"İnsanlığın buluş ruhu, son yüzyılda bize öyle şeyler armağan etti ki; yönetimdeki gelişmeler de teknik gelişmelere ayak uydurabilseydi üzüntüsüz ve mutlu bir yaşama kavuşurduk."
"İnsanlığın buluş ruhu, son yüzyılda bize öyle şeyler armağan etti ki; yönetimdeki gelişmeler de teknik gelişmelere ayak uydurabilseydi üzüntüsüz ve mutlu bir yaşama kavuşurduk."
24/08/2010 2:00 İSMAİL SAYMAZ (Arşivi) İSTANBUL - Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nde, iddiaya göre, odalarında işkence karşıtı slogan atan üç tutuklu, gardiyanlar tarafından feci şekilde dövüldü. Yetmedi konuldukları süngerli odadaki süngerleri yırttıkları gerekçesiyle ‘kurum malına zarar’ vermek suçlamasıyla 80 güne kadar hücre cezası verildi. http://www.radikal.com.tr
'İşkence karşıtı' slogan atana işkence
Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi Disiplin Kurulu Başkanlığı’nın kararına göre, cezaevini 21 Haziran’da karıştıran olay, Kemal Avcı, Ferhat Tüzer ve Ahmet Burak Eryıldırım isimli tutukluların gardiyanlara saldırmasıyla başladı.
Ancak üç tutuklunun iddiası farklı. Avcı’nın 24 Haziran’daki suç duyurusuna göre o gün odadayken, “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek” diye slogan sesi duyuldu. Slogana eşlik ettiler. Odaya gardiyanlar girdi. Avcı şunları anlattı: “Kim vurdu lan kapıya, diyerek saldırdılar. Birisi üzerimizde sandalye parçaladı. Üzerimde tepindiler. Ferhat üzerime kapaklanınca ona saldırdılar. Ahmet de hücreye girdi. O esnada (Ahmet’in) tırnakları çekilmiş ayaklarını ezip havalandırmaya çıkardılar. 30’un üzerine gardiyan Ferhat ve beni de havalandırmaya çıkarıp işkenceye devam ettiler.” Avcı’nın iddiasına göre, kendisi ve Tüzer’i koğuştan çıkarıp döverek ‘Süngerli Oda’ya koydular.
Kamera kaydına göre 10 dakika sonraki kontrolde iki tutuklu duvarlardaki süngerleri kopartmıştı. Soruşturma sonucunda, ‘kurum görevlilerine hakaret’ ve ‘memura kasten saldırmak’ iddiasıyla Tüzer ve Eryıldırım’a 30’ar, Avcı’ya 40 gün hücre cezası verildi. ‘Süngerli Oda’nın süngerlerini yırtmanın cezası ise Tüzer’e 20 ve Avcı’ya 40 gün hücre cezası oldu.
**************************************** Uluslararası alanda, açık denizde yapılmış bu korsanlığa karşı yapılması gereken, tüm dünyanın birleşerek İsrail'e karşı takınacağı ortak tutumdur. Çağlar Ezikoğlu: Ankara SBF-Y.Lisans Öğrencisi 02/06/2010-Radikal Devlet terörü uygulayan korsanlar
1982 yılında imzalanan Deniz Hukuku Sözleşmesinde, açık sularda yani devletlerin egemenliği altında bulunmayan deniz sahalarında, askeri olmayan gemilere yönelik kıyı devletlerinin herhangi bir müdahalede bulunması yasaklanmıştır.
Bunun istisnası olarak da, korsanlık ya da kaçakçılık yapan veya terörizm ile ilgili bulunan gemiler gösterilmiştir. Bunlar dışında açık deniz sahasında devletlerin sivil gemilere yapmış oldukları her müdahale açıkça hukuksuzdur.
