Cezaevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cezaevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2010

Evet, masumdu


Can Dündar Ada
can.dundar@e-kolay.net

‘Evet, masumdu!’

22 Temmuz 2010

Necdet Adalı ve Mustafa Pehlivanoğlu... 12 Eylül’ün darağacındaki ilk iki isim...
İkisi de 1958 doğumlu...
Darbede ikisi de henüz 22’sindeydi yani...
Farklı kamptaydılar.
İkisi de “karşı yaka”dakinin kahvehanesini kurşunlamakla suçlandı.
İkisi de “Masumum” dedi.
İkisi de idam cezası aldı.
İkisinin infaz kararında da aynı hâkimin imzası vardı.
O hâkimin gözetiminde aynı gece peş peşe asıldılar.
Karşıyaka” mezarlığında birbirine yakın yerlere gömüldüler.
Onları darağacına gönderen hâkim, daha sonra Askeri Yargıtay “onursal üyesi” oldu.
* * *
Bu iki isim, son olarak Erdoğan’ın nutkunda buluştu:
“Ülkücü Pehlivanoğlu ile solcu Adalı, sağ-sol dengesi kurmak için haksız yere asıldı” dedi Başbakan...
Anne Pehlivanoğlu’nun 30 yılda dinmeyen feryadını Vakit’te okumuştum:
“Oğlumu suçsuz yere astılar” diyordu:
“O dönem Mamak’ta Cezaevi Komiseri Dürüst Oktay’ın önünü kesmiştim. O da bana ‘Bir şey olmaz. Bir tek ruhsatsız silah bulundurma suçu var. Onun cezası da az’ demişti.”
* * *
Gerçekten öyle miydi?
Pehlivanoğlu’nu Kütahya’da yakalayan ve bir helikopterle Ankara’ya getiren o dönemin solcu, efsane polis şefi Dürüst Oktay’a bir ortak dostumuz aracılığıyla sordum.
Şu cevap geldi:
“Annesiyle görüştüğümü hatırlamıyorum, ama Sıkıyönetim Savcısı da ben de Mustafa’yı kurtarmak için çok uğraştık; fakat gücümüz yetmedi.”
Pehlivanoğlu, kahvehane baskınına İsa Armağan’ın zoruyla katılmış. Eline silah vermişler, ateş edememiş.
Oktay, delilleri inceleyip Pehlivanoğlu’nu da tanıdıktan sonra suçsuzluğuna ikna olunca, savcıya “Bu çocuğu kurtaralım” demiş.
O ara Pehlivanoğlu ile asıl fail İsa Armağan, askeri cezaevinden kaçırılmış. Oktay ve ekibi, onları kaçıran siyah Renault’yu İran sınırına kadar kovalamışlar. Yakalayamamışlar.
Dönemin Emniyet yetkilileri bu siyah Renault’nun Abdullah Çatlı’nın kaçırılmasında da kullanıldığını belirlemişler.
Mustafa’nın ailesine göre kahvehane baskınlarında sağcı ve solcuların elindeki silahların da aynı olduğu belirlenmiş.
Kim veriyordu ki o silahları 20’lik gençlerin eline?
Suçluları kaçırırken, masumları yem yapan siyah Renault kimindi?
Sonra nasıl oldu da katiller “kahraman”, masumlar “hain” ilan edildi; suçsuzları darağacına gönderenler terfi ettirildi?
* * *
Kim ne derse desin; bir başbakanın o gençler için gözyaşı dökmesi iyidir.
Toplumsal duyarlılık çağrısı sayılmalıdır.
Ama Erdoğan, “referandumun 12 Eylül’le hesaplaşma anlamı taşıdığını” söylüyor ki, işte buna inanmıyorum.
Paketin 25. maddesi, 12 Eylül yöneticilerinin yargılanmasını önleyen geçici maddeyi kaldırsa da zaman aşımı nedeniyle bunun yapılamayacağı malum...
O madde görüşülürken Meclis’teydim.
CHP ve BDP’liler, hükümetin samimiyetini ölçmek için; “’İnsanlığa karşı suçlarda zaman aşımı uygulanmaz’ ifadesini ekleyin; biz de oy verelim” dediler.
Önerge, AKP oylarıyla reddedildi.
12 Eylül yönetimi, anayasa referandumuyla kendisini kurtaracak maddeleri de kabul ettirmiş oluyordu.
Bugün yapılmak istenen, bundan farklı değil.

http://www.milliyet.com.tr/

27 Haziran 2010

HAPİSTE YATACAK OLANA BAZI ÖĞÜTLER


HAPİSTE YATACAK OLANA BAZI ÖĞÜTLER


NAZIM HİKMET
Piraye, yazar Kemal Tahir ve Nazım Hikmet. 1940 Çankırı Cezaevi.


