Radikal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Radikal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2010

SANAT; SANAT İÇİNDİR.. SANAT KİMSE İÇİN DEĞİLDİR

SANAT; SANAT İÇİNDİR..
SANAT KİMSE İÇİN DEĞİLDİR
.!

EvcioğluHaber- Şükran Moral ve lezbiyen partneri; Casa Dell Arte adlı sanat galerisin de yaptığı sevişme gösterisi "Amemus" u sadece özel davetlilerin davetiyeleri kontrol edilerik içeri alınanlarca izlenip; Türkiye'yi sarstı..

Günlerdir, bütün televizyonlar da aykırı sanatçı Şükran MORAL'ın, başka bir kadınla;'kadın, kadına' lezbiyen sevişmeyi tartışıyorlar..
Sanatçının, daha önce de 'Görsel Sanatlar' adına, fotoğraf, video, cekimleri yapmıştı..

Erkekler hamamına çıplak olarak girip; hem keselenip, video çekimi yapmıştı..

Bu çalışmalarda son yaptığı, hem canlı performansın izlenmesi, fotoğraf çekimi ve hemde kameraya çekım yapılması oldu..

Sanat eleştirmenleri, gazete köşe yazarları ve televizyon proğramlarında bir çok kesimden tartışmacılar, yapılanın sanatmı? değilmi? Lehinde ve aleyhinde olupta; görüş ortaya koyanlar..
Karşısında olup; hakaret edenlerde oldu, bu bir sanattır , ama herkesin cesaret gösterip yapabileceği bir sanat değil.. diyenlerde oldu..

Ama; şu bir gerçek ki; Türkiye gibi giderek muafazakarlaşan bir ülkede, böyle bir çalışmanın bir kaç sonucu olur..
Bir; radikal bir çıkış olduğundan, etkisi de radikal ve değiştirici olur..
İki; bu günden sonra sanat yapanlarda cesur ve talepkar olur..

Üç; Moral’ın son performansı “Amemus”a karşı çıkanlar açısından, "bu sanat bizim aile yapımızı ve toplumsal değerlerimizi bozacak" diye bakılması; toplumun büyük bir kesimini ve hemde güçlü bir kesimini de her alanda karşı saldırıyı geçirebilir..

Farklı düşünen ve hayata farklı bakanların başına geldiği gibi; farklılıklara tahammül gösteremeyenlerce, Sanatçının hayatı tehlikeye girebilir..!
Kesinlikle, korunması gerektiği kanısındayım..
Çünkü; yaptığı onaylanabilir de, onaylanmayabilir de... Ancak; bu durum, aklı dar olanlar için geçerli değildir..

"Sanat Sanat içindir; Sanat kimse için değildir."














EvcioğluHaber-06.12.2010

15 Kasım 2010

NÜKLEER SANTRALLERİ DURDURUN; "SİZİNLE BİRLİKTE OLACAĞIM"


NÜKLEER SANTRALLERİ DURDURUN;

"SİZİNLE BİRLİKTE OLACAĞIM"

EvcioğluHaber-
Çevre sorunlarına karşı çözüm karşılığında kendini feda ediyor..
Almanya'da 17 nükleer santral bulunuyor. Sosyal Demokrat Parti (SPD) ile Yeşiller Partisi iktidarı döneminde, 10 yıl önce alınan bir kararla, nükleer santralların tümünün 2021 yılında kapatılması öngörülmüştü.


Almanya'da satış rekoru kıran
"Islak Bölgeler" adlı kitabın yazarı Charlotte Roche'un, Alman hükümetinin nükleer santralların kapatılmasını 2035 yılına erteleme kararını engellemesi karşılığında, Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff'a "ahlaksız teklif"te bulunduğu ileri sürüldü.

"Der Spiegel" dergisinin haberine göre, yazar dergiye yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanının hükümetin nükleer santrallarla ilgili kararını onaylamaması durumunda, "kendisi ile birlikte olabileceğini" ifade etti.

Roche, "Alman hükümetinin nükleer santraller konusunda izlediği politikadan ciddi şekilde endişe duyduğunun" bildirildiği kaydedilen haberde; Alman hükümeti, ülkedeki 13 nükleer santralın kapatılmasının, son olarak 2035 yılına kadar ertelenmesi yönünde karar almıştı.
































Charlotte Roche - Fotoğraf: Organizatör

Charlotte Roche romanı "Islak Bölgeler" kitabıyla ilgili ; Mevcut son tabulu alanlara bir yolculuk...,

" Cesur, radikal ve kışkırtıcı isyankar kadın bedeninin ve cinselliğinin standart kullanımı ile karşılaştırıldığında, hijyen histeri ve kadın steril estetiğe karşı; Charlotte Roche romanı, - ve harika bir hikaye anlatan bir zevk-savunmasız kahraman gibi arayış içinde olan ve vahşi. " okuyacaksınız..! diyor bir eleştirmen..


evcioğluHaber-15.11.2010

25 Eylül 2010

Ali BALKIZ; NAMIK KEMAL ZEYBEK KİME HİZMET EDİYOR..

Ali BALKIZ; NAMIK KEMAL ZEYBEK KİME HİZMET EDİYOR..?

EvcioğluHaber- Alevi Bektaşi Fedarasyonu Genel Başkanı Sn; Ali BALKIZ soruyor.. Namık Kemal Zeybek kime hizmet ediyor.? Yada kim için çalışıyor.. Radikal yazarı ve eski Bakan'lıkta yapmış olan Zeybek'in yazdığı yazılarında genellikle Alevileri hedef alarak, eğip bükerek ve zaman zaman aşağılayarak, hatta; bir Alevinin nasıl olacağının (Yavuz Selim'in Şeyhülislamı Ebu Suud dilinden) tarifini yaparak kim için çalışıyorsun.. Misyonunun ne olduğunu çeşitli tarihlerde Alevi'lerle ilgili yazdığı yazıları derleyerek onları radikal gazetesi yayın yönetmeni İsmet Berkan'a soran ve onu susturmanızı istemiyoruz.. Bu özgürlüklere inanan bizlere yakışmaz.. Ancak; ona verilen yer kadar bize de ayırır iseniz cevap yazılabimemize olanak sağlamış olursunuz.. Diyen; Sn: Ali BALKIZ şunları belirtmektedir..

25.09.2010- Cumartesi


Namık Kemal Zeybek Kime Hizmet Ediyor...
Namık Kemal ZEYBEK NE YAZIYOR?...

Kimin için yazıyor?...


Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni

Sayın İsmet Berkan’a

AÇIK MEKTUP

Gazeteniz Köşe Yazarlarından Sn. Namık Kemal Zeybek’in 2008-2009-2010 yılının kimi günlerine dağılmış, kesip dosyamda biriktirdiğim; “Alevilik ve İslâm…”, “Cem Vakfı ve Alevilik”, “Alevi Düğümü…”, “Alevilik’te Namaz…”, “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi…”, “Cemevleri…”, “Alevilik -Tarikat-Mezhep…”, “Alevi Gence Yapılanlar…”,”Kerbelâ’nın Tarihçesi…”, “Alicilik, Muaviyecilik”, “Alevi Çalıştayı”, “Yesevi Yolu…”, “Hünkâr ve piri” ve benzeri kim yazılarını, bir kitabı oluşturan makaleler gibi ard arda okuduğumda; ulaşabildiğim sonuçları, izninizle, kamuoyu önünde sizinle (Gazeteniz Yönetimiyle) paylaşmak istiyorum.

