Suç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Suç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ekim 2010

% 100 BEYiN GÜCÜ

% 100 BEYiN GÜCÜ












Beyinin görsel yapısı



Bir düşünsenize, insanoğlu tüm işlerini tek parmakla yapiyor olsa idi? O zaman 10 parmakla donatılmış olarak doğmazdık. Eğer; beyin hücrelerimizin sadece %10'u mutlu, seviyeli bir yaşantı sürdürmeye yetse idi, kafamiz tam 10 katı daha fazla hücre ile dolu olmazdı.
-Aslında, insanoğlu dünyada beyin kapasitesinin % 100'ünü kullanmayan tek varlıktır.
-İnsanoğlu aynı zamanda, beraber yaşadığı diğer canlilar ile sürekli uyumsuzluk halindeki tek varliktir.

Yunuslar da benzer bir beyin ile donatımışlardır..Ancak; onlar beyin kapasitelerinin tümünü kullanarak yasamlarını akıllı, eğlence sever, çevreleri ile uyumlu varlıklar olarak devam ettirmektedirler. Insanlarin da daha fazla beyin kapasitesinin kullanımı ile daha mutlu, daha uyumlu bir yaşam sürebileceğini söylemek yanlış olmaz.

"Siz hiç, beyninin % 100'ünü kullanan birisinin suç, savaş, açlık, salgın hastalık, ön yargı ve çevre katliamı ortamlarında olabileceğini düşünebiliyor musunuz ?
"

Başka bir deyisle, bizler de aynı diğer canlılar gibi mükemmel yaratılmışız; ancak; onlar gibi tüm potansiyelimizi kullanamıyoruz. Neden? Belki, bizler diger canlılar gibi enerji kaynagına nasıl bağlanacağımızı artik bilemiyoruz, ya da kendi özgür irademizi kullanma konusu umurumuzda degil.
"Belki de özgür irade, sadece bedeninin tepkilerine cevap veren % 10 kullanımlı insanlar için çok karmaşık bir ifade."

Bu potansiyelin kullanılmamasının nedeni ne olursa olsun, 'burada da kullanmazsan kaybedersin' gerçeği ortaya çıkmakta ve normal bir insan yanlış kullaniı veya kullanıl-mama yüzünden günde 100.000 beyin hücresini kaybetmektedir. Bu potansiyel değerlendirilmedikçe de, kişinin durumu zamanla daha kötüye gitmektedir.
"Sizce neden alzheimer, parkinson gibi hastalıkların oranı dünyanın doğum oranı ile aynı oranda büyümektedir."
Peki, çözüm ne?

Gerçekten de beynimizin tam kapasitesini kullanabilir, bu sayede yasam kalitemizi yükseltebilir miyiz? Tabiî ki yapabiliriz. Hafiza kaybına uğramak yerine hafıza sihirbazı, en basit problemlerden bunalan kişi yerine yaratıcı bir dahi, mutluluktan uzak, tekdüze yaşam tarzı yerine diğer canlılar ile tam ve değişken bir uyum içerisinde olmayı öğrene- biliriz.

Aslında yaşam düşündüğümüzden daha zor. Parasızlık, kötü geçen çocukluk ya da çevremizdeki diğer insanlar, dış etken olarak insanın kişiliğini etkiler. Ama, tüm olumsuz-luklara ragmen, kötü baslangıç yapıp sonra da istikrarlı, mutlu bir yaşam kuran insanlar da vardir. Bu kişiler, kendini yetiştirmenin ve sürekli geliştirmenin faydalarını fark etmiş, öğrenmiş insanlardir. Kişi, kendini tanıma sürecini geliştirdikçe, aslında içinde bulunduğu konumu veya durumu ile ilgili gerçeğin, tamamen kendi bilinçli, içgüdüsel veya tepkisel seçimlerinden kaynaklandığı fark eder.

Aklın ve vücudun tam ve doğru kullanımı ile kişinin kendini daha iyi hissetmesi, dolayisi ile ruhsal gelişimi, daha bilinçli bir yaşam tarzi seçmesini sağlar..

Bir çok insan tekdüze günlük hayata takilmakta, sadece tepkisel davranışlar sergilemekte böylelikle çevresindeki birçok olasılıkları ve seçenekleri görememektedir.

********************************
%100 beyninizi harekete geçirmek için aşağıdaki beyin jimnastiği testini yedi gün boyunca deneyin ve bu kısa süre içerisinde ne kadar yol aldığınızı görün.

Testteki her bölüm beyninizin başka bir bölgesini çalıştırmaktadır.

1.Vücudunuzu değişik yeni yöntemler ile sınayın. Normalde hanği elinizi kullaniyorsanız..?
-Bir günlüğüne saçınızı taramak, dişlerinizi firçalamak, çayınızı karıştırmak gibi basit işlemlerde elinizi değiştirin. -Gözünüzü kapatın ve esyaları hissederek odanızın içinde dolaşın.
-Sesleri dinleyin, çevredeki kokuları duymaya çalışın. -Yere düşen eşyaları ayağınız ile almaya çalışın,..
-Kapıyı, buzdolabını ayağınız ile kapatın.
-Okuduğunuz kitaptan bir sayfayı yan tutarak, bir sayfayı da ters tutarak okumaya çalışın.