Dünyadan, memleketinden, insandan
umudum kesik değil diye
İpe çekilmeyip de
Atılırsan içeriye,
Yatarsan on yıl, on beş yıl
Daha da yatacağından başka,
'Sallansaydım ipin ucunda
Bir bayrak gibi keşke''
Demiyeceksin,
Yaşamakta ayak direyeceksin.
Belki bahtiyarlık değildir artık,
Boynunun borcudur fakat,
Düşmana inat
Bir gün fazla yaşamak.

İçerde bir tarafınla yapayalnız kalabilirsin,K
Kuyunun dibindeki taş gibi.
Fakat öbür tarafın
Dünyanın kalabalığına
Öylesine karışmalı ki,
Sen ürpermelisin içerde,
Dışarda kırk günlük yerde yaprak kımıldasa.
İçerde mektup beklemek,
Yanık türküler söylemek bir de,
Bir de gözünü tavena dikip sabahlamak
Tatlıdır ama tehlikelidir.

Tıraştan tıraşa yüzüne bak,
Unut yaşını
Koru kendini bitten,
Bir de bahar akşamlarından;
Bir de ekmeği
Son lokmasına dek yemeği,
Bir de ağız dolusu gülmeyi unutma hiçbir zaman.
Bir de kimbilir,
Sevdiğin kadın sevmez olur,
Ufak bir iş deme,
Yemyeşil bir dal kırılmış gibi gelir,
İçerdeki adama.
İçerde gülü, bahçeyi düşünmek fena,
Dağları, deryaları düşünmek iyi.
Durup dinlenmeden yazmayı,
Bir de dokumacılığı tavsiye ederim sana,
Bir de ayna dökmeyi.
Yani içerde onyıl, on beş yıl,
Daha da fazla hatta
Geçirilmez değil,
Geçirilir,
Kararmasın yeter ki
Sol memenin altındaki cevahir!


http://www.anafor.org/

6 Haziran 2010

Şiddet sadece dışarıdan bu ülkeyi seyredenlerin işine geliyor


"GENÇTİK BİZİ KULLANDILAR"

T24 - Bahçelievler katliamından 32 yıl sonra konuşan eski ülkücü Haluk Kırcı, "Adalete hesap verdim. Şimdi sıra Allah'ta...
O zamanlar 20 yaşındaydım, bizleri kullandılar, 5 bin kişinin katili ben miyim?" dedi.

1978 yılında Bahçelievler'de Türkiye İşçi Partili (TİP) 7 genci öldürdükten sonra, 32 yıl cezaevinde kalan Haluk Kırcı, o dönemde yaşananları, yaşadıklarını anlattı.

Sabah gazetesi yazarı Sevilay Yükselir'in "Gençtik, bizi kullandılar!" başlığıyla (6 Haziran 2010) yayımlanan yazısı şöyle:


İşte karşimda

Gazetecilik zor meslek cidden. Düşünsenize benim durumumu. Bir insan var hayatınızda. Hiç tanışmamışsınız. Bir kez bile yüz yüze gelmemişsiniz ama hep nefret etmişsiniz. Adının geçtiği her yerde lanet okumuşsunuz. Ancak birgün kader sizi o insanla karşı karşıya getirmiş ve demiş ki; "İşte o katil karşında oturuyor. Haydi şimdi sor bakalım! Neden 1978'de Bahçelievler'de o 7 Türkiye İşçi Partili (TİP) genci öldürmüş? Neden o gencecik insanların canlarına kıymış?" diye. İşte bu haftaki röportajı tamamen bu ruh haliyle yaptım. Geçtiğimiz günlerde cezaevinden çıkan eski ülkücü katil Haluk Kırcı ile konuştum. Aklıma gelen her şeyi sordum. O da bütün samimiyetiyle cevap verdi. Saatler sürdü söyleşimiz. Röportajın sonunda kendisine de itiraf ettim: "Buraya gelirken ellerim ayaklarım titriyordu. Hatta bir ara gelmemeyi bile düşündüm. Ancak iyi ki gelmişim. Çünkü anlattıklarınızdan gençlere, özellikle şiddete meraklı gençlere ulaştıracak çok doğru mesajlar aldım.
Evet; bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş demektir. Şiddet, sadece şiddeti doğurur!"