Öncelikle; şu bir gerçek ki; bir gazete, kendi yayın politikasını belirlemekte özgürdür. Bu çerçevede o politikaya uygun bulduğu, ya da uygun bulmasa bile farklı politikaları benimsemiş kimi yazarlara, çeşitlilik, tarafsızlık, çokseslilik vb adına, sayfalarını açmış da olabilir. Radikal, doğrusu bu anlamda zengin bir gazetedir. Okuyucuya bir tek pencereden değil, bir binanın birçok penceresinden bakabilen bir yazarlar topluluğu sunuyor.

Sadece köşe yazılarında değil, Radikal; diziler söyleşiler, seçkiler ve haberlerde de, hak peşinde koşan (Aleviler, Kürtler, işçiler, öğrenciler, çevreciler, hastalar, Romanlar, azınlıklar, dindarlar, evsizler vb) kesimlerin seslerinin yankı bulabildiği basın dünyamızdaki ender gazetelerden biridir.

Sadece bu nedenle bile olsa, sektirmeden; “Ekmek, süt, gazete ” dediğimiz gazetelerden biridir.

Namık Kemal Zeybek’i de bu çerçevede, okuyor, hem yazılarını kesip biriktiriyoruz hem de sitemlerimizi…

Sitemlerimiz size;

Sn Zeybek’in girişte andığım yazılarının başlıkları bile, ondan; Alevilik-İslamiyet, Türklük-Alevilik, Yesevilik-Alevilik, Tarihte Alevilik, Günümüz Aleviliği, Alevi Örgütlülüğü, Cem Vakfı gibi konularda yazı istendiği ya da yazarın bu konuları kendisi seçtiği izlenimi veriyor.

Zeybek Aleviliğe dair yazıyor.

Peki, doğru mu yazıyor?

Tarafsız mı yazıyor?

Taraflı yazıyor ise, öbür taraf ne diyor, ne düşünüyor, ne yapıyor?...

Radikal’de bu soruların bir karşılığı var mı?...

Bizce yok.

Öbür yandan; lütfen siz Zeybek’in yazılarını ard arda okursanız, göreceksiniz ki; Sn Zeybek kendi kendini tekrarlıyor. Hep aynı şeyleri yazıyor. Hem de bir propagandacı özeni ve gayreti ile.

Günümüzde Aleviler, 1950’li, 60’lı yıllara göre daha çok kentlerde yaşıyorlar, kent onlar için, hem uygarlık, hem de köklerinden kopmak anlamında kapan.

Kentlerde, kent koşullarında nasıl olacak da varlıklarını sürdürebilecek, inançlarını yaşayabilecekler?...

Bu soru, tarih boyunca, hiç olmadığı denli başka bir soruyu gündeme getirdi: Biz kimiz, neyiz, nereden geliyoruz, nereye doğru gidiyoruz?...

Sadece Aleviler yanıt vermedi bu soruya. Devletin de, Diyanetin de, Sünnilerin de, Zeybek’in de bir yanıtı var.

Yanıtları çeşitli:

* Alevilik, İslamın özüdür.

* Alevilik, İslamın Anadolu’daki yorumudur.

* Aevilik, kendi başına bir dindir.

* Alevilik, İslam’dan da etkilenmiş olmakla birlikte, Türklerin tarih boyunca tanış oldukları inanç ve kültürlerden beslenen, izler ve etkiler taşıyan, tüm bunların üstünde, yeni bir yol, felsefe ve inançtır.

Bizce nedir?

Hem hepsi, hem hiçbiri.

Çünkü biz, (ABF- Alevi Bektaşi Federasyonu) Aleviliğin ve Alevilerin günümüz Türkiye’sindeki hak ve hukukunun peşindeyiz. “Eşit Yurttaşlık Hakkı ” istiyoruz. Bunun için yollardayız.

Kimse artık o, kesim ve kimselerin, özellikle devletin, Diyanet’in ve Zeybek’in, bize bir Alevilik tanımı dayatmalarını, şiddetle reddediyoruz.

Konuyu, Akademisyenler, teologlar, tarihçiler, felsefeciler, halk bilimciler, araştırmacılar, antropologlar, sosyologlar, dedeler, ozanlar, ilahiyatçılar, araştırmalı, tartışmalı, tezler, karşı tezler sunmalıdırlar. Bizim gibi örgütlerin konuya dair görevi; olsa olsa bu kimselere forum olanağı yaratmak, düşünceleri ve vardıkları sonuçları kamuoyuna iletmekle sınırlı olmalıdır. Sonrası her bir Alevinin kendi bileceği, seçeceği, kabullenebileceği bir durumdur.

Burada şu anlaşılmasın; Biz ABF ve bağlı örgütlerimizin ve yöneticilerimizin hatta üyelerimizin bir Alevilik algısı, tanımı yok mudur? Elbette vardır. Ama bu bize özgüdür. Bu bize özgü olan görüşü ne genç Alevi kitlesine dayatırız, ne de başka dayatmalara hoş görüyle bakarız.

Çünkü bu tür dayatma, telkin ve ikna girişimlerinin, biz Alevileri bölmeye, gücümüzü zayıflatmaya ev içimizden işbirlikçiler seçmeye yönelik bir faaliyet olarak kabul ederiz.

Zeybek’in de yazılarını bu çerçevede değerlendirdiğimizde;

Zeybek, hem Aleviliğin, (Aleviler, içinden-dışından) birileri tarafından tanımlanmasına karşı çıkmakta: “Kişi kendisini ne hissederse o olmak hakkına sahiptir” (06.05.2008) “öncelikle Alevi-Bektaşilik tanımının ve anlatımının ancak bu inanca bağlı olanlarca yapılabileceğini… unutmadan” (16.12.2008), demekte; hem de; kendince bir Alevilik tanımı yapmaktadır: “Kestirmeden söyleyelim ki Alevilik İslam’ın irfani yorumudur. Alevilik, Alicilik demektir.” (23.12.2009) “Alevilik İslam’ın özüne özgü bir yorumdur.” (23.12.2009) “Alevilik, İslam Peygamberi’nin varisi, vasisi ve yolunun izbasarı ve sürdürücüsü İmama Ali yandaşlığının adıdır.” (15.05.2010), “Tarih içinde İslam’ın ana dallarından birisi olarak oluşan ve gelişen Alevilik üç ana koldan birisidir. Çıkışı görüşleri ve amaçları itibariyle de İslamın özü niteliğindedir.” (10.07.2010)

Zeybek; bu çelişkiyle yetinmiyor, kendi tanımına katılmayanları da şöyle niteliyor: “Aleviliğin İslamiyet dışı olduğunu söyleyenler varsa ya bilgisizdirler ya da iyi olmayan bir niyetleri vardır. ” (04.01.2008), “Alevilik İslam’ın özüne özgü bir yorumdur. Ötesi, bilgisizlik, ya da niyet başkalığı” (23.12.2009), “Aleviliği, İslam dışı veya İslam öncesi ilan etmeye çalışmak; ya kopkoyu cehalet ya da kötü niyetten başka bir anlam taşımaz.” (13.01.2010) “(Aleviliği) uzak doğu dinlerindeki bazı inançlara benzetip hükümler çıkarmak ya bilgisizliktir, ya da kötü niyetten doğan bir saptırma…” (10.07.2010)

Özetlersek; Zeybek’in sunduğu tanıma katılmayanlar; “bilgisiz”, “başka niyetli”, “iyi olmayan niyetli”, “kopkoyu cahil”, “kötü niyetli” , “saptırıcı” kimselerdir.