2. Normalde sorgulayıp, eleştireceğiniz bir kişi hakkında onu onurlandıracak bir iltifat bulmaya çalışın.
-Kişi hakkındakı yargınızı sorgulayıp, kendinizi onun yerine koyup durumu tekrar gözden geçirin.


3. Buzdolabınızı açıp, birkaç saniye içindekileri gözden geçirin.
-Kapatıp içinizden tekrarlayın.
-Ayni şeyi bir oda içindeki eşyalarda, bir magaza vitrinindeki kostümlerde, duvarda asılı detaylı bir resimde deneyin.
-Adetleri, büyüklükleri, renkleri haıirlamaya çalışın.


4. Her gün beş dakika kendinizi başka bir insan yerine koyun.
-Sizin şu anda olduğunuz durumda o kişinin neler hissedebileceğini, neler düşünebileceğini hayal edin.


5. Kendinizi moralsiz veya keyifsiz hissettiğinizde, hayatta en çok istediğiniz şeyin ne olduğunu hatirlayip, başaılı olmanız için ne yapmaniz gerektigini tekrarlayın..
-Ne zaman negatif bir düşünceye kapılırsanız, kafanızda yarattığımız bu küçük pozitif filmi tekrarlayın.


6. Gün içerisinde her saat başı, birkaç saniye için önceki saat içerisinde ne olduğunu düşünün.
-Günün sonunda, tüm günün bir değerlendirmesini yapin. -Hatırlayamadığınız küçük parçalar sizin gün içerisindeki çok fazla bilinçli olmadiğiniz dakikalari gösterir.


7. Günlük hayatınıza adaptasyon ve esneklik kazandırmak için, her gün farklı bir şey yapın. -Alışverışinizi değişik dükkândan yapın.
-Eve geliş yolunuzu değiştirin.
-Evde ekmek veya kek pişirin.
-Farklı bir spor yapın.
-Kendinizi yeni bir komsuya tanitin.


Her gün ayni seylerin yapilmasi beynin hep ayni bölümlerinin kullanilmasina, diger bölümlerin körelmesine yol açar.

Unutmayın çesitli, farkli uyarımlar, beyin kapasitesinin kullanımı için en önemli anahtardir. Ayni zamanda sizi yoran, sizi zorlayan, rahatsiz eden alişkanliklarinizi birakmanizi da kolaylaştirir.

İstediginiz rüyayi görmeyi veya uyandiginizda gördügünüz rüyayi hatirlamayi istemez misiniz ?


__________________
Scandinevska.

24 Ağustos 2010

'İşkence karşıtı' slogan atana işkence

'İşkence karşıtı' slogan atana işkence

24/08/2010 2:00

İSMAİL SAYMAZ (Arşivi)

İSTANBUL - Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nde, iddiaya göre, odalarında işkence karşıtı slogan atan üç tutuklu, gardiyanlar tarafından feci şekilde dövüldü. Yetmedi konuldukları süngerli odadaki süngerleri yırttıkları gerekçesiyle ‘kurum malına zarar’ vermek suçlamasıyla 80 güne kadar hücre cezası verildi.
Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi Disiplin Kurulu Başkanlığı’nın kararına göre, cezaevini 21 Haziran’da karıştıran olay, Kemal Avcı, Ferhat Tüzer ve Ahmet Burak Eryıldırım isimli tutukluların gardiyanlara saldırmasıyla başladı.
Ancak üç tutuklunun iddiası farklı. Avcı’nın 24 Haziran’daki suç duyurusuna göre o gün odadayken, “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek” diye slogan sesi duyuldu. Slogana eşlik ettiler. Odaya gardiyanlar girdi. Avcı şunları anlattı: “Kim vurdu lan kapıya, diyerek saldırdılar. Birisi üzerimizde sandalye parçaladı. Üzerimde tepindiler. Ferhat üzerime kapaklanınca ona saldırdılar. Ahmet de hücreye girdi. O esnada (Ahmet’in) tırnakları çekilmiş ayaklarını ezip havalandırmaya çıkardılar. 30’un üzerine gardiyan Ferhat ve beni de havalandırmaya çıkarıp işkenceye devam ettiler.” Avcı’nın iddiasına göre, kendisi ve Tüzer’i koğuştan çıkarıp döverek ‘Süngerli Oda’ya koydular.
Kamera kaydına göre 10 dakika sonraki kontrolde iki tutuklu duvarlardaki süngerleri kopartmıştı. Soruşturma sonucunda, ‘kurum görevlilerine hakaret’ ve ‘memura kasten saldırmak’ iddiasıyla Tüzer ve Eryıldırım’a 30’ar, Avcı’ya 40 gün hücre cezası verildi. ‘Süngerli Oda’nın süngerlerini yırtmanın cezası ise Tüzer’e 20 ve Avcı’ya 40 gün hücre cezası oldu.

http://www.radikal.com.tr

20 Ağustos 2010

Ülkeyi ayağa kaldıran görüntüler

Ülkeyi ayağa kaldıran görüntüler

Filipinler'de polisin hırsızlık suçlamasıyla gözaltına aldığı zanlıya karakolda yapılan işkence görüntüleri ülkeyi ayağa kaldırdı.
19 Ağustos 2010 Perşembe

Filipinler Devlet Başkanı Benigno Aquino, işkencenin hükümet politikası olmadığını ve polislerin açığa alındığını açıkladı.