****************************************


Bahçelievler katliamındaki rolünüzü kabul ettiniz. "Evet ben yaptım!" dediniz.

Evet kabul ettim. Reddetmedim.

Ama bana biraz önce de, "Pişman olsam neye yarar ki!" dediniz. Sonuçta siz bir katilsiniz! Nedir samimi duygularınız?

Ben yaşadıklarımın hesabını adalete verdim. Hatta fazlasıyla verdim. Bahçelievler olayı olduğunda 20 yaşındaydım. Şimdi 52 yaşındayım. Ben 20 yaşındayken Türkiye bir kardeş kavgasının içindeydi. Soğuk savaş operasyonları can alıyordu. Bugün o tecrübeleri yaşamış, o keşkelerin peşine düşmüş biri olarak söylüyorum. Bir insanın hayatından daha değerli bir şey olamaz. Ben "Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş demektir" diyen bir dine inanıyorum. Adalete hesap verdim. Asıl şimdi Cenab-ı Allah'a vereceğim bir hesap var. Şiddetle, vurarak, kırarak bir şeyleri çözmek mümkün değil. Şiddet şiddeti doğuruyor. Şiddet sadece dışarıdan bu ülkeyi seyredenlerin işine geliyor.


Oyuna getirdiler

Niye öldürdünüz?

Bu bir cinnet hali. Toplumsal cinnet hali. Ben ülkemin komünist işgal tehdidi ile karşı karşıya olduğuna inanmıştım. Bu tehdidi yapanlar şiddet uyguluyordu. Ellerinde silahlar kurtarılmış bölgeler ilan ediyor ve halk mahkemelerinde idam cezaları veriyorlardı. Bu devlete sahip çıkan, bu işgale direnen sadece biz vardık. Buna inanmıştık. Oyuna geldiğimizi anlayabilmek için 12 Eylül darbesinin yapıldığını görmemiz lazımdı. Sanal bir alemde yaşıyorduk ve çok kıyıcı olmuştuk. Benim yaptığım muhasebeyi bugün hayatta olan ve sokakta dolaşan 5 bin katil de yapıyor mu acaba?


Dİğer katiller nerede?

Ne demek istiyorsunuz yani?

1970'li yıllarda tam 5 bin genç öldürüldü. Öldürülenler arasında benim canciğer arkadaşlarım vardı. 5 bin genç öldüyse, beş bin cinayet ve beş bin katil var demektir. Bu beş bin cinayetten yargılananlar arasında en uzun süre cezaevinde yatan kim? Bu cinayetlerin en fazla muhasebesini yapan kim? Sadece ben miydim katil olan? Ben cezamı çektim. Peki ya diğer katiller nerede? Geriye dönüp baktığım zaman kendim bile hayret ediyorum. Benim yedi sülalemde karakol yüzü gören insan yok. Ben cinayet işledim evet, adam öldürdüm. Allahın yarattığı bir canı almak akıl işi mi? Değil. Yüz bin kere değil. Bahçelievler olayı trajik bir olay. 12 Eylül öncesi cinayetlerinin sembolü oldu. Ama o öldürülen beş bin kişinin hepsinin katili ben değilim.


Bir de azmettirenler var değil mi?

Bu oyunun ne kadar çapraşık bir oyun olduğunu o dönemi yaşayanlar bilir. Çorum'u, Maraş'ı kim azmettirdi? 1 Mayıs 1977'yi kim planladı? O dönem Türkiye'yi yönetenlere bakın. Sokakta oluk oluk kan akıyor, parlamento aylarca Cumhurbaşkanı seçemiyor. İkisi de aynı işe hizmet ediyor. Darbeye! İşin ilginç yanı ne biliyor musunuz? Yıllar sonra ben 1999'da yakalanıyorum. Sayın Ecevit o zaman Başbakan. Dedi ki basına; "Haluk Kırcı vicdanını temizlemek için konuşsun!"
Eğer Türkiye'de vicdanı temizlemesi gereken insanlar varsa onlar, öncelikle o gün Türkiye'yi yönetenlerdir. Ben 20 yaşında genç, atak, kesin kabulleri olan sıradan bir insandım. Benim yaptıklarımla Türkiye eğer saplantıya girecekse, benim vicdanımı temizlememle Türk gençliği kurtulacaksa ben her şeyi yaparım. Ben 20 yaşındaydım, onlar ülkeyi yönetiyorlardı. Böyle bir saçmalık olabilir mi Sevilay Hanım?


