Uluslararası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Uluslararası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2010

Petrol felaketi ve Kapitalizmin felaketten bile kar elde etme hırsı..

Petrol felaketi ve Kapitalizmin
felaketten bile kar elde etme hırsı..



EvcioğluHaber- Meksika Körfezi’ndeki yaşanan facia, 20 Nisan'da 2010'da petrol platformunda meydana gelen, 11 kişinin öldüğü patlamanın ardından başlayan sızıntı, son yılların en büyük çevre felaketi olarak tarihe geçti..

Petrolü deniz yüzeyinden arındırma çalışmaları için kullanılan binlerce litre kimyasal madde ise denize verilerek denizdeki biyolojik canlılığı yok etmekle tehlikesiyle karşı karşıya....


İşte çevre felaketi kadar büyük bir felaket olan ise; deterjan üreticilerinin; deniz canlılığını yok eden petrol batağına batmış martı ve kuşların reklamda kullanılması..
Deterjanın gücünü göstermek için, kuşları beyazlattığını iddia eden reklamcılar, etik kurallarıda ihlal etmektedirler..

Aslında bunların hepsi aynı menşeyli..
Petrolü, altını, madeni,ilacı, siğarayı, silahı, nükleer ve termik santralleri kuranlar ve yapanlarda aynı şirketler.. Tek amaçları var o da kar, kar... Başka hiç bir şeyin önemi yok.. Çevre imiş, doğa imiş.. insanmış, hayvanmış.. Bunların bir önemi yok....!

Uluslararası emperyalist şirketler.. İnsanların ölülerinin üzerinden bile para kazanmanın yol ve yşöntemlerini ararlar ve bulurlar..

Petrol patağı içindeki martının ölümüne beyazladığını reklamda gösterilmesi gibi.. ! Utanmadan zavallı hayvanın reklamda kullanılması..! Sizcede ne kadar ahlaki bir durumdur.?

Hem petrol, hem bu kimyasal maddeler, çok sayıda canlı türününün yaşam alanlarını olumsuz yönde etkiliyor..

Denizin ortasındaki, BP ye ait petrol platformunda başlayan ve aylardır engellenemeyen sızıntının ardından petrol denizine dönüşen Meksika Körfezi’nde felaketten en çok etkilenen çevre balıkçıları, yaşamları onların varlığına bağlı olan balıkların ve kuşların petrol batağında ölüyor olmasıdır..

Elbette buradaki sorun; yaşanan felaketi fırsata çevirmeye çalışan reklamcılarda var.

Bir Amerikan petrol şirketi denizde canlıları yok ediyor.. Yine bir Amarikan deterjan markası, petrol sızıntısını reklam kampanyasında kullanıyor.

Petrole bulanmış hayvanların başrolünde oynattığı reklam filminde,(vicdana bakın) deterjanın petrolün kirlettiği kuşları bile tertemiz edip beyezlattığını iddia ediyorlar..

Hayvan haklarının hiçe sayıldığı bir dünyada, insan hakları ne kadar yaşanır/ yaşatılır buyurun hizlerde test edin..!



19 Ağustos 2010

FİDEL; KÜBA'LI SAĞLIKÇILARI KARŞILADI


FİDEL; KÜBA'LI SAĞLIKÇILARI KARŞILADI

Havana, 18 Ağustos 2010 (Prensa Latina) Küba Devrimi lideri Fidel Castro, Bolivya'da görev yaptıktan sonra Küba'ya dönen Moto Mendez Dayanışma Tugayı üyesi sağlıkçıları Havana Uluslararası Havalanında karşıladı. Sağlıkçılar Bolivya'daki engelliler üzerinde psikolojik ve klinik genetik araştırma yaptıktan sonra adaya döndüler.

Tugay üyesi 213 sağlıkçıyı kutlayan Fidel Castro, her birisine "Stratejik Zafer" adlı son eserinin imzalı bir kopyasını verdi.

Havaalanında sağlıkçılara hitap eden Fidel, Bolivya'daki zorlu koşullara göğüs gerdikleri için tüm ekibi tebrik ederken, enternasyonalist görevlerini başarıyla tamamladıklarından ötürü bir kez daha kutladı:

"Çok zor durumlarla karşılaştığını biliyorum. Kör ve sağır insanlarla iletişim kurmaya çalıştınız. Hayatlarında bir tek ışık görmemiş, tek bir ses duymamış insanlara hayatı anlatmaya çalıştınız. Diğerleri gibi mutlu olmayı, şarkı söylemeyi ve diğer insanlarla temas etmeyi, kısaca yaşamayı gösterdiniz onlara."

Castro sözlerine şöyle devam etti:

"Yardım elinizi uzattığınız insanlar, çok çile çekmiş olan insanlardı. Onların sizin yardımlarınıza karşılık olarak size verdikleri mutluluğun değeri dünyalara değişilmez. Siz her şeye rağmen insanlığın cömertlik ve iyilik timsali olabileceğinin yaşayan örneklerisiniz."

Fidel Castro bazı tugay üyelerinin yakın zamanda Ekvador'a gideceğini belirtirken, bu ülkede de benzer sağlık faaliyetlerinin sürdüğünden bahsetti.

Fidel sözlerine şöyle son verdi:

"Küba olarak bizim gücümüz Venezuela, Bolivya, Ekvador ve Nikaragua'daki 800 bin insana ücretsiz sağlık hizmeti sunarak onlara mutluluk sağlamaya yetti. Bizim yaptıklarımız bütün dünya halklarının yapabileceklerinin yanında okyanusta bir damladır. Yine tek bir kuruş talep etmeden..."


Kaynak:

http://www.plturkce.org/index.php?yazi_id=4590

1 Ağustos 2010

Mustafa Güzelgöz ve Kütüphanecilik

Mustafa Güzelgöz ve Kütüphanecilik

Evcioğluhaber- Sitemizin değerli ziyaretçileri; bu yazımızın konusu, toplumda bazı öne çıkmış insanar vardır.. Ama, nedendir bilinmez! gerçekte var oldukları kadar tanınmaz ve öne çıkması bir şekilde engellenir.. sanatta, kültürde, edebiyatta, yazın hayatında toplumsal bilince yaptığı katıyla ve 1921-2005 yılları arasında yaşamış ve adından "eşekli kütüphane" olarak bahsettiren ürgüp yöresine kazandırdığı kütüphane ve kitap okumayı özendirerek, halı dokumaya önayak olup halıcılığın gelişmesine katkı sağlayan ve eşekler sırtında köy köy gezerek kıtap dağıtıp, okunmasını sağlayan bu güzel insanı inanın bende duymamıştım..
değerli yazar , sn; hasan uysal'ın "cehalet ve din" başlıklı yazısını okuyunca; içindeki bir bölümde adı geçen bu güzel insan mustafa güzelgöz araştırıp tanıma ve tanıdıkçada toplumun herkesimince de tanınmasını sağlamak bir görev olarak karşıma çıkmıştır.. umuyorum; sizlerde benim kadar; mustafa güzelgöz'ü tanımış olmaktan mutluluk duyarsınız.. ben çok mutlu oldum.. gerçi biz toplum olarak, yaşarken kiymet vermiyoruz ama; olsun en azından yaptıklarıyla onlara kıymet verelim,,

