynar. Bazı şeyleri zamanlama itibariyle tarihe bırakmak lazım. Erken söylediğiniz zaman insanlar bunu kaldıramıyor. Ben bir programımda, ”Sayın Baykal’ı çok seviyorum“ diyerek ipucu verdim. O somut şeyi düşünerek Baykal’ı sevdiğimi söyledim.

Hangi tarih aralıklarında yaşanıyor bu olay?

AK Parti iktidar olduktan sonraki dönemden söz ediyorum.

En azından ipucu verseniz?

Türkiye’de yer yerinden oynar dedim ya. Bu somutluğun içinde görüşme var tabii. Ahlaki yanlışlıklar hariç Sayın Baykal siyaseten ne yanlış yaparsa yapsın bendeki o kahramanlık duygusu değişmez.

Kasetle ilgili düşüncelerinizi de merak ediyorum?

Bugün bir görüntü olayı var. Başına bir iş gelmiştir. İnsan olan herkesi üzen bir şeydir. ” Oh olsun “ diyenler bana göre seviye kaybetmiş insanlardır. Dini inancınızı da bırakınız, insanın ayağa kayabilir, başına bir şey gelebilir. Bunlar başkalarını sevindirecek değil, üzecek olaylardır.

Selamlarını iletti...

Sayın Gülen ile Baykal’ın geçmişine dönersek?

2004-2006 yıllarında Baykal ile görüşmelerimiz oluyordu. Genel Merkez’de iki defa ziyaret ettik. Baş başa sohbetlerimiz oldu. Bunların hepsinde ben ABD’den Sayın Gülen’in saygılarını illetim, Deniz Bey de ”Sağlığı nasıl? Selamlarımı iletin” dedi. Baykal’ın son bir yıldır söyleminden dolayı -F tipi diye bir şey kaçırdı ağzından- zannediliyor ki, hiçbir diyalog yok. Ama onlar iki samimi dostmuş gibi biz birinin selamını diğerine söylüyorduk. Hoca Efendi’nin hissiyatını tahmin ediyorum Baykal’la ilgili. Demiştir ki, ”Ben bu olaya çok üzüldüm. Sayın Baykal şöyle bir insandır“, o hissiyatı yanındaki arkadaş alınca aramıştır.

O kişi izinsiz aramaz

İzinsiz arayabilir mi?

Tabii ki Hoca Efendi’den izinsiz o telefonu açamaz. ”Bunu paylaşabilir miyim?“ diye sormuştur. Sayın Gülen de, ”Paylaşabilirsin“ demiştir. Arada diyalog olmasa, kopukluk olsa ”Pensilvanya’dan gelen mesajların samimiyetine inandım“ demez.

Ama aynı konuşmada Baykal suçu hükümete attı?

Orada Baykal bizi çok zor durumda bıraktı. Bunlar ayrı ayrı söylenseydi sıkıntı yaşamayacaktık. Ama ”Samimiyete inandım“ dediği bir konuşmada elinde belge, somut bir bilgi olmadan hükümeti çok ağır eleştirmesi, Türkiye’deki fitne merkezlerini harekete geçirdi. Baykal bir taşla iki kuş vuruyor, Gülen cemaatine sempati gösterirken, hükümete ver yansın ediyor. ”CHP ile Gülen cemaatinin arası düzelecek, AK Parti ile arası bozulacak“ dediler.

CHP’nin Beyaz Türkleri Kılıçdaroğlu’nu kabul etmez

Rotayı değiştirip CHP’ye mi yükleniyorlar? Beklenti ne olabilir?

CHP’nin başında Baykal durduğu sürece CHP sıçrayamıyor, yüzde 20 bandında dönüp duruyor. Dediler ki “CHP’yi yüzde 30 yapabilirsek, MHP yüzde 20’ye yaklaşırsa, bir CHP- MHP koalisyonu kurabiliriz.” Bence düşünce bu.

Gerçekleşir mi?

Hayır. Baykal dönemez. Çünkü Baykal dışında CHP’yi bu şekilde tutacak karizmatik başka insan yok.

Kemal Kılıçdaroğlu’nu taban seviyor ama?

Kılıçdaroğlu, Beyaz Türkler’in yönetimde olduğu bir CHP’ye asla yönetici yapılamaz. CHP’nin Beyaz Türkleri Kılıçdaroğlu’nu asla kabul etmez.