Özel operasyonlar

Kontrgerilla mıydı peki?

O kadar basit değil. Ama Türkiye'de maalesef çok ciddi boyutta özel harp operasyonları yapılmıştır. Bu operasyonlardan birebir bildiklerim var. Bunu da çok açık şekilde söyleyeyim. Mesela Haziran 1979'da MHP Genel Merkezi'ni kimler kurşunladı? 1980'de Ziraat Mühendisleri Birliği'ne kimler saldırdı? Kimler oradaki insanları öldürdü?

Kimler?

Baksınlar. Bu olayların dosyaları orada duruyor. Yıllar sonra ordunun içinde birileri hakkında dosya açıldı, kapatıldı gitti.


Kİtabımda yazdım

Provokasyon mu diyorsunuz?

Evet provokasyondur. Bir tane değil ki; yüzlerce var. 'Adamların dosyası var' diyorum. Bu saldırıları yapanların asker kökenli oldukları tespit edildi. Ben size bir şey söyleyeyim. 1974'den sonra Kürt vatandaşlarımızın yoğun olarak yaşadığı bölgelerde Ülkü Ocakları kurulmuştur. Kimler kurdurtmuştur o ocakları? Oradaki arkadaşlarımıza kimler yardımcı olmuştur? Kimler bu arkadaşlarımıza silah ve mermi getirmiştir?


Asker mi diyorsunuz yani?

Yüzde doksan dokuz. Ben yazdım zaten. "Zamanı Süzerken" adlı kitabımda var. Maalesef o günkü şartlar değiştiği için kimseye anlatamıyorsunuz bunu.


4 Nisan 2010

İNAN YÜREĞİNE, GÖTÜRDÜĞÜ YERE GİT

İNAN YÜREĞİNE, GÖTÜRDÜĞÜ YERE GİT 

















İlişkimizi, sorarsın gülüm.
Oruç, yemek gibi bir şey.!
Değil vallahi; kötülükten, değil..
Sadece; geceyi gündüzle karıştırıyoruz da ondan..
Vallahi ondan, be gülüm.!

Hayatımı sorarsın gün be gün.!
Şimdiye kadar ki; çekilen çiledir hayat..
Parlayan, küçük bir delikten...
Bir ışık hüzmesidir.
Yakaladık sanma mutluluğu.!
o ışıkla aydınlatmak,
o delikten nefes almak gibi bir şey bizimkisi.!
öyle değilmi, dersin ?
Değilse, bak etrafına!
Kartondan yapılmış,evler.
Cezaevi içinde hayatlar.!
Evet, duvarlar kartondan,üfürsen uçacak.!
Bir omuz vursan, darmadağın olacak,
Ama; ne yürekleri var, nede cesaretleri...
Kartondan krallar ve onların kuralları, kartondan.
Adet, töre, gelenek..
Sürüp gider, bezirgan saltanatı, kötülerin..!
Yüzyıllardır, devam eden sahte yaşamlar..
Hırslar ve bencillikler..
Sürer giderde acımasızlıklar, durmadan..
Hayatlar söner, birbir davulla, zurnayla;
Gelinlikler içinde kızlar..
Güzel kızların yüzü al,
Ala, yanakları solar da,
Yıkılmaz o kartondan saraylar,
Köşkler yıkılmaz yıkılmaz...!
İki dudakları içindedir , değişiverir hayatın..
Yaşadım diyeceksen eğer;
Sanma, yaşamak bu.!
Ne gerek vardı, Tanrıya,
Verdiği akıla.! Ne gerek.!
Bizden önce birileri,
Düşünmüş ,vermiş kararını,
Çizmiş sınırlarını yaşamın ..
Olmayan, yarım akılla.!
Her şeyin, şeklide belli, yeride..!
Kime ne rol biçilmişse, oynasın artık..
Ah güzel insan ah..!