Ülkenin varoş bölgelerinden Manila's Tondo'daki bir polis karakolunda meydana gelen ve karakolun güvenlik kamerası tarafından saniye saniye kaydedilen görüntüler, ABS-CBN televizyonu tarafından yayınladı.

İzleyenlerin tüylerini diken diken eden dehşet verici görüntülerde, bir sivil polis memurunun, hırsızlık suçlamasıyla gözaltına alınan zanlıyı çırıl çıplak soyduktan sonra işkence yaptığı görülüyor. Yerde acıdan kıvranan Hırsızlık zanlısının işkence sırasında attığı çığlıklar ise karakolun koridorlarında yankılanıyor.

Filipin polisi, işkencenin ağır suç olduğunu belirterek, zanlının ölmesi durumunda işkencecilerin anti-terör yasası çerçevesinde 40 yıl hapis istemiyle yargılanabildiklerini açıkladı.

Polis, olayla ilgili olarak çok sayıda polis memurunun açığa alındığını ve 11 üst düzey emniyet görevlisinin, konuyla ilgili başlatılan soruşmada yer aldıklarını kaydetti.

http://msnhaber.ekolay.net/

9 Mayıs 2010

DEVREK'TE; Lise öğrencisine 'Ergenekon' dayağı

DEVREK'TE; Lise öğrencisine 'Ergenekon' dayağı
09.05.2010 Pazar

Bir lise öğretmeni, Ergenekon sanıklarını savunan öğrencisini sınıfın ortasında dövdü. Dövülen öğrencinin babası Savcılığa suç duyurusunda bulundu. CHP, dayağı TBMM’ye getirdi

Bir lise öğretmeni, Ergenekon sanıklarını savunan öğrencisini sınıfın ortasında dövdü. Dövülen öğrencinin babası Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulundu ve öğretmenden şikayetçi oldu.

CHP Zonguldak milletvekili Ali İhsan Köktürk’ün verdiği bilgiye göre olay, Zonguldak Devrek Anadolu Teknik Lisesinde yaşandı. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni Metin Özer, derste Ergenekon sanıkları için “Devlet düşmanları’’ dedi. Lise birinci sınıf öğrencisi 15 yaşındaki U.O.Ç ise, ‘’Dava devam ediyor. Sonucu alınmayan bir davada yargılananlar hakkında böyle konuşmanız doğru değil’’ dedi. Bunun üzerine sinirlenen öğretmen Özer’in, öğrencisine tokat atıp, sınıf içerisinde dövdüğü belirtildi.

KÖKTÜRK, MECLİS’E GETİRDİ

CHP Zonguldak Milletvekili Ali İhsan Köktürk yaptığı açıklamada ‘’Olay, okulda şiddet denilerek geçiştirilemez. İktidar, ulusal ve Atatürkçü eğitim çizgisinden uzaklaştı. Bizzat Başbakan ve Hükümetin ilgili bakanlarınca yürütülen Erzincan ve Silivri gibi devam eden yargılamalara dönük yargısız infaz kampanyalarının bir sonucudur” dedi. Köktürk, Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu’nun yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesiyle de konuyu TBMM gündemine de taşıdı.

Gazeteport'un haberine göre Köktürk, ‘’Devrek’te yaşanan bu olayla ilgili soruşturma açılmış mıdır ? İktidar tarafından iç siyasete dönük olarak yapılan açıklamaların, Milli Eğitim sistemimize kadar girmesini nasıl engelleyeceksiniz ? Okullarda yaşanan bu şiddet olaylarının çözümüne yönelik herhangi bir çalışmanız var mıdır? ‘’ sorularına cevap istedi.

AİLEDEN SUÇ DUYURUSU

Bu arada Devrek İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nce öğretmen Metin Özer hakkında disiplin soruşturması açıldı. Baba Abdülvahap Çiftçiler de, oğlunun sonuçlanmamış bir dava ile ilgili düşüncesini açıkladığı için dayak yediğini söyledi. Baba Çiftçiler, “Oğlum sadece düşüncesini söyledi. Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunduk. Oğlumun hakkını sonuna kadar arayacağım” diye konuştu
.

http://haber.gazetevatan.com/

28 Nisan 2010

Endişesi var

Endişesi var
İktidar çevrelerinin görüşlerine büyük önem verdiği Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk: 3 maddeyi erteleyelim çünkü

’Siz istemezseniz de biz yaparız. Halkın onayını alırız’ derseniz yanılgıları katlarsınız. Anayasa yapmak ve değiştirmek bilimsel bilinçle olur. Gelin parti kapatma, HSYK ve Anayasa Mahkemesi konularıyla ilgili 3 önemli konuyu erteleyelim, sağlıklı düzenlemenin alt yapısını birlikte oluşturalım.

Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk, Genel Kurul’da kritik maddelerin görüşüldüğü gün, Hükümet’e yakınlığıyla bilinen Star Gazetesi’ndeki köşesinden AK Parti’ye çağrıda bulundu. Selçuk, şöyle dedi:


Bu satırları, 55 yıl hukukun içinde hukuk için çırpınmış; bir hukuk öğrencisi ve yargıç stajyeri iken 1955-1960 arası güçlü yürütmenin yargıçları, savcıları nasıl sağa sola savurduğunu, bunun acılarını, yıkımlarını dehşetle izlemiş; 41 yılını devletin, yargının, adaletin hizmetinde tüketmiş; yargı kararlarını ve uygulamayı bilimin ışığında konuşmalarında, yazılarında, karşı oylarında sürekli gücü yettiğince sorgulamış, eleştirmiş; yargısal yaşamını gerilerde bırakmış bir eski yargı insanı ve bugün üniversitede hukuksal bilgisini ve deneyimlerini öğrencileriyle paylaşan biri olarak kaleme alıyorum.

Ve bütün sorumluların, aklına, sağduyusuna ve vicdanına, özellikle “devlet insanı” kimliklerine sesleniyorum.

Sokakta gerilim var...

Anayasalar, devleti, birlikte yaşama ve toplum düzenini kuran belgelerdir.

Büyük balıkların küçük balıkları yutmasına izin vermeyen, çoğunluğun, azınlığın, kısaca herkesin haklarını ve özgürlüklerini güvence altına alan anayasalar; hukuk karşısında eşit ve bütün güçlere karşı özgür bireylerce korkusuzca, karşılıklı suçlamalardan ve dayatmalardan uzak, herkesin birbirini aydınlatarak olabildiğince geniş “uzlaşma”yla kotarılan sözleşmelerdir.

Her şeyden önce şu soruyu açık yürekle sormalı ve dürüstçe yanıtlamalıyız: Akla, matematik ve hukuk bilimlerine aykırı yüksek barajlarla, sakat seçim yöntemleriyle ulusal iradenin ve temsilin tam yansımadığı bir parlamento bu geniş uzlaşmayı sağlayabilir mi?

Akıl, sağduyu, vicdanın buna yanıtı, bellidir: Hayır.

1982 Anayasası, Siyasal Partiler ve Seçim yasaları, hukuksal ve siyasal kavramların içini boşaltmış; toplum katmanlarını, partileri, hatta bireyleri birbirine düşürmüştür. Bugün toplumsal kutuplaşma, dengeleri alt üste edecek noktadır. Siyasette, parlamentoda, yolda, sokakta gerilimler, yer yer kavgalar yaşanıyor.

Siyaset, yasama ve yürütme; yargı tarafından kuşatıldığını ileri sürüyor. Yargı ise yıllardan beri yürütmenin kuşatması altında olduğunu söylüyor.

Kurumlar birbirine güvenmiyor. Güvenmek bir yana kamuoyu önünde eleştirmenin de ötesinde düpedüz birbirlerini suçluyor. Lütfen kimse birilerini, özellikle meslek dayanışması gereğince yargıçları ve savcıları kayırdığımı, kolladığımı düşünmesin. Bu, sığlık olur, kaba bir yanlış olur; böyle düşünenler kendilerini kandırırlar.

Yukarıda söyledim. Yeri geldiğinde yargıyı kamuoyu önünde hep eleştirdim.

Zira yargının en yetkin biçimde işlemesi hepimizin ortak amacıdır. Kayırma, kollama kamusal yarar anlayışının düşmanıdır. Yürütme, yasama, yargıyı düpedüz suçluyor:

“Onlar, diyor, yanlıdırlar, çünkü siyasal güdüyle (saik) karar veriyorlar!”

Bu bir eleştiri değil; doğrudan suçlamadır. Türk Ceza Yasası’nın temel hüküm olan 283’üncü ya da yardımcı hüküm olan 257. maddelerinden birine giren bir suçtur. Suçlayanın kanıtlanması gerekir. Kanıtlayamazsa, üç yanlışı birlikte yapmış olur. Birincisi, yakıştırma suçudur.

İkincisi, doğaötesi alana girmiş olur. Çünkü insanların iç dünyalarını, güdülerini, amaçlarını sorgulamak ve bilmek olanaksızdır. Bu nedenlerle insanlar ve de hukuk insanların iç dünyasıyla kural olarak uğraşamazlar.

Uğraşanı, “yetki aşımı” (excés de pouvoir) yaptırımı ile kınarlar.

Yargıçlar yalnızdır...

Zira hukukta her yaptırım, özünde bir kınama yargısıdır. Üçüncüsü, yargı üzerinden adalet değerini sarsmış, örselemiş olursunuz. Özellikle gelecek kuşakları düşünen devlet insanlarının bu konuda çok duyarlı olmaları gerekir. Bu suçlamanın yargı insanları açısından anlamı ise açıktır: “Ey yargıçlar, savcılar, sizler yargıçlık, savcılık yeterliliğinden yoksunsunuz. Yanlısınız, hukuka aykırı kararlar veriyorsunuz!”

Hiçbir yargıç, hiçbir savcı bu suçlamayı sindiremez.

Bu yıkıcı suçlamadan etkilenmeyen bir yargıç, savcı düşünebilir misiniz?

Hiçbir yargıç, savcı, konumu gereği, aynı pervasızlıkla bu suçlamalara yanıt da veremez.

Ama kimse bu yanıt verememeyi, acizlik olarak görmemeli, kötüye kullanmamalı.

Yargıçlar, savcılar, meslekleri gereği sürekli yalnız yaşamak ve çok duyarlı olmak zorundadırlar. Özellikle de yargıçlar. Açın, Mecelle’yi okuyun.