Kimleri kast ediyorsunuz?

Onur Öymen, Önder Sav... Dersim olayıyla ilgili laf ettiğinde Kılıçdaroğlu nerede bulunduğunu unutarak, “Öymen’in gereğini yapması lazım” dedi. Ama Salı günü Baykal, Öymen’i yanına aldı, CHP grubuna öyle girdi. Kılıçdaroğlu, Türk siyasi tarihine, “lafını en hızlı yutan siyasetçi” olarak kaydoldu.

CHP yüzde 20 bandının altına da düşecek size göre?

Tahminim o. Bundan sonra siyasi hayatımız CHP kavgalarının bol yer aldığı bir döneme giriyor.

Lider kim olacak peki?

Bence genç birini bulacaklar. Statüko güçleri hepten dinazorlardan oluşmuyor. Bu sürpriz bir isim ve kurultaya kadar kamuoyunu böyle oyalayacaklar.

‘İnkar etmedi, komplo dedi, dönemez’

Yazılarınızda açıkça “Baykal dönemez” diyorsunuz?

Baykal bu görüntü olayını inkar etmedi. “Bu bir komplodur” dedi ve bunu tarif etti. Bir insan bir şeyi yapmayınca tepkilerinden belli olur bence. Allah korusun yapmamış birinin başına gelse ilk dakikadan itibaren “Arkadaş ben buradayım” diye ortaya çıkardı. Bayan da ortaya çıkardı. “Bizim çoluk çocuğumuz eşlerimiz var. Yapanlar ispat etsinler” derdi. Baykal’dan 3 gün, bayandan 5 gün tepki gelmedi. Herkes onlara, “Bu olay var mı yok mu?” dedi, ama “yok” denmedi. Ama ben “var” demiyorum.

İnandırıcı bulmadınız galiba açıklamaları?

Baykal basın toplantısında, “Meskene girilmiş, duvarlara, eşyalara kamera yerleştirilmiş” diye izah etti. Ama, “Hiç alakası olmayan görüntülerimiz ayrı yerlerde çekilip, bir araya getirilmiş” demiyor. “Dönemez” i buna dayanarak söylüyorum. Baykal ilk günden “Böyle bir olay kesinlikle olmamıştır. Ben yine de gerçeğin ortaya çıkması için istifa ediyorum” deseydi, bana göre dönerdi. Ama o görüntüler orada duruyor ve arkasında “varan 2” diyorlar.

Varan 2’yi bir duyuma dayanak mı söylüyorsunuz?

O görüntüler bittikten sonra “varan 2” yazıyor. Bu yalanlanmadığına göre o odadaki her şey internet ortamına atılmamış demektir. Baykal’a bir mesaj var.

Tehdit var aslında?

Bir şantaj ve tehdit var. Şunu diyorlar; Biz bu tertibi senin CHP’nin başından gitmen için yaptık arkadaş, direnirsen, tekrar dönersen bunun devamını da internet ortamına Kanada’dan atarız.

Bu ima Deniz Beyin elini kolunu bağlayacak mı?

Böyle bir bagajla nasıl dönecek, dönemez. Bagaj adım atmasını engelliyor. Yarın ikinci bir görüntü çıkarsa, toplulukların içine giremez hale getirirler. Laf atarlar her yerden.

Kim bu insanlar?

Büyük oynayan insanlar bana göre. İş neticesiyle belli olur. Netice CHP’nin başından gitmesi, hayal bile edilemeyecek Baykal gitti. İş budur.

Baykal’ın hükümete yönelik suçlamalarına katılıyor musunuz?

Hükümet böyle bir şeyi yapmaz. Bu suçlama haksız. Çünkü bu eninde sonunda ortaya çıkacak bir şey. Ayrıca Baykal’ın CHP’nin başından gitmesi hükümetin çok mu işine gelir? Bence gelmez. Daha önce 8 defa güreşmişsiniz tekrar güreşe çıkıyorsunuz. Ama hiç bilmediğiniz biri geliyor. Onunla güreş tutmak mı rizikoludur, yoksa tanıdığınızla mı?

Baykal’ın suçlamasının ardından Başbakan’ın karşı yaptığı konuşmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yapmasaydı iyi olurdu. Üslubu yumuşatmadan yanayım her zaman.

Siz kimden şüpheleniyorsunuz?