Yok .! öyle değil ;
Başka hayatlarda mümkün ,diyorsak eğer;
Yüreğini ortaya koyacaksın. yüreğini.
İnanacaksın, kendi yüreğine.. haklılığına!
Bu yürek sana ait.
Senin, hakkında karar verenlere bir bak.
Kim sana ondan daha yakın.?
Bu güne kadar acılar çektinsede:
Çektiğin acıları seninle yaşayan o.
Sevinçlerin, hayata dair, yine o.
Seninle, aslında yaşayan da o,.!
Bil kıymetini !
Yüreğinin!
Seni götürdüğü yere git...!



Haydar ATA
04.04.2010-pazar-saat:02:00 

16 Eylül 2009

Hapishanelerden Öyküler "Konuş Pamuk, N'olur Pamuk?..."


PAMUK
Ruşen SÜMBULOĞLU


"Konuş Pamuk, türkü söyle Pamuk, N'olur Pamuk?..."

Tabutluktaydı...
Burası Mamak Askeri Cezaevi'nin zulüm merkezlerinden biriydi. Adı üstünde tabuttu.
Eni, boyu birer, yüksekliği üç metre kadar olan kapkaranlık bir hücreydi.
Ve tabutluk bölümünde bu hücrelerden onlarca vardı. İçinde bir battaniye, bir lazımlık, bir kaşık ve küçük bir su bidonundan başka hiçbir şey yoktu. Boylu boyunca yatmaktan sözedilemeyecek bu yerde sadece bacakları toplayıp oturabilmek mümkündü. Ve Rüstem günlerdir tabutluktaydı...
Çoğu kez ne yediğini bile anlayamadan hücresinin koyu karanlığında yemeğini yiyor, kapının her açılışında, dışarısının aydınlığının içeriye her hücum edişinde karanlığa alışan gözlerinin sancısını duyumsuyor, ellerini sakınır gibi başının üzerine koyarak, endişeyle kapıyı açana ve onun yukarı kalkan coplu eline bakıyor, sayısız coplar yiyor, bazen göremediği lazımlığına sağa sola sıçratarak işiyor, bazen battaniyesini omuzlarının üzerine atıp, oturarak uyuyordu...

Mamak Askeri Cezaevi'nde uyurken bile "suç işlemek" mümkün olduğundan hemen her tutuklunun, cezalandırmanın en etkin araçlarından biri haline gelen tabutluklara, sayısız kez konuk olabilmesi de mümkündü...
Rüstem de o binlerce yasaklardan birini ihlal etmenin sonunda önce hatırı sayılır bir sopa yemiş ve yol boyunca dövülmeye devam edilerek getirilip altı no'lu tabuta atılmıştı.

Ne zaman çıkacağını bilemediği hücresinde kaçıncı günde olduğunu bile unutmuştu.
Ayakta durmanın ve oturmanın dışında hemen her şeyin yasak olduğu hücresinde uyumak ya da nöbet değişimlerinde kapıya vuran askerlere ses vermemek en büyük cezayı gerektiriyordu.
İki saatte bir nöbet değişimi yapılıyordu. Bu demekti ki günde oniki kez yoklanacak, uyanık olacak ve "Altı numara!... Orda mısın lan?..." dendiğinde, "Buradayım komutanım!..." diye en gür sesiyle yanıt verecekti.
Herhangi bir nedenden dolayı yanıtsız kalırsa tamamdı; coplar cennetten çıkmaydı! Ötesi kapısının her açılışı zaten nedensiz yere bayıltılıncaya değin sopa yemek demekti...

İşin başında: "İki sayım bir gün eder" diyen Rüstem, sayımlarda, yemek alışlarında, yoklamalarda, lazımlık döküşlerinde ve dışarıyla ilgili olan daha başka zorunlu işlerinde sayısız kez cezalandırılmış, sonunda uykusuzluktan, bedensel acılardan, bilinç bulanıklığından dolayı hesabı karıştırmış, tuhaf bir boş vermişlik içine düşerek gün saymaktan vazgeçmişti.
Oraya girdiği ilk gün tanımsız bir şok geçirmişti. Karanlık ve daracık bu kutu onu ürkütmüş: "Ben burada yaşayamam, ölürüm, ölürüm!..." diye kendi kendine sayısız kez, panik içinde mırıldanmıştı. Sanki diri diri bir mezara gömmüşlerdi onu.
Ürkek ve korku dolu gözlerle hemen burnunun dibindeki göremediği duvarlara dokunmuş bu duygusu daha bir güçlenmişti. Ama giderek alışmıştı. Kapalı kaldığı her anda onun eli kolu, en büyük algı gücü kulakları olmuştu. Askerlerin ayak seslerinden nöbet değişimlerini, karavana seslerinden yemek saatlerini, açılıp kapanan kapılardan yemek almaya çıkan tutukluları, kalkıp inen copların insan etine değerken çıkardığı o boğuk seslerinden onların dövüldüklerini anlar olmuştu.
Kulağının kendisine sunduğu seslerden tabutlukta yalnız olmadığını,başka insanların da bulunduğunu ayırdetmişti.