31.07.2010

mustafa güzelgöz 1921-ö.2005). kütüphaneyi halkın ayağına götürmek düşüncesi ile ürgüp seyyar kütüphanesinin yedi katır ve üç atı ile yöredeki 36 köye hizmet götürmüştür. 1972 yılında emekli olan eşekli kütüphanecinin yaşam öyküsünü, yazar fakir baykurt, eşekli kütüphaneci adlı eserinde romanlaştırmıştır. ayrıca yazar ahmet şerif izgören "süpermen türk olsaydı pelerinini annesi bağlardı" adlı kitabının girişimcilik bölümünde mustafa güzelgöz'ün hikayesini anlatmaktadır. güzelgöz’e 1963[1]mustafa güzelgöz, nevşehir devlet hastanesi’nde tedavi görürken 18 şubat 2005’te kalp yetmezliğinden ölmüştür. diğer adıyla eşekli kütüphaneci (d. yılında “amerikan barış gönüllüleri derneği’nin insanlığa hizmet ödülü” verilmiştir.


MUSTAFA GÜZELGÖZ
NE YAPMIŞTI?

Mustafa Güzelgöz, Ürgüplü hemşehrileri gibi İstanbul’a çalışmaya gider ve burada Tiftik ve Yapağı Dışsatım Birliği’nde depo memuru olarak iş bulur; fakat II. Dünya Savaşının çıkması üzerine 1940 yılında askere alınır. Tokat’ta 3,5 sene süren askerliğinin ardından memleketine döner. Amacı yeniden İstanbul’daki işine dönmektir; ancak ailesi kendisinin Ürgüp’te kalıp hayatını burada kurmasını istemektedir. Güzelgöz’ün futbol konusundaki bilgi ve deneyimi Kaymakamın gözünden kaçmaz, boş zamanlarında Ürgüp’lü gençleri futbol çalıştırması şartıyla iş bulmayı teklif eder, Tahsin Ağa Kütüphanesi memuresinin emekliliğe ayrılması üzerine boşalan kadroya Güzelgöz atanır.

İlk iş olarak harf devrimi sonrasında kütüphanenin rutubetli bir odasına atılmış olan Osmanlıca kitapları çıkartarak kurtarır. Kütüphanecilik alanında herhangi bir bilgisi olmayan Güzelgöz, kütüphanecilik üzerine yazılmış bir el kitabından yararlanarak modern bir kütüphane oluşturma çabasına girişir. Yakın çevresindeki tanıdıkları ile konuşarak ellerindeki kitapları kütüphaneye bağışlamalarını sağlar ( İleri ve Talipoğlu, 2007).

Eşeklerle Kitap Taşıma



Güzelgöz, kaymakamla birlikte katıldığı heyet gezilerinde; halkın, heyette bulunan doktor öğretmen veteriner gibi halkın gereksinimlerini karşılayan meslek adamlarına büyük saygı gösterirken; bir kütüphane memuru olarak kendisine aynı saygının gösterilmediğini fark eder. Bunun üzerine bir kütüphane görevlisi olarak halka nasıl faydasının dokunacağını düşünmeye başlar. Köylünün imkânsızlıklar sonucu yararlanamadığı kütüphaneyi onun ayağına götürmeye karar verir. Bunun için en uygun olan yöntem, kitapları eşeklerle taşımaktır. Kitapları taşımak için gerekli olan sandıkların krokisini hazırlayarak marangoza yaptırır. Ödünç vereceği kitaplar içinde bir izleme defteri hazırlayarak yollara düşer. Böylece 36 köye hizmet vermeye başlar.

Güzelgöz, Tahsin Ağa Kütüphanesinin yeni binasına kat çıkmak ve gezici kütüphane hizmetinden daha çok insanın faydalanabilmesini sağlamak amacıyla bakanlığa başvurarak iki adet yeni memur kadrosu ve eşekler için yem bedelinin karşılanmasını ister. İstediklerini alır. Bu kadrolara görevli alınırken bir eşek sahibi olması ve kendi bölgesinde en az beş köye hizmet götürmesi şartı aranır.

Kitap sayısını arttırmak ve de özellikle çocuk kitaplarına gereksinim bulunmaktadır. Ürgüp dışında çalışmakta olan hemşehrilerin adresini toplayabildiklerine el yazısı ile tek tek mektup yazarak kitap göndermeleri isteğinde bulunur. Bir ay sonra mektuba cevap olarak paketlerle kitaplar gönderilmeye başlar. Bazı Ürgüp’lüler gazete ve dergilere abone olmuşlardır.

Güzelgöz’ün Ürgüp Sisteminin gelişmesi süreci içinde özellikle değinilmesi gereken ara başlıklar bulunmaktadır:

Balzac Okuyan Köylü

Köylere götürülen bu hizmet neticesini vermeye başlamıştır. Karacaoğlan, Ali’nin Hayber Kalesi Cengi ile başlayan okuma zevki ve alışkanlığı gelişmiş; Karain köyünde Balzac’ın klasikleri bile okunmaya başlanmıştır (Yaşar, 1991).

Kız Kaçırmak İsteyen Genç

Sevdiği kızı kaçırmak isteyen genç, Türk Ceza Kanununu alıp inceledikten sonra kanunda bu fiilin cezasının idama kadar gittiğini; en azından 15-20 yıl hapis olduğunu öğrenerek bu niyetinden vazgeçmiştir. Genç bunu öğrendikten sonra Güzelgöz’e teşekkür ederek zihninde kurguladıklarını anlatır ve kanun kitabının hayatını kurtardığını söyler (Güney, 1991).

Okuyan insan suç işlemez[2]

Kadınların Kütüphaneye Gelmesi



Güzelgöz, kütüphaneyi sosyalleşme merkezi olarak köy kahvesine bir seçenek haline getirmek istemektedir. Köylüyü kütüphaneye çekebilmek amacıyla gurbetçilerden toplanan yardımlarla kütüphaneye radyo koyar. Bu girişim sonuç vermiş ve köyün erkekleri kütüphaneye gelmeye başlamıştır. Ancak kadınlar hala evinde işinin ve çocuğunun başındadır. Güzelgöz kadınları da kütüphaneye çekebilmek amacıyla haftanın belirli bir gününü onlar için ayırır. Ardından kadınların daha çok sayıda gelmelerini sağlamak amacıyla gurbetteki hemşehrilerinden bir kez daha bağış toplayarak dikiş makineleri satın alır.

Makine kullanmayı bilen kadınların yardımıyla dikiş kursları açılır. Kadınların kurs vakitlerinde göz önüne dikiş, nakış, moda, yemek yapımı ve çocuk bakımı ile ilgili kitaplar konarak kadınların ilgi alanlarına ve ihtiyaçlarına yönelik kaynaklar sunulur. Böylece köylü kadınlar kütüphanelere çekilerek okuma alışkanlığı kazandırılmaya çalışılır (İleri ve Talipoğlu, 2007).

Güzelgöz'ün Diğer Girişimleri

Güzelgöz, köylere kitap taşımak kadar yöresinde başka girişimlere de öncülük etmiştir. Yaptığı bu çalışmalarla, yöredeki sosyal ve kültürel hayatı zenginleştirmiştir.