Türkiye’deki mücadele bir yere dayandı. Eskiden sağcı solcu vardı şimdi bana göre tek birşey var: Bir tarafta statüko, bir tarafta demokratikleşmeyi isteyenler. İkisi arasında bir mücadele var.

Hangisi peki size göre?

Türkiye’nin demokratikleşmesini isteyenlerin yapma ihtimalleri zayıf. Sayın Baykal “Ben Ergenekonun avukatıyım” dedi ve şimdiye kadar bütün ağırlığını statükodan yana kullandı aslında.

Siz bunu statükonun yaptığını düşünüyorsunuz?

Bence statüko Baykal’ı tasfiye ediyor. Bakın şu ana kadar başaramadıkları tek şey Ak Parti’yi içten bölmek. İlk Ak Parti parlamento grubuna Sarı Kız, Ay Işığı ile çok yüklendiler. O zaman 70-80 milletvekili ile bir hareket yapacaklarını düşünüyorlardı. Ak Parti’li hiçbir milletvekilini töhmet altına almak istemem ama bunu Erdoğan fark etti. İkinci dönem için milletvekili seçiminde ince eleyip sık dokudular. 8. maddede “Ergenekoncular var” falan dendi. Erdoğan büyük bir liderlik sergiledi ve atlattılar. Geçmiş döneme bakın, DYP’yi böldüler ve Mesut Yılmaz başbakan oldu. Böyle bir operasyon şimdi Ak Parti’ye yapılamıyor.

Gülen Erdoğan’ı sildi mi?

Uzun zamandır bu dedikodu var. Gülen, Başbakan’la iddia edildiği gibi ipleri kopardı mı?

Hoca Efendi kimseyle ipleri koparmaz. Bir olay anlatayım: Birisi Hoca Efendi başta olmak üzere, bu hareketteki insanları çok üzdü. Hoca Efendi, ‘Sakın cehenneme gitsin’ demeyin. Aleyhimizde ağır yazıları yazanların bile cehenmeme gitmesini istemem. Cehennem çok kötü yerdir” dedi. Bunları silmemiş Gülen’in, hiçbir zararı olmamış Başbakan’ı sildiği iddiaları doğru değil.

Bir kopuş yaşanmıyor yani?

Gülen ABD’ye gitmeden önce siyasilerle görüşmüştür. Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, rahmetli Bülent Ecevit, Süleyman Demirel... Böyle din hizmeti yapan insanlar hükümetleri hiçbir zaman karşılarına almak istemezler. Çünkü sizin hükümetinizdir, icrai yetkileri vardır. Siz ‘eğitim’ diyorsunuz. Sizin yüzünüzden bu tür hizmetlere zarar gelmesini ister misiniz? Bizim hiçbir zaman Başbakan’la problemimiz olmadı.

http://www.t24.com.tr/haberdetay/77876.aspx

13 Mayıs 2010

'Kaset gerçek mi' diye soran riyakardır!

'Kaset gerçek mi' diye soran riyakardır!
https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEiAr7X_4oU7IUcYzktuJrbwRm45gW37UHdahm69-7rCxjJmfnuPhIRSGQXyRB9WEPlDKrBjt0wFbnE7EfkuD5FnQRM2X1L2wM3EZfgIk3s1LEVFbYPfA8aR9TT-29AgdCzsc6RGWOqzhY8/s320/gil-joker.png

12.05.2010 Çarşamba

Baykal'ın istifasıyla sonuçlanan 'gizli kamera skandalının' siyasi etkileri kadar 'ahlaki' yanı da tartışma konusu..
En temel insani haklarının çiğnendiği, özel hayatın, mahremin didiklenerek komplo üretildiği bir rezalet sözkonusuyken 'Eşini aldattıysa siyasi sonuçlarına katlanır" demek ne kadar ahlaki?

İşte kadın köşe yazarlarının görüşleri


Elif Şafak:

Farkında mısınız? İki kadın mağdur edildi, ediliyor. Biri Deniz Baykal'ın hayat arkadaşı Olcay Hanım, diğeri Nesrin Hanım. Eminim ki her ikisi de özel hayatlarının üzerine titreyen insanlardır. Eminim ki her ikisi de her şeyden evvel yuvalarını, çocuklarını, ailelerini korumak istiyorlar.
Politikaya atılmak dünyanın en zor kararlarından biri. Özellikle bir kadın için. Bilhassa siyasetin "erkek işi" olduğu Türkiye'de. Ben Nesrin Hanım'ı tanımıyorum. Siyasi çizgisini yakın bulurum bulmam, apayrı mesele. Ama onun gibi çalışkan, azimli, kararlı kadınlara Türk siyasetinin çok ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.