Öğrenin, yargıçların nasıl yalnız yaşamak zorunda olduklarını.

Duyarlılığın boyutlarını öğrendikçe içinizin ezildiğini göreceksiniz.

Böylesine yalnızlığa mahkûm yargı insanlarının kendi alınyazılarıyla ilgili konularda deneyimlerini, düşüncelerini, demokrasinin gereği olarak özgürce sergilemelerini “siyaset yapıyorsunuz” diye tehdit kokan sözlerle yasaklamaya kalkışırsanız, doğruların bir kesimini göremezsiniz. Toplum da yitirir, sizler de yitirirsiniz.

Bu tür sözlerin kol gezdiği bir dönemdeyiz. Ortalık yangın yerine dönmüş. Kimse kimseyi dinlemiyor. En çok da dilsizler şamar yiyor.

Sağlıksız bir ortam, bu. Önce bunu iyi görmeliyiz. Kimsenin kimseye güvenmediği, birbirini dinlemediği, niyetlerin acımasızca sorgulandığı bir dönem, bu. Arada tartışılan izlek, konu kaynayıp gidiyor.

İnsanımıza, ülkemize yazık oluyor. Kabul edelim ki, bu süreçte hepimiz yanlışlar yaptık.

Bunları yinelemenin, birbirimizi suçlamanın zamanı değil.

Birleştiğimiz ortak bir payda var: 1982 Anayasası hukuk dizgemizden dışlanması.

Bu paydadan yola çıkmalıyız. Ama “Bu Anayasa gitsin de yerine ne gelirse gelsin, yenisi nasıl olsa bundan iyi olur” mantığıyla yola çıkarsak, yağmurdan kaçarken doluya tutulabiliriz.

“Siz istemeseniz de, biz bu değişiklikleri yaparız. Halkın da onayını alırız” derseniz, yanılgıları katlarsınız.

Anayasa yapmak ve değiştirmek, bilimsel bilinçle olur.

“Ben seni mat ederim” çocuksu yarışıyla olmaz. “Siyasallaşmış yargı!” suçlamalarıyla, önyargılarıyla, öç izlenimi uyandıran öfkelerle, kaygılarla yargıyı terbiye etmek, hizaya getirmek hiç olmaz.

Olursa çıkış noktası yanlış demektir.

Çağrım şudur: Parti kapatma, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Anayasa Mahkemesi konularıyla ilgili üç önemli konuyu erteleyelim. Karşılıklı suçlamaların cirit attığı, kurumların ve bireylerin birbirine güvenmediği, öfkelerin ve kişisel tutkuların aklın ve bilimin önüne geçtiği, bilim insanlarının bile “kişisel görüşüm, resmi görüşüm” ayrımına zorlandığı bir ortamda sağlıklı düzenlemeler yapılamaz. “Gelin tanış olalım/İşi kolay kılalım”.

Sağlıklı düzenlemenin alt yapısını birlikte oluşturalım. Güven ortamını sağlayalım. İvecen olmayalım. Birbirimizi incitmeden, suçlamadan, öfkelenmeden, konuları serinkanlı bilimin ve eski deneyimlerin ışığında enine boyuna, yararları ve sakıncalarını tartarak, tartışalım. İşte o zaman yararları sakıncalarına üstün bir sistemi kotarabiliriz.

Aksi takdirde dizimizi döveriz.

Lütfen!
*****************

2002’de emekliye ayrıldı

73 yaşında olan Sami Selçuk, 1959 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Ankara yargıç adayı olarak mesleğe başlayan Selçuk, sırasıyla, Sütçüler, Akşehir, Yenice ve 1972’den sonra Yargıtay Cumhuriyet Savcılığı görevlerinde bulundu. 1982 tarihinde Yargıtay üyeliğine seçilen Sami Selçuk, Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca, 1990 tarihinde ilk kez, 1994 tarihinde ikinci kez, 1998 tarihinde üçüncü kez Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesi Başkanlığı’na seçildi. Fransızca ve İtalyanca bilen Selçuk, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde doktora yapmış, 1986 yılında Doçent oldu. Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca 1999 Yargıtay Birinci Başkanlığına seçilen Doç. Dr. Sami Selçuk, 2002’de yasal yaş sınırı nedeniyle emekliye ayrıldı.

http://www9.gazetevatan.com/

27 Nisan 2010

'Dersim'in ilk resmi belgesi


    'Dersim'in ilk resmi belgesi
    Bu zabıt, bugün ilk Dersim davasının resmi dayanağı oldu.

    1938 harekâtında ailesini kaybeden kişiye sürgün sonrası Tunceli Valiliği'nce verilen 'Aile üyelerinin imha edildiği...' yazılı zabıt, bugün ilk Dersim davasının resmi dayanağı oldu.

    Tunceli Valiliği, 27 Ağustos 1955’te toplandığında, Ali Akgün’ün, sürgün olduğu Kütahya’dan Tunceli’ye dönüşünü bu zabıtla karara bağlamıştı. O zabıtta ise şunlar yazılıydı, “...Hüseyin Altıntaş’ın nüfus hane kayıtlarında adı yazan Hüseyin karısı Humar ve Hüseyin evlatları Humar’dan doğma Elif, Mehmet, Hadice, Ahmedi, Suzan, Alicemal, Hetip, Emine’nin 1938 harekâtında imha edildiği ve aile reisi Hüseyin Altıntaş’ın da 952 yılında öldüğü, haneden yalnız Ali Akgün’ün sağ kaldığı...”