Spor teşkilatı ve Köy Gazetesi

Güzelgöz, kütüphaneleri tam anlamıyla bir eğitim merkezi haline dönüştürmek için bunların yanına bir de spor teşkilatı kurmuştur. Bir çok kütüphanenin yanda voleybol sahaları kurulmuş gençlerin futbola olduğu kadar diğer spor etkinliklerine de dikkatleri çekilmeye çalışılarak bedensel olarak güçlenmeleri amaçlanmıştır.

Karain, Mustafapaşa ve Çökek köylerinde, köy duvar gazetesi için panolar konmuştur. Bu panolara köyle ilgili haberler yazılmakta, Türk büyüklerinin resimleri asılmaktadır. Özelikle bu resimleri gören köylüler altındaki yazıları da merak ederek okumaktadır (Ulus Gazetesi, 1963).

Folklor ve Bando Çalışmaları

Güzelgöz, Ürgüp ilçesinde ilk folklor oyunlarını başlatır. İlk bando çalışmalarını hayata geçirir ( İleri ve Talipoğlu, 2007).

Ürgüp’te İlk Sinema Gösterimi ve Fotoğrafçılık Çalışmaları



Modern iletişim araçları ile Ürgüp halkını tanıştırmak amacıyla köy köy gezerek 16 mm'lik sinema makinesiyle gösterimler yapar. Konusu, kültür-sanat, tarım, hayvancılık ve gündelik yaşamı kolaylaştırıcı bilgileri içeren belgesel filmleri köylerin uygun alanlarında göstererek köylüyü bilgilendirmeye çalışır.

Ayrıca fotoğraf makineleri, agrandizör ve baskıda kullanılan sarf malzemelerini sağlar. Saydam gösterimi için bir makine bir de jeneratör edinir. Böylece elektrik imkânı olmayan köylere bu hizmeti götürme imkânını da sağlamış olur (İleri ve Talipoğlu, 2007).

Ürgüp ve Çevresinde Kooperatifçilik Çalışmaları

Güzelgöz, sosyal ve kültürel etkinliklere öncülük etmenin yansıra yörenin ekonomik olarak kalkınması için de çalışmalarda bulunur. Çökek köylüsünün ürettiği üzümü yok pahasına satmaktadır. Güzelgöz köylünün elindeki ürünü değerlendirebilmesi için köylüyü kooperatifçilik çalışmalarına yöneltir ( İleri ve Talipoğlu, 2007).

Halkına Hizmet Götüren Gönüllüler Yarışması

1963 yılında Amerika’da dünya çapında bir yarışma açılmıştır. Amerikan devletinden bağımsız olarak düzenlenen bu yarışma, halkına gönüllü olarak hizmet eden yaratıcı insanlar arasında düzenlenmektedir. Yarışma ile ilgili çağrının Devlet Planlama Teşkilatına ulaşması üzerine adayın kim olabileceği düşünülür. Teşkilatta memur olarak çalışmakta olan bir Ürgüplünün önermesiyle Güzelgöz, DPT‘ye çağrılır. Hazırlanan evraklarla beraber gönderilen çalışmaların yerinde incelenmesi isteği üzerine Amerika’dan üç kişi gelerek çalışmalarda bulunur. Bölgedeki yüksek okuma yazma oranı ve kütüphanecilik sisteminden çok etkilenirler. Çektikleri fotoğrafları ekledikleri olumlu görüşlerinin yer aldığı rapor yarışma jürisine sunulur.

21 Kasım 1963 tarihinde tüm dünyadan önerilen adayların eserleri toplanır. İlk eleme sonrasında Türkiye, İtalyan ve İspanyol rakipleriyle finale kalmıştır. İspanyol aday Miguel, dağ ve ova köylerine salgın hastalıklara karşı aşı götürmüş, yaptığı aşılarla halkının sağlığını kurtarmış, özellikle çocuk ölümlerini aza indirmişti. İtalyan aday Jiordano ise köprü altı çocuklarını okutmuş onları topluma kazandırmak için uğraşlar vermişti (Baykurt, 2007).

Juri üyelerinin yarısı ödülü İtalyan adaya verme yanlısıdır. Türkiye’den yana olan Jüri başkanı Dwight Cook yaptığı konuşmada Güzelgöz’ün yaptığı hizmeti toplumsal bir önlem olarak gördüğünü çocukların köprü altına düşmemesi için bu çalışmaların yapıldığını söyler. Eşit olan oylamada başkanın oyu ile Türkiye kazanır. Dünya’da ve Türkiye’de sonuç büyük yankılar uyandırır. The Lane Bryant Uluslararası İnsanlık Hizmetinde Gönüllü Takdirnamesi aldı.

Amerikan Elçisinin Ziyareti ve Cip Hediye Edilmesi

Yaptığı çalışmaları ile ulusal ve uluslararası pek çok yayın kuruluşunda yer alan Güzelgöz ‘e ilk olarak 1963 yılında Amerikan Barış Gönüllüleri kuruluş tarafından 1960 model bir cip hediye edilir. Amerikalı İktisadi Kurul Başkanı Vandayk, Ürgüp’te Nevşehir valisine Tahsin Ağa Halk Kütüphanesine hediye edilen cipin devir teslimini yapar.

Güzelgöz , 1967 yılında Amerikan büyükelçisinin Ürgüp’e yaptığı gezide, kendisinin karşılayarak yürüttüğü çalışmalar hakkında bilgi verir. Gördüklerinden etkilenen büyükelçi kütüphaneye bir pikap araç hediye eder (İleri ve Talipoğlu, 2007).

Soruşturma ve Jubile

Güzelgöz, Kütüphane Müdürlüğü dışında on iki kurumda daha görev almaktadır. Başarıyla ve büyük bir şevkle yürütmekte olduğu bu görevler onu bölgesel kalkınma önderi haline getirmiştir. Tüm bunlara karşın asli görevi olan kütüphane müdürlüğünü ihmal ettiği ve yürütmekte olduğu diğer görevlerinde şahsi çıkar sağladığı şikayetleri üzerine bir soruşturma açılır. Soruşturmayı yürütmek için Ankara’dan müfettiş gelmiştir. Güzelgöz bunca emeğinin ardından kendisi hakkında açılan bu soruşturma ile ilgili olarak yaptığı bunca hizmete karşın ortada bir politika olduğunu, kıskançlık ve fesat olduğunu hiç düşünmediğini belirtmektedir (Baykurt, 2007).

Müfettiş yaptığı incelemeler sonucunda kütüphane çalışmalarını aksattığı ve görev aldığı diğer kurumların ödeneklerini çıkarı için kullandığı sonucuna varır. Yaşanan tüm olaylarda hep yanında olan yetkililerden destek bulabileceğini sanır ancak yanılır. Güzelgöz soruşturma döneminde ve sonrasında yalnız bırakılır.

Teftiş sonucunda üç maaş indirilmesine karar verilmiştir. Görüşmek amacıya gittiği Nevşehir valisi Mehmet Bey, Güzelgöz’e onun adına emekliliğini istediğini söyler.