Gülay Göktürk: Topluca riyakarlık içindeyiz
Siyasetçilere kurulan seks komplolarını boşa çıkarmanın
tek yolu var: Etkisiz kılmak... Etkisiz kılmanın yolu ise -duruma göre- "sana ne" ya da "bana ne" deyip yürüyüp gitmek. Komplocuyu elinde tuzağıyla öylece orta yerde bırakıp yoluna devam etmek...
"İyi ama siyasetçinin böyle bir olaydan sonra istifa etmemesi mümkün mü; partisi ve seçmeni nezdinde güvenilirliğini kaybeden bir siyasetçi nasıl olur da görevine devam edebilir" denilecektir.
Doğrusu bu konuda topluca bir riyakârlık içinde olduğumuzu; üstelik çifte standart uyguladığımızı düşünüyorum.
Çifte standart dediğim şudur: Hangimiz, doktorumuzun eşine ihanet ettiğini öğrenince ona karşı olan güvenimizi kaybediyor ve doktor değiştiriyor; aynı şeyi yapan bakkalımızla alışverişi kesiyor ya da apartman yöneticimizi değiştiriyoruz?
Hiçbirimiz...Böyle durumlarda suçun bize karşı değil, eşe karşı işlendiğini; ihanet eden kişinin bizimle olan ilişkisini etkileyecek bir durum olmadığını düşünüyorsak, aynı şeyi neden politikacı için düşünemiyoruz? İhanet doktorumuzun işini iyi yapmasına engel olmuyorsa politikacının işini iyi yapmasına neden engel olsun?
Kamuoyuna mal olmuş kişilerin durumunun farklı olduğu, onların özel hayatlarını düzgün tutmak zorunda oldukları söyleniyor ki işte bu noktada yukarıda sözünü ettiğim "toplu riyakârlık" meselesine geliyoruz.
Zira yukarıdaki bu "masum" cümlenin dobraca ifadesi şudur: Toplum olarak ihanete batmış olsak da, her iki erkekten biri karısını aldatsa da, toplumun vitrinini temiz tutmalıyız! Toplumun erdemli imajını koruma yükünü vitrindekilerin sırtına yıktık mı, geri kalanların yalan ve riya ile iç içe yaşamasında bir sakınca görmüyoruz.

Fatma K. Barbarosoğlu: Ahlaktan yana mıyız?

Kaset'in tek muhatabı Deniz Baykal ve Nesrin Baytok'un aileleridir. Onların dışındaki hiç kimsenin kaset hakkında söz söyleme hakkı olmadığını düşünüyorum. Kamuoyu olarak özel hayatın sınırlarına riayet etmek zorundayız.
Yıllar önce Menderes Yassı adada yargılanırken bebek davası köpek davası diye süren davaların Menderes'e inanları ne kadar üzdüğünü hatırlayalım....

"Özel hayat takibi" bu defa CHP üzerinden yürütülüyor. Bir rövanş algısı hâkim. Oysa siyasi hesaplaşmalara ahlaki ilkeler peşkeş çekildiğinde yaralanan taşıyla toprağıyla içindeki her fikirden insanıyla ülkemiz oluyor.
Deniz Baykal üzerinden fikir yürütenler "kaset gerçek ise" diye bir cümleye başlıyor.

Kaset gerçek ise...
Lütfen bu cümlenin anlamına kilitlenelim.
Kaset gerçek ise diyoruz.
Oysa İslami olarak da seküler ahlak kodlarıyla da kasetin gerçek olup olmadığı ile bile ilgilenmemek zorundayız.