Bu, “kötü niyetli”, “cahil”, “saptırıcı” kimseler, meğer aynı zamanda kimlermiş?...

Zeybek, bunun da yanıtını bulmuş: “Aleviliği Marksist ideoloji penceresinden inceleyen, (23.12.2009) “… bunların komünizmden kurtulup kurtulmadıkları kuşkuludur. Ama ateist oldukları bellidir. ” (15.05.2010)

Bununla da yetinmemiş Zeybek; bu kimselerin, neye kime hizmet ettiklerini de belirtiyor: “Batılı kimi kapitalist, emperyalistlerin neden Aleviliği, İslam’dan kopartıp ayrı din haline getirmek istediklerini kavramıyor muydu?” (23.12.2009) “… bir kısım Alevi kökenliler…Marksist Sünni kökenli arkadaşlarından yardım ve Türkiye’nin birliğinden hoşlanmayan Batılılardan da destek buluyorlar. ” (15.05.2010)

Söylediği şu: Aleviliği “İslamın Özü” dışında değerlendirenler, ya “cahildir”, “kötü niyetli”, ya “Marksist”, ya da “Türkiye’nin birliğinden hoşlanmayan Batılılardan destek bulan” bölücü, işbirlikçilerdir.

İyi de; kimi Aleviler ya da kendini Alevi sanan-sayanlar böyle de; doğru dürüst Aleviler ve bir Alevi Kurumu yok mu?...

Elbette var:

Zeybek ‘e göre bu sorunun yanıtı: CEM VAKFI ve onun başkanı İZZETTİN DOĞAN’dır.

“Profesör İzzettin Doğan Ehlibeyt soyundan bir “dede”dir. Aynı zamanda değerli hukuk bilgini ve yurtsever bir insandır. ” (13.01.2010)

“CEM Vakfı Alevi-İslam inancında olanların toplandığı bir kuruluştur.” (13.01.2010)

“Bu arada Alevi – Bektaşi önderler de konuya siyasi ve ideolojik pencereden bakmamalı, inanç ve demokrasi açısından yaklaşmalı… CEM VAKFI bu konuda iyi bir örnektir. ” (16.12.2009)

“Geçen Pazar ATO’nun salonunda CEM Vakfı Ankara Gençlik Kolları’nın sunduğu “Cansuyu Şiir Dinletisi” gerçekleşti.” (19.05.2010)

Sn Zeybek’in kendini bildi bileli; hangi siyasi çizgide olduğu, hangi siyasi yapılarda (12 Eylül öncesi - sonrası) bulunduğu hangi görevleri üstlendiği, kaç kapıdan girip , kaç pencereden çıktığı’nı sormak, sorgulamak bizim işimiz değil. Bizi ilgilendiren, Alevilik’e, Alevilere dair Radikal’deki yazıları.

Şu yukarıdaki alıntılara baktığımızda; Zeybek’e göre Aleviliğin bir tek tanımı vardır ve bu tanımı ifade eden temel kurum; “Alevi-İslam inancıdır”

(Hangi tarih olduğunu arasam bulurum. AB) SKY Türk kanalında, 2009 yılında, Enver Aysever’in sunduğu bir program’da Sn İzzettin Doğan ile buluştuk. Çok dostça, içtenlikli bir sohbet idi. Sn Doğan’a sordum: “Sevgili Hocam, ben sizin babanız Hüseyin Doğan Dede’yi tanırım, siz de yedi kuşak ötesini bilirsiniz, öbür ocaklar, öbür dedeler, pirler, mürşitler… onları da bilirsiniz… Hiçbirinin dilinde, dizelerinde, hiç olmayan, yeni bir terminoloji ürettiniz; “

“Alevi - İslam” diyorsunuz?... “Evet” dedi. “Bu kavramı ben ürettim. Çünkü bu yolla, Sünnileri Alevileştirmek istiyorum.”

Kendi kendime şunu sordum: Bu yol, Sünnileri Alevileştirmenin mi yolu, yoksa tam tersine Alevileri Sünnileştirmenin mi bir yolu? Yanıtı Zeybek biliyor.

Şu yukarıdaki alıntılara baktığımızda; ya “Alevi-İslam” tanımını kabul edeceksiniz, ya da “kötü niyetli”, “cahil”, “saptırıcı”, “marksist” ve hatta “Türkiye’nin birliğinden hoşlanmayan, (Emperyalistlerden) destek alan (İşbirlikçi- bölücü) kimseler olacaksınız…”

Böylesi bir mantığa, böyle bir sınıflandırmaya, yargıya, hükme, suçlamaya, çamur atmaya, ne denir?..

Bu tutum, “Alevi dostu olmak” ile bağdaşır mı? “Demokrat olmak”, “laik olmak”, “din ve felsefi inanç özgürlüğü yanlısı olmak” ile bağdaşır mı?..

Yoksa, tam tersine; Aleviler’e üstlerine dar gelecek olan yeni bir elbise giydirme girişimi midir?... Bu yeni bir elbiseyi reddeden Alevi şahsiyetleri suçlayıp ve artık modası geçmiş ucuz yöntemlerle okuyucu nezdinde karalama girişimi midir?...

Bu soruların yanıtını Sn Zeybek biliyor kuşkusuz, ama Sn Berkan da biliyor mu?

Gerçekten Alevilerin haklarını içtenlikle kim savunuyor?...

Bu sorunun yanıtını hem Sn Zeybek, hem de Alevi olan-olmayan Türkiye kamuoyu çok iyi biliyor.

Yıllardır süren kapı aşındırma girişimlerimizden sonra, mahkeme kararları da işe yaramayınca; “Dilekçe Devri Bitti, Eylem Vakti Geldi. ” tespiti ile 9 Kasım 2008 Sıhhiye – 8 Kasım 2009 Kadıköy Mitingleri ile sokağa çıktık. Yüzbinlerce yurttaşımızla birlikte, bir çiçek tarhına dahi basmadan taleplerimizi sıraladık. (Sn Zeybek o tarihli Radikal Manşetlerini okumadı mı yoksa?...) bu her iki etkinliği de Zeybek’e göre; “Alevi-Bektaşi inançlı insanların inanç ve özgürlüklerinin tanınması için etkili mücadele veren” CEM Vakfı Başkanı İ. Doğan akıl almaz suçlamalarla karaladı. Doğan’a göre; bu mitingleri düzenleyenler, Alevi değildi, daha da ötesi provokatörlerdi.

Böyle de dese İ. Doğan; Cem Vakfı’na bağlı şubelerden canların, sökün edip meydanlara akmasını engelleyemedi.

Kadıköy’deki miting saatlerinde yerel-ulusal-uluslararası onlarca TV kanılı Kadıköy’den canlı yayın yaparlarken; CEM TV’nin Ankara’daki MHP kongresini baştan sona canlı yayınlaması ise; biz dernek yöneticileri açısından anlaşılır bir şeydi de Alevi halkı bunu pek anlayamadı. Sn Zeybek Alevilikle ilgili yazdığına göre anlamıştır sanırım.