Türkiye’de gerekli gümrük mevzuatlarına uygun olarak yola çıkmış olan bu gemide silah bulunduğu iddiası da inandırıcı değildir. İsrailli yöneticilerin, meşru müdafaa yaptıklarına ilişkin savunmaları da gerçek dışıdır. Çünkü çeşitli kamera kayıtlarından da rahatlıkla görülebileceği gibi, gemide bulunan sivillerin beyaz bayrak sallamalarına karşı İsrailli komandolar silahla karşılık vermiştir. Savaş hukukuna ilişkin en temel sözleşme olan Cenevre sözleşmesine göre; çatışma/çarpışma ihtimali olan iki taraftan biri beyaz bayrak gösterirse o taraf silahlarını bırakmış, teslim olmaya ve/veya anlaşmaya hazır olduğunu simgeler. Bunun ihlali ise açıkça sözleşmeye aykırılık oluşturacaktır.
İsrail ise bırakın savaş durumunu, sivil bir geminin açmış olduğu beyaz bayrağa karşı baskın düzenleyip silahlı saldırıda bulunmuştur. Ayrıca yardım filosundaki diğer gemilere karşı sadece kuşatma uygulanırken, Türk gemisine yönelik indirme ve baskın harekatının söz konusu olması, İsrail’in gerçek amacının ve niyetinin ne olduğunu da bize göstermektedir. İyiniyetli olduklarını iddia eden İsrail devletinin, bu baskında yaralanan insanları götürürken onlara kelepçe takması da, ne kadar kötü niyetli olduklarını gösteriyor.
Tabi ki bu olayın göz göre göre yaşanmasında başta hükümet ve bu olayı organize edenlerin de ciddi ihmalleri söz konusudur. 1 yaşındaki çocuğu ya da yaşlıları, bu olayların çıkması gibi bir risk söz konusuyken gemiye bindirmenin akla mantığa uygun bir hareket olduğunu söylememiz oldukça güç. Bu gerilim sürekli artarken Brezilya’da maymunları seven Başbakan ve heyetinin, bu gerilimi çözmeye yönelik fazla girişimde bulunmaması da ayrı bir eleştiri konusudur. Bu eleştiriler muhakkak haklı ve irdelenmesi gereken noktalardır. Ama bütün bu yanlışlıklar olsa bile bunlar, İsrail’in yapmış olduğu hukuksuz ve insanlık dışı bir muameleyi haklı çıkaramayacaktır. Üstelik bu hareket sadece Türk milletine değil, gemideki birçok millete ve tüm dünyaya yapılmış bir harekettir. Uluslar arası alanda, açık denizde yapılmış bu korsanlığa karşı yapılması gereken ise, tüm dünyanın birleşerek İsrail’e karşı takınacağı ortak tutumdur.
Türkiye’nin burada yapması gereken ise, ülke içinde anti semitizme yol açacak infiallere karşı dikkatli olmak ve bu olayı bir iç politika malzemesi haline getirmemek ama aynı zamanda uluslararası alanda İsrail’e karşı ciddi yaptırımlar uygulamaktır.
Çağlar Ezikoğlu: Ankara SBF-Y.Lisans Öğrencisi
Radikal
Vatan tehlikedeyse, bu ülkenin kaymağını yiyenlerin çocuklarının, vatanlarına sahip çıkmaları için savaşmaları gerekmiyor mu?