Geldiği günün ortalarında bir ândı, bitişiğindeki hücrelerde kimsenin olup olmadığını öğrenmek için duvarlara hafifçe vurmuş, yanıt olarak da kendisininkine benzer tıkırtılar duymuştu. Sonra da boğuk ve fısıltıyı andırır bir sesle: "Kimsin, kimsiniz?" diye sormuş, karşılık alamayınca daha yüksek sesle sorusunu yinelemişti. Altı numaradan gelen sesleri duyan nöbetçi asker, "Kimsin, kimsiniz?" demenin bedelini ona çok pahalı ödettirmiş, böylece konuşmanın da yasaklar listesinde olduğunu öğrenmişti.
İki çift laf için böylesi ölümcül sopalar yerse tabutluktan sağ çıkamayacağını düşünmüş ve konuşmamaya karar vermişti.

"Konuş Pamuk, türkü söyle Pamuk, N'olur Pamuk???"
Bir kaç gün sonra ilginç bir olay oldu. Sabah sayımının hemen sonrasında kalabalık bir insan grubunun ayak sesleri tabutlukların bulunduğu koridora doluştu. Rüstem, kapıların açılıp kapandığını içeriye "yeni ziyaretçi"lerin alındığını seslerden ayırdetti. Yeni gelenlere kendisine yapıldığı gibi koridor dayağı atılmamıştı. Eğer dövülselerdi cop seslerinden ve döverken zevkten dört köşe olan askerlerin: "Al sana! Al ulan! Bu da benden!..." demelerinden ve iniltilerden anlardı. Böyle bir şey olmamıştı. İçinden: "Doğrusu çok şanslı insanlarmış!" diye geçirdi.

Ortalık yeniden sessizleşti. Rüstem yeni bir yoklama anına değin zar zor oturabildiği hücresinde, oturdu, başını dizlerinin arasına alarak artık alıştığı tavşan uykularından birine yattı. Tam uyumuştu ki birden ne olduğunu anlayamadığı bir bağırtının koptuğunu işitti. Nöbetçi asker:"Konuşmak yasak! Yasak!... Anlamıyor musunuz "Yassak!" diyoruz size?" diyerek, isterik bir şekilde avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
İnce, ipince bir ses:
"Ne demek yasak? Biz konuşuruz!..." diyerek öfkeli bir sesle yanıtlıyordu. Asker bağırmaya devam ederken bu kez başka bir ses;
"Sana ne bizim konuşmamızdan!..." diyerek karşılık veriyordu.
*0 da ince, ipinceydi. Sonra bir başka ses, biraz daha yumuşak ama kararlı bir tonla:
'Bu Allahın belası yerde birbirimizle konuşmamızdan niçin rahatsız oluyorsun?" diyordu.
Hayret!... 0 da ince, ipinceydi!...
Rüstem büyük bir şaşkınlıkla, oturduğu yerden hızla ayağa kalktı.
"Ama, ama bunlar erkek değil, erkek değil bunlar!" dedi.
Belki de yaşamında en son düşüneceği şeylerden biri tabutluklarda kadınların da olabileceğiydi. İçinde ne olduğunu tam anlayamadığı bir sızı duydu, karma karışık duygulara sürüklendi. Kendisine reva görülen her şeyi gözlerinin önüne getiriyor ve onlarla kıyaslamaya çalışıyordu.
"Bu nasıl olabilir? Bu koşullara nasıl katlanabilirler? Düpedüz zalimlik bu!..." diyordu. Bir süre susuyor, duvarlarla konuşur gibi fısıltıyla devam ediyordu: "Bu zindan karanlığına nasıl alışacaklar, karanlıkta nasıl yemeklerini yiyecekler, loş beton zemin üzerinde günlerce nasıl yatacaklar, şu lazımlığa nasıl işeyecekler, zalim bunlar, bunlar zalim!..." diyordu.
Rüstem iyi niyetli, taşra kültürlü bir insandı. Kafasında kurguladığı kadın gerçekliğiyle tabutluğu bir türlü uyuşturamıyor, "Bu iş onlara göre değil!" diyerek şaşkınlığını kendine sürekli itiraf ediyordu.