Zeybek, Radikal’deki bu yazılarında bir de, Alevi sorununa ilişkin çözüm önerileri sunuyor:

- “Diyanet Kurumu içinde (…) Alevi Müslümanlık için bir bölüm açılmalı ve bu bölümde Alevi Müslüman bilginler ve hizmetliler çalışmalıdır.” (11.01.2008)

- “Okullarda din bilgisi zorunlu olmalı, dini eğitim ise seçmeli olarak verilmelidir.”(05.09.2009)

- “Ve niye cami görevlilerine kamu bütçesinden aylık verilir de, cemevi görevlilerine verilmez?...” (24.10.2009)

Andığım mitinglerde ve AKP’nin “Alevi Açılımı” Çalıştay’ına sunduğumuz raporda; Zeybek’in şu önerilerinin tam tersini söyledik. En büyük gerekçemiz ise; Laiklik anlayışımız idi. Devlet elini dinden çeksin. Devletin din ile ilişkisi, inananların, inançlarının gereğini yerine getirebilecekleri bir ortam yaratmakla sınırlı kalsın.

Zeybek de “laik” olduğunu savunuyor.

Herkesin bir laiklik anlayışı, herkesin bir Alevilik tanımı var. Oysa hem Laiklik hem de Alevilik bir tane ve biricik.

Sonuç:

Sn Berkan; üye hukuku ile bağlı Alevilerin %95’ini çatısı altında toplamış olan bir kurumuz. Ülkemizde evrensel anlamda bir laiklik ve demokrasi uygulanabiliyor olsaydı, bizim gibi kurumlara gerek kalmazdı düşüncesindeyiz.

20-25 milyon civarındı olduğu varsayılan Alevi toplumu, hiç kuşku yok ki; ne ekonomik, ne siyasi, ne felsefi, ne sınıfsal, ne de sosyolojik anlamda homojendir. Biz sadece yakınlarınızı değil, kendi dışımızdakileri de içtenlikle dinler, anlar ve birbirimizin hem öğrencisi, hem de öğretmeni oluruz.

Ama Zeybek’ten sıkıldık.

Yan tutuyor, okuyucularını Türk-İslam sentezi çerçevesinde, kendince bir Alevilik anlayışı doğrultusunda etkilemeye çalışıyor. CEM Vakfı’nın sözcüsü, temsilcisi gibi duruyor o köşede. Daha da ötesi bizim açımızdan, Alevileri Sünnileştirmeye çalışan bir misyoner görevi görüyor.

Böyle de olsa; Sn Zeybek’i susturun demeye dilimiz varmaz: onu da okumak, anlamak, tartışmak gerekir, ama bir şartla: Bize de gazetenizde Sn Zeybek’e açtığınız sayfa kadar, sayfalar açmanız dileği ile.

Saygılarımızla.

Ali BALKIZ

ABF Genel Başkan




3 Haziran 2010

Devlet terörü uygulayan korsanlar


http://www.haberaktuel.com/images/news/38603.jpg

Devlet terörü uygulayan korsanlar

****************************************

Uluslararası alanda, açık denizde yapılmış bu korsanlığa karşı yapılması gereken, tüm dünyanın birleşerek İsrail'e karşı takınacağı ortak tutumdur.

Çağlar Ezikoğlu: Ankara SBF-Y.Lisans Öğrencisi

02/06/2010-Radikal

*******************************************
Kurulduğu andan beri uluslar arası hukuk alanında hukuk ve insanlık dışı birçok olaya imza atmış olan İsrail Devleti, Gazze’ye yardım malzemesi taşıyan Türk bandıralı bir gemiye yönelik saldırısıyla yeni bir katliama daha imzasını atmış oldu. Bu yaşanan katliamı incelediğimizde İsrail devletinin uluslar arası hukuk ilkelerine aykırı ve insanlık dışı bir muamele ile hareket ettiğini rahatlıkla görebiliyoruz. Daha önce bu gemilerin geçişine izin vermeyeceğini söyleyen İsrailli yöneticiler, gemilerin karasularını geçemeyecekleri konusunda net bir tavır sergilediler. Fakat yapılan saldırının, bırakın İsrail’in 12 millik karasularını, yaklaşık 70 millik alanda açık deniz sahasında gerçekleştiğini görüyoruz.
1982 yılında imzalanan Deniz Hukuku Sözleşmesinde, açık sularda yani devletlerin egemenliği altında bulunmayan deniz sahalarında, askeri olmayan gemilere yönelik kıyı devletlerinin herhangi bir müdahalede bulunması yasaklanmıştır.
Bunun istisnası olarak da, korsanlık ya da kaçakçılık yapan veya terörizm ile ilgili bulunan gemiler gösterilmiştir. Bunlar dışında açık deniz sahasında devletlerin sivil gemilere yapmış oldukları her müdahale açıkça hukuksuzdur.


Türkiye’de gerekli gümrük mevzuatlarına uygun olarak yola çıkmış olan bu gemide silah bulunduğu iddiası da inandırıcı değildir. İsrailli yöneticilerin, meşru müdafaa yaptıklarına ilişkin savunmaları da gerçek dışıdır. Çünkü çeşitli kamera kayıtlarından da rahatlıkla görülebileceği gibi, gemide bulunan sivillerin beyaz bayrak sallamalarına karşı İsrailli komandolar silahla karşılık vermiştir. Savaş hukukuna ilişkin en temel sözleşme olan Cenevre sözleşmesine göre; çatışma/çarpışma ihtimali olan iki taraftan biri beyaz bayrak gösterirse o taraf silahlarını bırakmış, teslim olmaya ve/veya anlaşmaya hazır olduğunu simgeler. Bunun ihlali ise açıkça sözleşmeye aykırılık oluşturacaktır.
İsrail ise bırakın savaş durumunu, sivil bir geminin açmış olduğu beyaz bayrağa karşı baskın düzenleyip silahlı saldırıda bulunmuştur. Ayrıca yardım filosundaki diğer gemilere karşı sadece kuşatma uygulanırken, Türk gemisine yönelik indirme ve baskın harekatının söz konusu olması, İsrail’in gerçek amacının ve niyetinin ne olduğunu da bize göstermektedir. İyiniyetli olduklarını iddia eden İsrail devletinin, bu baskında yaralanan insanları götürürken onlara kelepçe takması da, ne kadar kötü niyetli olduklarını gösteriyor.


Tabi ki bu olayın göz göre göre yaşanmasında başta hükümet ve bu olayı organize edenlerin de ciddi ihmalleri söz konusudur. 1 yaşındaki çocuğu ya da yaşlıları, bu olayların çıkması gibi bir risk söz konusuyken gemiye bindirmenin akla mantığa uygun bir hareket olduğunu söylememiz oldukça güç. Bu gerilim sürekli artarken Brezilya’da maymunları seven Başbakan ve heyetinin, bu gerilimi çözmeye yönelik fazla girişimde bulunmaması da ayrı bir eleştiri konusudur. Bu eleştiriler muhakkak haklı ve irdelenmesi gereken noktalardır. Ama bütün bu yanlışlıklar olsa bile bunlar, İsrail’in yapmış olduğu hukuksuz ve insanlık dışı bir muameleyi haklı çıkaramayacaktır. Üstelik bu hareket sadece Türk milletine değil, gemideki birçok millete ve tüm dünyaya yapılmış bir harekettir. Uluslar arası alanda, açık denizde yapılmış bu korsanlığa karşı yapılması gereken ise, tüm dünyanın birleşerek İsrail’e karşı takınacağı ortak tutumdur.
Türkiye’nin burada yapması gereken ise, ülke içinde anti semitizme yol açacak infiallere karşı dikkatli olmak ve bu olayı bir iç politika malzemesi haline getirmemek ama aynı zamanda uluslararası alanda İsrail’e karşı ciddi yaptırımlar uygulamaktır.