    O gün geri dönüş için yazılan bu ifadeler, bugün ‘Dersim Katliamı’nın ilk resmi itiraflarından biri oldu. Ali Akgün, bu zaptı kanıt gösterip 10 yakınını yitirdiği kıyımı 72 yıl sonra yargıya taşıdı. Dönemin jandarma erleri ve yetkilileri hakkında ‘insanlık karşı suç işlendiği’ iddiasıyla suç duyurusu yaptı.

    Radikal gazetesinden İsmail Saymaz’ın haberine göre Tunceli’de yaşayan emekli memur Hüseyin Aygün, geçen 22 Nisan’da avukatı Hüseyin Aygün aracılığıyla Nazimiye Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

    Bu dilekçenin şüpheliler hanesinde, ‘Dersim Harekâtı’na katılan jandarma birlikleri ve yetkilileri’ yazıyor. ‘Suç’ hanesinde ise ‘Plan dahilinde siyasi, felsefi veya dini saiklerle bir toplumsal grubun tamamen veya kısmen yok edilmesi amacıyla 10 kadın ve çocuğun öldürülmesi’ ifadesi bulunuyor. Hüseyin Akgün, kendi iddiasıyla, ‘Dersim 38’de yitirdiği 10 akrabasının hesabını tam 72 yıl sonra soruyor.

    Nazımiyeli Nahiye Müdürü Zeynel Çavuş’un ailesi, iddiaya göre, jandarma birliklerince Çamurek Köyü Avlosen Deresi’nde kurşuna dizildi. Zeynel Çavuş ile birlikte öldürülenler arasında 36 yaşındaki gelini Humar ve Humar’ın çocukları olan; 20 yaşındaki Elif, 14 yaşındaki Mehmet, 11 yaşındaki Hadice, altı yaşındaki Ahmedi, beş yaşındaki ikizler Suzan ile Alicemal, üç yaşındaki Hetip ve iki yaşındaki Emine vardı.

    Zeynel Çavuş’un oğlu ve Humar’ın eşi olan Hüseyin ile kardeşi Ali ise dağlara kaçtı. Kıyımdan sonra Kütahya’nın Altuntaş köyünde zorunlu iskâna tabi tutuldular. Bu karar 1947’de kalktı. Bakanlar Kurulu kararıyla memleketlerine döndüler. Ağabey Hüseyin 1952 yılında öldü. Geriye sadece Ali Akgün kaldı. Akgün’le ilgili kesin karar, 27 Ağustos 1955’te, Tunceli Valiliği’ndeki o toplantıda çıktı. Toplantıya vali yardımcısı, defterdar vekili, ziraat müdürü, tapu sicil muhafızı, toprak ve iskan müdürü katılmıştı.

    DERSİM 38 İLE İLGİLİ İLK DAVA

    Ali Akgün’ün oğlu Hüseyin Akgün, şimdi bu zabıt tutanağını suç duyurusuna ekleyip geçen 22 Nisan’da Nazımiye Savcılığı’nda şikâyetçi oldu. Bu aynı zamanda ‘Dersim 38’ ile ilgili açılan ilk dava anlamına geliyor.

    Avukatı Hüseyin Aygün, ‘Dersim 38’in ‘insanlığa karşı işlenen suçlar’ kategorisine girdiğini, dolayısıyla zamanaşımının bu davada işlemeyeceğini söylüyor. Avukat Hüseyin Aygün, davanın ‘Dersim 38’ ile yüzleşebilmek için iyi bir fırsat olduğunu da düşünüyor;

    “Dersim dosyası hukukçularca yürütülebilir. Buna uluslararası hukuk ve soykırımla ilgili sözleşme fırsat veriyor. Türkiye’de geçmişteki acı olayları hatırlama dalgası var. Dilerim, bu dosya bu yüzleşmeye hizmet eder.”

    ÖLÜM TARİHLERİ 0/0/1938
    Dersim Katliamı’yla ilgili ikinci suç duyurusu dilekçesi de yine avukat Hüseyin Aygün tarafından 86 yaşındaki müvekkili Efo Bozkurt adına bugün Hozat Cumhuriyet Savcılığı’na veriliyor. Dilekçede yer verilen iddiaya göre Bozkurt Ailesi, ‘Dersim 38’i Hozat’ın Çaytaşı köyünde karşılamıştı.