Ama sesler yalan söylemiyordu. İnce, ipinceydiler ve işte buradaydılar. Onlar da Rüstem gibi lazımlıkları dolu olunca ve sıkışınca -En önemli problemi buydu Rüstem'in- akşama değin büklüm büklüm kıvranmaya, boşalmış su bidonlarında kalan son damlaları boğazlarındaki yangıya armağan etmeye, bu mezarda havasızlıktan boncuk boncuk ter dökmeye, yerlere yatıp, kapının altından gelen temiz havayı solumaya, koşa koşa gelmişlerdi işte,.. Şimdi onların da battaniyeleri, kaşıkları, lazımlıkları ve su bidonları vardı. Rüstem'le denktiler. Hatta onların fazladan "sesleri"de vardı...
Rüstem bir yandan şaşkınlıkla tüm bunları düşünüyor, bir yandan da hâlâ dışarda sürmekte olan tartışmaya kulak misafiri oluyordu.
Nöbetçi askerin: "Son kez söylüyorum bayan, burada konuşmak yasak! Konuşmaya devam ederseniz sizi rapor etmek' zorunda kalacağım..." dediğini duydu. Kızlar hep birden: "Edersen et!..." dediler. Asker öfkeli adımlarla uzaklaştı.
Rüstem şimdi ikinci bir çelişik duyguyu yaşıyordu, kendisi nedense "Edersen et!" diyememişti. Konuşmanın bedelinin ne kadar ağır olduğunu tadınca, "Konuşmasam da olur"u seçmişti.
"Kızları dövecekler!" dedi kendi kendine, "Gelecekler, koridorda coplayacaklar onları..." Başlangıçtaki duygularına geri döndü. Burada ne işleri vardı? Niçin dövülsünlerdi? "Yazık!" dedi fısıltıyla duvarlara.
Ama gelmediler ve onları dövmediler. Kızlar defalarca rapor edildiler ama onları dövemediler. Bir çok defa tartışmalar, irili ufaklı sürtüşmeler oldu ama onlar hep konuştu.
"Ben hep sustum, susuyorum..." diyordu Rüstem...
"Konuş Pamuk, türkü söyle Pamuk, N'olur Pamuk?..."
Kızların gelmesiyle tabutluk günlerine renk gelmişti. Kendisinin kaç gündür orada olduğunu unutan Rüstem, gözlerindeki şaşmaz doğruluk edasıyla ve kendinden emin: "Bugün kızların gelmesinin beşinci günü." diyordu. Sanki onlarla herşey yeniden anlam kazanmıştı. Tabutlukta zulüm açısından hiçbirşey değişmediği halde Rüstem*e göre, her şey cıvıl cıvıldı.
Kızlar insandan, yaşamdan yana olan herşeyin inatçı bir kardeleni gibi çıkıp gelmişler, seslerinin kadifemsi yumuşaklığında, diğer tabutluklara yaşama sevincini avuç avuç sunmaya başlamışlardı sanki...