Çağlar Ezikoğlu: Ankara SBF-Y.Lisans Öğrencisi
Radikal

18 Mart 2010

"Hayat ve anlamı" üzerine


Radikal Gazetesi yazarı Kaan Sezyum'un genç yaşta kayıp ettiği eşi nden sonra, köşesinde Hayat ve Anlamı üzerine bir yazı yazdı.

Yazısı şöyle;

Hayat ve anlamı

Geçen haftadan beri hayatımın pek bir anlamı yok gibi geliyor. Ne yazılarımı okutacağım birisi, ne sabah güldüğümüz birisi, ne de balkonda kuşları yemlediğimiz birisi var yanımda.

Yok yani. İşin en fenası da bu yok oluşun, tam anlamıyla bi yok oluş halinde gerçekleşmesi oldu. Gayet güzel kahvaltı ederken, birlikte Türk kahvesi için tek bir sigarayı ortaklaşa tüttürürken birden akşam oluyor, evde kimseler yok. Çat! Şimdi evde iki kişi kaldık. Kedimiz Tortor da bu vesileyle üzerime kaldı. Yokluk kendisini zamanla hissettiren bir şey. Varken olanı hissetmiyorsunuz, yokken de olmayanı hissediyorsunuz, garip. Kısa sürede çok üzüldüm.

Üzülmemin sebeplerini düşündüm biraz. İnsan çok sevdiği birisini kaybedince (bence) birkaç şeyden dolayı üzülüyor. Ben artık onunla bi şeyler paylaşamayacak olmama üzüldüm. Kumda kendisini temizleyen bir serçe, suyun dibinden giden bi balık sürüsü gördüğümde artık gösterecek kimsem yok. Çok yalnızım. Ama arkadaşlar iyidir, beni yalnız bırakmıyorlar. Yalnız kaldığınız her an bi takım anılar çıt çıt ya da güm güm şeklinde kafanızın içinde patlayıveriyor. Geceleri uyumak çok zor. İçki de içmediğimden, uyumak için alternatif tıbbın tüm bileşenlerini devreye sokuyorum.

Gözlerimi bilinçli olarak kapatmak istemediğimden yapılabilecek en sıradan şeyi yapıp TV’ye bakarken ekran karşısında sızıyorum. Sabah kalkış kısmı daha fena. Uyandıktan sonra yatak keyfi diye bir şey yok. Zaten yatakta keyif yapacak bi şey de yok. Sabahın köründe kargalarla birlikte oturup bok yemeye başlıyorum ben de. Ne yapalım, hiçbir şeyi değiştiremiyoruz ne de olsa. ‘Hayat devam ediyor’ filan diyorlar ama benim için aslında hayat pek devam etmiyor şu sıralar. Neyi devam etsin? Benim için hayat yeniden başlıyor şu anda sanırım. Hem de sıfırdan.

Sevindiğim şeyler de var. Son bir yılı reklam ajansındaki işimden ayrılıp evde Nursel’le birlikte geçirmiş olmamız beni en çok rahatlatan şeylerden biri. Ortalama insanlardan çok daha fazla birlikte ve mutluyduk son bir yıl içinde. Evde sabahtan akşama oturup, ağaçlara bulutlara, Tortor’a bakıp gülüyorduk. Çok mutluyduk gerçekten. Çoğu insanın yaşayamayacağı kadar mutluluk yaşadım son bir senede. Ne yazık ki mutluluk da elektrik gibi bir yere istiflenmesi zor bi duygu. Şimdi o mutluluk anları anı olarak suratıma kapanıyor. Yalnızlığın bir başka karanlık tarafı da ortaya çıkıyor böylece; karşılaşmalar.

Sabahtan akşama çevremdeki birçok şeyde birlikte yaşadığım, eğlendiğim ve mutlu olduğum insanı görüyorum ister istemez. Neyse ki şimdi kendisini Heybeli’ye bıraktık. Bir süre sonra o da adanın bir parçası olacak, Heybeli’ye her gittiğimde belki de enseme konan bir sinek, topraktan çıkan bir çiçek, ağacın tekinde ekşi bi erik ya da peşimden gelen yavru bi kedi olacak. Şimdilik beklemekte yarar var. Hiçbir şey kaybolmuyor, bu da bir gerçek.

Hep çok şanslı olduğumu düşünürdüm. Hâlâ da düşünüyorum galiba. Hep istediğim işi yaptım, beni sıkan protokollere, ıvıra zıvıra bulaşmadım, zora gelmedim, her işim iyi gitti... Ama geçen haftaki bomba biraz fena patladı bende. Şu anda evrensel şans skalasında eksilere düştüm sanırım. Bundan sonrası yukarı çıkış olabilir sadece.

‘Küçük şeylerle mutlu olmayı bilmek lazım’ gibi zırvalar vardır ya, işte biz aynen o laflardaki gibiydik. Küçük ama mutlu bi hayatımız vardı. Dolaptan kestiğim bi parça kaşar peynirine sevinirdi. Susadığı zaman götürdüğüm bi bardak suyun yüzünde yarattığı mutluluğu görmeniz gerekirdi, beni anlamanız için. Sabahları sağlıklı olalım diye tek bi aspirini içip “Şimdi mükemmel olduk” diye salak salak sevinirdik.

Bahar geldiğinde balkonu çevreleyen ağaçların yaprakları yeşerip her yer yemyeşil olduğunda dünyanın en mutlu ikilisi olurduk. İnsan burnuna Çin yağı sürüp uyuyacak diye sevinir mi? Bazısı seviniyormuş, o da bana denk gelmiş. Şans işi işte.

Bir yandan da birbirimize hiç benzemezdik. Zevklerimiz çok farklıydı ama bana her zaman yeni bir şeyler gösterirdi. İnsan olmayı, çevremi sevmeyi Nursel’den öğreniyordum, daha da alacak çok dersim vardı. Krediler tamamlanmadan kaçtı gitti, bizim krediler de yandı badem oldu. Daha öğrenecek çok şeyim vardı.

Beni hayata bağlayan şeydi kendisi. O gidince iyice saçma sapan bir insan olacağım gibi hissediyorum. Bana kızacak, yaptıklarıma laf edecek ya da beni çekip çevirecek birisi yok şimdi. Dımdızlak kaldım evde, bir de kucağımda Tortor var, mal gibi salonda kanepede oturuyoruz, ağaçların gölgelerine bakıyoruz işte.

Durum böyle olunca hayatın da anlamını görmeye başlıyorum ağırdan. Hayatımızın anlamı anılarımızmış, onu fark ediyorum bi kez daha. Güneş doğuyor, güneş batıyor, haberlerde saçma sapan şeyler, iş yerindeki sıkıntılar, kişisel çekişmeler filan acayip fasa fisoymuş,

Bi kere daha ayılıyorsunuz. Ama narkozdan hızlı çıkmak da bi kafa yapıyor. Anlamsızlık içinde buluyorum kendimi sık sık. Evinde oturan ve yaşadığı hayatın bomboş olduğunu gören bir emekli gibiyim. Tek farkım çok güzel yaşadım, geçen haftaya kadar da kazasız belasız geldiydik. Naapalım, piyango bu sefer bana çıktı, yarın başkasına çıkacak, sonraki gün de bir başkasına. Çekiliş hep devam edecek.

Bi fotoğraf filan koymak istiyordum ama hiçbir şeye bakamıyorum. Zaten tüm fotoğraflar benim aklımda. Zamanla çıt çıt açılıyorlar. Şimdi onlara bakmak için çok erken.