    Kıyımda Efo Bozkurt’un Kurtuluş Savaşı gazisi olan 43 yaşındaki babası Keko, annesi Kuhari, ablaları 16 yaşındaki Havi, 12 yaşındaki Eyti, altı yaşındaki Besi, erkek kardeşleri dört yaşındaki Mehmet, iki yaşındaki Niyazi jandarmalarca kurşuna dizildi. Efo Bozkurt, kıyımdan kaçarak ve yaralı halde kurtuldu. Bozkurt’un üç kardeşinin ve Altıntaş Ailesi’nin altı çocuğunun ölüm tarihi olarak, nüfus kütüklerinde, ‘0/0/1938’ yazıyor.

    http://haber.gazetevatan.com/

    "

    21 Nisan 2010

    Diktatör lidere hapis cezası

    Diktatör lidere hapis cezası " Arjantin"



    21 Nisan 2010 Çarşamba


    Arjantin'de askeri diktatörlük döneminin son lideri Reynaldo Bignone, insan haklarını ihlalden suçlu bulunarak 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

    Mahkeme, Bignone'ın 1976-1978 yılları arasında Campo Mayo askeri üssünün ikinci komutanlığını yaptığını, bu dönemde yapılan işkence, soygun ve meskene tecavüz ile yasa dışı tutuklama gibi 56 olayda sorumluluğu bulunduğuna karar verdi.

    Arjantin'de 1976-1983 yılları arasındaki askeri yönetim sırasında Campo Mayor üssü en büyük işkence merkezi olarak tanınıyordu. Bugün 82 yaşında olan Bignone, diktatörlüğün son döneminde, 1982-1983 yıllarında askeri yönetimin başında bulunuyordu.

    Boenos Aires'de Kasım 2009'da başlayan mahkeme sürecinde Bignone ile birlikte generallerden Omar Riveros ve Fernando Verpleatsen de benzeri suçlardan yargılanıyordu.

    Arjantin'de diktatörlere yönelik af yasası 2003 yılında iptal edilmişti. Ülkede ''kirli savaş'' olarak da anılan diktatörlük döneminde resmi raporlara göre 11 bini aşkın kişi öldü veya kayboldu. İnsan hakları grupları ise bu rakamın 30 bin civarında olduğunu belirtiyor.


    http://www.sonhaberler.com/haber/diktator-lidere-hapis-cezasi--46424.htm

    3 Ocak 2010

    2009’DA OLANLAR, 2010’A KALANLAR

    2009’DA OLANLAR, 2010’A KALANLAR
    03/01/2010 - Hazırlayan: POLİTİKA SERVİSİ

    Bu dava neyin davası?

    Tarih 12 Haziran 2007. Ajansların ‘flaş’ ibareli haberine göre, “Ümraniye’de bir evin çatısında bombalar bulundu.” Bu gelişme haber merkezlerine düştüğünde, kimse bu günün tarihe geçeceğini düşünmüyordu.
    Bulunan bombalar, çaplarından daha büyük gürültü çıkaracaktı. Bu gelişmeyle Türkiye’de ilk defa ‘derin devlete’ karşı bu kadar büyük çapta bir soruşturma açıldı.


    YA HALKA KARŞI İŞLENEN SUÇLAR?
    Ancak aradan geçen zamanda ve özellikle geride bıraktığımız yılda, davanın büyüklüğünden çok, nasıl işlediği ve neye hizmet ettiği tartışma konusu oldu. Kimi çevreler tarafından, ‘hukuka aykırı uygulamalar yapıldığı ve hükümet karşıtlarının cezalandırıldığı’ eleştirileri yapıldı. Ancak önemli bir eksik, halka karşı işlenen suçların soruşturma dışında kalması veya soruşturma merkezine oturmaması oldu.

    SADECE ELMA MI ÇÜRÜK?
    Bu gelişmeler soruşturmanın genelinin, hükümete karşı işlenen suçlarla sınırlı kalmasına neden oldu. Daha da önemlisi yargılamanın, bir anlayış ve dönemle hesaplaşmaktan çok, kişilerle sınırlandırılması, davadan beklentileri düşürdü. Hükümet her fırsatta, “Kurumları yıpratmayalım. Yanlış yapan kişiler olabilir ama kurumlara mal etmeyelim” vurgusu yaptı. Peki 2009 dava kapsamında neler oldu?

    YILIN İLK DALGASI
    Açılım tartışmalarının yanı sıra 2009 yılına damga vuran olaylardan biri de Ergenekon soruşturmasıydı. Ergenekon dalgaları, yılın ilk haftasında başladı, yılın sonuna kadar etkisini kaybederek devam etti. Yıl boyunca YÖK eski Başkanı Kemal Gürüz, MGK eski Genel Sekreteri Tuncer Kılınç, Yalçın Küçük, Mustafa Balbay, Mehmet Haberal, Erol Manisalı ve Özel Harekat Dairesi eski Başkan Vekili İbrahim Şahin’in de aralarında bulunduğu kişiler gözaltına alındı, kimi tutuklandı.

    KEMİKLERİNİ İSTEDİLER
    8 Ocak’taysa Ergenekon soruşturmasında gözaltına alınan Şahin’den çıkan krokiler ışığında Ankara-Gölbaşı yolundaki bir arazide arama yapıldı. Uzun süre tartışılan bu aramalarda çok sayıda mühimmat bulundu. Kazılar, kayıp yakınlarını da harekete geçirdi. 1995’te Ayşenur Şimşek’in işkence edilmiş cesedi Gölbaşı’nda bulunmuş,1994’te Ankara’da gözaltında kaybedilen Kenan Bilgin’in ailesine, Gölbaşı’nda işkence gördüğü ve öldürülüp buraya gömüldüğüne dair telefonlar gelmişti. Bilgin ailesi, Ergenekon savcılarına başvurdu.
    Ardından uzunca bir dönem ülkenin dört bir yanından adeta silahlar fışkırdı. Yine bu dönemde Şahin’in kendisine devlet tarafından özel birlik kurması ve bunun başına geçmesi teklifinin geldiğini söylemesi çok tartışılsa da soruşturma evresinde beklenen ilgiyi görmedi. Batı illerinde silah fışkırırken, Bölge’de ise kemikler fışkırıyordu. Silopi başta olmak üzere pek çok yerde yapılan aramalarda, kontrgerilla güçleri tarafından öldürülenlerin kemikleri ortaya çıktı.