ONUR ÖZGEN
Siyasi gündemimizin başlıca meselesi olan ‘demokratik açılım’ ile ilgili tartışmalar sürüyor. Tartışmalar sürdükçe de, ne yazık ki insanlık adına utanç verici kelâmlar ediliyor. Bunlardan en ibret vericisi, hiç kuşkusuz, geçtiğimiz hafta demokratik açılım için genel görüşme önergesinin Meclis’te yapılan ön görüşmeleri sırasında, CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in sözleriydi. Sözlerine görüşmelerin 10 Kasım’da başlaması üzerinden, ucuz ve son derece klişe bir Atatürk demagojisi yaparak başlayan Öymen’in meclis kürsüsünden saçtığı nefret duyguları ise şöyleydi:
“Atatürk, Şeyh Sait’le müzakere mi etti? Dersim isyanını yapanlarla müzakere mi etti? Onların sözcüleriyle, temsilcileriyle masaya mı oturdu? Bunların hiçbirini yapmadı arkadaşlar. Değerli arkadaşlarım ‘Analar ağlamasın’ diyorlar. Maalesef, bu ülkenin anaları çok ağladı. Çok şehit verdik. Tarihimiz boyunca çok şehit verdik. Çanakkale Savaşı’nda 200 bin şehidimiz var. Hepsinin anası ağladı. Bir kişi çıkıp da, ‘Analar ağlamasın. Biz bu savaştan vazgeçelim’ demedi. Kurtuluş Savaşı’nda analar ağlamadı mı? Kimse çıkıp da ‘Analar ağlamasın. Biz şu Yunanlılarla anlaşalım’ dedi mi? Şeyh Sait isyanında analar ağlamadı mı? Dersim isyanında analar ağlamadı mı? Kıbrıs’ta analar ağlamadı mı? Bir tek kişi Türkiye’de çıkıp da ‘Analar ağlamasın diye, bu mücadeleyi durduralım’ dedi mi?”
Kendi anaları bir kere dahi ağlamamış olanlar, başkalarının analarının gözyaşları hakkında atıp tutmaya kalkınca, işte böyle saçmalayabiliyorlar. Ve hatta ne acı ki, bu toprakların görmüş olduğu en kanlı katliamlardan biri olan, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek demeden binlerce insanın katledildiği Dersim Katliamı’nın tekrarlanmasını, Kürt sorununun bir çözümü olarak mecliste açıklayabilecek kadar da insanlıktan çıkabiliyorlar. Bilesin ki, bu topraklar kana doymuştur Bay Öymen! Sizin şovenist politikalarınız ve savaş çığırtkanlıklarınız yüzünden, bu ülkenin yoksul halkının binlerce evladı, yıllardır dağlarda birbirini öldürmüştür. Hâlâ çok meraklıysanız ölmeye ve öldürmeye, hâlâ doyamadıysanız kana, işte Gabar, işte Cudi! Buyurun işadamı oğlunuz Burak Öymen’i gönderiniz dağlara. Biraz da siz ağlayın, eşiniz ağlasın, sizin analarınız ağlasın, bakalım nasıl oluyormuş?
Bakalım ondan sonra hükümeti, “Sizden önceki hükümetler 32 defa sınır ötesi operasyon yaptılar. Siz yedi yılda bir tek kere, o da yedi günlük sınır ötesi kara harekâtı yapabildiniz” diye savaş tamtamlarını çalarak eleştirebilecek misiniz? Brecht sizin gibiler için kaleme aldığı bir şiirinde ne güzel demiş:
“Tankınız ne güçlü generalim siler süpürür bir ormanı
Yüz insanı ezer geçer ama bir kusurcuğu var: İster bir sürücü.”