Tabutlukların mezarı andıran karanlığında, uzun koridorları arşınlayıp, çocuklar gibi seke seke oynayarak gelen o "ince sesler", loş duvarlara çarpıyor, sonra onları dinlemeye can atan Rüstem'e ulaşıyordu. Artık onun en büyük tutkusu başını dizleri arasına alıp tavşan uykusuna yatmak değil, "ince seslere" tanık olmaktı.
Kızlardan birinin ismi Pamuk'tu. Diğer arkadaşları ona seslenirken öyle bir "Pamuk..." deyişleri vardı ki, Rüstem her duyuşunda bu sözcüğe daha bir bağlanıyordu. Diğer kızların da isimlerini öğrenmişti ama o "Pamuk" sözcüğünü seçmişti. Farkına varmadan, o, bu sözcüğü, beton gerçekliğin ve zulmün hoyratlığının karşısına dikerek, direnmeyi ve birşeylere sahip çıkmayı simgeleyen bir sözcük yapmıştı. Ve sahiplenmişti. "Pamuk" binbir anlamdı. Kendi kendine fısıltıyla "Pamuk!" diyordu, sözcük sanki beton ve karanlık kutunun içinde "Yaşamak ne gü-zel"e dönüşüyordu.
Kimdi bu Pamuk, nasıl bir yüzü ve nasıl bir kişiliği tanımlıyordu? Bu Rüstem için hiç ama hiç önemli değildi. 0 sadece bir sesti. Yaşam sesti, Mamak tabutluklarının yosunlu beton duvarlarına çarpan bir kadın sesi... Ve -Pamuk kendi gerçekliğini Rüstem'de belki de en güzel ve en anlamlı boyutuyla isminde ve sesinde yakalatmıştı.
Pamuk ve arkadaşları, Rüstem'in şaşmaz hesabına göre, tabutluktaki beşinci günlerinde idiler ve oranın kırk yıllık sakini gibiydiler ama -başlangıçtaki kadar katı olmasa da- Rüstem de hala oranın yabancısıydılar.
"Pamuk bir ses," diyordu, "elinin hamuruyla uçup bu zindanda beni bulan ama buraya yakışmayan bir ses..."
"Konuş Pamuk, türkü söyle Pamuk, N'olur Pamuk?"
Akşamın ilerlemiş bir anıydı. Rüstem bir yandan yerinde sayarak keçeleşen bacaklarını çalıştırıyor, bir yandan da düşünüyordu. Birden kızlar türkü söylemeye başladılar.
"(...) Benim meskenim dağlardır, dağlardır..."
Rüstem düşünüyordu:
Ama onlar buradaydı, geçip yaşamın en dişe diş yollarından, hiç yüksünmeden gelmişlerdi. Dışardayken onların mücadelenin her safhasına katılmalarına en koyu bir şekilde karşı çıkanlardandı. Ama onlar işte buradaydılar. Daracık bir kutunun karanlığına gömülmüş türkü söylüyorlardı. Hemen burnunun dibinde bulunan bitişik hücredeki arkadaşına "Nasılsın? Her şey yolunda mı?" demekten, "kendince uygun olan nedenlerden dolayı imtina ediyordu." Ama Pamuk sımsıcak duygularla dolu sesiyle: "...Şu sılanın ufak tefek yolları..." diyerek başlıyor, hüzünlü türküsünü tabutluklara armağan ediyordu.
0 susuyordu ama:
"...Yarimi ellere, ellere verin..." diyordu diğer bir "ince ses"
0 susuyordu ama:
"Pamuk, kalbin nasıl, hâlâ sıkışıyor mu, ilaca ihtiyacın var mı?" diyerek ikide bir yokluyordu arkadaşını üçüncü "ince ses".
Ve Rüstem yıllardır yapmadığı bir şeyi yaptı. Onların gelişinin beşinci günün akşamında, Pamuk, "yiğidim aslanım burada yatıyor..." türküsünü söylerken, duvar dibine çöktü, başını hücresinin demir kapısına yasladı ve gözlerinden tane tane yaşlar süzülmeye başladı. Çocuklar gibi omuzlarını silkerek, hıçkırarak ağlıyordu. Gözyaşları yüzü boyunca yol alıp çenesinin altından göğsünün kıllarına doğru akan bir serinlik oluyordu.
Rüstem itirafını duvarlara fısıltıyla armağan ediyor:
"Onlar her yerde var, her yerde var..." diyor ve ağlıyordu.
Pamuk devam ediyordu:
"...Ağrıdan sızıdan tutmaz ellerim..."
Rüstem:
Konuş Pamuk, türkü söyle Pamuk, N'olur Pamuk?..." diyordu içinden hiç durmadan ve ağlıyordu.
Siz olsaydınız, gecikmiş bir farkedişin güzel ve anlamlı göz yaşları der miydiniz?..
Ben derdim...
(Kamber Ateş Nasılsın-Hapishanelerden Öyküler-Belge Yayınları)

NOT: Bu öykünün de içinde yer aldığı Belge yayınlarından (Telf: 0 212 638 34 58) çıkan bu kitabı alıp okumanızı öneririm. İçinde çok güzel öyküler var. Belge yayınlarının kitaplarını, internet üzerinden idefix.com dan da satın alabilirsiniz.


Kaynak: Göksen UNCU
(goksenuncu@hotmail.com) adına pltfrm@googlegroups.com