    ‘GÖREV’ BAŞINDA!
    Bu soruşturmalar kapsamında tutuklanan en önemli isim ise, Bölge’de 1990’larda işlenen onlarca faili meçhul cinayette adı anılan, Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı Albay Cemal Temizöz oldu. Cizre’de bulunan kemiklerle ilgili tutuklanan Temizöz, “birkaç kişiden ibaret değil” dercesine görevden alınmadı. Duruşmalara üst düzey askerler katıldı, duruşmalar ‘Temizöz’ün daha fazla mağdur edilmemesi’ için en yakın tarihlere ertelendi.

    TÜRK METAL BAĞI
    Ocak ayının sonuna doğru Ergenekon dalgaları Türkiye’nin en büyük sendikalarından birine vuracaktı. 22 Ocak’ta gösterdiğinde Türk Metal Sendikası Başkanı Mustafa Özbek ile bazı yöneticileri gözaltına alındı. Özbek’in tutuklanmasının ardından işçilerin parasının Ergenekon’un hizmetine sunulduğu ve Özbek’in servetine servet kattığı ortaya çıktı.

    SADECE BORU MU?
    Tarih 21 Nisan’ı gösterdiğinde Poyrazköy’de İSTEK Vakfı’na ait arazide kazı çalışması başlatıldı. Kazıda bulunan mühimmatın TSK’ya ait olduğu iddialarının ardından Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, kameraların karşısında mühimmatın orduya ait olmadığını öne sürdü. Başbuğ’un parmağını sallayarak yaptığı konuşmayı yalanlayan ise, silahları üreten Makine Kimya Endüstrisi oldu. Kurumun raporunda, silahların TSK’ya ait olduğu tespit edildi. Bunun üzerine yeniden kameraların karşısına geçen Başbuğ patlamış bir lav silahıyla poz vererek “Bu sadece ‘boru’, bir işe yaramaz” dedi.

    KAĞIT PARÇASI

    Deniz Kurmay Albay Dursun Çiçek’in imzasının bulunduğu öne sürülen “İrticayla Mücadele Eylem Planı” belgesi ortaya çıktı. Plan hükümetle Genelkurmay’ı karşı karşıya getirdi. Ortaya çıkan belgeyle ilgili lav silahına ‘boru’ diyen Başbuğ’dan bu defa, Adli Tıp’ın “imza Çiçek’e ait” kararına rağmen ‘kağıt parçası’ açıklaması geldi. İki kez tutuklanan Çiçek, şimdi serbest.

    PAŞALAR SORGUDA!
    5 Aralık ise büyük ses getiren bir gelişmeye sahne olacaktı. Emekli de olsalar, soruşturmanın üzerinden aylar da geçse, kuvvet komutanları Aytaç Yalman, İbrahim Fırtına ile Özden Örnek, darbe günlükleriyle ilgili ifade verdi. ‘Paşa’ gibi ağırlanan komutanlar savcıların “Ergenekon’un aslı darbedir” açıklamalarına rağmen serbest kalacaktı. Ardından soruşturmaları, Ergenekon’dan ayrılacaktı. 20 Nisan’da ise Danıştay saldırısı ile Cumhuriyet gazetesine atılan bombaların davaları, Ergenekon’la birleştirildi.


    ASIL SUiKAST HALKA YAPILDI

    Tarih 19 Aralık’ı gösterdiğinde, 2010’a da sarkacak olan yılın en önemli tartışmalarından birinin fitili ateşlendi. Biri astsubay, biri binbaşı olan iki Özel Kuvvetler mensubu, “Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a suikast” iddiasıyla gözaltına alındı. İlk defa Özel Kuvvetler’de arama yapıldı. Ardından iddialar birbirini izledi: Suikast, darbe, takip, kontrgerilla... Bu iddialar Türkiye’yi ayağa kaldırırken, yıl sonuna gelindiğinde ise ortada pek çok suç olmasına rağmen, ne tutuklanan oldu, ne de yargılanan. Daha önce esip gürleyen hükümet ve asker sessizliğini korurken, herkes birbirine ‘neydi bu olanlar?’ diye soruyor.
    Şimdilik görünen ise kamuoyu manipüle edildi.
    Her şey oldu bittiye getirilerek olanların üzeri kapatıldı. Sonuç olarak halk, yine ya ordunun ya da AKP’nin arkasında kamplaşmaya itildi.

    http://www.evrensel.net/

    13 Haziran 2008

    Özlü sözler ve Ata Sözü



        Özlü sözler ve Ata Sözü       
    "Hiçbir problem; söz konusu probleme neden olan, bilinç düzeyi ile çözülemez...!"
    •  ***BAŞLIK********************
    EvcioğluHaber-

    EvcioğluHaber-