Karşılaşmalar, eşyalar ve yerler en fenası. Ama her şey ilk seferinde çok acıtıyor insanın içini. Aynı yerden ikinci geçişinizde sadece içinizde bi sıcaklık kalıyor. Bakalım ne olacak? Hayatımın en büyük darbesinden sonra ne kadar sıcak beni kurtaracak bilemiyorum. Yalnızlık sıcak bi şey değil, onu çok iyi biliyorum.

Geçen hafta tam da şu satırları yazdığım sırada yanımdan gitti, artık yok. Yani var ama, yok. Üzücü ama gerçek, ne yapalım?

Şimdi arkadaşlarla daha fazla zaman geçirilecek, onlarla da güzel anlar paylaşılacak, mutlu yaşamaya devam edilecek. Mutlu olmaktan başka yapacak bir şey yok. Yani var ama, yok.


18 Şubat 2010

Ahmet İnsel 'Yeni Sol'u anlatıyor "bölüm iki"


Ahmet İnsel 'Yeni Sol'u anlatıyor:
Türkiye'de sosyalistlerin klasik iddialarının çoğu zaten milliyetçilere özgündür”

http://media3.ntvmsnbc.com/j/NTVMSNBC/Components/ArtAndPhoto-Fronts/Sections-StoryLevel/T%C3%BCrkiye/T%C3%BCrkiye%20Genel/090601-Ahmet-%C4%B0nsel-VM.widec.jpg

18/02/2010 07:54

Yeni Sol Parti girişimi Merkezi Temas Heyeti üyesi ve Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet İnsel'le konuşmamıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bugünkü konularımız tabiri caizse solun 'uhrevi' meseleleriyle daha fazla ilgili. Sovyetlerin çöküşünden sonra sosyalistlerden sosyal demokratlara 'doğru' bilinen birçok kavram daha fazla tartışmalı hale geldi, 60'larda Avrupa'da ortaya çıkan 'özgürlükçü sol' akımın eleştirileri ve önerileri ise kendine daha fazla yer bulmaya başladı. İnsel, Yeni Sol'un emek-sermaye çatışmasına, özelleştirmeye, devrime, demokrasiye, din ve laikliğe, emperyalizme nasıl baktığını anlatıyor

GÖKHAN KAYA (Arşivi)


* “TEKEL işçileri önemli bir şey; eşit pazarlık gücü talep ediyorlar."
*“Sistematik olarak özelleştirmeler iyidir ya da kötüdür tavrı bağnazlıktan başka bir şey değildir.”
*”Yeni Sol, Türkiye’de iktidara gelirse NATO çerçevesini değerlendirecektir.”
*”Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur paranoyasını kıracak bir perspektiftir AB üyeliği.”
*”Bizim laiklik anlayışımız, devletin din alanından bütünüyle çekilmesidir. Ne zorunlu din eğitimi, ne devlet politikası olarak Diyanet İşleri Başkanlığı kesinlikle söz konusu olamaz.”
*”Türkiye’de sosyalist hareketin klasik iddiaları olarak sıralanan şeylerin çoğu zaten sosyalistlere değil milliyetçilere özgü. Bu anlamda milliyetçilikten koptuğumuzu söyleyebiliriz.”
*”Ekim devrimi, Çin devrimi gibi devrimler bize bir radikal kopuş ile iktidara gelmenin, çoğunluğun rızası olmadan iktidara gelmenin, dar bir kadronun tahakküm arzusuna yol açtığını gösterdi.

Radikal solda 90’lardan sonra emek/sermaye çelişkisini öne çıkaran, kimlik sorunlarının eklemlendiği programlar tartışılıyordu, Yeni Sol’da böyle bir şema yok sanırım.

Emek-sermaye çatışması toplumdaki çatışmalardan önemli bir tanesidir, ama tüm çatışmaların anası değildir. Solun geleneksel olarak kolaya kaçarak yaptığı şey toplumdaki tüm çatışmaları emek-sermaye çatışmasının bir türevi olarak ele almaktı. Ama öyle bir şey yok, o durumda işçilerin büyük bir çoğunluğunun sermayenin yanında yer alan AKP’ye oy vermesini izah edemiyoruz. Dolayısıyla başka motivasyonlar ve çatışmalar da var. Kimlikler çatışması emek sermaye çatışmasına indirgenmeden de var olabilir.
Örneğin bugün TEKEL işçileri ile ilgili Yeni Sol’un tavrı açıktır. TEKEL işçileri neyi talep ediyorlar? Sadece ücret değil, sendika başkanın üzerinde durduğu konu Yeni Sol için önemlidir. Kumlu, “Hükümet birçok taviz verdi diyor. Ama 4-C’lilerin sendikalı olmasına izin vermiyor” . İşte tam da bu önemlidir. Bize göre işçilerin esas mücadelesi emek piyasasında işverinin karşısında örgütlü bir biçimde yer alabilme mücadelesidir. Burada eşitliği ancak böyle sağlayabiliriz. İşveren ile işçi arasındaki o yapısal eşitsizlik; biri mülklü diğeri mülksüz. Liberal model iki taraf eşit, aralarında sözleşme yapılacak diyor. Biz de diyoruz ki: hayır, işverenle işçi arasındaki çıplak ilişki eşit değildir. Örgütlü işçilerle işveren arasında kısmi biçimde bir eşitlik ilişkisi kurulabilir. Bu anlamda TEKEL işçileri önemli bir şey; eşit pazarlık gücü talep ediyorlar.

Yeni Sol özelleştirmeleri savunuyor mu? TEKEL özelleştirmesi karşınıza gelse ne yapardınız?

Sistematik olarak özelleştirmeler iyidir ya da kötüdür tavrı bağnazlıktan başka bir şey değildir. Kamu hizmetinin toplumun yararına olan alanlarda yoğunlaşmasını sağlamamız lazım. Örneğin devletin sigara ve alkollü içki üretmesi, ayakkabı üretmesi belki 1930’larda yararlıydı ama bugünün Türkiye’sinde bunun büyük bir yararı olduğu kanaatinde değiliz. Kamunun bedava ve kaliteli eğitim, sağlık, taşıma hizmeti üretmesi gerekir, bu alanlarda özelleştirmelere karşıyız. Kamu bu alanlarda bedava ve iyi hizmet vermelidir. Barınma hakkının güvence altına alınmasına yönelik, piyasanın bu alandaki yönlendiriciliğini kıran girişimlerde bulunmalıdır.
Eğitim bedava diyerek kalitesiz hizmet verip parası olanların ise özel okullarda kaliteli hizmet almasına olanak tanıdığınız zaman da bir eşitsizlik yaratırsınız. Dolayısıyla sorun sadece özelleştirme değil. O hizmetler nitelikli bir şekilde yoksullara, mülksüzlere ulaşıyor mu, buna da bakmamız gerekiyor.

‘Piyasayı kuşatmak’ ne demek?