Güzelgöz’e 1972 de bir jubile düzenlenir. Bu jubileye resmi makamlar da dahil olmak üzere üniversiteden öğretim elemanları, Ürgüplüler ve İstanbul’dan gelen konuklar da katılır. Görkemli geçen tören sonunda Güzelgöz yaptığı veda konuşması ile 28 yıllık kütüphanecilik görevine 50 yaşında veda eder.

Bir İstanbul ziyaretinde Millet Kütüphanesi’nde kendisi hakkında bu olumsuz raporu yazan müfettiş Şemim Bey'le karşılaşır. Aralarında geçen konuşmada raporu olumsuz yazması için kendisine baskı yapıldığını söyler ancak tüm ısrarlarına rağmen Güzelgöz, kimin baskı yaptığının öğrenemez (Baykurt, 2007).

Mavi Kitap

Mustafa Güzelgöz’ün kıymetini bilenler, çabalarını bir kitapta topladılar. Baykurt’un Mavi Kitap olarak adlandırdığı çalışma, Türk Kütüphaneciler Derneği İstanbul Şubesi tarafından Mustafa Güzelgöz ve Eşekli Kütüphane adı ile çıkarıldı. Kitap, Güzelgöz'le ilgili görseller, çeşitli gazetelerden haberler ve devlet kurumları arasındaki yazışmalardan oluşan görsel ve yazılı materyallerin bir araya getirilmesi ile oluşmuştur. Güzelgöz’le yapılan bir söyleşinin de yer aldığı kitap, gezici kütüphaneler olgusunu ve Güzelgöz’ü çeşitli açılardan ele alan makalelere de yer vermektedir.

Hakkında Yapılan Diğer Çalışmalar

Fakir Baykurt'un kaleme aldığı Eşekli Kütüphaneci adlı roman, Ürgüp’ü görmeye gelen Yunan’lı genç Dimitrios’un gözünden konu edilmektedir. Roman, Güzelgöz, yöresel bir aşık olan Refik Başaran, Ürgüp ve Yunanistan’nın Larisa kentlerinin kardeş kentler olmasının anlatıldığı üç öykü sarmalının içinde işlenmiştir.

Bir diğer çalışma, Aydın İleri ve Tayfun Talipoğlu’nun ortak çalışması olan kitaptır. İlk baskısı 2006 yılında yapılan Eşekle Gelen Aydınlık adlı bu çalışma, Güzelgöz’le ilgili makalelere, basında çıkan haberlere, köşe yazılarına, karikatür ve zengin bir fotoğraf içeriğine yer vermektedir. Talipoğlu’nun Güzelgöz'le yapmış olduğu ropörtajın yer aldığı bir CD yi ek olarak veren kitap, Mavi Kitap'ın güncellenmiş ve zenginleştirilmiş bir versiyonu olarak görülebilir.

Kaynakça

  • Ahmet Şerif İzgören, 2010, "Süpermen Türk Olsaydı Pelerinini Annesi BAğlardı", Elma Yayınevi
  • İleri, A. ve Talipoğlu, T., 2007, Eşekle Gelen Aydınlık, Anfora Yayıncılık
  • Keseroğlu H. (haz.), 1991, Mustafa Güzelgöz ve Eşekli Kütüphane, Türk Kütüphaneciler Derneği İstanbul Şubesi.
  • Baykurt, F., 2007, Eşekli Kütüphaneci, Literatür Yayıncılık
  • Yaşar, M., 1991, Otuz Beş Köy 18.777 Kitap Okudu, Mustafa Güzelgöz ve Eşekli Kütüphane Türk Kütüphaneciler Derneği, İstanbul
  • Güney, E., 1991, Mustafa Güzelgöz, Mustafa Güzelgöz ve Eşekli Kütüphane Türk Kütüphaneciler Derneği, İstanbul
  • Ulus Gazetesi, 1963, Gezici Kitaplık, Okuyan Köylü, Mustafa Güzelgöz ve Eşekli Kütüphane Türk Kütüphaneciler Derneği, İstanbul

Kaynak::http://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa_Güzelgöz

17 Temmuz 2010

Küba ilaç kontrol merkezi uluslararası düzeyde tanındı



Küba ilaç kontrol merkezi uluslararası düzeyde tanındı

Havana, 10 Temmuz 2010 (Prensa Latina) Küba Devlet İlaç Kalite Kontrol Merkezi (CECMED) Amerika kıtasında ilaç değerlendirme alanında otorite kurumlardan biri olarak kabul edildi.

CECMED'e dair açıklamayı Panamerikan Sağlık Örgütü (PHO) yerel danışmanı Jose Daniel Peña Ruz Havana'da yaptı.

Bu kapsamda PHO'nun yanısıra Dünya Sağlık Örgütü (WHO) de CECMED'i dünya çapında bir değerlendirme kurumu olarak kabul etmiş oldu.

CECMED, ilaçların ticari amaçlı geliştirilmesi, üretimi, kontrolü ve dağıtım izinlerini veren kurum. Kurum dağıtım süreçlerini takip ediyor ve olası olumsuz etkilere sahip ilaçların dağıtımının önüne geçmeye çalışıyor.

Peña, 1989'da kurulan CECMED'in ilaç kontrol alanında otorite olduğunu, iyi bir kontrol sistemine sahip olduğunu, halka güvenli, verimli ve kaliteli ilaç dağıtıldığının ana güvencesi olduğunu belirtti.

Kurum yöneticisi Rafael Perez ise Granma gazetesine verdiği demeçte söz konusu güvencenin Küba ilaç ve biyoteknoloji sanayiinin güvenlik standartlarını daha da yükseltmeye
yardımcı olduğunu söyledi.

http://www.plturkce.org/
"

9 Haziran 2010

Filistin ve Türk solu biraraya geldi


Filistin ve Türk solu biraraya geldi

T24 - "Filistin için İsrail’e Karşı Boykot Girişimi'nin 5-6 Haziran tarihlerinde İstanbul Muammer Karaca Tiyatrosu’nda düzenlenen sempozyumda Filistin ve Türkiye solu bir araya geldi.
Filistin sorununun ve boykot hareketinin tartışıldığı sempozyumun ilk gününde Filistinli ve Avrupalı konukların da katılımıyla kitlesel bir yürüyüş de düzenlendi.
Sendika.tv’nin canlı yayınladığı sempozyum internet kanalıyla 10 ülkeden binlerce izleyiciye ulaştı.



Sempozyumda Filistin halkıyla gerçek bir dayanışmanın İsrail’le ekonomik, askeri ve diplomatik ilişkilerin kesildiği bir uluslararası baskı ile mümkün olduğunun ve boykot kampanyasının da temel hedefinin bu olduğunun altı çizildi.

İsrail - Türkiye ekonomik, askeri ve siyasi ilişkilerinin AKP döneminde tırmanışa geçtiği ayrıntılı araştırma ve analizlerle ortaya konurken, iktidarın ikiyüzlü söyleminin teşhirinin de gerekli olduğu ve solun ve emek hareketinin boykot kampanyası etrafında bir araya gelmesinin bu açıdan kritik önem taşıdığı vurgulandı.