Ne dersiniz Bay Öymen? Brecht’in bahsettiği tankın sürücüsü, senin oğlun olabilir mi? Savaş isteyip duran milletvekillerinin oğulları sürse ya bir kere de o tankları, olmaz mı? Gönderir misiniz oğullarınızı, o çok sık tekrarladığınız ‘vatan’ uğruna dağlara? Sizin oğullarınız geri gelse, bayrak üstüne sarılı bir tabutta askerden? ‘Vatan sağ olsun!’ diyebilir misiniz o zaman da, şimdiki gibi gür sesle? Oğullarınızı, damatlarınızı, akrabalarınızı yurtdışında çalışıyor gibi gösterip, dövizli askerlik yapmalarını sağlayan sizler, yıllardır gariban halkın oğullarını, ‘vatan uğruna’ deyip, dağlara sürdünüz. ‘Bu ülkenin binlerce gencini’, birbirine kırdırdınız. Hepinizin ‘savaş suçlusu’ olarak mahkemelere çıkarılmanız gerekirken, hâlâ utanmadan, daha fazla kan, daha fazla gözyaşı, daha fazla savaş istiyorsunuz. Ama üzgünüz, bu ülkenin insanları artık eskisi gibi sizin yurtsever palavralarınıza itibar etmiyorlar. Şehit anaları, babaları artık körü körüne, ‘Vatan sağ olsun!’ demiyorlar. Bakınız Siirt’te 1 yıl önce bir çatışmada oğlunu kaybeden Mehmet Gülseren neler diyor: “Hakkımı helal etmiyorum, kirli politikalarınıza kurban ettiğiniz çocuğum da, hiç kimsenin şehidi falan değil, bundan böyle de askere gönderecek, kurbanlık çocuğumuz yok, vicdani retçi olup ceza evinde yatsınlar daha iyi. Kirli savaşın sürmesini isteyen, bu işten rant elde edenlerin çocuklarını, savaş alanlarında göremiyoruz ve her nedense kurşun, bomba, mayınlar bunlara ulaşamıyor.” Ve şehit babası Gülseren, zat-i âlilerinize şu soruyu soruyor Bay Öymen: “Eğer vatan tehlikedeyse, bu ülkenin kaymağını yiyenlerin çocuklarının, vatanlarına sahip çıkmaları için savaşmaları gerekmiyor mu, bu işte bir terslik yok mu?”
Brecht’in aynı şiirinin devamında söylediği gibi:
“İnsan dediğin nice işler görür, generalim
Bilir uçurmasını, öldürmesini, insan dediğin
Ama bir kusurcuğu var: Bilir düşünmesini de.”
Onur Öymen kimdir*
İsterseniz bir de, ismiyle yoğun bir tezatlık oluşturan Onur Öymen Beyefendi’nin kim olduğuna bakalım. Google’a Onur Öymen yazdığınızda, kendisinin siyasi yaşantısı hakkında şu bilgileri görüyoruz:
»1966-1968 yılları arasında NATO Dairesi’nde İkinci katiplik
»1968’de Avrupa Konseyi Daimi Temsilciliği’nde İkinci katiplik, daha sonra da başkatiplik
»Ankara’da Siyaset Planlama ve Avrupa Konseyi, daha sonra da Kıbrıs Dairelerinde Şube Müdürlüğü yaptıktan sonra 1974 yılında (ne tesadüftür ki) Lefkoşa Büyükelçiliği Müsteşarı
»1997’de NATO Daimi Temsilciliği
Nasıl ama? Mecliste yaptığı Kemalist demagojilere bakınca, sanırsınız ki Onur Öymen, Mustafa Kemal’in sürekli vurguladığı, ‘tam bağımsızlık’, ‘antiemperyalizm’ gibi ilkelere sıkı sıkıya bağlı biri. Öyle ya! Avrupa Konseylerinde Türkiye’nin tam bağımsızlığını, NATO dairelerinde de antiemperyalizmi savunuyor olsa gerek kendileri.
Öymen’i daha yakından tanımaya devam edersek, kendisinin Galatasaray Lisesi ve Mülkiye mezunluğu gibi parlak bir eğitim kariyeri; 4 yabancı dil bilecek kadar da, birikimli biri olduğunu görüyoruz. Ayrıca çok da iyi dans ediyormuş söylendiğine göre. Fakat tüm bunlar neye yarar ki Mon Cher Öymen? Goebbels de iyi bir aile babasıydı, gayet beyefendi ve nazik bir görüntüsü vardı. Çok da zeki, birikimli bir adamdı. Fakat sonuçta, insanlığın yüz karalarından olan bir Nazi’ydi, Nazi Almanya’sının Propaganda Bakanıydı.
Evet, vicdansızlığının bir sonucudur, hiç yıkılmayacağını zannettiğin o kutsal devletinin bekası için; kadın, çocuk, yaşlı, genç demeden insanların katledilmesini doğru bir şeymiş gibi göstermen. Fakat şunu iyi bil ki; insanoğlu devleti, kendi huzur, refah ve mutluluğu için kurmuştur. Ve gün gelecek, yine kendi huzur, refah ve mutluluğu için gerekirse yıkacaktır da.