Kasetin gerçek olup olmadığı tarafların yakınlarını doğrudan ilgilendirir. Kamuoyunu ne zaman ilgilendir? Mekânın kamuya ait olduğu durumlarda. Tıpkı Beyaz Saray oval ofis skandalında gibi. Ya da haksız kazanç dolayısıyla izi sürülen gayri meşru ilişkilerde kamuoyu doğrudan taraftır. Olay kişileri ve aileleri değil bütün kamuoyunu ilgilendirir. İSKİ skandalında olduğu gibi.
Deniz Baykal'ın olayında ise kamuoyunu ilgilendirmesi gereken husus ama gerçek ama kurgu bir kasetin "zorlayıcı" etkisi olmalı. Nitekim Deniz Baykal pazartesi günü sıcağı sıcağına istifasını vererek "zorlayıcı" duruma boyun eğmeyeceğini ortaya koymuş oldu. Baykal'ın bu tavrını hem siyasi hem de insanı açıdan son derece önemli buluyorum.
Bu tavır "sizi ısıran köpeğe ısırarak cevap veremeyeceğinize göre sonuna kadar insan kalmaktan vazgeçmeyin tavrıdır.
Baykal istifa ederek kendi sınavını verdi. Şimdi kamuoyu olarak bizler ahlaktan yana mıyız yoksa ahlakçı mıyız onu ortaya koymuş olacağız.

Ayşe Arman: Kadını parçaladılar

GELDİĞİMİZ nokta çok feci...Acı bile değil. Feci.
Bu kasetin detaylarını didikleyenler, ayrıntılarına girenler de iki yüzlü.
Çünkü onu destekliyormuş gibi duruyorlar ama detay anlatıyorlar.
Görüntüler gerçek mi, değil mi?
Aralarında ilişki var mı, yok mu?
Kaset eski mi, yeni mi?
Montaj mı, değil mi?
Bizim bunları tartışmaya hakkımız bile yok.
O yüzden Baykal çok klastı.
"Ben bu konuda konuşmam" dedi.
"Bu konuyu kimsenin diline düşürmem" dedi.
Ve dediğini yaptı.
Çok öğretici bir hayat dersiydi.
BU arada Nesrin Baytok da en az Baykal kadar bu olayın mağduru. Baykal'ı harcamak için onu da parçaladılar. Kadınların kaderi bu. O da korkunç bir saldırıyla karşı karşıya kaldı. Doğru, yalan, yanlış, her ne ise bizi ilgilendirmeyen bir şey yüzünden hayatı sarsıldı. Onun için hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Geçmiş olsun diyorum. İnşallah üstesinden gelir.


Balçiçek Pamir: Nasıl erkeksi, nasıl duygudan, nasıl sağduyudan uzak...

MÜTHİŞ bir maço tavırdır gidiyor... Deniz Baykal-Nesrin Baytok hadisesinden bahsediyorum. Nasıl erkeksi, nasıl duygudan, nasıl sağduyudan uzak...

“O kadın” diye bahsediliyor Nesrin Baytok’tan... CHP’liler, AKP’liler bütün erkekler toplanmış Baykal’ın onurunu kurtarmaya çalışıyorlar. Muhafazakâr medyanın erkek mensupları daha da komik... Ağızlarında bir “beyefendi” lafıdır gidiyor. Kim bu beyefendi? Nesrin Baytok’un muhterem eşi. Baykal bitti, şimdi eşin namusu üzerinden konuşmalar son hızla devam ediyor. Onun da mağdur olduğunu kabul ediyorum. Kuşkusuz en ağır bedeli ödeyen isimlerdendir ama nedir bu erkek bakış açısı Allah aşkına?

Gazetemiz yazarı Mutlu Tönbekici: Kadın değil mi parçalayın gitsin

Nedir çizilen portre? Çıkarı için her şeyi yapabilecek alçak adi üstelik vekil olmak için yetersiz bir kadın!

Bir parti bu kadar mı hızla sırt çevirir bir vekiline? Bu kadar mı hızlı harcar? Ne kadar da sevmezlermiş kadını.. Ne kadar da kötü gözle bakarlarmış...

http://www9.gazetevatan.com/

11 Mayıs 2010

Hepimiz Baykal’ız, hepimiz Baytok!

Hepimiz Baykal’ız,
hepimiz Baytok!

L. Doğan Tılıç

11 Mayıs 2010

Yazıya başlamak için CHP Genel Başkanı’nın en önemli gündem maddesi haline gelen görüntülerle ilgili söyleyeceklerini beklemedim. Ne söyleyeceğini bilmesem de, söyleneceklerin benim söyleyeceklerimi değiştirmeyeceğini biliyorum.

Ahlakın insanın eylemiyle, yaptıkları ve onların sonuçlarıyla ilgilendiğini yazıp dururum. Ahlak eylemlerle ilgilenir ve bir eylemin “iyi” ya da “kötü” olduğuna da diğer insanlar üzerindeki etkisine bakarak hükmedebilirsiniz.