İki günlük sempozyum oturumları ve kurumlar arası görüşmelerin ardından, sempozyumda ortaya konan somut hedefler doğrultusunda Filistin’le dayanışma ve boykot hareketinin örgütlenmesi yolunda pratik öneriler sunuldu ve kararlar alındı.


'Deniz'in yoldaşları'yla Leyla Halid'in yoldaşları buluştu

Sempozyum BDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel, İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Taner Gören ve Filistin Ulusal Boykot Komitesi’nden Muhammad Jaradat’ın konuşmalarıyla başladı.

FHKC, Filistin Ulusal Boykot Komitesi ile İngiltere ve Fransa Boykot hareketlerinden temsilcilerinin Türkiye sol ve emek hareketinden katılımcılarla buluştuğu sempozyumda 6 ayrı oturum gerçekleşti.

Oturumlarda konuşmacı olarak şu isimler yer aldı: FHKC politbürodan Abu Ahmad Fuad,
BNC’den Muhmmad Jaradat, İ
srail Ürünlerini Boykot Yanlısı Yahudiler hareketinden Mike Cushman,
Fransa BDS Hareketinden Sara Caunes, akademisyenler;
Tolga Tören,
Erhan Keleşoğlu,
Günlük gazetesi yazarı Hüseyin Aykol,
Ziraat Mühendisleri Odası’ndan Ahmet Atalık ve belgesel sinemacı Necati Sönmez.


Bu oturumlarda “Filistin Halkının Temel Hakları ve BDS Kampanyasının Hedefleri”, “Siyonizm ve Apartheid”, “Filistin-Türkiye-İsrail; Devletler ve Halklar Arası İlişkiler”, “Türkiye İsrail Ekonomik İlişkileri ve Su, Tarım, Enerji Alanında Görülen Yeni Gelişmeler”, “Akademik ve Kültürel Boykot”, “Filistinle Yeni Bir Dayanışma Stratejisi Olarak Boykot-BDS Hareketlerinden Deneyimler” tartışıldı.


Sansür ve abluka internetle aşıldı


Sempozyumda iletişim olanaklarından da geniş ölçüde yararlanıldı. Sempozyuma gelmek için havaalanına hareket etmesine saatler kala, İsrail polisi tarafından engellenen 48 Arapları hareketinden Muhammed Kanaane sempozyuma bir video mesajla katıldı. Egemen medyadan belirgin bir sansür gören sempozyum, Sendika.TV tarafından canlı yayınlandı. Sendika.TV’nin canlı yayını ile sempozyumu 10 ülkeden 2 binin üzerinden izleyici takip etti.


Taksim’de FHKC sloganları


Sempozyumun ilk gününde oturumların ardından İstiklal Caddesi’nde hemen hemen bütün sol örgütlerin katıldığı kitlesel bir yürüyüş düzenlendi. İsrail saldırganlığının ve AKP ikiyüzlülüğünün protesto edildiği yürüyüşte Filistin halkının kurtuluş mücadelesi selamlandı.

“İsrail’le tüm ikili ilişkiler kesilsin / Filistin İçin İsrail’e Karşı Boykot Girişimi” pankartının arkasında Filistin ve eyleme destek veren örgütlerinin bayraklarının taşındığı yürüyüşte “Filistin'e özgürlük İsrail'e boykot”, “Katil İsrail Filistin'den defol”, “Katil İsrail işbirlikçi AKP”, “Elçi defolsun ilişkiler kesilsin”, “One Minute değil İsrail’e Boykot”, “Yaşasın Filistin Halk Kurtuluş Cephesi”, “Her yer Filistin hepimiz Filistinliyiz” sloganları atıldı.

Yürüyüşün ardından Taksim’de Boykot Girişimi adına bir basın açıklaması yapıldı ve İsrail’le tüm ikili ilişkilerin derhal kesilmesi istendi.
FHKC’den Abu Ahmad Fuad ve İsrail Ürünlerini Boykot Yanlısı Yahudiler hareketinden Mike Cushman da kitleye hitap ederek Türkiye solunun bu dayanışmasını selamladı ve İsrail’e Boykot çağrılarını yineledi.


Eyleme şu örgütler katıldı:
Alınteri,
Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu,
Demokratik Haklar Federasyonu,
Ekim Gençliği,
Emek ve Özgürlük Cephesi,
Emekçi Hareket Partisi,
Eşitlik ve Demokrasi Partisi,
EMEP,
Filistin Halkıyla Dayanışma Derneği,
Halk Cephesi,
Halkevleri,
İşçi Cephesi,
Kaldıraç,
Öğrenci Kolektifleri,
Özgürlük ve Dayanışma Partisi,
Partizan,
Sosyalist Dayanışma Platformu,
Sosyalist Demokrasi Partisi,
Sosyalist Gelecek Parti Hareketi,
Sosyalist Parti,
Sosyalist Umut,
Toplumsal Özgürlük Platformu,
Türkiye Gerçeği,
Türkiye Komünist Partisi,
Ürün Sosyalist Dergi,
Yeşil ve Sol.



Altın Koza sempozyuma taşındı

Adana Büyükşehir Belediyesi'nin son gelişmeleri bahane ederek ipal ettiği Altın Koza Film Festivali de sempozyuma taşındı. Filistin'le dayanışma temalı film ve etkinliklerin yer aldığı festivali iptal eden zihniyeti protesto eden Sinema Yazarları Derneği (SİYAD), sempozyum kapanışında festival kapsamındaki "Kapılar Bazen Açılıyor" adlı belgeseli gösterdi.
SİYAD'dan Alin Taşçıyan'ın sunumunun ardından gösterilen film, İsrail'in Filistinlileri birbirilerinden, evlerinden, işyerlerinden, yaşam kaynaklarından uzak tutan kontrol noktalarını konu alıyor.

http://www.t24.com.tr/

3 Haziran 2010

Devlet terörü uygulayan korsanlar


http://www.haberaktuel.com/images/news/38603.jpg

Devlet terörü uygulayan korsanlar

****************************************

Uluslararası alanda, açık denizde yapılmış bu korsanlığa karşı yapılması gereken, tüm dünyanın birleşerek İsrail'e karşı takınacağı ortak tutumdur.

Çağlar Ezikoğlu: Ankara SBF-Y.Lisans Öğrencisi

02/06/2010-Radikal

*******************************************
Kurulduğu andan beri uluslar arası hukuk alanında hukuk ve insanlık dışı birçok olaya imza atmış olan İsrail Devleti, Gazze’ye yardım malzemesi taşıyan Türk bandıralı bir gemiye yönelik saldırısıyla yeni bir katliama daha imzasını atmış oldu. Bu yaşanan katliamı incelediğimizde İsrail devletinin uluslar arası hukuk ilkelerine aykırı ve insanlık dışı bir muamele ile hareket ettiğini rahatlıkla görebiliyoruz. Daha önce bu gemilerin geçişine izin vermeyeceğini söyleyen İsrailli yöneticiler, gemilerin karasularını geçemeyecekleri konusunda net bir tavır sergilediler. Fakat yapılan saldırının, bırakın İsrail’in 12 millik karasularını, yaklaşık 70 millik alanda açık deniz sahasında gerçekleştiğini görüyoruz.
1982 yılında imzalanan Deniz Hukuku Sözleşmesinde, açık sularda yani devletlerin egemenliği altında bulunmayan deniz sahalarında, askeri olmayan gemilere yönelik kıyı devletlerinin herhangi bir müdahalede bulunması yasaklanmıştır.
Bunun istisnası olarak da, korsanlık ya da kaçakçılık yapan veya terörizm ile ilgili bulunan gemiler gösterilmiştir. Bunlar dışında açık deniz sahasında devletlerin sivil gemilere yapmış oldukları her müdahale açıkça hukuksuzdur.