Piyasa aktörlerinin faaliyetlerine bir sınır getirmektir. Asgari ücret uygulaması örneğin piyasa ekonomisine belli bir ücret seviyesinin altında insan çalıştıramazsın kuralını getirir. Belli alanlarda üretim yapılmasını istemiyoruz demektir. Örneğin nükleer enerjiye karşıysak piyasa ekonomisinin kendiliğinden buraya yönelmesini engelleyebiliriz. İşletmelerin istediği gibi çevreyi kirletmesine karşı çıkabiliriz. Mali piyasaların hareketlerini sınırlayabiliriz, Bugün dikkat ederseniz ABD’de Obama hükümeti bankaların boyutlarını sınırlamayı tasarlıyor. Dolayısıyla piyasayı kuşatmak topluma zarar vereceği alanlarda piyasaya kısıtlamalar getirmektir. Bazı alanlara piyasa ekonomisinin girmesini engellemektir. Örneğin ben bireysel emeklilik sisteminin özendirilmesine karşıyım çünkü emeklilik hakkının mali piyasaların çalkantılarına tabi olmasını çok tehlikeli buluyorum.
Sağlıkta piyasa ilişkilerinin girmesini engellemektir. Bir dizi toplumsal hak alanına piyasa ilişkilerinin girmesini engellemektir. Piyasa ilişkilerinin tekelleşmesini engellemektir.
Bölgesel olarak tekel konumunda, eğer o şirketin fiyat politikasını serbest bırakırsanız tüketicileri bütünüyle o şirketin eline teslim etmiş olursunuz. Bu tür şebeke ekonomilerinde özelleştirmelerin son derece dikkatli yapılması, çok detaylı ve ağır kamu hizmeti yükümlülükleri taşıması gerekir. Bunlara bakınca elektrik, su, gaz dağıtımı gibi şebeke ekonomilerinde özelleştirme yerine yerel yönetimlerin ortak katıldığı şirketler, güçlü şeffaflık koşulları eşliğinde toplu yarar açısından daha uygun olabilir.
Dünyada da Yeni Sol’un önemli taleplerinden birisi uluslararası spekülatif sermaye hareketlerinin sınırlanmasıdır. Bu amaçla Tobin vergisi denilen bir vergi öneriyor neoliberal küreselleşme karşıtı hareketler.

Anladığım kadarıyla neoliberal politikalara karşısınız, ama Yeni Sol AB’ye girişi savunuyor, bugün AB’yi neoliberal politikalar şekillendirmiyor mu?

AB içinde liberal politikaları savunanlar ilanihayet çoğunluk olacak diye bir şey yok. AB’nin değişmesi ve başka yöne gitmesi de söz konusu olabilir. AB’nin Türkiye’ye getireceği katkılar kadar Türkiye’nin de AB’nin değişmesine katkıda bulunacağına inanıyoruz. AB’nin ciddi bir kimlikler sorunu yaşadığını görüyoruz. AB neoliberal politikalar için değil, Avrupa’ya savaşın gelmemesi için inşa edildi. Türkiye’nin girmesiyle AB’ye yeni bir barış dinamiği geleceği kanaatindeyiz.
Ayrıca şunu kabul etmek gerekir ki, Türkiye’de neoliberal partiler iktidara geldiğinde ülkeden kaçmıyoruz. Burada mücadele ediyoruz. AB içinde de bu mücadeleye devam etmemiz gerekir. İçimize kapanarak, biz bize benzeriz fetişizmini körükleyerek, Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur paranoyasını kıracak bir perspektiftir AB üyeliği.

AB’nin oluşumu ve Türkiye’nin girişini döndürülemez bir süreç olarak mı görüyorsunuz?
Yüzde yüz AB’ye gireceğimiz kanaatinde değilim Avrupa içindeki direnç ve içerideki laikçi-milliyetçi-muhafazakar koalisyon Türkiye’nin üyelik macerasına son verebilir. Ayrıca AB üyeliği konusunda yaşanabilecek bir hayal kırıklığı, bir tür onur kırılması ve milliyetçi-şoven bir tepki de yaratabilir.

Yeni Sol’un program metninde radikal solun klasik talepleri: NATO’dan çıkmak, IMF ile ilişkileri kesmek, ABD üslerini kaldırmak yok, daha çok küreselleşme kavramı kullanılıyor, sizce emperyalizm dönemi sona mı erdi?


Hayır, sadece gerçekçi olmamız gerekir, bunlarla mücadele etmek imkanlarımız nispetindedir. Yeni Sol, Türkiye’de iktidara gelirse NATO çerçevesini değerlendirecektir. NATO’dan bağımsız olarak, kendi toplumumuzun barış, demokrasi ve özgürlük isteklerine uymayan taleplere yönelik tavrımızı gösteririz, karşı koyarız. Nasıl 2003’te bugün Yeni Sol’un içerisinde yer alan insanlar Irak tezkeresine karşı koyduysa bugün de Afganistan’a asker gönderme talebine karşı tavır alırız. IMF ile ilgili olarak ise zaten bugün hükümetin de IMF ile ilişkileri askıda. Bu yüzden de slogancı solun elinden bir silah alındı. Biz esas olarak IMF ile anlaşma yapmayacak durumda olmak istiyoruz, esas sorun odur. Sorumsuz kamu harcamaları yapmak, büyük bir borçlanmaya giderek dış mali müdahaleye muhtaç kalmadan bir iktisat politikası götürmektir esas sorun.

‘Üniversitelerde başörtüsüne özgürlük’ var programınızda, Diyanet kaldırılmalı mı?

Diyanet en azından bugünkü görev tanımıyla devam etmemeli. Ama aramızda bazıları kaldırılmalı da diyor. Sizce Türkiye’de devletin dini kontrol etmediği bir laiklik mümkün mü, Sivas’ı da hatırlarsak?
Evet ama Sivas devletin laikliği kontrol ettiği koşullarda yapıldı. İktidarda DYP-SHP koalisyonu vardı. Şöyle soralım: devletin bu kontrolüne rağmen Sivas, Maraş, Çorum katliamları oldu, geçenlerde Romanlar Selendi’den sürüldüler. Dolayısıyla devletin dini kontrol etmesi bunları engellemiyor. Esas bunları engellemek için tüm inançlara eşit mesafede olan bir devletin müdahalesi gerekiyor.
Peki nasıl bir laiklik?
Laiklik devletle din işlerinin ayrılmasıdır. Bu Osmanlı-Türkiye Sünni devlet geleneğinin hiç bilmediği bir şey. Laiklikte devlet din alanına girmez, girdiği andan itibaren devlet taraftır. Dolayısıyla bizim laiklik anlayışımız, devletin din alanından bütünüyle çekilmesidir. Ne zorunlu din eğitimi, ne devlet politikası olarak Diyanet İşleri Başkanlığı kesinlikle söz konusu olamaz. İçişleri Bakanlığı içinde din hizmetlerinin verilmesiyle ilgili düzenleyici bir kurum olabilir, Diyanet dini doktrinin üretilmesi kurumudur. Ali Bardakoğlu “Akşamları televizyon seyretmeyin, Kur’an okuyun” diyor. Kendi işini yapıyor, bu açıdan yanlış yapmıyor. Ama laik olduğu iddia edilen bir devletin, Başbakanlığa bağlı, özerk bütçesi olan, müsteşarlık konumunda bir kurumu “Kur’an okun” diyor, Müslüman olmayanlara “İncil veya Tevrat” okuyun demiyor, Alevilere “Dedelerinizin anlattıklarını dinleyin” demiyor. Bunu ancak bir cemaatin sözcüsü olarak söyleyebilir, devlet memuru olarak değil.

Türkiye’de Müslümanlığın ağır bir mahalle baskısı yok mu? Anadolu’nun bir kasabasında ateist olmasına rağmen oruç tutmak, cumaya gitmek zorunda kalan birinin mi, başörtüsü yüzünden üniversiteye giremeyenin mi üzerinde daha ağır ve derin bir baskı var?