Bir muhalefet liderine ait olduğu iddia edilen gizli kamera görüntülerinin bu ülkenin vatandaşları olan bizlere etkisini ne şekilde tartışacağız? İki insan arasında yaşanan ilişkiye ve bundan doğrudan etkilenen üçüncü şahıslara hak olabilecek “ahlak” yargılarıyla değil herhalde.

Görüntülerin ortaya serdiği ve bizi ilgilendiren asıl konu şu: Öyle bir siyasal sistem içinde yaşıyoruz ki; yalnızca yediğimiz içtiğimiz, birbirimize söylediklerimiz değil, en özel hallerimiz bile zamanı geldiğinde kullanılmak için izleniyor, dosyalanıyor ve en iğrenç şekilde de kullanılıyor.

Böyle bir siyasal yapıda, bırakın demokrasiyi, en asgari toplumsal ilişkilerin bile yaşatılması mümkün değildir artık. Telefonların dinlendiği, e-postaların izlendiği, yatak odalarının gözlendiği bir toplum, yaşanabilir bir toplum olmaktan çıkmıştır. Bunu yapanlar, hukuken işledikleri suç bir yana, bu eylemleri ile hayatı hepimiz için yaşanamaz hale getirdiklerinden, ahlaksızlığın da en büyüğünü yapmaktadırlar.

Kuşkusuz, konunun çok farklı boyutları var. İlişkinin taraflarına “hak olan” tartışmanın dışında kalan boyutları var. Bu ülkede siyaset yapma biçimine ait boyutları. Bir partide bir yerlere gelmenin, milletvekili olmanın mekanizmalarına dair söylenecek şeyler var. Bunlar da, herkesten önce o partinin üyelerinin ve değişik düzeydeki sorumlularının yapması gereken iş. Onlar için, bir haktan öte görev!

Ne yazık ki, iktidar ilişkilerinin ve iktidarı kullanma biçimlerinin ahlaken epey malul olduğu bir siyasal partiler yapımız var bizim. Ahlaken malullükten kastım yatak odası ilişkileri değil; ahlakı oralarda arayanlardan değilim.

Her yapı kendine özgü bir ahlak da yaratıyor. Kimi kabileler at çalmakta ya da kız kaçırmakta bir sorun görmez mesela. Tersine, bunlar o topluluğun değerler sistemi içinde “iyi” ve “doğru” bulunan eylemler sayılır. Oysa, “çalmak” en büyük ahlaki suçlardan biridir toplumların ezici çoğunluğunda.

Parti içi demokrasinin olmadığı, parti üyelerinin lideri sorgulayamadığı ve yetenekleri ölçüsünde önlerinin açılmadığı bir siyasal partiler sisteminde yükselmenin yolu ne olabilir? Her şey liderin iki dudağı arasındaysa, lidere yakın olmaktan başka hangi yolla bir yerlere gelinebilir ki?

Geriye dönüp bakın; Demirel’in, Özal’ın ya da bugün iktidarda olan Erdoğan’ın partisinde çok mu farklı işler? Baytok milletvekili olan ilk özel kalem müdürü, ilk sekreter değil ki!

Siyasal ahlak açısından sorun olan da bu işte; yükselmenin, Meclis’e girmenin lidere yakınlığa bağlı olması. En yakındaki sekreterin ya da koruma müdürünün liderin yakınında durmanın karşılığını böyle alması. Bunu bir değer olarak içselleştiren diğerlerinin de, liderin gözüne girmek için, masa yumruklayıp el kırmaktan bile geri duramaz hale gelmeleri.

Siyasal ahlak açısından asıl sorgulanması gereken bunlar, ama bugün, şimdi, vurgulanması gerekenler bunlar değil.

Şantaj kasetleri her şeyden önce “mahremiyet”i yok ediyor. Mahremiyet deyip geçmeyin; mahremiyetin yok edildiği yerde iki kişinin bile ortak bir hayat yaşaması mümkün değildir artık.

Bu yüzden, toplumsal hayatın temellerini yok eden, bizi bir arada yaşayamaz hale getirebilecek olan bu karanlık şantaj çetelerine karşı, “Hepimiz Baykal’ız, hepimiz Baytok” diyebilirim bugün.