Türkiye’de gerekli gümrük mevzuatlarına uygun olarak yola çıkmış olan bu gemide silah bulunduğu iddiası da inandırıcı değildir. İsrailli yöneticilerin, meşru müdafaa yaptıklarına ilişkin savunmaları da gerçek dışıdır. Çünkü çeşitli kamera kayıtlarından da rahatlıkla görülebileceği gibi, gemide bulunan sivillerin beyaz bayrak sallamalarına karşı İsrailli komandolar silahla karşılık vermiştir. Savaş hukukuna ilişkin en temel sözleşme olan Cenevre sözleşmesine göre; çatışma/çarpışma ihtimali olan iki taraftan biri beyaz bayrak gösterirse o taraf silahlarını bırakmış, teslim olmaya ve/veya anlaşmaya hazır olduğunu simgeler. Bunun ihlali ise açıkça sözleşmeye aykırılık oluşturacaktır.
İsrail ise bırakın savaş durumunu, sivil bir geminin açmış olduğu beyaz bayrağa karşı baskın düzenleyip silahlı saldırıda bulunmuştur. Ayrıca yardım filosundaki diğer gemilere karşı sadece kuşatma uygulanırken, Türk gemisine yönelik indirme ve baskın harekatının söz konusu olması, İsrail’in gerçek amacının ve niyetinin ne olduğunu da bize göstermektedir. İyiniyetli olduklarını iddia eden İsrail devletinin, bu baskında yaralanan insanları götürürken onlara kelepçe takması da, ne kadar kötü niyetli olduklarını gösteriyor.


Tabi ki bu olayın göz göre göre yaşanmasında başta hükümet ve bu olayı organize edenlerin de ciddi ihmalleri söz konusudur. 1 yaşındaki çocuğu ya da yaşlıları, bu olayların çıkması gibi bir risk söz konusuyken gemiye bindirmenin akla mantığa uygun bir hareket olduğunu söylememiz oldukça güç. Bu gerilim sürekli artarken Brezilya’da maymunları seven Başbakan ve heyetinin, bu gerilimi çözmeye yönelik fazla girişimde bulunmaması da ayrı bir eleştiri konusudur. Bu eleştiriler muhakkak haklı ve irdelenmesi gereken noktalardır. Ama bütün bu yanlışlıklar olsa bile bunlar, İsrail’in yapmış olduğu hukuksuz ve insanlık dışı bir muameleyi haklı çıkaramayacaktır. Üstelik bu hareket sadece Türk milletine değil, gemideki birçok millete ve tüm dünyaya yapılmış bir harekettir. Uluslar arası alanda, açık denizde yapılmış bu korsanlığa karşı yapılması gereken ise, tüm dünyanın birleşerek İsrail’e karşı takınacağı ortak tutumdur.
Türkiye’nin burada yapması gereken ise, ülke içinde anti semitizme yol açacak infiallere karşı dikkatli olmak ve bu olayı bir iç politika malzemesi haline getirmemek ama aynı zamanda uluslararası alanda İsrail’e karşı ciddi yaptırımlar uygulamaktır.


Çağlar Ezikoğlu: Ankara SBF-Y.Lisans Öğrencisi
Radikal

9 Mayıs 2010

Kasetle başlayan büyük satranç

Kasetle başlayan büyük satranç

Zülfü Livaneli
Yazara ulaşmak için :zlivaneli@gazetevatan.com

09.05.2010-pazar

Bugün Veda filmiyle ilgili teşekkürlerime devam edecektim ama ortaya çıkan kaset ve bunun yarattığı siyasi deprem, bu konudan söz etmemi zorunlu kıldı.

Duygularım bu işin komplo yönüne isyan ediyor.
Sekiz yıl önce gizli eller, bir odaya kamera yerleştiriyor, insanların en mahrem anlarını videoya çekiyor.
Sonra bu kaseti sekiz yıl boyunca saklıyor; belki şantaj için kullanıyor ve zamanının geldiğine karar vererek piyasaya sürüyor.
Bundan daha aşağılık bir siyasi mücadele şekli olamaz.***
İkinci konu bu işi kimin yaptığı.

Mantığım bana bu işi AKP’nin ya da ona yakın çevrelerin yapmadığını söylüyor.

Çünkü seçim öncesinde değiliz.

Ayrıca Tayyip Erdoğan’ın bu yayına tepki göstererek sitelerden kaldırtması, Gül’ün üzüntülerini belirtmesi, RTÜK’ün ve yargının acele biçimde yayın yasağı getirmesi bunu açıkça ortaya koymakta.

Geriye kalıyor iki seçenek:

Ya CHP’ye yakın bazı çevreler sızdırdı bu kaseti
ya da CHP’de değişim isteyen bazı uluslararası güçler.

Çünkü önümüzde kurultay var.

Kasetin zamanlaması 14 ay sonraki seçimle değil, bu ay içindeki kurultayla ilgili.

Belki de Baykal’ı istifaya zorlayarak CHP’nin başına yeni bir kişiyi geçirme niyetinin başlangıç hamlesidir bu.

Böylece önümüzdeki seçimlerde CHP’yi iktidara getirme hesapları yapılıyor olabilir.

Uluslararası bazı çevreler de yapıyor olabilir bu hesabı.

Yani İran’la yakınlaşan ve İsrail’e kafa tutan Erdoğan’ı tasfiye edebilmek için önce Baykal’ı ortadan kaldırmaya yönelik bir satranç oyunun ilk hamleleri.

Uluslararası siyasetin bir satranç gibi yürütüldüğünden kimsenin kuşkusu yoktur herhalde. Bunlar ilk hamleler. Bakalım daha neler göreceğiz.

***
Siyasi analizler bir yana işin insani yönü çok ama çok çirkin.

Kişisel sorumlulukları ve işin ahlaki boyutu ne olursa olsun Baykal’a ve Baytok’a bir insan hakları ihlali uygulanmıştır.

Hem de en ağırından.

http://haber.gazetevatan.com/

21 Nisan 2010

Nefret Suçları (Av. Cemalettin Gürler)

NEFRET SUÇLARI ve İŞ HAYATI

ÖZET

Kısa bir süre öncesine kadar Örgütler (ekonomik, sosyal, siyasal) açısından temel başarı ölçütleri hedeflere ulaşmaktaki matematiksel veriler yani istatistiklerdi. Diğer bir ifade ile siyasi partide alınan oy, bir şirkette elde edilen kar, lobi örgütlenmesinde ulaşılan güçtü.

Tüm dünyanın geçirdiği evrim ve gelinen süreçte,
temel ölçüt sayısal veriler kadar örgütlenme içinde yer alanların, çalışanların mutluluğu, muhatapların tatmini de esaslı ölçüt olmaya başladı.