Bu otoriterizmin ve muhafazakarlığın ciddi ve kadim bir sorunu. Devlet hiçbir zaman o ateistin sorununu çözmek için bir girişimde bulunmadı.
Peki sol neden gündemine almadı?
Bu pek doğru değil, örneğin din hanesinin nüfus cüzdanından kaldırılması solun 1990’lardan itibaren gündemine aldığı bir taleptir. Hatta bunun ilk kazanımı da din hanesinin boş kalması şeklinde olmuştur. Biz Birikim dergisinde ‘Sosyalist laiklik ile Kemalist laiklik arasındaki fark nedir? tartışmasını 1990’ların başında başlatmıştık. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın konumunu o zamandan beri eleştiririz.

Sizce solcular günlük yaşamda muhafazakarlığa boyun eğmiyor mu, ‘halkımızın değerleri’ lafzını ileri sürerek?

Biraz halk dalkavukluğu alışkanlığı yaygındır solda. Ama açık söylemek gerekir biz din düşmanı değiliz, dinin başkalarının üzerinde baskı aracı olarak kullanılmasına karşıyız. Demokrat, laik olmak din düşmanı olmak demek değildir.
Ben bir ateist olarak başkalarının inancına saygı gösterirsem aynısını kendim için de beklerim. Ama bu bir toplumsal mücadele meselesidir. Devlet aracılığı ile yapılamaz. Toplumsal alanda farklılıklara saygı içinde farklılıkların birlikteliği mücadelesinin verilmesi gerekir.
Türkiye’de potansiyel olarak ciddi bir mahalle baskısı var. Geçmişte de vardı. Kendi çocukluğumun geçtiği 60’larda da bugünkünden az olmayan bir mahalle baskısı vardı. Ataerkil gelenekler, alışkanlıklar egemen. Bunlara karşı elimizden geldiğince mücadele edeceğiz. Ama bizden farklı olanı, farklı düşüneni, farklı inançlara sahip olanı hor veya küçük görmeyeceğiz.
Türkiye ciddi bir değişim sürecinden geçiyor, kırsal kesimden kente gelenler kendi kapalı ilişkilerini de getiriyor, bunlar bir günde buharlaşmayacak.

Soldaki genel söylem ‘halk temizdir, devlet kötüdür’ değil mi, ceberut devletle muhafazakarlığın hakim olduğu toplum arasındaki bağ sanki hep görmezden gelinir?

Bu doğru. Halk dalkavukluğu yapmayalım. Fakat laikçi orta sınıflarda var olan, muhafazakarlıkla mücadele adı altında bir alt tabaka nefretini de dile getirmeyelim. ‘Göbeğini kaşıyanlar, kıllılar, bodur bacaklılar’ gibi tanımlamalarla ayrımcılık yapılmasına karşı çıkalım çünkü o da vahim bir ırkçılıktır.

Birikim’deki son yazınızdan anladığım kadarıyla ‘Devrim tahayyülü’ bitti diyorsunuz, ütopyasız bir sol mümkün mü?

Şiddet yöntemiyle bir gecede iktidarı almak hedefi bir ütopyayı gerektirmiyor aslında, sadece acil biçimde iktidar olma arzusunu ele veriyor. Ütopya hemen varamayacağınızı bildiğiniz ama davranışlarınızı ve hedeflerinizi ona doğru yönlendirdiğiniz bir ufuk çizgisidir. Siz iktidarı aldığınızda bütün ütopyanızı gerçekleştireceğinizi sanıyorsanız zaten o ütopya değildir. Dolayısıyla büyük bir yanılsamaya son verdi 20. yüzyıl. Değişimler, “Yaptım” demekle olmuyor. Çok uzun zaman süreçlerinde gerçekleşiyor. Bugün küresel hegemonyasına karşı mücadele ettiğimiz ABD’nin devriminin anayasası iki yüz yıldan fazla bir zamandan beri hala yürürlükte ama 1917’de yapılan Sovyet devriminden geriye neredeyse bir iz kalmadı, çünkü o kopuş tabanda kendini üretmeye yönelik bir kopuş değildi.
Ekim devrimi, Çin devrimi gibi devrimler bize bir radikal kopuş ile iktidara gelmenin, çoğunluğun rızası olmadan iktidara gelmenin, dar bir kadronun tahakküm arzusuna yol açtığını gösterdi. Sosyalizm ütopyasını insani felaketler içinde boğduğunu gösterdi. Bizim 20. yüzyıldan çıkardığımız başlıca ders devrimin bir gecede doğacak bir güneş olmadığıdır. Devrim değişimin ufuk çizgisidir ve ufuk çizgisini de biz günlük hayatımızda sürekli kılmak zorundayız. Devrim sürekli varmaya çalışacağımız ama varamayacağımız idealizdir. İnsanları o ilkeleri kabul etmeye çağıracağız. Becerirsek de toplumu bu şekilde dönüştüreceğiz.

Emekçilerin iktidarı diye bir tartışma kalmadı yani?

Salt emekçilerin demokratik iktidarı diye bir şey söz konusu olamaz, çünkü o emekçiler toplumda azınlığı oluşturuyor. 19. yüzyıl ortasında öngörülen gelişme 20. yüzyılda doğrulanmadı.

Sermaye de azınlık?

Evet biz de ona karşı mücadele ediyoruz. Sermayenin azınlıkta olması çoğunluğun rızası olmadan iktidarda olması anlamına gelmiyor. Sermaye güçlerinin hegemonyasını kırmak, rıza üretme mekanizmalarını etkisiz bırakmak, onun yerine emekçilerin, çalışanların, geniş bir yurttaş kitlesinin rızasını alacak ideolojik üstünlüğü sol sağlayabilirse başarılı olacaktır. Ayrıca bazı yer ve zamanlarda sermayeyi iktidarda tutan diktatörlükler de var tabii. Biz, emekçi fetişizmine de karşıyız. İnsanlar sadece emekçi olmaları hasebiyle demokrat, özgürlükçü, eşitlikçi olmazlar. Faşist hareketlerin bindirilmiş kıtaları da genellikle emekçilerden oluşur.

Yeni Sol’un programı itibariyle Türkiye’deki sosyalist hareketten koptuğunu söyleyebilir miyiz?

Türkiye’de sosyalist hareketin klasik iddiaları olarak sıralanan şeylerin çoğu zaten sosyalistlere değil milliyetçilere özgü. Bu anlamda milliyetçilikten koptuğumuzu söyleyebiliriz. Türkiye’deki sosyalist geleneğin Kemalizm ve milliyetçilikle olan göbek bağı yavaş yavaş kopuyor. O yüzden 27 Mayıs darbesini örnek verdim. Turnusol kağıdıdır.
Ama emekçilerin, çalışanların demokratik iktidarını reddetmiyoruz. Yeni bir sol zihniyet, dil ve politikalar özgürlük ve eşitlik ilkelerini benimseyenlerin katılımıyla oluşabilir. Böyle bir siyasal hareketin , iktidar olması demek, bu ilkeleri benimseyen çalışanların iktidar olması demektir. Ama eşitlik, özgürlük, demokrasi ilkelerini benimsemeyen çalışanlar, emekçiler de var olmaya, ve bize karşı olanları desteklemeye devam edeceklerdir. Hiçbir şekilde üstün sınıf ululamasına kendimizi kaptırmamalıyız.

Bölüm 1: Ahmet İnsel anlatıyor; nedir bu Yeni Sol?


http://www.radikal.com.tr/

"