Bizi dinleyip gözleyenlerin, şantaj faaliyetlerini boşa çıkarmak için, şimdi bunu söyleyebilmek gerek. Bu ülkenin tüm vatandaşlarını tehdit eden tehlike, yaşandığı iddia edilen ilişkide değil çünkü, o ilişkiyi kaydedilip yayan karanlık çevrelerin varlığında!

Birgün





9 Mayıs 2010

Kasetle başlayan büyük satranç

Kasetle başlayan büyük satranç

Zülfü Livaneli
Yazara ulaşmak için :zlivaneli@gazetevatan.com

09.05.2010-pazar

Bugün Veda filmiyle ilgili teşekkürlerime devam edecektim ama ortaya çıkan kaset ve bunun yarattığı siyasi deprem, bu konudan söz etmemi zorunlu kıldı.

Duygularım bu işin komplo yönüne isyan ediyor.
Sekiz yıl önce gizli eller, bir odaya kamera yerleştiriyor, insanların en mahrem anlarını videoya çekiyor.
Sonra bu kaseti sekiz yıl boyunca saklıyor; belki şantaj için kullanıyor ve zamanının geldiğine karar vererek piyasaya sürüyor.
Bundan daha aşağılık bir siyasi mücadele şekli olamaz.***
İkinci konu bu işi kimin yaptığı.

Mantığım bana bu işi AKP’nin ya da ona yakın çevrelerin yapmadığını söylüyor.

Çünkü seçim öncesinde değiliz.

Ayrıca Tayyip Erdoğan’ın bu yayına tepki göstererek sitelerden kaldırtması, Gül’ün üzüntülerini belirtmesi, RTÜK’ün ve yargının acele biçimde yayın yasağı getirmesi bunu açıkça ortaya koymakta.

Geriye kalıyor iki seçenek:

Ya CHP’ye yakın bazı çevreler sızdırdı bu kaseti
ya da CHP’de değişim isteyen bazı uluslararası güçler.

Çünkü önümüzde kurultay var.

Kasetin zamanlaması 14 ay sonraki seçimle değil, bu ay içindeki kurultayla ilgili.

Belki de Baykal’ı istifaya zorlayarak CHP’nin başına yeni bir kişiyi geçirme niyetinin başlangıç hamlesidir bu.

Böylece önümüzdeki seçimlerde CHP’yi iktidara getirme hesapları yapılıyor olabilir.

Uluslararası bazı çevreler de yapıyor olabilir bu hesabı.

Yani İran’la yakınlaşan ve İsrail’e kafa tutan Erdoğan’ı tasfiye edebilmek için önce Baykal’ı ortadan kaldırmaya yönelik bir satranç oyunun ilk hamleleri.

Uluslararası siyasetin bir satranç gibi yürütüldüğünden kimsenin kuşkusu yoktur herhalde. Bunlar ilk hamleler. Bakalım daha neler göreceğiz.

***
Siyasi analizler bir yana işin insani yönü çok ama çok çirkin.

Kişisel sorumlulukları ve işin ahlaki boyutu ne olursa olsun Baykal’a ve Baytok’a bir insan hakları ihlali uygulanmıştır.

Hem de en ağırından.

http://haber.gazetevatan.com/

6 Mart 2010

"ZİYA HALİS" YENİ KURULACAK SOL PARTİ'NİN BAŞKAN ADAYI

"ZİYA HALİS" YENİ KURULACAK SOL PARTİ'NİN BAŞKAN ADAYI
[P1010009.JPG]
Dyp-Chp koalisyon hükümeti döneminde, hükümet işçilere %0 (yüzde sıfır) zam yapma kararı alır. bunun üzerine Türk-iş Ziya Halise haber yollarlar kararı imzalaması için. ama Ziya Halis ikna olmaz.

Grev kararı alınır. Hükümet ise; "genel güvenliği ve genel sağlığı tehlikeye düşüreceği" için grevi erteleme kararı alır. Bakanlar kurulunda imzaya alınan bu kararı sadece CHP'li Ziya Halis imzalamaz. Karara karşı çıkar.
Tansu Çiller ve Deniz Baykal dahil bütün bakanlar
imzalar..
Dönemin Başbakanı Tansu Çiller sayın Halisi arar ve aralarında şu konuşma geçer:
Tansu Çiller : Siz ne yaptığınızı biliyor musunuz, bunun ekonominin tahribine yol açacağını biliyor musunuz?
Ziya Halis
: Ben ne yaptığımı biliyorum, İşçiyi de düşünmek lazım.
Çiller: Bütün CHP'liler imzaladı. Bunun hesabını veremezsiniz.
Halis: işçilere verilen zam çok düşük, bunun büyük haksızlık olacağını düşünüyorum. siz hükümet adına beni yetkili kılın, görüşmeyi olumlu sonuçlandırayım.
Çiller: yetkili bakanamız var. önümüzdeki hafta ilo toplantısı var. siz varşovada iken yerinize vekalet imzası konulur. Siz yine imzalamamış olursunuz.
Halis: ben bu nedenle yurtdışına gitmem.