Uluslararası ilişkilerde tüm büyük örgütler çok uluslu, çok kültürlü, örgütlü hale geniş bulunmaktadır. İş hayatında ki orta ve büyük ölçekli ( örgütlerin) nerdeyse tamamı çok kültürlü ve çok uluslu olarak kabul edilebilir.

Bu çok uluslu/kültürlü yapılar içinde yer alan bireyler açısından en önemli sorun ise çeşitli şekillerde tezahür eden nefret suçlarıdır. Nefret suçları çok kültürlü çok inançlı örgütlerde demokrasinin, aidiyetin, üretimin ve mutluluğun önünde ki en büyük sorunlardan biridir.

Gelişmiş tüm ülkelerde, konuya ilişkin çeşitli yasal düzenlemeler yapılmış olup konunun artık ülke gündemine taşınması için nefret suçları ve bunun örgütlere özelliklede iş yaşamına yansımaları ve toplumsal duyarlılığın arttırılması için bu çalışma hazırlanmıştır.



18 Eylül 2009

BİR AKIL TUTULMASI ÖRNEĞİ: BİENAL "1.Bölüm"

BİR AKIL TUTULMASI ÖRNEĞİ: BİENAL
11.Uluslararası İstanbul Sanat Bienali kapısını açtı.



11.Uluslararası İstanbul Sanat Bienali kapısını açtı.
Tarihin garip tesadüfüdür ki kendisi de bir 12 Eylül çocuğu olan İstanbul Bienali,geçiş dönemi Türkiye’sinde Turgut Özal'ın uluslararası pazara bağladığı borsalar,bankalar,otoyollar,siyasi ve mali yapı gibi emperyalizmle kurulan kültürel entegrasyonunun ürünüdür.
Venedik Bienali bundan yaklaşık 114 yıl önce,1895'de sınırlı entelektüel bir grup tarafından kuruldu.Amacı daha önce Paris başta olmak üzere kurulan diğer sergilerin misyonu doğrultusunda Garibaldi sonrası İtalya'sını uluslararası pazara bağlamaktı.
Yıllar içinde hiç bir yer,Venedik Bienali'nin getirdiği anlayışa ulaşan bir merkez olma cazibesini yakalayamadı.
Yalnızca süreç ve konsept taklit edildi.
Sao Paulo'dan Kahire'ye, Şangay,Seul,Taipei,Yokohama'dan İstanbul Bienali'ne kadar Venedik'in izinden gidenler kendi korolarını oluşturdu.Bunlar görece/sonradan edinilen varsıllık içinde daha çok sanat endüstrisini kuramamış periferilerdi.Dünyanın globalleşmesi,sınırların muğlaklaşmasıyla,mizansen ve amaç dışında dünya kapitalizminin merkezlerinden ithal edilen misyoner kültür adamları yerel/ulusal bandı oluşturmak için devreye girdiler.Manipulasyon başlamıştı.Bizde de ,dünyada olduğu gibi 12 Eylül 1980'nin ardından gelen apolitik ortamın zemininde uygun iklimi bulan ve kendi amaçlarıyla örtüşen bir grup sanatsever,İstanbul Kültür Sanat Vakfı ve yeri doldurulmaz özverili müzik adamı Aydın Gün'ün önderliğinde İstanbul Bienali'nin temellerini attılar.Ne var ki Aydın Gün plastik sanatlar konusunda sadece iyi bir izleyiciydi.Okulunu yeni bitiren oğlu Mehmet Gün dolayısıyla plastik sanatlara ayrı bir heyecan duyuyordu.Önayak olduğu girişimin sorumluluğunu kendisini yönlendiren ekibe devretti.
Ne var ki Marks'ın söylediği söz gerçekti “tarih hep kötü taraftan ilerliyordu”.


"ÇAĞDAŞ SANAT" DENİLEN ÜFÜRÜKCÜLÜĞE YATAKLIK YAPAN BİENALLER
KURMACADIR.

Aykırı sanatçı Marchel Duchamp (doğumu 1887 Fransa),New York'a 1915'de geldi.İki yıl sonra J.L Mutt adlı inşaat malzemeleri satan bir dükkandan beyaz porselen bir pisuar satın aldı.Üzerine kullanmadığı fırçasıyla R.Mutt diye yazdı ve tarihi 1917 olarak kaydetti.Duchamp,bu imzayla ruh/kişilik verdiğini öne sürdüğü pisuarı New York Bağımsız Sanatçılar Derneği'nin sergisine gönderdi.1917'de olan iki sosyal devrimden daha uzun yaşayanı Duchamp'ın tek kişilik devrimi oldu;Lenin ve ardıllarının devleti bugün yok.Fakat insanlar Duchamp'ın açtığı yoldan hala gidiyorlar.Marksizmin yarattığı eleştiri ve revizyon düşüncesi sosyal demokrasiyi yarattı.Fakat Duchamp'ın 1917 deki"ready made" düşüncesi sürekli tekrara düştü,kendini doğurup üretemedi.Küçük farklılıklar,hazır maddenin arkasına saklanan ipe sapa gelmez felsefe kırıntıları 1917 deki pisuarın aşılması için yetmedi.Zaten yaşamı boyunca Duchamp da o noktadan daha ileri gidemedi.Kuş kafesi,neden aksırmalı,optik diskler,üç standart stopaj,cam levhalar,büyük cam adını verdiği kavramsal çalışmalar ve yazdığı film senaryolarında,R.Mutth imzalı pisuarının yarattığı sarsıcı etkiyi/şiddeti aşamadı.1968 deki ölümüne kadar satranç oyunculuğuna devam etti,noter babasının mirası ve danışmanı olduğu Peggy Guggenheim'ın desdeğiyle yaşamını sürdürdü.
Daha sonra istek üzerine 11 pisuar daha imzalayarak sattı.
Bunların 1990 lı yıllarda müzayede satış fiyatı yaklaşık 2 milyon dolardı.
Duchamp krizi günümüzde de sürüyor ve aşılamıyor.O gün yapılanlar bugün bölünerek sürekli çoğalıyor.Kapitalizmin meta fetişizmi,toplumsal histeriye dönüştü. Paronoya kişilikleri yok etti.Sanatçılar sürekli "çağdaş sanat" adı altında içi boş kavram ve şizofrenik kimlikler üretiyor.Duchamp,hazır nesnesini sergileyerek gökyüzünde tanrı konumundaki,hadsiz hesapsız karizması olan sanatcıyı müptezel kılmış,sıradanlaştırarak yeryüzüne indirmişti.Ama dedik ya tarih hep kötü taraftan ilerliyordu.Bilinçdışının,özgün bir teorik nesne olduğunu belirten Lacan'a ihtiyaç vardı.Freud kesmiyordu.
Dünyada olduğu gibi,bizde de bienaller, "çağdaş sanat" adı verilen bu travmanın daha hızlı yayılmasına neden oldu.

NEOCON KÜLTÜRÜNÜN ŞİRKET/ŞİDDET AHLAKINI EMANET ALAN BİENALLER,AMANSIZ REKABETİN KURALLARINA GÖRE SANATI YENİDEN YAPILANDIRIYOR

1987'den beri İstanbul'da da durum aynıdır.
Duchamp,yaptıklarıyla tanrı sanatcıyı yeryüzüne indirmiş ve herkes gibi kılmıştı dedik.Türkiye'de yaklaşık 20 yıldır,yerli Duchamplar da aynısını yapıyorlar.Artık üretmek/göstermek ve ruh vermek kolay.Ustalık, perfeksiyon/mükemmellik gerekmiyor.Sanatcılık konfeksiyon ürünü bir giysinin sırta geçirilmesi ile elde edilen bir kimliğe dönüştü.Eser nasıl olsa hazır nesneydi.Dünya merkezlerinde uygulananlar yerleştirmeler,seçmeler,birebir ihraç/ithal ediliyor,ülke gerçeği,yılların getirisi ustalık,yetenek,birikim,kültür,sentez,tarih gibi değerler banalleşiyordu.Sanat,ereğini kaybetmişti.1980 öncesi yüzüne bakmadığımız idealizm,buruva duyarlılığı,bireycilik,hatta reformizm,revizyonizm gibi değerlere muhtaç kaldık.Tarihin karanlık yüzünden gelen idealist felsefeci "sanat yaşamın en önemli uyarıcısıdır,onu amaçsız bırakmamak gerekir"(7)derken toplumsal işbölümü içinde sanatsal üretimin,diğer üretimler gibi bizzat bir "değer" ve zorunlu üretim ilişkisi olduğunu vurguluma gereğini hissediyor.Saçmalıklar karşısında Nietzche'li argümanların bile artık kıymeti harbiyesi vardı.
80'ler sonrasının apolitik ortamında,sular seller gibi her meslek ve disiplinden insan ,sanat dünyasına,emanet/eğreti sanatcı kimlikleriyle tek ürünlük/yarı zamanlı mesaileriyle,kısmi beceri ve tarzlarıyla pervasız ve cüretkarca girmeye başladılar.Türkiye artık bir sanat/sanatcı cennetiydi.Her türlü okulun ilgili,ilgisiz/paralı parasız bölümleri sürekli sanatcı üretiyordu.Bir yandan sanatcı ürüyor diğer yandan "bussines" okunuyordu. Eldekiler yetmiyordu,ithal aydınlar,sosyologlar,küratörler getirerek globalleşiyorduk. Bireysel şizofroni ile toplumsal paranoya karışmıştı.Ulusal sınırlar muğlaklaşmış,renkler kaybolmuş,kıyasımukassem kalmamıştı.Evrensel değerleri,Bush'un "Büyük Ortadoğu Projesine"destek veren AB kavramları/ muktezabatı temsil ediyordu.Çarpık kapitalizm, tufeyli,rantiyeci sınıflar üzerine kurulmuştu.Üretici güçler,üretim ilişkilerinden doğan güçlerini kullanmaktan yoksundular.Ekonomi,üretimden değil banka,borsa ve finans hareketlerinin yarattığı anarşiden besleniyordu.Buna bağlı olarak bir çok sektör gibi sanat kurumları da kendi prematüre derebeylerini yaratmıştı.İsraf ekonomisi reklam ve ambalaj sektörüyle sanatımsıları üretiyordu.Çağdaş sanat,lodoscu gibi davranıyor,endüstriyel kültür adına işine yarayan herşeyi topluyor/sarıp sarmalıyordu. Duchampvari ve "cool" olmak,apolitik birey için rol modeldi.Ne ki,ulusal aidiyet kaybolmuş,sanatçı kimliği erozyona uğramıştı.
1987 den beri gerçekleşen diğer 1o bieanelin yarattığı kavram karmaşası birbirinin tekrarı,tek yumurta ikizi gibi benzer özellikleriyle aydınlar,gençler,kitleler arasında salgın misali yayılarak sürmekteydi.
Masal aynıydı;Irak'a sürekli demokrasi gidiyordu,tarihi yazan emperyalizmdi.
Küratör denilen efendiler, ülkeden ülkeye kılık değiştirse de üflenen nefes aynıydı.
İnsan ruhunu sersemleten,hayal meyal tarif edilebilecek düzeneklerin,çizgilerin,nesnelerin,amacından koparılmış,acı çektiği varsayılarak şeyleştirilmiş eşyanın tek amacı vardı;izleyicinin ötekileştirilmesi.
Senaryo ise her zaman sahteydi,plan çakmaydı,gerçek ortadan kaldırılmıştı.Tutanı,ideolojik paradigması/ formasyonu kalmamıştı.Ne kendine,ne topluma hesap veriyordu.Yalnız Türkiye'de değil dünyada da anarşiden beslenen kapitalizm bir ahtopot gibi kültür endüstrisini sarmıştı.Dünyadaki gelişmenin bu vechesinde belirleyici olan büyük ölçekli şirket kültürlerinin epistomolijisiydi.Tarih yeniden yazılıyor, sanat dekadansa giriyordu.Ayrıksı "ceo" ile bienali zemin kılıp,katılımcı sanatçıyı kullanan gerçek/esas "art"ist/küratör arasındaki makas azalsa da ikisi de kendilerini yaratanlara ,bütün yaratıcılıklarıyla oynuyorlardı.Hesapları vardı,"total"e bakıyorlardı.
Kendi yalan makinalarında yaşamdan kopuk hayallerini artık istedikleri gibi “gerçek” olarak üretebilir ve pazarlayabilirlerdi.Bir ortak pazara,topyekun karmaşanın teolojisinin yaratılacağı ortak bir platforma ihtiyaç vardı.Kapitalizmin kültür endüstrisinin hegemonya alanı olarak "çağdaş sanat" kavramının merkezinde yer alan bienaller,şirket ve sanatcı kültürlerini yeniden harmanlayarak/tanımlayarak global ölçekte kurguladı.
Ardından gelen disiplinler akıl tutulmasının sarmalına alınıyor,kapitalizm ve pazarın kendi tutarlılığıyla cilalanıp parlatılıyor,Amerikanvari bir mantık örgüsüyle,gizemli derinlikler,parelel evrenler oluşturuluyordu.Broşürler,panolar,tüm reklam tanıtım kampanyası meczuptu.Sahte bir cezbenin parıltılı tarihi,bir "yankee" yapım olarak tarih sahnesine çıkartılıyordu.

NEW YORK,NEW YORK / AMERİKA'NIN BİR OLDU BİTTİSİ
Herkes aynı fikirde miydi? Tabii ki hayır.Adorna'dan Altthusser'e tüm Frankfurt okulunun sol düşünürlerinden Foucault'ya merkezden varoşlara kadar herkes bu oldu bittinin ayırdındaydı ve bir şeyler iyi gitmiyordu.Çatlak sesler yükseliyordu ama küresel kapitalizmin kakafonisi o kadar güçlü ve örgütlüydü ki direnmek,sıradışı fikir beyan etmek,aykırı bir şeyler söylemek mümkün değildi.Ama buna rağmen birileri gene de toplumsal vicdan ve aydın sorumluluğu adına susmuyor,kısık sesle de olsa durumu ıslıklıyor,kollektif paranoya ve sersemliğin işbirlikcileri olmadıklarını beyan ediyorlardı.
Devamı:2

Emin Çetin Girgin
OdaTV.com