Ziya Halis, bir türlü ikna olmaz.

Ancak; Türk-iş yönetimi de grevin ertelenmesi için el altından hükümette şu mesajları verir: "biz grev kararı aldık, ama ne olur ne olmaz bu grevi erteleyin, bize grev yaptırmayın, bu grevi yasaklayın, yaptığımız açıklamalar aldığımız kararlar göstermeliktir. sendikamızın tabanına karşı mahcup olmayalım"


DYP'li ulaştırma bakanı
Ali Şevki Erek, Ziya Halisi arayarak kararnameyi imzalamasını ister.
Bakan Halis diretir, "grev işçi sendikalarının yasal hakkı, hak arama yolu" deyince,
Erek:
- Yahu ne işçisi, ne sendikası, senin dünyadan haberin yok. Aha bak sana kimi veriyorum. Bari onu dinle. İşçi sınıfıysa al sana işçi sınıfının temsilcisi, allah allah.

Erek telefonu
türk-işe bağlı bir sendikanın genel başkanına verir. Sendika başkanı:
Sayın bakanım, grevi erteleyebilirsiniz, biz sendiklar ve türk-iş olarak yüklenmeyiz, sizi eleştirmeyiz. ülkemizin ekonomisini zora sokmak istemeyiz. Biz gerekli mesajı grev kararı alarak verdik.
Ziya Halis
: Peki sen bana bu söylediklerini sendikanın antentli kağıdına yazarak faksla, ben de o zaman kararnameyi imzalayayım.
Sendika Başkanı
: Olur mu sayın bakanım fakslanır mı, o tuzak olur.
Ziya Halis
: Ya demek sendikacılık böyle oluyor. Ben bunu bilmiyordum. Öğrendim. Hem grev kararı alacaksın, hem de uygulamayacaksın. İşçi önderi olarak hakkını arayacaksın. Sonra da kapalı kapılar ardında, hem de bakanın makamında grevimizi yasaklayın diyeceksiniz. Böyle ikili oynamak da maharet ister doğrusu, hereksin başaracağı bir şey değil, tebrikler.

Daha sonra bakan Halis, yerine geçecek CHP'li bakanın kararnameye imza atacağından korktuğu için ilo toplantısına gitmez.


Yukarıda yazılanlar; 11 yıl boyunca 9 ayrı bakana danışmanlık yapan Ahmet Abakay'ın "bakan danışmanı'nın not defteri" adlı kitabında anlatılan bir olaydır. Olaylar olduğu sıra danışman bakanın yanındadır. Sürekli ve olaylara birebir şahit olmuştur.


Görüldüğü gibi, işiçinin yanında değil sürekli hükümetlerin yanında saf tutan bu sendika, verdiği grev kararlarında bile hükümetin sözünü dinliyormuş sürekli. Kah oldu, bu efendi DYP-CHP, kah oldu, DSP-MHP-ANAP, kah oldu Erbakan, kah oldu AKP.
Türk-İş için efendinin ismi hiç önemli değil, yeter ki sendika ağaları cebini doldurabilsin, patronlar kazanabilsin. İşçiyi kandırmak kolaydır zaten, alırsın bir sahte grev kararı olur biter, hemen "aslan sendika" olursun.


Tabii, burda eleştiriyi sadece Türk-İşe yapmak haksızlık olur. DYP'yi anlıyoruz kurulduğundan beri sermayenin sözcülüğünü yapan bir parti, ama ya CHP.
Anlatılanlardan anladığımız kadarıyla sayın Baykal ve ekibide işçiden çok patronu düşünen bir zihniyettteymiş.
Bu olayda ödül Türk-İş'e gidecekse, CHP'de kesinlikle bir mansiyon ödülü hakediyor.

http://www.itusozluk.com/

"